25 Aralık 2010 Cumartesi

YEDİ DİLDE YENİ YIL KUTLAMALARI

KÜRTÇE
Be hevi u daxwaza ku sala nu bibe destpeka azadiyde, demokrasiyeu serbestiya zimane me; ez bi van hest u ramanan sersalawe ji dil u can piroz dikim.
Bu yılbaşının özgürlüğün, demokrasinin ve dilimizin serbestçe kullanılmasının başlangıcı olması dilek ve Umuduyla can ü gönülden kutlarım.

ERMENİCE

Şınorhavor nor dari yev surp znunt!
Mutlu yıllar ve kutsal doğum!

YUNANCA-RUMCA:
Ευτυχισμένο το 2011! (2011 iyi geçsin)
Καλή Χρονιά! (İyi yıllar)

LADİNO*:
Anyo Bueno, Anyos Buenos (İyi yıllar)
*Türkiye'deki Yahudilerin dili

ARAPÇA

كل عام وأنتم بخير

ABHAZCA:

AŞIUKS ÇITS YIŞIZNIÜHAZAYT!

yeni yıl kutlu olsun

TÜRKÇE
Yeni Anayasa,Barış;Kürt sorununa demokratik çözüm!

22 Aralık 2010 Çarşamba

DÜZENLİ DÜNYA – Melih Cevdet

Bayılırım şu düzenli dünyaya
Kışı yazı
Baharı güzü
Gecesi gündüzü sırayla.
Ağaçların kökü içerde
Bütün ağaçların kökü içerde
Dalların başı yukarda
İnsanların aklı başında
Bütün insanların aklı başında
Beş parmak yerli yerinde
Baş işaret orta yüzük serçe.
Diyelim kalksa da serçe
Orta parmağa doğru yürüse
Ne haddine!
Yahut akasyanın biri
Başını toprağa daldırdığı gibi
Bir gezintiye çıksa
Merhaba kestane, merhaba çam
Selamün aleyküm, aleyküm selam
Kimsin nesin nerelisin derken
Laf açılır mı bizim akasyanın kökünden
Bir uğultudur başlar rüzgarda
Kökü dışarda, kökü dışarda...
Yahut ne olur koca bir dağ
Baş aşağı gelsin...
Aman Allah göstermesin.
Bayılırım şu düzenli dünyaya
Altta ölüler
Üstte diriler
Gel keyfim gel!

XSENTİUS’DAN BİR ŞİİR * – Güngör Sezgin’den naklen

Gürültü patırtının ortasında sükunetle dolaş;
sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma.
Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe
herkesle dost olmaya çalış.
Sana bir kötülük yapıldığında
verebileceğin en iyi karşılık, unutmak olsun.
Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma.
İçten ol; telaşsız, kısa ve açık seçik konuş.
Başkalarına da kulak ver.
Karşındakiler aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları.
Çünkü dünyada herkesin bir öyküsü vardır.
Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış.
İşinle, ne kadar küçük olursa olsun ilgilen;
Hayattaki dayanağın odur.
Seveceğin bir işi seçersen hayatında bir an bile yorulmuş olmazsın.
İşini öyle sev ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken
verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın.
Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol.
Sevmediğin zaman sever gibi yapma.
Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme.
İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz.
Ve unutma ki insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri,
sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir.
Aşka burun kıvırma sakın; o çölün ortasında yemyeşil bir bahçedir.
O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için
her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.
Kaybetmeyi, ahlâksız bir kazanç edinmeye tercih et.
İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı ise, ömür boyu sürer.
Bazı idealler, o kadar değerlidir ki o yolda mağlup olman bile zafer sayılır.
Bu dünyada bırakacağın en büyük miras, dürüstlüktür.
Yılların akıp gitmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri
gülümseyerek teslim et geçmişe.
Yapamayacağın şeylerin, yapabileceklerini engellemesine izin verme...
Evreni yargılamak olanaksız.
Onun için gerekli kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol.
Doğduğun zamanı hatırla, sen ağlarken herkes sevinçle gülüyordu.
Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde. Sen mutlulukla gülümse.
Sabırlı, şefkatli, bağışlayıcı ol. Eninde sonunda bütün servetin yine sensin.
Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine karşın
bu dünya yine de insanoğlunun biricik, güzel mekanıdır.
*Ksentius :MÖ 9.yüzyıl

TÜRLERİ TEHLİKEDE!-Kaan Kenanoğlu’ndan naklen

1- Tünellerde park lambası ya da farlar yerine dörtlülerini yakan ÖKÜZLER,
2- Lastiği patladığında bunu sol şeritte değiştiren DEVELER,
3- Bir yaya geçsin diye yavaşladığınız veya durduğunuzda sağınızdan/solunuzdan bir de size ters ters bakarak geçen ÇAKALLAR,
4- Far ayarının ne demek olduğunu bilmeyip ya da ona verilecek 2-3 milyonu servet sanıp arkanızda gözünüzü kamaştıran DAVARLAR,
5- Karda önden çekişli arabasının arka tekerlerine zincir takıp sonra "abi bi el atsana" diye yardım isteyen EŞEKLER,
6- Dakikalarca aynalarına bakmadan otobanın sol şeridinde sizin süratinizden en az 50-60 km yavaş giderek salınan KOYUNLAR,
7- Yeni yıkadığınız arabanızı batırmakla mükellef, cam yıkama fıskıyesini ayarlamaktan aciz BEYGİRLER,
8- Arabasında biriktirip çöpe atması gerekenleri yola atan DOMUZLAR,
9- Trafik 2 dakika durdu mu kornaya basan AYILAR,
10- Her yere tüküren LAMALAR,
1- Evinin kapısına geldiği adamın ziline basmaktansa, arabanın kornasına basmayı tercih eden SIĞIRLAR... ve tecrübelerinizde olan diğerlerini
*Benzetmede kullanılan bütün hayvanlardan özür dileriz.MP

19 Aralık 2010 Pazar

AYDIN ENGİN’İN KISKANÇLIĞI -Erleuchtet Umfangreich

Taksi şoförüyüm, Manalı Posta hayranlarındanım. Aydın Engin’i Frankfurt’tan tanırım. Arkadaşım ve meslektaşımdır. Kendisi bira içerken hep Hasan Gürkan’dan söz açar,hep onun yazarlık yeteneğini överdi.Şimdi Hasan’ın medya dünyasındaki şöhreti Aydın’ı fersah fersah aştı,ta Avrupalara,Amerikalara ulaştı.

Bence Aydın bu şöhreti kıskandığı için Manalı Posta’da yazmıyor. Ayrıca çıktığı televizyon programlarında Hasan’dan bir kelimeyle bile söz etmiyor.

Aydın Engini Almanya Taksi şoför emekçileri adına protesto ediyor ve bu konuda açıklama yapmaya davet ediyorum.

17 Aralık 2010 Cuma

NEİD VON AYDIN ENGİN - FARANKFURTLU BİR SOFÖR

Ich bin Taxifahrer und Fan von Manalı Posta. Ich kenne Aydın Engin aus Frankfurt. Er ist mein Freund, auch Taxifahrer. Beim Biertrinken erzählte er immer von Hasan Gürkan, lobte seine Tätigkeit als Schriftsteller. Nun ist Hasan Gürkan weltberühmt geworden, man kennt ihn überall in der Welt von Europa bis Amerika.
Nach meiner Meinung schreibt Aydın für Manalı Posta nicht, weil er um Hasans Berühmtheit beneidet. Auch beim TV-Auftritt sagt Aydın kein Wort über Hasan.
Im Namen der Taxifahrer in Deutschland protestiere ich Aydın Engin und erwarte eine Erklärung dafür.

BİR KÜRT OKULA NASIL BAŞLADI*

“Okula 5.5 yaşında başladım. Tek kelime Türkçe bilmediğim gibi Kürtçe dışında bir dilin varlığından da haberdar değildim. Ağabeyim Emin benden bir yaş büyüktü. Onu okula kaydettirmeye götüreceklerdi. Çok kıskandım ağlamaya başladım: O giderse ben de giderim. Onun kalemi, defteri, önlüğü olacak. Benim de olmalı. Köyümüzde okul yoktu. Bu nedenle Diyarbakır’a 11 kilometre uzaklıktaki diğer köye gittik. Okula vardığımızda ağlamama, sızlanmama dayanamayıp beni de okula kaydettiler.
Okulun ilk günü sınıfın kapısına geldiğimde, zemini gördüm. Mozaik kaplı ve tertemizdi. Bizde içeriye ayakkabıyla girilmez. Ayağımdaki kara lastiği çıkardım. Gün boyu tarlada koşturduğumuz için ayaklarım paramparçaydı. Öğretmeni gördüm. O kadar şıktı ki. İnanılmaz derecede güzel kokuyordu. İçimden, ‘Keşke benim annem bu olsaydı’ dedim.
Öğretmen bir şeyler anlatmaya başladı. Tek kelime anlamıyorum ama o devam ediyordu. Sonunda elimden tuttu, kapının önüne getirdi ve kara lastikleri işaret etti. Anladım ne demek istediğini, giydim. Bana bir yer gösterdi. Oturdum. Sonra izlemeye başladım. Konuşmaya devam etti. Tahtaya bir şeyler çiziyor ve sürekli anlatıyor. Ben tabii bir kelime bile anlamadığım gibi, dersteyken düşünmeye de başladım: ‘Neden geldim, ne işim var burada?’ Büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. “

*Ertuğrul Mavioğlu’nun Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’le yaptığı röportajdan (Radikal,16 aralık)

15 Aralık 2010 Çarşamba

AHLAK POLİSİ İŞBAŞINDA – YILDIRIM TÜRKER*

(…)
Sonuç bildirgem
Geleneğe, töreye, dini inanca dayalı cemaat ülküsünün bekçiliğini üstlenen hiçbir hareket devlet-siyaset ilişkileri açısından özgürlükçü olamaz. Hangi özgürlükçü yasayı çıkarırsa çıkarsın AKP, insan ilişkilerinin kabul edilebilir, ‘toplumsal birlik ve beraberliği’ incitmeyecek bir format risalesini çıkarma çabalarıyla bizi, baskıcı olduğu kadar kıyıcı bir iktidar resminin ardından izliyor. Bulaç ve benzerlerinin “düşmemiş son kale” olarak gördükleri aile kurumunun bekçiliğine soyunmasında “şahsi irade” alanının daraltılmasına, kadının zapturapt altına alınmasına yönelik bir çaba gözlemlenmekte.

Zinayı savunurmuş gibi görünmekten korkarak cezanın eşitlikçi uygulanmasının zorluklarından söz eden muhaliflerin riyakârlığına dikkat edin. Şimdi de eşcinselliği marjinal bulan, aileye karşı gelmekten korkanlar aynı suskunlukta. Aslolan, devletin irade alanımıza yönelik tecavüzüne karşı koymaktır. Ahlak terzileri işbaşında. Küstahça üzerimize geçirmeye çalıştıkları hayat, bize ait değil.

*Radikal İki,12.12.10

GENÇLİK UYARIYOR – YILDIRIM TÜRKER*

(…)Ey demokrat başbakan, Gençlik,senin iktidarını uyarıyor.Gençliğin uyarısı tarihe geçer.27 Mayıs’a takılma. Demirhindi şerbetine birkaç damla Nevrol Cemal koydur. Sakince oturup yakın dünya tarihinin bir özetini okuyuver. Frene basma zamanın geldi.

Siz demokrat, milliyetçi, liberal ve benzeri sözü meclisten içeri olanlar;

Taş atan çocukları anlamayı reddettiniz. Onlar size uzun bir tarihin zulmünü anlatmaya çalışıyorlardı. Onları hapse atıp bir an evvel büyümelerini beklediniz. Onlar suçlu büyüsünler istediniz. Ana babaları, dede ataları gibi.

Şimdi de yumurta atan gençleri anlamaya yanaşmıyorsunuz.

O çocuklar taşlarını atacak. O gençler yumurtalarını patlatacak kafalarınızda.

Askerinizle polisinizle, copunuz silahınızla hepsini yok edemezsiniz.

Geleceği yok edemezsiniz.

Gençleri, çocukları dinleyeceksiniz. Onlar, sizin temsil ettiğiniz bir dünyada yetişkin olmak, hizanızda saf tutmak istemiyor.

Aklınızı başınıza alın.

*13 aralık Radikal, Yumurta başlıklı yazı

İKTİDARIN EN İYİ BİLDİĞİ DİL ŞİDDET DİLİDİR - OYA BAYDAR

İktidarın en iyi bildiği dil şiddet dilidir. Üstelik, sadece devlet, sadece siyasal iktidarlar değil, evdeki iktidarı temsil eden erkek de, ordu veya takım komutanı da, mafya babası veya emniyet müdürü de, hapishane gardiyanı veya örgüt şefi de, kısaca muktedir konumdakilerin tümü şiddet dilini kullanır. Şiddetin araçları, biçimi değişir, dozu artar veya hafifler; ama karşısındakini güç kullanarak sindirmek, ezmek, caydırmak, yok etmek amacı değişmez. Çünkü muktedirlerin iktidarlarını sorgulatmaya, hele de kaybetmeye hiç tahammülleri yoktur.
(…)
AKP hükümeti, şiddetin dilini pervasızca -ve sonuçları itibariyle de budalaca- kullandı. Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, AKP kadroları pek emin oldukları karizmalarının çizilmesine karşı önlem aldıklarını sanıyorlardı; ama aynı zamanda, zayıflıklarını ve çaresizliklerini de yansıtıyorlardı.

Çaresizlikleri; toplumun farklı kesimlerinden gelen taleplerle baş edemediklerinin farkında olmalarındandı. Ne gençlerin, ne Kürtlerin, ne Alevilerin, ne işçilerin, ne de daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük isteyenlerin taleplerine cevap verecek halleri kalmıştı. Açılamayan açılımlarla “mış” gibi yapmanın, köpeksiz köyde değneksiz dolaşıp iri laflarla böbürlenmenin tıkanma noktasına doğru gittiklerini sezmenin gerginliği yaşıyorlardı.
(…)
Resmin ön planında gördüğümüz ve günlerdir tartıştığımız protestocu gençlere yönelik şiddet; araçları, dozu, yöntemi, merkezi farklı olan başka şiddet uygulamalarıyla üst üste düştü. Yüzlercesi arasından birkaçını hatırlatarak, toplumumuzun mayasında olan ve yumuşayacağına giderek artan şiddet kültürü üzerine de biraz düşünelim, diyorum.
Gelişigüzel birkaç örnek:
-Birbirlerini çok seven ayrı dinlerden bir çift, kızın ailesinin izni olmadan evlendikleri için, genç kadının ağabeyi tarafından öldürüldü.
-Kürt yazar Miroğlu, PKK hattına tam sadakat göstermediği, örgütle yöntem ve siyaset konusunda ters düştüğü, bağımsız hareket ettiği gibi değerlendirmelerle örgütün askeri kanadının resmi yayınlarında “mortoğlu” olmakla tehdit edildi.
-Referandum sürecinde, İzmir’de bir toplantıya katılıp oylarını ve fikirlerini açıklayan yazar Adalet Ağaoğlu, hukukçu Osman Can, akademisyen Ferhat Kentel’e boya ve yumurta atılmıştı; birkaç gün önce de yine İzmir’de bir toplantıda konuşmacı olan Roni Margulies’e yine boya ve yumurta atarak “demokratik(!)” tepki gösterildi.
-İzmir diyince aklıma, DTP/BDP konvoyuna atılan taşlar, konvoya yapılan saldırı ve elindeki taşı konvoydaki BDP’lilere, Kürtlere atmaya hazırlanan düşük bel pantolonlu, lepiska saçlı, öfkeli, “çağdaş milliyetçi(!)” güzel genç kız geldi.
-Öğrencilerin, ‘konuşmaları için’ davet ettikleri kişilerin ‘konuşmalarını engellemek’ amacıyla yumurtalı saldırıya geçmeleri artık bir üniversite klasiğine dönüşmüş durumda.
-Yumurta diyince aklıma gelen bir sahne de, Hrant Dink’i adım adım ölüme yaklaştıran duruşmalar boyunca, mahkemenin önünde toplan Kerinçiz güruhunun Agos gazetesi yazarlarına ve Hrant’a küfürler savurarak yumurta atmaları...
İlk bakışta birbiriyle alâkasız görünen bu örneklerin ortak paydası: Karşısındakini yok etmek, susturmak, farklı düşüneni, muhalif olanı etkisizleştirmek, iktidarında ufacık bir gedik açacağını düşündüğü kişiyi/ kişileri bertaraf etmek, kendi doğrusu dışında doğru tanımamak, ötekine, hele de muhalifine tahammülsüzlük. Hepsinde de şu veya bu dozda, şu veya bu biçimde şiddet var.

Şiddet nerede başlar, nereye varır? Bir laboratuvarda deney hayvanını, minicik kobayı keserken başlar bence. Erkek kadını döverken; anne - baba çocuğa kendi değerlerini benimsesin, kendi kutsallarına inansın diye baskı yaparken sürer. Savaşlarda, silahlar konuştuğunda, ölmek ve öldürmek görev sayıldığında doruklarına varır. Bir halkın dilini yasaklarken, gençlerin protesto eylemlerini onları yerlerde çiğneyerek engellenmeye çalışırken, namus cinayetleri işlenirken, hain diyerek örgüt içi infazlar yapılırken, farklı oldukları, farklı düşündükleri için insanlar tehditle susturulmak istenirken yine şiddettir sahnede baş rolde olan.

Her türlü şiddet kullanımının, şiddeti meşru göstermeye çalışan bir “çünkü”sü ve bir “ama”sı vardır. Laboratuvarda minicik fareyi kesip biçerek öldürmek çok kötü tabii, ama bilimin ilerlemesi için gerekiyor. Karıyı dövmek kötü, ama çorbayı sıcak getirmeyi bir türlü öğrenemedi. Oğlanın ağzını burnunu kırmak kötü, ama dövmesem serseri olacaktı. Kızı öldürdüm, çünkü namusumu lekeledi. Muhalifi susturdum, çünkü örgütün/ partinin/ hareketin yüce çıkarlarına zarar veriyordu. İnfaz ettik, çünkü vatan/dava/ örgüt hainiydi. Herife yumurta attık, çünkü bizim düşüncemizi, bizim ideolojimizi savunmuyordu. Hrant’ı öldürdük, çünkü Ermeniydi. Kürtlere saldırdık, çünkü vatanı böleceklerdi. Öğrencileri dövdük, tekmeledik, kan içinde bıraktık, çünkü devlete karşı geliyorlardı...

Şiddet dilini anadil sayan bir toplumuz. Şiddetin şiddeti doğurduğu bu sarmaldan kurtulabilmek için, öncelikle iktidarın şiddet tekelini sorgularken ve iktidardan kaynaklanan şiddete, ama’sız, çünkü’süz karşı çıkarken, şiddet tohumlarını içinde barındıran hiçbir saldırıya da göz yummayalım, arka çıkmayalım, ama’larla meşrulaştırmayalım. Kimden gelirse gelsin, kime yönelirse yönelsin, çifte standart tuzağına düşmeden, şiddetin her biçimine cesaretle karşı duralım. Şiddet tohumlarının yeşerip kötü otlar gibi yayılmasına, ne adına olursa olsun, cevaz ve omuz vermeyelim.

T24 .com.tr,14 Aralık

12 Aralık 2010 Pazar

ERKEK OLMANIN DAYANILMAZ KEYFİ- SELÇUK ARSLAN'DAN NAKLEN

Beş günlük tatil için ufak bir çanta yeter...

Her kavanozu tek başına açma kabiliyetine sahipsin...

Makyaj tazeleme sorunun olmadığı için zırt pırt tuvalete gitmezsin...

Kolundaki, bacağındaki tüyleri mütemadiyen aldırmak zorunda değilsin...

Bıyıkların utanç değil, çoğu zaman övünç kaynağıdır...

Kilo aldığında dostların sana acıyarak bakmaz...

Topuklu ayakkabı gibi bir şeyin üstünde hokkabazlık yapmak zorundadeğilsin...

Ayakkabılarının topuğu ve tırnağın asla kırılmaz, çorabın kaçmaz...

Saçının nasıl göründüğü hiç önemli değildir...

Pişireceğin hayvanı kendin avlayabilecek güçtesindir...

Duş yapman ve giyinmen en fazla on dakika sürer...

Gereksiz eşyaların bulunduğu bir çantayı taşıma alışkanlığın yoktur...

Ceketini alıp çıkarsın...

Beşli paket halindeki donların fiyatı, tek bir sütyenin ki kadardır...

50 yaşına da gelsen kimse evde kaldığını iddia edemez...

Yüzündeki tüm renkler orijinaldir. Ne silince, ne de yağmurda çıkmaz...

Sohbet ettiğin insanlar, bakışlarını göğüslerine doğru kaydırmaz...

Evlenince soyadını değiştirmek zorunda kalmazsın...

Her zaman tek parça mayo giyersin...

Karşı cinsle eşit olduğunu kanıtlamak için adanmış ömür süren hemcinslerin yoktur...

Kahvehaneler, stadyumlar ve bilumum yerler sırf senin daha keyifli bir hayatsürmen için vardır...

YAHU HEPSI BIR YANA !!!

Sen hiç "Erkek Hastalıkları Uzmanı"diye bir kavram duydun mu?

SALAK KOCAM –SELÇUK ARSLAN'DAN NAKLEN

Cumartesi sabahı, sakin- sakin giyindim, kahvaltımı ettim, köpeği
kapıp sessizce garaja geçtim..
Kayığı arabanın üzerine atıp, şelaleye doğru yola çıktıydım ki, baktım
fırtına çıktı-çıkacak..., garaja geri döndüm, radyoyu açtım, hava
durumu, havanın gün boyu böyle gideceğini söylüyor....Eve geri döndüm,
yavaşça soyunup, yatağa süzüldüm..
Uyumakta olan karımın vücuduna arkadan sarılıp, arzu dolu, kulağına fısıldadım,
"Dışarıda hava berbat"...
10 yıllık sevgili karım mırıldandı 'Salak kocam bu havada balığa
gitti, inanabiliyor musun?'
Ve kavga böyle başladı...

10 Aralık 2010 Cuma

AHİ’DEN BİR BEYİT - BAHTİYAR İHTİYAR *

“ İçelim bir güzelin zülf ü ruhu şevkiyle

Çünkü işret günüdür leyl ü nehar eyleyelim.”


Mealen şöyle buyuruyor Ahi efendi(XVI yy):

Yaşadığımız günlerin değerini bilelim, hakkını verelim. Sevgiliyi her anışta kadehleri kaldıralım, günümüzü gün edelim, gece gündüz bir olsun.
*Namı diğer Köylü

8 Aralık 2010 Çarşamba

ORDU VE KİTLELER – B.RUSSEL

"Hükümet icraatları sonucunda herkesin inanıp çıktığı saçmalıkların sonunun gelmeyeceğine ikna oldum. Bana uygun bir orduyla onlara sıradan insanın payına düşenden daha fazla para ve daha bol yemek sağlayacak gücü de verin, ben de otuz yıl içinde, nüfusun büyük bir çoğunluğunu, iki artı ikinin beş olduğuna, suyun ısıtıldığında donduğuna ve soğuduğunda da kaynadığına ya da devletin çıkarlarına hizmet edecek başka her türlü saçmalığa inandırayım. Elbette bu gibi inançlar oluşturulduktan sonra bile insanlar su ısıtmak için çaydanlığı buzdolabına koymayacaklardır. Suyun soğukta kaynadığı, pazar ayinlerine özgü, kutsal ve mistik, huşu içinde sözü edilecek ama günlük hayatta asla uygulanmayacak bir hakikat olacaktır. Sonunda, bu mistik doktrinin sözlü olarak inkârı yasalara aykırı kabul edilip inatçı heretikler de halk önünde 'dondurularak' cezalandırılacaktır. Bu resmi doktrini büyük bir hevesle benimsemeyen kimsenin öğretmenlik yapmasına ya da yetki sahibi olmasına izin verilmeyecektir. Sadece en üst düzeydeki yetkililer kendi aralarında bütün bunların ne kadar saçma olduğunu fısıldaşıp ardından da içip eğlenmeye devam edeceklerdir."

BU BENSİN - MURATHAN MUNGAN

yabancı bir ülkede ihtiyarlıyor gibiyim
kendi bedenimin içinde
geride bıraktıklarımla
hiç yapmadıklarım
keskinleşerek değişir hatırladıkça
yeniden ve ödeşe ödeşe

bir gün kendimizi yabancı hissettiğimiz bir ülkede
aniden fark edersiniz
artık gidecek yeri olmayan
bedende
Kaybolmuş bir hayatı
bilirsniz

en büyük unutkanlıktır şimdiki zaman
ne yeterince tanıdık ne yeterince yabancı
dolaşan bir dil gibi
birinden diğerine dolaşan

5 Aralık 2010 Pazar

ERNESTO’NUN LOKUMLARI - M.Emre Özlem'den naklen

Hava yağmurlu ve soğuktu. Köşede araba bekleyen rahibeyi görünce durdu, kapıyı açtı
"-Atlayın! dedi sizi manastıra kadar bırakırım!"

Araba sıcacık, kadın ise muhteşemdi. Rahibenin gözleri önce ayakkabılarına takıldı. Rugan stiletto'lar pırıl pırıldı!
-Ne güzel, diye mırıldandı..yani....ayakkabılarınız...çokk..güzel!
-Ah evet! dedi kadın... Prada, 700€!
Rahibe afallamış, kadına baktı
-700 € ?? Ayakkabının fiyatı mı??? Bir ayakkabıya bunca para verilir mi??
-Yok canım, dedi kadın. Ben değil, dostum aldı bunları, hediye!
Rahibe bu sefer kadını incelemeye başladı. Gerçekten çok şıktı!
Elbiseniz de güzelmiş... diye mırıldandı..
-Teşekkürler canım, o Chanel, tam 4000€ eder...
Rahibenin yüreği hopladı..
-4000 € ??? bir elbiseye bu parayı mı verdiniz?
-Yok şekerim, bir gecelik macera yaşamıştım bir işadamıyla, ondan hediye!!
Yolculuk sona eriyordu. Manastıra yanaştı araba, rahibe inerken arabaya bakakaldı.
-Güzel di mi, dedi direksyondaki kadın. Bu da 165.000 €!
-N......nnasıl.....nasıl y..y..yani.....
-Hah hah ha....şu haline bak!! Şekerim, dur, heyecanlanma.... ben verirmiyim o parayı? İki gece önce şehrin ileri gelenlerinden dört kişiyle grup seks yapmıştık... Tabii ki onlar aldı!!!
Rahibe afallamış vaziyette manastıra attı kendini, geceye kadar da kendine gelemedi! Son dualar
da okunup el ayak çekildikten sonra, odasında yatmaya hazırlanıyordu ki, kapı "tık" landı....
Fısıltıyla sordu rahibe:
-Kim o??
-Benim, rahip Ernesto!

-Siktir git ordan Ernesto! Sıçmışım sana da, lokumlarına da!!!!!

4 Aralık 2010 Cumartesi

KÖYLÜYÜ DEŞİFRE EDİYORUZ! - TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?

Başyazarımızın Manalı Posta’da yazmasına izin verdiği Köylü takma isimli kişi, burada gizli gizli irticai faaliyetlerde bulunmaktadır. Düşünce özgürlüğü kisvesi altında, Atatürk’ün dil devrimine karşı çıkmakta, arapça farsça gibi ne idüğü belirsiz kelimelerle laik gençliğimizi zehirlemeye çalışmaktadır.

Kendisini devrimci olarak tanımlayan bu kişi, ayrıca halk edebiyatımızda ve devrimci edebiyatımızda pek çok sınıf mücadelesine destek olacak şiir dururken, halktan kopuk divan edebiyatından aşk beyitleri yayınlamakta, gençliğimizin sınıf bilincini köreltmektedir. Başyazarımız bu tutumu ,küçük burjuva reaksiyoner devrimciliği,tatlı su sosyalistliği olarak tanımlamaktadır

Yazı işleri kurulumuz kendisini defalarca uyarmış, fakat Köylü bizim kullandığımız arı, öz ve temiz Türkçeyi anımsamaz numaralarına yatmıştır.

Fakat biz cumhuriyetin uyanık bekçileri olarak ,bu gerici, şeraitçi kalemin kafasının ardındaki biliyoruz. Takiye yaptığını biliyoruz. Biz Köylü’ye öz Türkçemizi anımsatmasını iyi biliriz.

2 Aralık 2010 Perşembe

ÇAĞRILMAYAN YAKUP - EDİP CANSEVER

Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
Bunu kendine üç kere söyledi
0nlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım

Ben, yani Yakup, her türlü çagrılmanın olağan şekli

Daha hiç çağrılmadım

Biri olsun "Yakup!" diye seslenmedi hiç

Yakup!

Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım

Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim

Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım

Sonra bir güzel yıkanayım da.

Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum

Sanki böyle niye ben oradan geliyorum

Telaslı, aç gözlü kurbağalara

Bakmaktan

Bilmiyorum

Bilmiyorum, bilmiyorum

Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup

Bazen karıştırıyorum.

Bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü

Sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü

Kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu

Onlar işte hep boyuna koşuyordu

Birileri çıkıyordu ordan burdan

Hiç çıkmamak halinde ve olgun

Birileri çıkıyordu

Geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık

Bir pencerenin sokağa doğru içinde

Bu uyum korkunçtur Yakup!

Yakubun olması korkunçluğudur bu

Dünyanın insana doğru içinde

Yakup, Yakup!

Burdayım, yani ben.. evet, geliyorum

Lambayı söndürmesinler, geliyorum

Siz bütün lambaları yakın, evet

Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? hayır, Yakup

Bazen karıştırıyorum.

Ve kendine bilinmeyenler yaratan Yakubum ben, iyi ya

Durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun

Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık

Hep böyle istiyorum, ayıp degil ya

Durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum

Bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde

Ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum

Bir ölünün günü boyayan renginde

Çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar

Kayalardan dondurmalar sorduğum

Ben, yani Yakup, Yakubun hiç çağrılmamış şekli

Kim bilir ne diyordum

(Kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına

Bir baykuş tarafından

Ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu

Ben ne oluyordum.)

Bütün iskemleler ağır ve hastalıklı

Bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak

Bunu Yakup söyledi

Dedi ki, çünkü herkes Yakubu yaşıyordu, bense

Çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum

Kızgın kağıtların üstüne

Ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu

Ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen

Ölüyordu ve bir de

Bir otobüse bindiğim, biletçinin bilet bile kesmek istemediği ben

Kendimi koruyordum

Bunu bana Yakup söyledi

Öyle bir Yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği

Kimsenin sözünü bile etmediği bir Yakup

Ben

Bunu hep biliyorum

Bunu hep biliyorum ve işte

Özgürüm, cezasız duruyorum.

II
Kurbağalara bakmaktan geliyorum

Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi

Telaşlı, açgözlü kurbağalara

Bakmaktan geliyorum. Ben sanki Yusuf

Ve Yusuf değil

Her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum

Ve durmuyorum. Ben işte Yakup

Yok artık karıştırmıyorum.
Taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım

Eski taş merdivenleri. Yanımdan bir sürü adam

Geçti ve kolayca gittiler

Müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler

Yanan güneşin altında

Onlar ki.. onlara benzer şeyleri ben çok gördüm

Ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar

Ve sordum

Yakup daha başka nasıl bir Yakup olsun

Ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki

Yakup ve onlar nasıl olsunlar. İşte ben taş merdivenleri

Kurbağalara bağlayan taş merdivenleri

Durmadan kendimle karıştırıyordum

Kimse beni tutup çıkarmıyordu

Vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında

Anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar

Yoruldum! bunu sanki biri söyledi

Yakubun biri

Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim

Kendime bir isim düşünerek

Birden ki bir isim düşünerek kendime.
Hayır bu kimse değil

Ancak gelebildim
Aşağıda bir luna park kımıldıyordu. Ah kurbağalara bakmam gecikecek

Luna park kımıldıyordu, hem öyle değil

Bu uyum korkunçtur Yakup

Bir yokluğun kımıldamaya doğru içinde

Ve sen ki böyle tanımlanırsan Yakup

Yakuup!

Bir şey ki seni çağırıyor, o şimdi ne olmalı

Gene bir Yakup olmalı bu, Yakup

Kurbağalara bakman gecikecek, bunu ben nasılsa söylüyorum

Nasılsa ben bunu bir kere söylüyorum

Güneşe kırmızı top taşıyan bir adamın tahta bacağını cök yakıyordu ki

Adam içinden bağırdıkça dünya

Ters yonden yaratilıyordu, diyebilirim

Bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp

Kan kalp

Kırmızı top

Yakıcı dönüşümler çıkaran

Belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın

Öyle değil mi Yakup

Hemen hemen öyleydi, Yakup bunu söyledi

İyi ki söyledi. Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim

Şimdi bir kurtarabilsem ayaklarımı

O benim ayaklarimı.. taşlardan

Bir kurtarabilsem

Saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim

Bir zamansızliğın Yakuba doğru içinde

Saat on yediyi ve yirmi biri

Gösteriyordu ki, ben nerdeydim

Her saniyedeki ve işte her saniyedeki

Ben, yani Yakubun o dağılgan şekli

Nerdeydim.
Bilmem ki. Bir avukat benim ellerimi tuttu. Gözlüklü bir kadındı bu, iyi mi

Kim bilir bir çağın neresinden burada. Anlaşılması

Yoktu ki. Kendine özgü bir duruşu

Yoktu ki. Pek güçlü kolları vardı yalnız

Ne diyordum, ben işte Yakup

Çekiverdi beni taş hamurun içinden

Pek öyle gürültüyle değil

Bir başka yapışkanlığın içine

Çekiverdi beni

Göğüsleri pek hoştu, ipekli bir giysinin altındaydı onlar

Sonra elleri ve kalçaları pek hoştu

Kılların ve bütün oynak yerlerin ölümlere doğru içinde

Bacaklarıyla bir şeyler bir şeyler bir şeyler yapıyordu artık

Onu ben çok iyi görüyordum. Ama çarşaflar, öyle bir takım

kıpırdanmalar

araya

giriyordu

Engelliyordu bizi

Ter içindeydik. Ellerimden çekiyordu. Ter içindeydik

Beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi Ben'i

Ter içindeydik

Terlerimiz üstümüzde duruyordu, yıkanmış yeni kaplar gibiydik

Üstümüzde olgun ve kararsız su tanecikleri bulunan

Biz Yakup

Biz gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan

Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış

Kurbağalara geldik.

III
Kurbağalara bakmaktan geliyorum

Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi

Masalarda oturmuşlardı. Ben oradan geliyorum

Yazı makineleri, kağıt sesleri

Ben oradan geliyorum.

Önce bir kenarda durdum, hiç kimse beni çağırmadı

Sonra bir yer bulup oturdum. Hadi bir sigara iceyim dedim

Olmaz, dedi mubaşir kıliklı kurbağanın biri

Belli ki yeni tıraş olmuştu, bana yakasından bir kopça eksik gibi geldi

Öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım, şöyle bir duvara dayandım

Bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir sözdizimi

Olmaz ki, Yakup!

Peki Yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi

Herkesin durduğu bir yere gittim. Ben Yakup

Ya onlar kimdi

Aralarına aldılar beni. Artık ben hiçbir şey göremiyordum

Biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekce bir yere oturmuş

Onu ben duyuyordum

Duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu

Ve "Yakup" sesini ancak anlıyordum. Yakubun ötesinde

Birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum

Anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için

Sonra bir sey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış

olmalıyım

Ben, yani Yakup

Dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin

Ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi

Bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde

Diye düşündüm ya ben

Ben, yani Yakup

Butun gücümle bunu bağırdım

Ben ki bağırdım işte, bütün kurbağalar bir olup beni dışarı çıkardılar

Bir odaya aldılar beni, ellerime gözbebeklerime

Daha başka yerlerime de baktılar

Sonra bilmiyorum ki, kapıyı gösterdiler bana

Ben, Yakup, beni hiç kimse çağırmadı

Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi

Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim

Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri

Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar

Bağırdım, bağırdım, bağırdım

Tanrının ayak izleri!

Tanrının ayak izleri!

Kurbağalara bakmaktan geliyorum. Ben Yakup

Bunu Yakup söyledi

Yıkanmış çamaşırlar duruyordu odamın penceresinde

Gök işte bu beyazlıktan azıcık alıp veriyordu, diyebilirim

Bir kırlangıç onu kirletmese

Ki onlar o kadar çok siyahtırlar ki, ben

Onları hiç sevmem

Ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur

Odamın düşünülmesi halinde bile

Kimseler yoktur

Biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde

Ve biraz da çarşılar

Ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki

Bitmesin

Çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben

Kirli ve eski

Bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde

Onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin

İntiharlara doğru büyüyen içinde

Ben, yani Yakup

Kurbağalara bakmaktan geliyorum işte

Açgözlü, mor kurbağalara

Akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki

Bir bardak da süt içeceğim. Sonra

Bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum

Ben

Gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan

Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Yakup

Uyumak istiyorum.

Ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım

Yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde.

24 Kasım 2010 Çarşamba

BİR SIRAT KÖPRÜSÜ RÜYASI- Hasan Ş.Gürkansız

Halkalı Kölelere ithaf

Ölmüşüm, mezara gömdüler. Biraz sonra zifiri karanlıkta ” Sefil günahkâr! ” diye haykırdı bir ses. “Allahı inkâr ettin, hiç ibadet etmedin. Kurban da kesmedin. Sırat köprüsünden nasıl geçeceksin ey gafil! ” “ Ben ateistim sizin allahınızı tanımıyorum. Neden beni kabul etmediğim bir dinin kaideleriyle yargılıyorsunuz “ diyecek oldum,ağzım dilim biber sürülmüş gibi yanmaya başladı.Acı dayanılmazdı.Çaresiz sustum.Ama aklıma ölmeden önce gördüğüm bir rüya geldi.Sırat köprüsündeydim.” Senin işin çok zor,imkansız gibi ” demişti melek.” Her şeyin bir yolu bulunur “ diye cebine bir tomar dolar sokuşturmuştum.”Kimseye bir şey söyleme, geç hadi” diye yolu açmıştı. ”Rüyanda verdiğin rüşvete güvenme salak !” diye kahkaha attı ses. Aklımdan geçenleri okuyordu.”Ahrette rüşvet işlemez,hem köprüye çift denetim getirildi ” “ Çift denetim ?” Gidince görürsün dedi. Işınladı beni.

Sırat köprüsünün önündeyim. Mahşer yeri gibi kalabalık. Kimi korkudan titriyor, kimi memnun, pişmiş kelle gibi sırıtıyor. Uzaktan köprü girişine bakıyor herkes. Zebella gibi dört görevli melaike var. Sırası gelene bir şeyler söylüyorlar, sonra kimine köprüde yol veriyorlar, cennete yolluyorlar. Kiminin kıçına bir tekme vurup köprüden aşağı yuvarlıyorlar. Canhıraş feryatlarla, sevinç çığlıkları birbirine karışıyor.

O ne? Herkesin alnında ışıklı iki rakam var.25-1,18-3,45-1 gibi. Benimkinde de olmalı. Ama ne manaya geliyor bu rakamlar bilmiyorum. Nihayet adım okundu, sıra bana geldi. Fevkalade heyecanlıyım.

“ Önce evlilik müessesesiyle alakanı değerlendireceğiz, sevap günah hesabı daha sonra görülecek ” dedi zebani ve devam etti: ” Alnında 24-1 yazıyor.24 sene bir kadınla evli kalmışsın.Sekiz kadınla evlilik dışı ilişkin olmuş.Yürrrü aşağıya !” deyip omzumdan itti.Boşluğa yuvarlandım.Bir platforma düştüm. Hiçbir yerim acımadı.Hepimizi evlilik kıdemine göre sıraya soktular.Herkesle bir şeyler konuşup pek çoğunu alevlerinin sıcaklığı hissedilen cehenneme yuvarladılar.Kaçış kurtuluş yoktu.Sıra bana geldi.Zebani küçümseyen bir edayla yüzüme baktı.”Cenabı Allah siz kulları için erkekseniz kadın,kadınsanız erkek çeşit çeşit insanlar yarattı.Sen 25 sene aynı kadınla yaşadın.Aklından hayalinden,rüyalarından pek çok kadın geçirdin.Pek çoğuyla sevişmeyi hayal ettin.Rüyanda hamamcı oldun.Suç işliyorum hissiyle kaçamak ilişkiler kurdun.Ama rabbimin nimetlerinden karından ve çevrenden korktuğun için adam gibi,açık açık,göğsünü gere gere yararlanmadın ,kendi kalınlığını aşklarla,başka kadınların ten kokularıyla yontarak inceltmedin.Suçlusun!Bundan böyle yüz ahret senesi ,on genç ve güzel kadınla birlikte yaşayacaksın.Hepsini her gün tatmin edeceksin.Bir tanesi bile şikayetçi olursa Malafat Zebanisi tarafından doldurulacaksın.Malafat gel buraya!”

Malafat zebanisinin malafatı kendinden büyüktü.Kan ter içinde uyandım.

20 Kasım 2010 Cumartesi

SERMUHARRİRİMİZİN BAYRAM SEYAHATLERİ

MENEMEN, ALİAĞA, DİKİLİ, BERGAMA, ALTINOVA

HALKLARI KENDİLERİNİ ÇOŞKUYLA KARŞILADI!

Sermuharririmiz Hasan Şişman Gürkansız beyefendi kurban bayramı arifesinde kendisini telefonla, telgrafla, sms’le, maille, özel ulakla bayramlaşmaya davet eden hayranları arasından, zatı alilerine en çok yağ çeken Köylü namıyla maruf Numan Dönmez’i seçti.

Özel aracı, şoförü ve yavrusuyla yola çıkan Sermuharririmiz, yol boyunca emekçi halkın yanı sıra, laik küçük burjuvazinin kesif alakasıyla karşılaştı. Mütedeyyin dindar insanlara düşman oldukları halde, dini bayramlarda mış gibi yapan küçük burjuvaların hiç biri kurban kesmiyor, şefimize kurban kavurması ikram etmiyor, bayramınız mübarek olsun dersem şeriatçı olurum korkusuyla bayramınız kutlu olsun diyordu. Seyahat boyunca şefimizin yanından ayrılmaması iktiza eden Köylü, kendilerini ancak Altınova sapağında kendisi gibi mütekait bir otomobille karşıladı.

Köylü, H.Şişman Gürkansız beyefendinin gözüne girmek için, elinden maddi manevi ne geliyorsa esirgemedi. Sonunda muvaffak da oldu.Sermuharririmizin kendisine yüklü meblağda bayram bahşişiyle mükafatlandırdığı söyleniyor.

KÖYLÜ’DEN BERCESTE VE SERMUHARRİRE YAĞ

'Vermez selam o serv-i hıraman gelir geçer
Yollarda ömr-i aşık-ı nalan gelir geçer'

Divan edebiyatının (17.yy. sonları-18.yy. başları) adı pek duyulmamış şuarasından Nazım efendiden aldığımız bu beytin meali şöyledir: Salınan selvi boyuyla dolaşan mağrur sevgili, ben aşıkına selam vermeden gelip geçer / Oysa acı çekip inleyen benim ömrüm, onunla karşılaşıp bir selamını alabilmek için yollarda geçer.

Sermuharrire malumat-ı hususiye: Zatınızın eser-i fevk-aladesi olan mümtaz ceride Manalı Posta'nın kari haznesinin fevk-el beşer bir sür'atle memalik sathına sirayet eddiğünü, ol babda şehr-i Stanbul'a vasıl olduğunu ve birçok karinin mazharlarına erişdiğünü nazar-ı dikkatlerinize arz ederim.

Malumu ilam tahtında’ merhum ölmeden önce sağdı’ diyor Köylü.SM

5 Kasım 2010 Cuma

KÖYLÜ'DEN SERMUHARRİRE FUZULİ İLE CEVAP!

“Aşk derdiyle hoşem, el çek ilacımdan tabib

Kılma derman kim, helakim zehr-i dermanındadır”

Sermuharririn tarafıma tevci buyurdukları 'abazanlık'

atf-ı cürümlerine cevaben intihab eylediğim Fuzuli'nin bu güzel beytinin

mealini takdim ediyorum değerli karilerime: Bir güzeli seviyorum ve bu yolda

çektiğim acılardan hoşnudum, ey doktor efendi, hastayım diye bana ilaç vermeye

kalkma, ben asıl o zaman hapı yutarım. Çünkü aşk biter, bu garip gider.

4 Kasım 2010 Perşembe

SÜLEYMAN ŞAHİN'İN MEKTUBU

Manalı Posta’nın Muhterem Sermuharriri Hasan Gürkan Efendi’ye,

Köylü namıyla maruf refikimiz Numan Efendi’nin divan edebiyatı’ndan zevk-ı selimle seçtiği ve derin bir vukufla mealen günümüz Türkçesiyle cerideniz kar’ilerine arz ettiği mısra-ı bercesteler ve muhteşem beyitleri büyük bir keyifle kıraat ederken 40 yıl evvel şahsıma gönderilmiş bir nâmeyi - gözlerim yaşararak, burnumun direği sızlayarak ve o günlerimize duyduğum derin bir hasretle iç geçirerek - hatırladım.

Zat-ı âlilerinizin de hatırlayacağı üzre 1968 Haziran’ının hitamında Gazi’yi bitirmiş çiçeği burnunda Türkçe muallimleri olarak kur’a çekmiş ve tespih taneleri gibi Anadolu’nun çeşitli şehir ve kasabalarına dağılmıştık. Zatınız memleketim Tokat’a, bendeniz Aydın-İncirliova’ya, aynı sınıftan refikimiz Rıdvan Sertlek efendi de Nevşehir’in Avanos (O Avanos ki Hititlilerden bu güne binlerce yıldır Kızılırmak’a rengini veren killi topraklar, bu yöre çömlekçisininin çarkında yeniden testi, çanak, çömlek olarak hayat bulmaktadır.) kasabasına tayin olunmuştuk. Bahis-i mevzu nâme Rıdvan biraderimiz tarafından bendenize gönderilmişti. Ne derece yalnızlık çektiğini, bunaldığını en tesirli şekilde ifade etmek üzre şiire sığınmıştı ve sık sık mektup yazmamızı reca ediyor –ne recası düpedüz yalvarıyordu.
Nâme, Seyranî’nin
Kör de bilir Avanos'un yolunu,
Testi, çanak kırığından bellidir." mısraları ile başlamaktaydı.
Nâmenin hitamında ise Bağdatlı Mehmet Fuzulî Efendi’nin şu yürek kavurucu beyt-i meşhuru yer almaktaydı:
Ne yanar kimse mene âteş-i dilden özge,
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı!

(Mealen: Tutuşup kavrulan gönlümden başka ne kimse benim için acı çeker; ne de sabah yeli dışında kimsecikler kapımı açar. )

Apaçık meydandaydı ki Rıdvan biraderimiz, fiilî bir fikir hürriyetinin yaşandığı, dünyanın bütün büyük kentlerinde olduğu gibi devrim kasırgasının salladığı 68 Ankara’sını ve özellikle de her biri nev’i şahsına münhasır rengarenk şahsiyetlerden müteşekkil sınıfımız ortamına şiddetle ihtiyaç duymaktaydı. Ve anlaşılan Avanos kasabasının muhafazakâr içtimai iklimi biraderimize pek yaramamıştı.
1 Kasım 2010, İstanbul
Süleyman ŞAHİN,
(İsm-i müstearı Yusuf ERDEM)

Eziz biraderimiz Köylü’ye ve muhterem hemşiremiz Vildan Hanıma ve meni közel tanıyan tüm dostlara

28 Ekim 2010 Perşembe

BİRA EZ KUŞTİM (ABİ BENİ ÖLDÜRDÜLER)

İKİ KELİME Taraf -Ahmet Altan

İnsanoğlunun söyleyebileceği en korkunç ve en sarsıcı cümlenin iki kelimelik bir cümle olduğuna Macbeth’i ilk kez okuduğumdan beri inanırım.
– Beni öldürdüler.
Daha ölmeden kendi ölümünü kabullenip bunu söylemek, herkes gibi “öleceğini” değil de herkesten çok farklı olarak “öldüğünü” bilmek, hâlâ hayattayken kendini bir “ölü” olarak görmek, canlı bedeninde dolaşan ve biraz sonra bütün o bedeni esir alacak olan ölümü hissetmek ve “öldüğünü” henüz hayattayken haber vermek beni her zaman derinden yaralar.
Marquez’de aynı cümleye rastladığımda da aynı duyguları hissetmiştim.

Bunun gerçek hayatta tekrarlanması, belki de hayatında hiç Shakespeare ya da Márquez okumamış birinin, korkunç bir işkenceden geçtikten sonra abisine son kez seslenerek, “beni öldürdüler” demesi, bu kez sadece canımı yakmadı, aynı zamanda beni utandırıp kederlendirdi.

Bizim Veysi Polat’ın bugün okuyacağınız haberi, 1992 yılında köylülere işkence yapan ve aralarından birini öldüren bir asteğmenin müebbet hapse mahkûm oluşunu anlatıyor.

Öldürülen Abdulkadir Kurt’la birlikte gözaltına alınan ve onunla birlikte işkence gören abisi Musa Kurt, kardeşinin son anlarını anlatırken, “kardeşim Abdulkadir’le aynı nezarethanedeydik. Akşam saat 22 sıralarında iki kişi gelip götürdü. Bir süre sonra da iki askerin kolunda geri getirdiler. Durumu çok kötüydü. Kürtçe ‘bira ez kuştim- abi beni öldürdüler’ diyordu. Durumu çok kötüydü” diyor.

Bu Kürtçe lafı hiç unutmayacağım.
“Bira ez kuştim.”
“Abi, beni öldürdüler.”

Öldürülen Abdulkadir’le birlikte gözaltına alınıp işkenceden geçtikten sonra savcılığa çıkarılan on bir köylüyü görünce savcı, “bunların ne günahı var” deyip hepsini serbest bırakmış.

Bir suçu olmayan, savcılıkta serbest bırakılacak biri, bir asteğmenin işkencesiyle ölüyor.

Biz, on sekiz yıl önce 36 yaşındaki bir köylünün ağır işkencelerle öldürüldüğünü, son sözlerinin “bira ez kuştim” olduğunu hiç bilmedik, hiç duymadık.

Oralarda olanlarla hiç ilgilenmedik.
Biz hiç “bilmediğimiz” için o köylüyü öldüren asteğmen on sekiz yıl boyunca serbest dolaştı.
Ancak şimdi müebbede mahkûm oldu.
O köylünün ölümünden elbette ona işkence yapanlar sorumlu ama o asteğmene “işkence yapabileceği, insanları öldürebileceği” güvenini veren, onun on sekiz yıl boyunca özgürce dolaşmasını sağlayan bizim “bilinçli” cehaletimiz değil mi?

Biz, oralarda, “uzaklarda” neler yaşandığını merak etseydik, insanlara sahip çıksaydık, o asteğmen günahsız bir köylüyü bir gece yarısı işkencehaneye alıp, korkunç acılar çektirerek öldürebilir miydi?
Buna cüret edebilir miydi?
Edemezdi.
Ama biz hiç ilgilenmedik olup bitenlerle, yaşanan vahşete bilerek isteyerek arkamızı döndük, bilmemeyi tercih ettik.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra birçok Alman, NAZİ’lerin yaptıklarını bilmediklerini söylemişlerdi, kendi vicdanlarını bu “bilinçli” cehaletle yatıştırmaya çalışmışlardı, o zaman dünyanın birçok aydını, bu “cehaleti” gizli bir işbirliği olarak değerlendirmişti.
Bilmiyorlardı çünkü bilmek istemiyorlardı.

Bizim durumumuz da biraz öyle değil mi?

ehaletimiz, aslında gizli bir suç ortaklığının üstünü örtmek için kullandığımız bir bahane, bilmiyorduk çünkü bilmek istemiyorduk.

Bir geceyarısı kanlar içinde getirilen adamı, onun “bira ez kuştim” deyişini, kardeşinin ölümünü çaresizlikle izleyen ağabeyi düşünün.

Bunu bilmek istiyor muydunuz?

Bunu bilip de hiç tepki vermeden durmak kolay değil, bunu bilip de sessiz kalmak kolay değil ama bunu bilip de ses çıkarmak da kolay değildi o zamanlar.

Onun için bilmedik.

Biz bilmediğimiz için de o adam, “beni öldürdüler” diyerek öldü.

İnsanoğlunun söyleyebileceği en dehşet verici cümle, bu iki kelimelik cümledir benim için.

Shakespeare’in piyesinde öldürülen bir kral, Márquez’in romanında öldürülen bir genç değil Güneydoğu’da öldürülen bir Kürt köylüsü söylüyor bunu.

Akan kan gerçek, ölen gerçek, söylenen söz gerçek.

Bu suç ortaklığının, bu tercih edilmiş “cehaletin” altından kalkmak, o son sözleri unutmak o kadar kolay olmayacak.

O son sözler çınlayıp duracak.
“Bira ez kuştim.”
ahmetaltan111@gmail.com

27 Ekim 2010 Çarşamba

OYNAMA ŞIKIDIM ŞIKIDIM

Karikatür: - Taraf Gazetesi

NEDİM’DEN EROTİK BİR BEYİT

‘Gizlice arasam ağzın, lebin emsem sorsam

Hiçbir çare bilir mi dil-i bi-mara acep'

Lale Devrinin ünlü şairi Nedim'in bu beytinin meali şöyledir: Ağzını gizlice arasam, dudağını emsem, somursam, bu arada hasta gönlüme bir çare bilip bilmediğini de sorsam. İlave malumat: Nedim, aslında kendisinin bir Lale Devri şairi olduğunu bilmiyordu. Çünkü, 'Lale Devri' adı bu döneme çok sonraları,20.yy.da Yahya Kemal tarafından yakıştırılmıştır. Sermuharririn nazar-ı dikkatlerine şekva mahiyetinden ari olarak arz ve takdim olunur efendim.

Köylü

Sermuharririn notu:
Yakin ahbabım Freud,Köylü’deki bu cinsellik emarelerini abazanlığına yoruyor.

24 Ekim 2010 Pazar

KADININ FENDİ –Ayla Çiringel’den

Dört katolik adamla bir kadın, kahve içerler.
İlki sohbet açar:
"Benim oğlum papaz. Bir mekana girdiğinde, herkes ona 'Peder'. der"
Öteki lafa karışır:
"Valla benim oğlum piskopostur, bir odaya girsin, herkes ona 'Saygıdeğer piskopos'. der."
Üçüncü katolik duramaz:
"Benim oğlum Kardinal beyler!!! Odaya girsin, herkes ona 'Ulu Kardinalimiz'. der...."
Dördüncü katolik zirve yapmıştır:
“Beyler, benim oğlan Papa.. Papa!!!! Var ya, bi girsin odaya!! herkes ona 'Kutsal pederimiz'.. diye seslenir."
Katolik kadın, masanın kıyısında sessiz sedasız kahvesini içerken, dört erkek:
"Eeeeee.....derler?"
“Eeesi...., der kadın gururla;
"Benim bir kızım var. İnce, uzun, 1.80 boy, 98 göğüs, 60 bel, 90 kalça" Şööle bi odaya girsin, yürüsün, herkes ona "Allah! " ...der.

22 Ekim 2010 Cuma

KÖYLÜ’NÜN LÜZUMSUZ ŞEKVASI*

"Ey kari, işiddim ki göz nuru akıtarak kaleme aldığım bazı latif mizahi eserler ve dahi kimi 'kanuni' elfaz sermuharrirce taht-ı deste alınıp (meali:el konulup) siz muhterem karilerimden fersah fersah uzak tutulmaktadır. İz’an-ı beşerin (meali:insan aklının) kabullenemeyeceği bu fecaiyat-ı muazzamayı (meali:büyük faciayı) siz muhterem karilerime bilvekalet efkar-ı umumiyyeye arz ederim."
*Sermuharririmizin her zaman isabetli karar verdiğinin şuuruna varmamış biçare.

TEMEL KANSER Mİ, AİDS Mİ?

Temel kanser hastası, artık son günlerini yaşıyor.İlyas her daim başucunda kadim dostunun
yaşıyor. .Köylüleri helalleşmeye gelirler.Temel onlara AİDS'e yakalandığını söyler sürekli.En sonunda İlyas dayanamaz ve yalnız kaldıkları sırada : La Temel .sen kansersin.Neden gelenlere AİDS'im deysun, diye sorar.Temel:La İlyas,ben nasıl olsa cideyrum,Fadime'yi garantiye aleyrum,der.
(Velud muharrir Köylü’den)

16 Ekim 2010 Cumartesi

TEMEL VE AİDS

Temel sürekli köyünden kalkıp şehre geneleve gidiyormuş, her

zamanki gibi yine Dursun uyarmış “Kardeşim,

şimdi sen şehre gidip sürekli böyle şeyler yapıyosunda AİDS denen bi illet var.Bak şimdi senden karına bulaşır,karından bana bulaşır,benden anana bulaşır,anandan da köye bulaşır,mahvoluruz,demiş...

Kaan Kenanoğlu

BAKİ’DEN BİR BERCESTE BEYİT

'Rind olan cam alır eline müdam

Lale-veş nev-bahara katlanmaz'

Meali şöyledir: Yaşama tutkun olanların elinden kadeh eksik olmaz (olmamalı) / Lale tutkunları gibi, bahar gelse de lale koklasam diye andavallık etmez.

Not:Baki'nin bu beyti ber-husus sermuharrire ithaf olunur, aramızdaki nakdi münasebetlerdeki mahrumiyeti ve ketumiyetini muhafaza edeceği ümmidiyle. Köylü

14 Ekim 2010 Perşembe

FAŞİST CUNTANIN ASTIĞI ERDAL EREN'İN ANISINA

“OĞLUNUZ ERDAL”

“Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin
Unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz
Ölü balıklar geçiyor kırışık bir denizin sofrasında
Ve ellerinde fenerleriyle benim arkadaşlarım
Durmadan düşünüyorum
Ne kadar çok öldük yaşamak için.”

Onat Kutlar

13 Ekim 2010 Çarşamba

HAYALİ’DEN BİR BEYİT - KÖYLÜ

“Sıhhat ister isen sakın çekme tabibin şerbetin

Mihnet ü gam derdine gayet devadır şişe çek”

Hayali'nin bu güzel beytinin yüzeydeki meali :Hastalandığında hekimin verdiği şurubu içmene gerek yoktur.Bir mahir adem bulup sırtına-beline şişe çektir,iyileşirsin.Asıl söylemek istediği ise sermuharririmizin her daim aklında olduğu gibidir:Hastalandığında,efkarlandığında iyi aile çocuğu gibi doktora gidip onun vereceği ilaçlardan medet umacağına kafayı çek,hiçbir şeyin kalmaz,

11 Ekim 2010 Pazartesi

BU TEMEL BAŞKA TEMEL

Temel iki arkadaşıyla randevuevine gitmiş. Kapıyı çalmışlar. Madam açmış, bizimkiler içeri girmek istemişler,
-- Durun bakalım.. Ne kadar paranız var?.. diye sormuş Madam,
-- 15 liramız var.. demiş Temel,
-- Nee" diye müthiş öfkelenmiş Madam, "Defolun" demiş "
-- Bu kadar paraya anca birbirinizi becerirsiniz.
Ve çarpmış kapıyı suratlarına..Aradan yaklaşık 15 dakika geçmiş, bunlar tekrar çalmışlar kapıyı, "
-- Yine ne var?.." diye hışımla açmış Madam,
-- Tamam.. Bitti.." demiş Temel, " Ödemeyi nereye yapacağız?.."

9 Ekim 2010 Cumartesi

NESİMİ’DEN BİR BEYİT – KÖYLÜ

'Gel gel berü ki savm u salatın kazası var
Sensiz geçen zaman-ı hayatın kazası yok'

Nesimi'nin bu berceste beytinin meali şöyledir efendim:Ey sevgili, yanıma gel ve hep birlikte olalım. Çünkü zamanında yerine getirilemeyen orucun ve namazın sonradan yerine getirilmesi (telafisi) olanaklıdır amma senden ayrı geçen zamanın yeniden yaşanması olanaksızdır

8 Ekim 2010 Cuma

GÜNÜN KELAMI

"Her kim gün boyunca ari kadar aktif, bir boğa kadar güçlü, bir Ayı kadar çalışkan olduğu halde aksam eve bir Kopek kadar bitkin dönüyorsa veterinere görünmelidir... Eşek olması kuvvetle muhtemeldir..."

Müjgan Dönmez’den aktaran Ural Ateşer

NABİ’DEN BERCESTE - KÖYLÜ

Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz
Biz neşatın da gamın da rüzigarın görmüşüz'
Nabi'nin bu güzel matla beytinin meali şöyledir: Biz dünya denilen bu bahçenin hem sonbaharını hem ilkbaharını gördük /Neşeli günlerimiz de oldu,hüzünlü günlerimiz de oldu.'

Not: Bir gazel ya da kasidenin ilk beytine matla beyit denir
Milat=doğuş, evlat=doğmuş, doğan, velut=doğurgan. Tevellüt, tevlit,velet gibi sözcükler de aynı Arapça kökten türeyen anlamca ilintili sözcüklerdir.Muhabbetlerimle.

PEK MUHTEREM SERMUHARRİRE: Yukarıda olduğu gibi ilave malumat ve tafsilatın ücret babında mukabele göreceğini ümid eylemek fazladan bir hissiyat-ı nafile olur mu, bilemem gari.
SERMUHARRİRİN CEVABI:”Tahsisat-ı mestureden gönderdiğim paraları faaş etmem arzusunda mısın maddiyatçı birader?

6 Ekim 2010 Çarşamba

HİLMİ YAVUZ / ERGUVAN SÖZLER

1-“sen ki acıdan sözcükler
dövdün güllerin örsünde”

2-“sanki yalçın ve sarp
bir güzü görür görmez
ürkmüş de gelip
geri dönülmez
ve uzun
bir şiirin
yanıbaşına çömelmiştir”

3-“ve sanki bir kayalığın içine
durmadan kendini oyan
bir ferhad gibiyim ben
ya da pusuda, karanlık
bir gül gibi
hem solan hem solmayan”

19 Eylül 2010 Pazar

BİR ŞUKUFE NİHAL ŞİİRİ

24 Eylül 1973’te 77 yaşında kaybettiğimiz önemli bir kadın şair/hikayeci/romancı


Hatırasına hürmetle.

“Güldümse inanma, bil ki bu gülüş

Güldüğüm sabahın bir rüyasıdır

Dudaklarımdaki acı bükülüş

Veda akşamının sonsuz yasıdır

Hangi kudret var ki solan ruhum

Senden sonra yeni bir ışık versin



Söner gün geçince bu hain humma

Ağlar mıyım başka acıyla dersin?

Bir salgın alevsin içimde bugün

Yakmaya en sönmez yerden başladın

Eriyip sönersem ancak büsbütün

Sevmiş diyeceksin beni bu kadın...”

18 Eylül 2010 Cumartesi

FUZULİ ' DEN - KÖYLÜ

Fuzuli'den bir berceste beyit arz ediyorum muhterem karilerime:


'Beni ağlan, beni kim, üstüme gelmez ölücek

Bir avuç toprak atan bad-ı sabadan gayri'

Kimsesizliğin çok güzel bir örneği olan bu beytin meali şöyledir:' Benim için ağlayın, ağlayın çünkü bu dünyada o kadar kimsesizim, o kadar yalnızım ki, öldüğümde mezarıma bir avuç toprak atmaya gelecek kimsem yok'

Bil vesile , muhterem karilerimin geçmiş ŞEKER bayramlarını tebrik ediyorum.

13 Eylül 2010 Pazartesi

dua'da "saf" tutmak - Ayla Çilingel

gecenlerde bir yakinimin vefat eden agabeyi icin okuttugu duada bulundum. yakinlarda bir camiden gelen imam ve on bes-yirmi kisilik toplulukla evin salonunda duayi dinledik. imam, her zaman oldugu üzere ailenin daha once vefat eden yakınlarından başlamak üzere, tüm ölmuslere rahmetle duayı bitirdi.



dua biter bitmez, oraya ailenin çağrılısı olmadığı halde, "sevap olur" amacıyla katılan, bir komşunun yakını yarı tehditkar bir uslupla, imam'a "unuttuğu bir sey oldugunu, ataturk ve silah arkadaslari için de dua etmesi gerektigini, bir cumhuriyet kadını olarak bunu söylemek zorunda oldugunu" bidirdi.



imam, "bize bu vatanı emanet edenler" dedim ya, diye cevap veriyor, "sevapsever cumhuriyet kadını" illa ki isim istiyor.neyse, biraz tartıştıktan sonra imam duayı tekrarladı.duaya gelen "dindar" cumhuriyet kadını "tek kisilik zaferini kazandi".

kardeşini kaybeden ev sahibi ise, bir daha dua okutacağı zaman kimseyi çağırmamaya,"yemin"etti.


.

6 Eylül 2010 Pazartesi

ÇOCUKLARIMIZIN ÇÜKÜ -

Danimarka’da sürgündeyim. Küçük oğlum Barış’ın kamışına yeni su yürüdüğü dönem. Değişik kız arkadaşlarıyla alaka peyda ediyor. Bir gece eve kızgın geldi. “Baba sana bir şey sorcam!” “Sor oğlum.”

“Sen hem devrimci, hem ateistsin dimi?” “Evet çocuğum” “Peki ne hakla benim beden bütünlüğüme müdahale ettin, çükümü sünnet ettirdin?” Şaşırmıştım. Emekçi halkımızın gelenekleri, halka ters düşmemek falan diye gak guk ettim, tatmin olmadı. “Eminim biz Afrika’ da olsaydık ve ben kız olsaydım. Sen o zaman da klitoris sünneti yaptırırdın bana!”dedi. Kapıyı çarptı, çıktı gitti.

Solcu, devrimci,sosyalist,komünist,ihtilalci falan olarak düzeni değiştirmek,dünyayı değiştirmek,gökyüzünü fethetmek, gibi büyük ideallerin,iddiaların adamıydık.Gözü kara militanlardık.Ama mevzu sünnet gibi,erkek şovenizmi gibi günlük hayatla,ahlakla alakalı mevzulara gelince çuvallıyorduk.

Şimdi ben Barış’ın sorusunu size tevcih ediyorum devrimci errrrkekler!

Çocuğunuzun çükünü neden kestirdiniz?
Ser muharrir

5 Eylül 2010 Pazar

FUZULİ' DEN BERCESTE -KÖYLÜ*

Öyle zaif kıl tenimi firkatinde kim / Vaslına mümkin ola yetürmek saba beni

Fuzuli'nin bu güzel beytinin meali şöyledir: Senden ayrı olduğum için, özlem çekmekten o kadar zayıflayayım ki / Sabah esintisi bir tüy gibi uçurup beni sana ulaştırabilsin. Bu beyit abartma (mübalağa) söz sanatının güzel örneklerinden biridir. Muhabbetlerimle

*Köylü Numan Dönmez'in mahlasıdır

1 Eylül 2010 Çarşamba

SUYU ISIT -KAAN KENANOĞLU'DAN

Geçenlerde köyde komşunun evinin önünden geçiyordum.


Yaşlı amca hanımına şöyle dedi: 'Hanım suyu ısıt;olursa olur olmazsa çay demleriz

BERCESTE - KÖYLÜ

Piş ü pesinde şevk ile ru-mal olup gider / Sayen de sana bencileyin müptela mıdır


Mealini takdim ediyorum efendim: Önünde ve ardında şevkle yere kapanıp seni izleyen gölgen de benim gibi sana tutkun olduğu için mi böyle yapıyor. (Hüsn-ü talil yani güzel bir nedene bağlama sanatının güzel bir örneğidir Nahifi'nin bu berceste beyti.)

*Köylü,Numan Dönmez'in mahlasıdır

30 Ağustos 2010 Pazartesi

WAKAGİMİ İLEHİMEGİMİ KARDEŞLER

" İÇİNDE BİR ERKEK YAŞATAN KADINLA,
İÇİNDE BİR KADIN TAŞIYAN ERKEK KARDEŞTİLER.
Aynı babanın döllediği iki ayrı annenin rahminden doğmuşlardı. ve ikizler kadar benziyorlardı birbirlerine.Babaları devletin en önemli adamlarından biriydi;Sadaijin'di.Sadaijin 'İmparator'un sağ kolu demekti.(...)
Sadaijin'in oğlunun adı Wakagimi'ydi;kadınsı,zarif,kırılgan ve sanatkardı.Kızı Himegini ise erkeksi,hırslı,kuvvetli ve savaşcıydı.Doğdukları gibi değil hissettikleri gibi yaşamak istiyordu ikisi de.Sadaijin 'yanlış bedenlere hapsedilmiş lanetli ruhlar'sayıyordu  çocuklarını; 'Troikibeya ' diyordu 'keşke birbirlerine dönüştüreblsem onları.'
Tek çare buydu belki de;biri sanki diğeriymiş gibi yapmaya karar verdi Sadaijin.oğlunu kızı gibi,kızını oğlu gibi kabüllendi,saray erkanına öyle takdim etti.Wakagimi ve Himegimi,organlarına isyan,hormonlarına itaat ederek yaşamaya başladılar.İsimlerini değiştirip cinsiyetlerini  herkesten gizlediler.Sadaijinin oğlu bir nedimeydi artık,kızı ise bir vezir adayı.Wakagimi çok geçmeden baş nedimeliğe yükseldi,İmparator'un kızının sırdaşı oldu.Kibarlığıyla,munisliğiyle değil sadece,zekası ve güzelliğiyle de  diğer kadınların önüne geçti.
Kardeşi Himegini siyasete girdi;çevresindeki bütün erkeklerden daha gür bir sesle konuşmaya,daha kararlı daha acımasız davranmaya başladı.Saraydaki kadınların dikkatini çekti bu.Gücün,karşı konulmaz bir cazibesi vardı.Zamanla Himegimi de kadınlara ilgi göstermeye başladı;prenseslerle,leydilerle yakınlaştı,arsızca baştan çıkardı onları,ellerini tuttu,dudaklarından öptü,tenlerinin kokusunun tenine değmesine izin verdi.Ama o kadar.Onu asil bir kadınla evlendirdiklerinde,karısına sarılıp yatmaktan öteye geçemedi ve karısı bir 'başka' erkekle seviştiğinde sesini çıkarmadı.'Kadın' olduğunu saklamak uğruna arzusunu bastırıp hiddetini sakladı Himegini,acı çektiğini göstermedi.Sustu,ta ki karısıyla sevişen adam 'oğlan' sanıp göz koyduğu Himnegimi'nin aslında bir 'kadın' olduğunu anlayıncaya dek.Seviştiler ve bütün sarayın 'erkek' bildiği Himegimi hamile kaldı.
Bu rada erkek kardeşi Wakagimi de onu 'kadın' bilen erkeklerin gözdesi olmuştu,ama  'erkek'liğini gizlemek uğruna aslında bir 'kadın' şehvetiyle arzuladığı erkeklerin ilgisine karşılık veremiyor,susuyor,,herkesin ortasında herkesten saklanıyordu.
Himegimi hamile kalınca saraydan kaçtı;onun yokluğunu hissettirmemek için,geceleri onun gibi giyinip,karısının koynuna girmek de erkek kardeşi Wakagimi'ye düştü.Çok geçmeden bütün sarayın 'kadın' sandığı Wakagimi bütün sarayın 'erkek' sandığı kızkardeşinin karısını hamile bıraktı.
Sonunda iki kardeşin  ruhunu tutsak kılan büyü bozuldu..Wakagimi ile Himegimi birbirlerinin yerine geçip bedenleriyle barıştılar;biri İmparator'un karısı oldu,diğeri babasının yerine Sadaijinliğe yükseldi.İkisinin de birbirine ikiz kadar benzeyen çocukları doğdu.(...)"
Yasemin Çongar,Ex Lıbrıs,Taraf,23 ağustos

BERCESTE MISRALAR-NUMAN DÖNMEZ

Manalı Posta'nın hayranlarından,Sermuharririmizin sınıfdaşı,sahibi kalem şair Numan Dönmez blogumuzun muharrirleri arasına katılmıştır.Kendileri 'Köylü' mahlasıyla beğendiği bercesteleri sizlerle paylaşacaktır

Ne hacet intihab-ı ca-yı buse ru-yı dilberde
Derun-i Kabe'de tayin-i mihrap iktiza etmez

Mealen:Güzel bir hatunun yüzünün neresini öpeyim diye düşünmeye gerek yoktur /Tıpkı  Kabe'nin içinde secdeye varmak için kıbleyi aramannın gerekmediği gibi

24 Ağustos 2010 Salı

İMAGİNE-JOHN LENNON

Hayal et cennetin olmadığını


Denersen kolaydır

Cehennem yok altımızda

Üstümüzde ise

Sadece gökyüzü

Tüm insanların

Bugün için yaşadığını

Hayal et



Hayal et ülkelerin olmadığını

O kadar zor değil bu

Uğruna öldürecek ya da

Ölecek bir şey yok

Ve din de yok tabii

Tüm insanların

Barış içinde yaşadığını

Hayal et



Hayalci diyebilirsin bana

Oysa yalnız değilim ben

Umarım bir gün sen de

Katılırsın bize

Ve bir bütün olur dünya



Hayal et malın mülkün

Olmadığını

Merak ediyorum

Yapabilir misin

Ne açlık var ne aç gözlülük

İnsanların hepsi kardeş

Tüm insanların

Tüm dünyayı paylaştığını

Hayal et.





Hayalci diyebilirsin bana

Oysa yalnız değilim ben

Umarım bir gün sen de

Katılırsın bize

Ve bir bütün olur dünya

23 Ağustos 2010 Pazartesi

MARKAR ESEYAN’IN SÜNNETLİ ÇÜKÜ

(…)

“Efendim ben malumunuz bir Ermeni zimmiyim.Lakin hayat bu,ben çok küçükken,yani genlerimdeki ‘olağan türk düşmanlığı’ beni henüz ele geçirememişken,affedersiniz,benim çük hastalanmış.Cemil bey.İlerisi için planlanmış bir şey değil,yemin ederim.Hiçbir dahlim yoktu bu işte.Benim çük enfeksiyon kaptı,kabuk bağladı,dayanılmaz eziyetler yaşıyordum,hala hatırlarım.Çiş yapamaz hale geldim.Sonra dedilerki en iyi tedavi sünnet olmaktır..80 yaşında,sürekli 7.4 şiddetinde titreyen bir fenni amca buldular.Cemil bey.Adam geldi.Elinin doğru sarsıntısını tutturup,beni bu dertten kurtardı.Bereket malzeme boldu.

Şimdi Cemil Çiçek bey,hayat bu.olur da PKK’ya katılsam ve Allah belamı verip de devlet güçleri tarafından bir çatışmada telef edilse idim,benim çük,malum sünnetli.ama ben Ermeni.Devlet bu işin içinden nasıl çıkacaktı?”

23 ağustos,Taraf Gazetesi

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Ne ağlıyorsun güzelim, sana bir şey dedik mi?



Gerdanından öptükse, gerdanını yedik mi?

20 Ağustos 2010 Cuma

BAHRİ GÖNLÜM

Bahri gönlüm sana düştü lappadak



Öpsem seni manda göle sıçar gibi şappadak

16 Ağustos 2010 Pazartesi

ŞİMDİ NEDENSE- HİLMİ YAVUZ

şimdi nedense her şeyde
ansızın dağılan kelebek tadı
biliyorsun,en bakımlı bahçe
sessizliktir
gülüşler oraya sürgün edildi
acıların kardeş olduğunu
kimse anlayamadı
 sevdalarda olsun,ilkyaz ölümlerinde olsun
geçit vermeyen akarsu olmaz
 gülün kendini işlemek için
çırağı ya da ustası yoktur
 çocuklar! bağışlayın beni
sözlerimi boz üveyiklerin
hırçın tuzuna batırıp bakın
hüzünden daha kötü yolaçıcı olabilir mi?
şimdiye kadar olmadı
ama şimdi nedense her şeyde
ansızın dağılan kelebek tadı

8 Ağustos 2010 Pazar

PROTOKOL: ÖNDE GELEN GÖTLER DEMEKTİR

“(…)Protokole girdim diye sevinenlerin dikkatine: Protokol dilimize eski Latince ve Yunancadan geçme bir sözcük. Daha doğrusu ‘Proto’ ve ‘Kolos’ sözcüklerinin birleşmesinden türeme bir deyim. Lügat anlamıyla ‘Proto’ birinci demek.’Kolos ‘ ise götün çoğulu. Birleştirdiğimizde, deyimin tam karşılığı ‘Önde Gelen Götler’ olarak çıkıyor.Toplum içinde yükselip de protokole giren bazılarının zamanla ‘götünün kalkması’ bundandır.

(Baskın Oran’ın Radikal 2 deki yazısından ‘)

'Popo’ kelimeleri Sermuharrir tarafından Türkçeleştirildi.

7 Ağustos 2010 Cumartesi

ÇOCUKLAR ÖLEBİLİR YARIN - NAZIM HİKMET

Çocuklar ölebilir yarın,
hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından

düşerek te değil kuyulara filân;

çocuklar ölebilir yarın,

çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın,

çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında,

ne bir santim kemik, ne bir damla kan,

çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında

arkalarında bir avuç kül bile değil

arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan.

25 Temmuz 2010 Pazar

APTALLIK - ETYEN MAHÇUPYAN

(...)
Modern insan aptallığı,bir miktarı eğitimle düzeltilebilecek ontolojik bir nitelik olarak algıladı.Oysa günümüzde aptallığın asıl kaynağı ideolojik.Eğitim de sözkonusu aptallığı derinleştirici bir unsur olmaya aday.Gerçeklikle bağ kurmayı zorlaştıran,onu bulandıran ve değişimi algılamayımümkün kılmayan ideolojiler ortak bir aptallık üretiyor.İyi eğitim almış 'iyi aile' çocuğu,bireysel kapasite olarak akıllı pek çok insan da bu aptallığı paylaşıyor ve kendi aklını söz konusu aptallığın içinde,o aptallığa uyarak kanıtlamaya çalışıyor.
Taraf Gazetesi
25 temmuz,Laiklik ve Aptallık başlıklı yazıdan

KIYMETİN HATRI- KARİN KARAKAŞLI

(...)
Zaten en büyük kayıp da bizim kendimizi her sürgünle birlikte o birarada yaşamın getirdiği kaçınılmaz gönül zenginliğinden mahrum etmiş oluşumuz.Dört bir yanıımz sahipsiz evler,,adı,hakkı teslim edilmemiş yıkık kiliseler,depoya dönüşen,öğrencisiz çığlık atan okullarla çevrili.Gidin anadoluya ve taşı dinleyin..Kaç katmandan konuştuğunu,kaç elden çıkma olduğunu,tanık olduğu acı tatlı günleri.Bahsettiğim ucuz nostalji değil.Kürdü,Türkü,Alevisi,Ermenisi,Rumu sayısız kavim birbirine ne acılar da yaşattı ama,birlikte içinden geçilen o acının sahiciliği bile bugünkü o uğultulu şuursuzluktan daha katlanılırdı.Sonra herşey tabulaştı ve şimdi birbirini doğrudan işitmek giderek daha fazla özel çaba istiyor.

Radikal 2
25 temmuz

13 Temmuz 2010 Salı

GELİNLİK KIZIN ÖLÜMÜ - Melih Cevdet Anday

sela verilirken kalktık kahveden ,

cumaydı,yılın en beklemiş günü,

yemeni gibi üstünde tabutun,

gölge veren ağaçsız bir gökyüzü.

kızın babası yanımızda,boyu uzun,

zayıf,ağzında mırıltılar,

on köylü,iki subay bir tezkereci er,

sıralandık ahşap mescidin avlusunda,

namaz kılmadı adam,ağlamıyordu da,

alnı bir uzun sabrın kabaran gelgiti,

sürgün duvarı bekleyişin,

dünyaya çok yakın bir gece gibi,

aldık cenazeyi sarsmadan,iğreti

ve hafif,gözlerimiz yerde,

kayıp bir tayın izini süreriz sanki,

kapılarda başları çatkılı kadınlar,

sallanıyorlardı sisli giysilerinde,

yüklüğe saklanmış çevreler gibi soluk,

bölünmüş gibi yılın en katı ekmeği,

imece sofrasında hıçkırığın,

kim bilir kaç ölümden kalma saçı gibi,

susmuştu çekirgelerin kabuğu,

toprak kumruları güneşin,

ve köpeklerin yediği kemiksiz sabah,

susmuştu göğün sarnıcı,boş,

cemaat yürüyordu kaplumbağa gibi,

mezarlığa doğru yüzyılda,

sarı sabırların yanından,acelesiz,

ayrık otu yolmaya gidiyor sanırsın,

davul vurmaya,ay tutulmuş,

tarladaki yarılmış toprağı görmeye,

susuzluğun kirli rengini,ayıbını,

dağa taşa vurmuş açlığı,

dayanan dayanır,yağsız bulgular ve ahlat,

gençleri alır ölüm ilk ağızda,

sabah yıldızının uğrağı,

böğürtlensiz mezarlığa vardığımızda,

bir melek lale sümbül dikiyordu,

lalelerden birini aldı adam,

girdi kızının mezarına,

sarıldı,öptü,bıraktı laleyi sonra,

kefenin üstüne,uykusuz.

yedi çocuğu gömülüymüş, söylediler,

bizi aç bırakan bu toprak

açlıktan ölenlerle beslenir dediler,

dönüşün bir kişi omuzladı tabutu,

toz toprak içinde vardık kahveye,

yaşlı adam doğru çeşmeye gitti,

elini yüzünü yıkadı konuşarak

kendi kendine duasız, bir tanrı gibi.

11 Temmuz 2010 Pazar

“ÖLENLERLE ÖLDÜRENLER,ERMENİ VATANDAŞLARIMA-HALİDE EDİP

Halide Edip.31 Mart ayaklanmasının ardından ölümden döndü ve çocuklarıyla birlikte Mısır’a kaçtı. Aynı günlerde yaşanan Adana Ermeni katliamı üzerine de bir özür yazısı yazdı ve Mısır’dan Tanin gazetesine gönderdi.

“Ölenlerle Öldürenler,Ermeni Vatandaşlarıma

…bütün insaniyetin kızardığı bu baştan başa mezar olan anadolu viranelerinin önünde, öldüren kısma mensup olmak yeis ve hicabıyla beraber ruhum sizin için bir ana elemi, ıstırab ve mahrumiyeti ile sızlıyor, inliyor!

…Sizden af dilemeye geldim. Bu haile-i faciada sevgililerini gömmüşlerin ayrı ayrı kederlerini paylaşmak, biçare mezarlarının en küçüğünden en büyüğüne kadar başında diz çökerek mensup olduğum kavim namına ruhumun yaşlarıyla ağlamak ihtiyacını hissediyorum.

Oh! Emin olun gönlümde bütün milletin nedamet ve hacaleti (utancı),ana toprağının matem-i siyahı var… Ermeni kardeşlerimiz hürriyet için kan döken silah arkadaşlarımızın kardeşleridir… komşumuzu inleten bu canileri teeddüp etmezseniz (hadlerini bildirmezseniz) zannediyorum ki, genç Türklüğün üzerinde ebedi bir nokta-i cehalet (cahillik lekesi) kalacaktır.

(Agos,25 Haziran,İpek Çalışlar’ın Halide Edip Biyografisi üzerine ,yazarla yapılan röportajdan alındı.)

8 Temmuz 2010 Perşembe

JANDARMA VE EŞKİYA

"JANDARMA DAİMA NESİRDE KALACAKTIR
 EŞKİYALAR SİLAHLARINI ÇAPRAZ ASTIKÇA TÜRKÜLERİNE"
Cemal Süreya

4 Temmuz 2010 Pazar

ÖTEKİ- BİR BİRHAN KESKİN ŞİİRİ

Ama siz yükseleceksiniz hep bembeyaz, / onlar aşağıda siyah kalacak! / Sizin başınız bulutlarda dursun onlar balçıkta bacak! / Siz tatlı rüyalarınızı görün,onlar terleyip sıçrayacak! / Kavunun  kabuğuna bıçağı indirin siz,onlar kaçışacak. / Genişleyin siz merkezde,onlar kenarda daralacak! / Onlar seyrek bir fotoğrafta uzağa bakanlar. / Onlar bir ömür taşlara su tutanlar. /  Onlar bir hatırada donmuş duranlar. / Onlar bu dünyada yanmış da külde uyuyanlar. // Siz nasıl da menekşe gözlüsünüz,onlar hep aç gözlü! / Ah siz ölümsüzsünüz dünya üstünde,onlar ölümlü. / Ve siz nasıl da güzel kokuyorsunuz,insanın hası. / Onlar kenarda kirliler,onlar atık,onlar sası. // Ah siz, nasıl da 'Siz'siniz buram buram ,onlar avam. / Bu cahilin,yoksulun,barbarın ışık neyine,onlar ziyan! // Siz 'It was very amazing' derken 'and fun'* / Onlar özür dileyenlerdi ağacın ruhundan. // Balkonunz çok yüksek sizin baş döndürüyor. / Dünya pek alçak bir olacak yakında öyle görünüyor.

*çok şaşırtıcı oldu ve de eğlenceli

27 Haziran 2010 Pazar

TARİH VE ACILARIN İZLERİ

"Nasıl çok akıllı olanların akıllı halini etrafları anlamayıp aptal sanırsa onları,şövalye ruhlu insanın aşrı mertliğini bile tam bir cimrilik sanabiliyorlar.Hemcinslerinden çok daha yücelere çıkabilmiş kimseler için değil bu söyleyeceğim;ama tarihe geri dönüpte onlardan bir iz aradığımız zaman hep bulabildiğimiz izler 'iyi ve büyük adamlar' ile ilgili şeyler oluyor;yücelere erişen,o kadere kafa tutmuşların izlerini aradığımızda da çok dikkat sarfedersek,hapisanelerde,tımarhanelerde,darağaçlarının üstünde duyuyoruz bu insanların yaşadığı acıların izlerini"
Edgar Allan Poe

BÜYÜK HAKİKATLER

"BÜYÜK HAKİKATLER İMAN EDİLMEK İÇİN DEĞİL,ELEŞTİRİLMEK İÇİN VARDIR"
Nietzsche

23 Haziran 2010 Çarşamba

TEYZEMİN NAMUSU

1919 selanik doğumlu zerrin teyzem, ufacik tefecik, cok narin ve zarif bir kadindir ve halen de ayni zerafetini koruyarak yaşamini istanbul'da sürdürmektedir
lise yillarinda, bütün kentli kızların iyi birer cumhuriyet kızı olduğu yıllarda askerlik dersi öyle bugunki gibi bir ders değilmis
rutbeli, anli şanli bir subay askerlik dersine gelir ve gerçek silahla talim yapılır, yat-kalk-sürün komutları özenle ve ciddiyetle yerine getirilirmis. bilen bilir o yillarda öğrenciler subaylarinkine benzer kasketlerle giderlermiş okula. yani epeyce militer bir ruh hali anlayacağınız.
askerlik hocası tıpkı bir saker gibi eğitiyor öğrencileri.devamlı tekrarladığı kavramlar var.Sancak kutsaldır ölsen de bırakmıyacaksın.tüfek namusundur,düşüemeyeceksin,hep omuzda tutacaksın.bunlar her ders tekrarladığı kavramlar.
,lise son sınıf bitirme sinavları öğrenciler birer birer askerlik sinavina giriyor ve çıkıp neler sorulduğunu anlatıyor. sıra teyzeme geliyor, teyzem giriyor ve bir süre sonra hıçkırıklarla ağlayarak çıkıyor sınavdan
öğrenciler etrafina toplanıp ne olduğunu soruyorlar merak içinde
teyzem hıçkırıklar arasında
"ben bittim, namusumu düşürdüm"
diyebiliyor
sonradan öğreniyorlar ki yat-kalk-sürün yaparken o narin bedeni silahı tasıyamamış ve silah yere düşmüş
bugün halen bir araya geldiklerinde mutlaka teyzeme anlattırırlar.

Füsun Çelikgöz

22 Haziran 2010 Salı

PANTOLON KAYIŞI

Gölcük’te çalışıyorum. Dersten çıkınca her zaman olduğu gibi Töb-Der’e gittim. Lokalde dört beş emekli öğretmen vardı. Biri gaste okuyor, diğerleri okey oynuyordu. Aga çay ocağındaki taburesine tünemiş canı sıkkın görünüyordu.” Oş gelmişsin başkan” dedi. ”Hoş bulduk Aga, hayrola?” “Yok, bi şey be yahu!” “Var var, yüzünden düşen bin parça” “Boş ve be başkan,ne sen sor ne ben süyleyeyim “Uzatma, kızacağım bak!” “Dün akşamüstü erkesler gitti. Bi küçük rakım vardı.Açtım bir duble doldurdum,biraz da penir koydum önüme.Kırcali düştü aklıma.Hülyaya daldım.Öyle geçmiş günler.Komşu kızı Asibe .Çok güzeldi kaltak.Saçları sarı,kalçasını döver.Ben aşığım.Yanarım yağlı çıralar gibi.Yüz vermez kahpe.Daldım o günlere öyle içerim.Baktım rakı bitmiş, vakit geç,kafam kıyak.Kitledim kapıyı eve gittim.



Karı yatmış.İşeyip ben de yatacağım.Pantolonun fermuarını indirdim.Aleti elime aldım.Sağa sola sıçramasın karı kızar diye deliği nişanladım.Başladım işemeye.Garip bi şey oldu.Bacağıma bir sıcaklık gelir.Baktım pantolon ıslanıyor.Alet elimde başı deliğe dönük.Allah Allah nasıl benim bacağım ve pantolon ıslanır.Elime yeniden baktım.Ne göreyim be yahu.Elimde alet değil pantolonun kayışını tutuyorum..Hay aksi şeytan!” Gülmeğe başladım. “Gülme be yahu başkan, karıya rezil olduk. Pontolonu çıkardım. Banyoda yıkayacaktım. Gürültüye bizim ki uyandı. Beni gördü” “ Gecenin bu vakti naparsın be Hüsmen?” “Git yat görmesin gözüm seni kadın” diye öfkeyle haykırdım. Napsın fukara, tırsdı gitti. Bak başkan allahını seversen kimselere söyleme bunu. Karıya rezil olduk. Annamıştır haspa. Bi de muallimlere rezil olmıyam.”

BAKKAL GARABET

Bakkal Garabetin ışıkları yanmış


affetmedi bu Ermeni vatandaş

Kürt dağlarında babasının kesilmesini

fakat seviyor seni çünkü sen de affetmedin

bu karayı sürenleri Türk halkının alnına

Nazım Hikmet

13 Haziran 2010 Pazar

İŞARET LEVHASI

"Azmiyle tartışırken İngiliz komik romanının en büyüklerinden Charles Dickens'in bir esprisini hatırlıyor Özben:Sen şu işaret levhası gibisin azmi.Üstünde 'devrim' yazılı bir oksun.Ama kendin hiç o yöne gitmiyorsun."

(Radikal Kitap Eki'nn 11 Haziran sayısında Kaya Genç'in Murat Belge'nin Sadık Özben'in Tolu Eserleri 1 adlı kitabını tanıtan yazısından alıntı.Belge'nin yarattığı Sadık Özben Karakteri 12 Eylül'ün hemen ertesinde Türkiye kültüründe şekillenen  yeni bir tipi canlandırıyor-muş.)

6 Haziran 2010 Pazar

İNTİHAR

" İntihar,insanın kendi varoluşu üzerinde söyleyebileceği son sözüdür. "
Karl Marx

4 Haziran 2010 Cuma

CÜMLE MEFTUNLARIMIZA SER MUHARRİRİMİZİN TEBLİĞİ

Cihanın yedi iklim dört köşesinde Manalı Posta'yı hararetle takip eden ,mevcudu milyonları bulan muhterem meftunlarımıza,kendisi malumu aliniz bila tefrik- ırkı cinsi dini mezhep olan ser muharririmiz Hasan efendinin bir tebliği var:"Okurlarımız aşağıya adlarını yazsınlar ki dost düşman Manalı Postanın ne kadar mühim bir neşriyat olduğunu görsün." buyuruyorlar

1 Haziran 2010 Salı

MÜDANAM YOK MANASINDA

"NE BAZLAMAN KARNIMA
 NE OSSURUĞUN BURNUMA"

( Tavşanlı'lı merhum,meşhur küfürbaz Çenter Memet'den naklen)

BAKUNİN'İN VEDAI

"Artık reaksiyonun muzaffer güçlerine karşı Sisifosun kayasını yuvarlamak için ne  gerekli güce,ne de güvene sahibim.Bu yüzden mücadeleden çekiliyor ve arkadaşlarımdan tek bir iyilik bekliyorum:unutulmak!"

28 Mayıs 2010 Cuma

GÖTE GİREN ŞEMSİYE AÇILMAZ

Manalı postanın hayranlarından ser muharrimiz Hasan Efendinin ahbabı Demet A.Oğuzer hanımefendi bu erotik anonim vecizeyi ülkemizdeki son olaylar üzerine burada neşretmemizi reca etmiştir.Bu derin manaya inanmayan kendi mabadında tecrübe edebilir

14 Mayıs 2010 Cuma

SOYADLARINDA IRKCILIK

Baba tarafım “hacıhasanlar”,anne tarafım “humbalar” Ama soyadım Gürkan.

Kan’lı soyadları var. Türkkan, Özkan, Cankan, Soykan

Türk’lü soyadları var.Türk,Öztürk,Cantürk,Köktürk

Bunlar aklıma hemen geliverenler. Bu Türk’ler, Kan’lar, Özzz’ler tesadüf mü dersiniz.? Bence değil. Cumhuriyetin anadoluyu Türkleştirme politikasının bir parçası. Aynen solcular olarak bir zaman ilericilik saydığımız kelimeleri Türkleştiren dilde arılaşma-öz Türkçe akımı gibi.

Ol sebepten soyadımı bundan böyle Gürkan değil, gürKANSIZ olarak kullanacağım cihan efkarı umumiyesi tarafından takip edilen makalelerimde.

29 Nisan 2010 Perşembe

YORGUNUM

HEM NASIL YORGUNUM

Çok uzak bir yerden,
duyanın şaştığı mesafeleri
sırtımda bacaklarımın bağını sarsan yükle aşmışım gibi,
çamurlara bata çıka dizlerim yara bere içindeymiş gibi
hedef silinip gitmiş, menzil anlamını yitirmiş gibi
yorgunum.

kabahat ne?
doğru ne?
yanlış ne?
eksik olan ne?
kim suçlu ?
sorgulasan ne çıkar, sorgulamasan ne çıkar!

Saçların dökülüyor, farkındasın
ama dazlaklıkla arasındaki sınırın kafandaki hangi saç teli koptuğunda aşılacağı gerçeğini görmek istemiyorsun.
“kendin” sanki senden uzaklaşıyor, her geçen gün bulanıklaşıyor, yabancılaşıyor gibi
halbuki sen zaten böyleydin, şimdiki kadardın
vehimlerin hakikat karşısındaki (sahi hakikat neydi) mağlubiyeti mi desek?
Yorgunluk ve aslına rücuyu neden yenmek yenilmek gibi basit bir iktidar yarışına hapsediyorsun.?
Hadi geç bunları anam babam, derin(!) tahlilleri bırak.

Yarın yok.
Şimdi, bu gün değil, biliyorsun senin için epeydir uzun bir zamandır yarın yok.
Oyunda ebe sensin; duvara yüzünü dönmüş, kolların başına dolalı gözlerini yummuşsun. Bağır! “Arkam önüm sağım solum sobe!”
Kimse yok ki!
Kantar Ekrem, Boyacıların Şerif, Süha, Şeytan Yılmaz, Çolak yavuz kimse, hiç kimse yok!
Salak, aptal, geri zekâlı hıyar! Neden anlamakta direniyorsun?
Daha sayayım mı seni terk edenleri, sonrakileri, saklanıp ta kaybolanları
Akın, Talip, Erdal, Deniz, Mahir,Sinan,Kadir
Ne çok pusuyla, kurşunla,işkenceyle, mahpusla, kanserle,prostatla falan.

Yorgunum,
hem nasıl yorgunum!
Her yanlarım dayak yemiş gibi ağrıyor
Kafam kazan gibi
yarın günlerden neydi
Pazar

“Bu gün pazar/ bu gün beni ilk defa güneşe çıkardılar/ Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün / Bu kadar benden uzak/ Bu kadar mavi / Bu kadar geniş olduğuna şaşarak,/ Kımıldamadan durdum./Sonra saygıyla toprağa oturdum,/ Dayadım sırtımı duvara,/ Bu anda ne düşmek dalgalara/Bu anda ne kavga/ ne hürriyet/ ne karım/ Toprak,güneş ve ben/ Bahtiyarım.”
Mutlu değil, bahtiyarım.

Yarın günlerden Pazar değil, pazartesi bile değil.
Kim bilir belki Salı yahut Çarşamba Perşembe gibi bir şey
Neden acaba yorgunum gibi bir şey
Alkolden de olabilir, şişmanlıktan da, sonra belki de yaşlılıktan
Bencillikten, kendini beğenmişlikten, huysuzluktan
bir bok biliyorum kuruntusundan yorgunum muhtemelen.

Çoğalsak, durmadan çoğalsak, çok kalabalık olsak,
nasıl yani?
kimse kimseye, benzemese yorulmaz mıydım diyorsun.
yarın günlerden ne diye sormaz,
alkollere, en çok da güzelim rakılara kaçmaz mıydım mı diyorsun.
hadi ordan
her zaman bir bahane bulur yorgunlar.
her zaman derin ve gösterişli bir takdim, vitrinleme, bir yalan
kaçış

“kaçma kavga et” diye suratına bağırdıklarında yarabbi şükür diyorsun ya
hey gidi ne günlere kaldık,eskiden biz kavgaya diyorsun ya…
korkak bir yorgun belki
belki hinoğlu hin bir yorgun
Öteki öfkeden kudursun diye bir yorgun belki
“burjuvazi kavgaya davet etti bizi
davetleri kabulümüzdür”

Aşk derdin ya,adına aşk derlerdi
Çok çeşit karmakarışık aşklı kadınların
memeleri
koltukaltları
kalçaları
en çok da ama her zaman, yeminle en çok da
apış araları
tüylü tüysüz
kuru nemli sırılsıklam ıslak dişilikleri
bu şehvet, bir kişiliktir üstadım, ikinciye maalesef yer yok
bir başkasına yani
“güzel dediğin hepimizin 0lmalı /yağmur misali”

yorgunluk mu yalnızlıktır, yalnızlık mı yorgunluk
eskiden, çok eskiden yorgunluklarımız olurdu, yoldaşlarımız
ne çok yoldaşlarımız omuzlarına omzumuzu yaslayıp
yalnızlığa gözyaşlarıyla meydan okuduğumuz

sahi olur muydu?

Hasan Gürkan
Ser Muharrir

27 Nisan 2010 Salı

MARİFET

Marifet hiç ezilmemek bu dünyada
Ama biçimine getirip ezerlerse
Güzel Kokmak
Kekik misali
Lavanta çiçeği misali
Fesleğen misali
Itır misali
İsa misali
Yunus misali
Tonguç misali
Nazım misali

B.R.Eyüboğlu

25 Nisan 2010 Pazar

KRİKOR ZOHRAB

31 Temmuz 1908.İkinci meşrutiyetin ilanından bir hafta sonra Taksim'de büyük bir miting var.İslam ve osmanlı şehitleri anısına düzenlenen bir miting.Alanda onbinler var;türkler,ermeniler diğerleri.Hatip o ünlü konuşmasını yapıyor.Şöyle bitiyor konuşma:"O  yarını bize ey osmanlı şehitleri siz gösterdiniz.Sizin kabirleriniz üzerine diz çöküp dua etmek bize vacip idi.Nerede kabirleriniz?Kabirleriniz kalbimizin vicdanımızın içindedir.Siz orada sonsuz methiye içinde yaşıyorsunuz.Sizinle birlikte hürriyet,musavat ve uhuvvet yaşıyor."
7 yıl sonra Çekes Ahmet anlatıyor:"...tuttum ayağımın altına aldım,taşla başına vura vura geberttim."
Çerkes Ahmet Teşkilatı Mahsusa'ya bağlı bir çete başıdır.Katledilen ünlü avukat,edebiyatçı,hukuk profesörü ,meclisi mebusan üyesi Krikor Zohrab'dır.1915 tehcirininyüzbinlerce kurbanından biridir
(Ali Bayramoğlu'nun yazısından kısaltıldı)

20 Nisan 2010 Salı

DUR DE'NİN ÇAĞRISI

1915’te, nüfusumuz henüz 13 milyonken, bu topraklarda 1,5 – 2 milyon Ermeni yaşıyordu. Trakya’da, Ege’de, Adana’da, Malatya’da, Van’da, Kars’ta… Samatya’da, Şişli’de, Adalar’da, Galata’da…


Mahalle bakkalımız, terzimiz, kuyumcumuz, marangozumuz, kunduracımız, yan tarladaki rençberimiz, değirmencimiz, sınıf arkadaşımız, öğretmenimiz, subayımız, emir erimiz, milletvekilimiz, tarihçimiz, bestekârımız… Arkadaşlarımızdılar. Kapı komşularımız, dert ortaklarımızdılar. Trakya’da, Ege’de, Adana’da, Malatya’da, Van’da, Kars’ta… Samatya’da, Şişli’de, Adalar’da, Galata’da…

24 Nisan 1915’te “gönderilmeye” başlandılar. Onları kaybettik. Artık yoklar. Çok büyük çoğunluğu aramızda yok. Mezarları bile yok. “Büyük Felaket”in vicdanlarımıza yüklediği “Büyük Acı” ise olanca ağırlığıyla VAR. 95 yıldır büyüyor.

Bu “Büyük Acı”yı yüreğinde hisseden bütün Türkiyelileri 1915 kurbanlarının anısı önünde saygıyla eğilmeye çağırıyoruz. Siyahlar içinde, sessizce. Ruhlarına yakacağımız mumlarla, çiçeklerle…

Çünkü bu acı BİZİM acımız. Bu yas HEPİMİZİN.



24 Nisan 2010

19.00

19 Nisan 2010 Pazartesi

MURATHAN' DAN

İKİ BIÇAK

İKİ BIÇAK SEÇ KENDİNE

BİRİ YARALAMAK İÇİN

BİRİ ÖLDÜRMEK

PUSU KUR GÖZLERİNİN

KARANLIK GÖLGESİNE

BİRİ SEVMEK İÇİN

BİRİ İHANET

İKİ YÜREK SEÇ KENDİNE

BİRİ YAŞAMAK İÇİN

BİRİ GİZLENMEK

BİR KORKAK,BİR KAÇAK,BİR FİRAR

KAÇ KİŞİSİN SEN SEVDİĞİM ÇOCUK

İÇİMDEKİ BIÇAK BİR KERE DAHA DÖNÜYOR

OLUĞU YERDE

KALIRSAN SEL BASAR YATAKLARIMI

GİDERSEN UÇURUM ÇİÇEKLERİ AÇAR KALBİMDE

KİMİ ZAMAN OLUR SEVGİLİM

İKİ BIÇAK BİLE YETMEZ TEK ÖLÜME

14 Nisan 2010 Çarşamba

EVRİM, EM TE Jİ BİR NAKİN (SENİ UNUTMAYACAĞIZ)

"Büyüyordum... Nenem Xace'nin eteğinin altında, jandarma baskınları arasında, radyonun dibinde, duydukları haberlerle asılan yüzleri izleyerek, asılanların isimlerini duyararak, toprak yiyip, köpek kovalıyarak, telden arabalarla ıı-ınnn yaparak büyüyordum. (...)

Köy kadınları, acıyı unutturma derdine girerken daha fazla hatırlatırlardı. Hangi kadın yolda yolakta beni görse çağırıp memelerinin arasına bastırır, ben öyle üzerlerindeki kadınlık, annelik, köylülük karışımı kokuyu içime çekerken, onlar ise yazmalarının ucundan tutup gözlerini silerlerdi. Bu içli anlar, artık benimde farkında olduğum, keyif aldığım birer oyuna dönüşmüştü. Kadınları gördüğüm zaman boynumu büker,
 ağır adımlarla yanlarına yaklaşır, içerleyip benide memelerine bastırmalarını beklerdim."

Evrim Alataş, Her Dağın Gölgesi Denize Düşer, Tanıklıklar, İletişim Yayınları

12 Nisan 2010 Pazartesi

BU DÜŞ İÇİN BU DÜNYA YETMEZ

"Bireyin tanık olduğu ya da maruz kaldığı kötülüklerle dolu bir dünyaya karşı radikal bir tavır almak adına yaptığı bir seçimdir intihar"
Klaus Mann
(Thomas Mann'ın mahdumu,Sonsuzda Buluşma adlı romanın  müellifi)

BAHAR

Bahar, insanı Zaman'ın boyunduruğundan kurtulmaya kışkırtır. Kendi kısacık hayatımızın penceresinden görebildiğimiz kadarı ile yetinmemeye, imkansızı düşlemeye  çağırır. Bu havalar mahveder insanı. İtaatsiz,edepsiz, tenezzülsüz kılar. Şirazeden çıkarır. Hayatımızın çamurla sıvanmasına suç ortaklığı ettiğimizi; aymazlığımızla, bezginliğimizle ebedi bir yenilgiye yazıldığımızı görüveririz kuş seslerinin sarhoşluğu içinde. Bu muhteşem sarhoşluk, gerçeklik diye önümüze gerilen resmin ardına, ötelere bakmaya kışkırtır. Yoldan çıkarır. Ayrılık diye baştacı ettiğimiz esareti sorgular.

Yıldırım Türker
10 Nisan 2010
Radikal