27 Aralık 2016 Salı





Manalı Posta’nın Yeni Yıl Hediyesi
HEDİYE*
Gündüz Vassaf









Hediye,dinlere,ideolojilere kalebentliğimizin gündelik hayatta yumuşatılıp güleryüzlüleştirilmesi.
Padişahın kuluna,ağanın ırgatına,patronun çalışanına,zenginin yoksula hediye vermesi.

                                     Gündüz Vassaf

Hediye,üstünde az düşündüğümüz bir şey.Her şeyin fiyatını bilip hiçbir şeyin değerini bilmeyenlerden bahsetmiyorum.Konu hediyenin “kötüyü” örtbas etmesi.

Hediye ne zaman rüşvet değildir?
Toplumda güç ilişkilerinden bağımsız düşünülebilir mi?

Erkekler kadınların aşkına,bedenine ya da ikisine birden sahip olmak için onları hediyelerle boğar.Politikacılara,devlet memurlarına,öğretmenlere hediyeler veririz işimizi görsünler diye.Kurbanlar,adaklar,tanrılarımızı kızdırmamak,bizleri kollamaları için verdiğimiz rüşvetler.Ahırda doğduğu söylenen İsa’ya üç kralın armağanlarla yatırım yapması boşuna mı!
Bunlar bildiğimiz şeyler :Örnekleri çok.

 
Sorgulanmayan,ezen ezilen,sömüren sömürülen ilişkisinde hediyenin rolü.Hediyenin,güçlünün elinde gizli silah olduğu.Egemen kurumların adaletsizlik ve eşitsizliği var eden güçlerinin,hediyeyle benimsetilmesi.

Yoksa örneğin,Hollanda’da Sinterklaas diye bilinen Noel Baba’nın  hediyelerini Kuzey Kutbu’ndan kızakla değil de sömürgelerden zenci kölelerin sırtlarına hediyeler yüklendiği gemilerle getirmesi nasıl açıklanmalı?

Hediye,dinlere,ideolojilere kalebentliğimizin gündelik hayatta yumuşatılıp güleryüzlüleştirilmesi.Padişahın kuluna,ağanın ırgatına,patronun çalışanına,zenginin yoksula hediye vermesi. Tersinin haddini bilmezlik addedilmesi, düzenin temelinde yatan,düzeni var eden eşitsizliğin,altüst ilişkisinin alttakilere gönüllü kabulü.

Hediye,başımızı ezenden ‘Allah seni başımdan eksik etmesin’diye düşünmemizin tuzağı.



Hediye pipisi kesilecek müslüman çocukların güle oynaya sünnet düğünlerine yollanması.

Hediye patronların sömürdükleri işçilerine bayram ikramiyesi.Hediye tüketicinin bedava kuponlarla,indirimlerlemarkalara müptelalaştırılması.

Hediye kabul etmeye zaafımız var.



Troya uygarlığı,onca savaştıkları,düşman bildikleri Mikenlerin hediyesidir diye kendilerini kandırdıkları tahta atta gizlenen düşmanlarıyla yok edilmedi mi!

Homer’in “Hediye veren Yunanlılar’da sakının” (Beware of Greeks bearing gifts) uyarısı tarih boyunca kulağımıza küpe olmadı.Günümüzde öeneği güçlü devletlerin yardımadına başka ülkelerin ekonomilerini tutsaklaştırması, iç ve dış politikalarını rehin alması.

Alışa alışa,alıştırıla alıştırıla, hediyelerle ezilmemizi şuuraltımızın dip köşelerine yolladık.Tersi de olabilirdi. Oldu da.Hediye almamın değil vermenin esas olduğu bir toplum.Varlıklının varlığını dağıtıp yok etmek ihtiyacını hissettiği bir düzen.



Kapitalizmin kültür katliamına uğrattığı,yasaklayıp yok ettiği  ‘Potlatch’.Özellikle Amerika’nın kuzey batısında geçerli olan bu adeti, ‘uygar’ olmadığı gerekçesiyle Hıristiyan misyonerler yok etti.ABD hükümeti yasakladı. (1885 Indian Act).Potlatch adetini yaşatanlar,danslarla törenlerle kutlayanlar hapse atıldı.

Günümüzde,kapitalizmin tüketici kalebentleri bizler,hediyenin anlamını sorgulamaz, hangi toplumsal ilişkileri pekiştirdiğini görmez olduk.

Hediye bedava değil.Hediyenin sosyal,siyasi, psikolojik bedeli var.
Bir zamanlar sana hediye verenler kimlerdi?
Artık neden vermiyorlar?
Sen eskiden kimlere hediye verdiğini,ne zaman,nasıl,neden unuttun?
Birisinden hediye aldığında teşekkür ederken,hiç olmazsa kendi kendine ‘Neden?’ diye sor.
*Ot Dergisi,Aralık 2016 sayısı


26 Aralık 2016 Pazartesi





DEMİRTAŞ CEZAEVİNDEN ÖYKÜ YAZDI*

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, kaldığı Edirne Cezaevi'nden bir öykü kaleme aldı. Demirtaş’ın öyküsünü, Sırrı Süreyya Önder "Selahattin Demirtaş'ın sazı, sözü ve duruşu kadar bilinmeyen bir yönü daha vardır ki o da öykücülüğüdür." mesajıyla paylaştı.
Demirtaş cezaevinden öykü yazdı 

  •  
DUVAR- Edirne Cezaevi’nde tutuklu bulunan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, bir öykü kaleme aldı. Selahattin Demirtaş’ın öyküsünü, Sırrı Süreyya Önder “Selahattin Demirtaş’ın sazı, sözü ve duruşu kadar bilinmeyen bir yönü daha vardır ki o da öykücülüğüdür.
Tümü hayatın bir kaç saniyelik enstantanelerinde çakan ama binlerce yıllık bir kavrulma mirasıyla bezenen, çok sıkı öyküler bunlar.
Acizane editörlük çabamızla aramıza demir parmaklıklar girdi…
İşte size o öykülerden tadımlık niyetine birisi.
Tam da Halep kavrulurken…” mesajıyla paylaştı.

HALEP EZMESİ
Selahattin Demirtaş
HDP Eş Genel Başkanı
Edirne Cezaevi

“Yanılmışım, hayat çok uzun…”
Garip bir durum mu var, sanmıyorum. Her zamanki Ortadoğu işte, bir yerlerde patlayan canlı cansız bombalar, geride bıraktığı onlarca parçalanmış insan bedeni, darmadağın olmuş yoksul bir pazaryeri.
Ölü sayısı 68, yazıyla altmış sekiz.
Üç gün önceki patlamada 43’tü. Ölüm gerçekten sıradan ve normal bir şeydi de acaba biz mi abarttık onu ve olağanüstü bir hale getirdik. Ölüyor işte insanlar, bolca hem de. Halep’te öğlen patlayan bomba, aynı saatlerde Sidney’de akşam yemeği için restoranlarda toplaşan Avusturalya ahalisinde aynı etkiyi yapmamış gibi duruyor zaten. Toronto’da işe gitmek için koşuşturan Kanada halkının henüz haberi bile yok. Birazdan haberleri olacak ama çoğu okumaya bile değer bulmayacak bu ‘olağan’ patlamayı. Halep’e en yakın şehir Hatay. Biraz dikkat kesilseler patlamayı kendi kulaklarıyla duyacak kadar yakınlar Hataylılar Halep’e.
Hatay’ın mezeleri ünlüdür, sofraları zengin. Kadim bir coğrafyanın birikmiş bütün kültürlerinden nasiplendiği için Hatay mutfağında yok yoktur. Arap, Ermeni, Süryani, Türkmen, Kürt, Türk, Fars, Rum ne yemiş içmişse tarih boyunca, Hataylılar hepsini not etmişler bir gün lazım olur diye. Her gün lazım olmuş tabi. Hatay’a yolu düşenler bu enfes tatları denemeden ayrılmışsa kentten, çok şey kaybetmiş sayılır.
68Kayıp

Hatay Araplarının en iyi yaptığı yemek belki de gerçek bir sanat eseri diyebileceğimiz Arap kebabıdır. Eski Çarşı’da salaş bir esnaf lokantasında yemelisiniz kebabı. Hamdullah usta tam da romanlarda geçen naif esnaf tiplemesinin canlı hali adeta. Adı sanı iyice duyulunca turistler de rağbet etmeye başlamış Hamdullah ustaya. Bu durum ustamızı hafiften tedirgin etmiş olsa gerek ki, dükkâna çeki düzen verme adına 4-5 tane plastik saksı ağacı alıp yerleştirmiş mekânın sağına soluna. Bu aklı da karşıdaki berber Sadrettin vermiş kendisine. “Abi sen de konsepti biraz değiştir, turist akmaya başladı sokağa, her esnaf biraz çekidüzen verse dükkânına, turistik bir caddeye dönüşürüz imanıma” demiş. Kafasına yatmış Hamdullah Usta’nın. Plastik ağaçlar bu çerçevede intikal etmişler. Yemekler hep aynı ama artık daha yeşillik bir ortamda ve orman ambiansı eşliğinde yiyebiliyorsunuz. Yalnız ağaçların plastikliği fazla sırıtıyor, bildiğiniz ucuz naylon. İyice de tozlandıkları için hedeflediği ambiansı tersine çevirmiş ama olsun, yemekler harika halen.
68 ölü can.
Lokantada bir tek garson var. Toplam 7 masaya yetişmekte zorlanmıyor. Hamdullah Usta’nın yeğeniymiş. Çocukluğundan beri, tam 19 yıldır burada garsonluk yapıyormuş. Adı Bereket. Bereket’in iki çocuğu var, karısı geçen yıl trafik kazasında ölmüş. Trafik kazası dediysek öyle aşırı hız yapan arabasıyla takla makla atmamış. Caddede halk otobüsü çarpmış, oracıkta canını teslim etmiş kadıncağız. Bildiğin fukara işi bir trafik kazası ve fakir bir ölüm. İşine ve ustasına çok bağlı. Şevkle yapıyor görevini Bereket. Müşterilerin gözlerinde bir damlacık memnuniyet okuyabilmek için, sanat icra eder gibi estetik bir maharetle sunuyor yemekleri. Her şey çok güzel ama özellikle etler bir harika.
68 parçalanmış beden.
Fiyatlar sizi şaşırtacak kadar ucuz. Üç kişi yedik içtik tatlısı, tuzlusu derken bir hesap geldi neredeyse itiraz edecektik hesaba, azdır diye. Beni en çok da şaşırtan Hamdullah ustanın sakinliği oldu. Dükkân ne kadar kalabalık olursa olsun O hiç istifini bozmadan, yüzündeki ifadeyi bir milim değiştirmeden usulca siparişleri tabaklara doldurup Bereket’e uzatıyor tezgâhın arkasından. Bir haftada üç defa gittim Hamdullah ustaya, bu sahneler azıcık dahi olsa hiç değişmedi.
Hamdullah usta aslen Halepli. Dedesi Hatay’a yerleşmiş, 60 yıldan fazladır Hatay’dalar. Dededen babadan lokantacı esnafı olarak tanınırlar Hatay’da. Tarihi Halep çarşısında kumaşçı dükkanları var amcalarının. Savaştan önce çok sık gider gelirlermiş birbirlerine. Savaş başlayınca Halep’teki akrabaların hepsi diğer birçokları gibi Hatay’a kaçmışlar. Hamdullah ustanın iki katlı evinin bahçesine bir çadır kurmuş, toplam 48 nüfus bir evde yaşamaya başlamışlar. Hamdullah usta bu durumdan dolayı evin alt katındaki kiracıdan rica minnet evi boşaltmasını istedikten sonra biraz daha rahat etmişler. Hiç evlenmemiş usta. Çocukken babasıyla birlikte Halep’e ziyaretlerinde tanıyıp deliler gibi âşık olduğu teyzesinin kızı Rukiye 16’sında evlendirilince hayata küsmüş. Sevmemiş bir daha kimseyi. Rukiye iki çocuğu, kocasıyla birlikte ustanın alt katındaki evde bir odada kalıyor. Onunla karşılaşmamak için her sabah neredeyse koşarak çıkıyor evden usta. Rukiye de unutmamış unutmasına da yapacak bir şey yok artık. Halen çok güzel, bakmaya kıyamıyor, görmeye doyamıyor. Görme dediysek de kaç günde bir tesadüfen karşılaşmalar esnasındaki bir saniyecik bakışmalardan başka bir şey değil zaten. ‘Hadi!’ dese birlikte her şeyi bırakıp kaçacaklarmış gibi ve sanki bunu birlikte planlamışlar da herkesten saklıyorlarmış gibi tedirginmiş usta.
68 ölü ulan!
Eve herkes uyuduktan sonra sessizce girip usulca yatağa uzanmak dışında evle bağını kesmiş bu yüzden. Olur da birisi ustanın bunları içinden geçirdiğini anlar diye ödü kopuyormuş. Yıllar sonra yeniden alazlanan Rukiye aşkının alevleri dışarıdan fark edilir korkusuyla Bereket’le olan sınırlı konuşmalarını bile sıfıra indirmiş.
Fark edilmesin, ama bir alt kattaki oda, bir kaç saniyelik bakışmalar da her gece büyüsün, o dilsiz dünyasını kaplayıp öyle uyutsun. 48 nüfuslu bu arı kovanında onun nefesinin olduğunu bilmek çile mi, mutluluk mu? Bu sorunun cevabı yokmuş işte. Gökten ne yağmışta yer kabul etmemiş misali… Bunca yıl sonra aynı çatının altındalar ya. Hal böyle olunca da ne yaparsan yap, o çatıya tünemiş umut kuşunu susturamazsın. Bu geveze kuşu gündüzleri kovalamak kolay. Ama tek başına yatağa girip de gözlerini kapattığı an gel de sustur. Uykuya dalıp kurtulmak yok. Rüyalarda daha da cüretli, daha da arsız bir kuş bu. En kötüsü de uyanıp yeni bir güne başlama mecburiyeti. Biraz daha oyalansa. Belki bu sabah da bir kaç saniye… Sakın!..
Halep’te pazar yeri, tezgâhlarda sadece hüznün satılan, donup kalmış bir film sahnesi gibi. Savaş başladığından bu yana neşesi yok pazarların, rengi yok, kokusu yok. Doymak, doyurmak için bir parça yiyeceğin mecburen alınıp satıldığı yerler, ruhsuz hastane koğuşları gibi adeta. 68 parçalanmış insan bedeni. Rukiye de aralarında. İki gün önce çocukları Hatay’da bırakıp kocasıyla birlikte Halep’teki evlerinden bir miktar daha eşya almaya gelmişler. Akşam yemeği için bir şeyler almaya gitmiş pazara.Hatay’ın künefesi de ünlüdür.
“Allahu akbar” diye bağırmış kendini patlatan pazar yeri katili. Halep’te paramparça olurken Rukiye’nin bedeni, Hamdullah usta dükkânın arkasında tahta namazlıkta namazını kılıyormuş. “Allahu akbar” diye rükûya giderken göğsünde bir sızı hissetmiş, yaşlandık herhalde diye iç geçirmiş.
Künefenin özelliği peynirinden gelir. Bir de Hatay’da pişirme tekniği farklı tabi. Ama Hamdullah usta arzu eden müşteriye künefeyi yan taraftaki künefeci Cemil ustadan getirtiyor. Kendisi de iyi bir künefe ustası ama komşunun kısmetine el uzatmak olur diyerek yan tarafta künefeci açıldığından beri künefe yapmayı bırakmış dükkânda. Yok ben Hatay’ın en iyi künefesini yiyeceğim diyorsanız o halde… çarşısında meşhur Hatay Künefecisine gidip hakkıyla bir künefe yiyebilirsiniz.
Kocası ceset parçaları arasından elbise kumaşının yapıştığı bir kaç parçayı tanıyıp bulup alabilmiş Rukiye’den geri kalanları. Hamdullah usta ne cenazesine ne mezarına gitmeye dayanamamış Rukiye’nin. Definden bir gün sonra akşam dükkânın kapısını içeriden kilitleyip ecza dolabında ne kadar hap şurup varsa hepsini içmiş. Dükkân üç gün taziye nedeniyle kapalı kaldı. Bereket işletiyor şimdilerde dükkânı. Bereket ustaya Rukiye’nin kocası Cuma garsonluk yapıyor. Rukiye’nin iki çocuğu da dükkânın temizliğiyle falan koşturuyorlar ortalıkta. Yolunuz düşerse uğrayın Bereket ustaya, yiyebilirseniz de yiyin, Arap kebabı halen çok leziz.
Ne de olsa çok kadim bir mutfağı var Halep’in.
Selahattin Demirtaş
HDP Eş Genel Başkanı
Edirne Cezaevi
*Gazete Duvar,26.12.16

21 Aralık 2016 Çarşamba






MARAŞ´TA İSLAM VE TÜRK'LÜK GÖREV BAŞINDAYDI
Erdal Boyoğlu


Maraş halkı, emperyalist saldırılara karşı savaşırken Alevi ya da Sünni , Türk ve ya Kürd diye kimse ayrılmamıştı. Herkes Anadolu’nun işgaline karşı canını dişini takmış ve tüm gücüyle emperyalistlere karşı savaşmıştı. Bu irade ve mücadele kararlığıyla yan yana gelen, omuz omuza olan  Maraş halkı direnişin karşılığında kahramanmaraş ismini aldı.  Dolayısıyla "Maraş" Kahramanmaraş oldu.
İşte bu Kahramanmaraş 1978 yılında ırkçı ülkücülerin ve şeriatçı dincilerin mezhep kışkırtmalarına sahne oldu. Devrimcilerin, Kürtlerin ve Alevilerin evleri kırmızı işaretlerle belirlendi. Ankara'dan getirilen ülkücülere ( MHP'lilere) daha önceden belirlenen devrimcilerin, kürdlerin ve alevilerin işaretlenen evleri hedef gösterildi. Maraş, 23 Aralık günü büyük bir vahşet örneğine tanık oldu. Çok büyük bir vahşete, canavarlığa tanıklık yaptı.
Milliyetçiler, dinciler ABD/ CIA ajanlarıyla ittifak yaparak bu vahşeti gerçekleştirdiler.

Ve Maraş bu vahşet sonucu Kahramanmaraş olarak değil Kanlı Maraş olarak tarihe geçecekti. "Allah için savaşa!" çağrısı Alevilere ve Kürdlere karşı  ölüm emri olacaktı. 
Gözünü kırpmadan sırf Alevi ve Kürd olduğu için insan öldüren Kanlı Maraş’ın canileri, Meclise ve devletin kurumlarına taşındılar.
(2  Temmuz 1993 Sivas’ta canavarca insan yakanların meclise taşındığı gibi). Mantık hep aynı mantık, zulmün ve vahşetin yöntemi hep aynı yöntem. Caniler aynı tornadan çıkmış gibi ölüm kusuyorlardı. Kendinden olmayan herkese saldırıyorlardı. Derin devlet ise ırkçı ve dinci katilleri saklamaya devam ettiği gibi ayrıca korumaya da alıyordu.
Ülkücülerin ve dincilerin  barbarlıklarını gösterdikleri yerlerden biridir Maraş. Katliamların hepsi barbardır ama Maraş; incelenmesi, araştırılması ve sorgulanması gereken bir yerdir. Çünkü dünyada benzeri görülmemiş bir vahşetin yaşandığı  yerdir Maraş. Ölü kadınlara tecavüz edildiği, bebelerin anne karnından çıkartılıp sopa uçlarında sallandırıldığı, çocukların ateşe atıldığı, çocukların ağaçlara çivilendiği, Fatiha okumasına rağmen 70 yaşındaki ninenin gözlerinin tornavidayla oyulduğu yerin adıdır Maraş.
Maraş katliamı öncesi bir kaç gelişme;
Maraş’ta barbarlık sergileyen ülkücüler 15 Nisan 1978’de Ankara'da düzenlenen "Büyük Yürüyüş"te şu mesajı aldı. Irkçı Başbuğ Türkeş şöyle seslendi. "Artık bu iktidar gitmek zorundadır. Böyle bir iktidar güvensizlik ve savaş unsuru haline gelmiştir. CHP, barış ve huzur değil, savaş istiyor… Hiç şüpheniz olmasın iktidarımız şafağı sökmektedir."
Çok açıkca katliam çığırtkanlığı yapan Türkeş'in bu açıklamasının başlangıç yeri Maraş oldu. Çünkü Maraş'ta Aleviler ve Kürdler çoğunluktaydı ve bir çoğu iş yeri sahibiydiler. İnsan olmanın doğruluğu ve bilinciyle hareket ediyorlardı. Gelişen işçi sınıfı mücadelesiyle iç içeydiler. Faşizme karşı omuz omuza dayanışmanın içindeydiler. Onun için ülkücüler ve dinciler tarafından bilinçli seçilmişti Maraş. 


Maraş katliamı 19.12.1978’de "Çiçek Sineması'na bomba atıldı" yalanıyla başladı. Oysa bombayı sinemaya yerleştiren MHP’li Ökkeş Kenger ile Salman Ilıksoy Çicek sinemasına dinamit koymaktan dolayı daha sonra gözaltına alındılar. Ökkeş Kenger, 1991 seçimlerinde Refah Partisi ile seçim ittifakı yapan Milliyetçi Çalışma Partisi'nden Kahramanmaraş milletvekili seçildi. Bu dönemde Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyeliği yaptı. Ökkeş Şendiller (Kenger) Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkan yardımcısı oldu. Sinemada oynatılan film "Güneş Ne Zaman Doğacak" adlı antikomünist bir filmdi. Ülkücüler tarafından koyulan dinamitin tahrip gücü çok azdı. Amaç panik ve kargaşa yaratmaktı. Dinamitin sesi yeterliydi. Çünkü zaten önceden her şey hazırlanmıştı. (Bombalama sözü ülkücülerin/dincilerin sözüdür.) Sinemayı solcuların ve alevilerin bombaladığı görüntüsünü verenler de yörenin ileri gelen ırkçı ve dincileridir. Patlamadan sonra halkı kışkırtanlar, "Komünistler, Allahsız Aleviler şehir suyuna zehir kattılar" yalanlarını yaymışlardı. Ülkücüler/dinciler "Kanımız Aksa da Zafer İslam'ın", "Müslüman Türkiye" diye sloganlar atıyorlardı.
Ulu Cami ve Belediye hoparlöründen Alevilerin ve Solcuların evlerine saldırı çağrıları  yapıldı. Önceden çarpı konulan evler ilk saldırıya uğrayan yerler oldu.
Maraş’a gelen 20-25 kişilik ülkücü bir grup yol yapımcısı olarak sokaklarda dolaşıyorlardı. Maraş'a gelen ırkçıların bölgede yaptığı ilk iş Kürd ve Alevi evlerini kırmızı boya ile çarpı koyarak işaretlemek oldu.
Katliam hazırlığından haberi olmayan aleviler ve kürdler, bu işaretleri sorduklarında ise yol yapımı için hazırlık cevabını aldılar.
21 Aralık günü TÖB-DER’li iki öğretmen ülkücüler tarafından öldürüldü. İlerici, solcu öğretmenlerden Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu’nun cenaze törenine MHP’liler ve dinciler saldırdı. Saldırıya karşı koyan kitle ırkçı ve şeriatçıları püskürttü.
Bu saldırı farklı sol görüşleri, alevileri ve kürdleri yan yana getirdiği gibi ülkücülerle/ şeriatçılar ittifak içindeydi.
Maraş olayları tam 4 gün sürdü. Bu süre içinde 500'den fazla insan en vahşi ve en barbar yöntemlerle öldürüldü, binlercesi yaralandı, evler yakıldı, gözler oyuldu, kadınlara tecavüz edilip ağaca çivilendi, bebekler doğrandı, çocuklara tecavüz edildi. Kadınlar çırılçıplak soyulup en vahşi yöntemlerle işkence yapıldı. Bu vahşeti anlatmaya kimsenin dili varmaz. Öylesine korkunç, öylesine ağır bir vahşetti ki, bu vahşet Hitler faşizmini aratmıyordu.Hitler bile böylesi bir vahşeti gerçekleştiremedi. 

Bu vahşet zamanında AP Genel Başkanı olan Süleyman Demirel soru soran gazetecilere bakın ne diyor; "Bana sağcılar, milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz." Demirel bunu derken Tuğgeneral Yusuf Haznedaroğlu da şöyle tamamlıyordu "Göreceksiniz delilleriyle ortaya koyacağım ki Maraş olaylarını sağcılar değil solcular çıkarmıştır." diyordu. CHP'li İç İşleri Bakanı İrfan Özaydınlı aynen şunu diyordu "Maraş hadisesinin sorumluları solculardır". Derin Devletin korosu böylelikle tamamlanmıştı.
Suçlular solculardı!!!
Bu ifadelerin arkasında yatan bir gerçek daha var ki o da egemenlerin, emek düşmanlarının ittifaklarıyla birbirlerini aklamasıdır. Ama ne hikmetse Demirel’in, Tuğgeneral Yusuf Haznederoğlu’nun, İrfan Özaydınlı'nın bu sözleri yalan çıktı. 500'den fazla insanın katledildiği, 552 ev, 389 işyeri ve 8 arabanın tahrip edildiği, sinema'ya konulan dinamit sonucu gelişen olaylardan dolayı 835 sanıklı MHP davası görüldü. Bu davadan yargılananlardan 22 kişi idam cezası aldı. Ama darbeden sonra Maraş katliamının bir numaralı sanığı Ökkeş Kenger serbest bırakıldı. Ökkeş, soyadını değiştirerek Meclise girdi. Meclisteki ismi Ökkeş Şendiller oldu. Sinemaya dinamit koymanın, halkı kışkırtmanın, insan öldürmenin, Devrimcilere, Alevilere ve Kürtlere karşı olmanın ödülü verilmişti Ökkeş Kenger'e. Düşünsenize şöyle bir; halklar arasında düşmanlığı yaratan provokatör ve cani birinin İnsan hakları Komisyonu'nda söz sahibi olmasını.
1978'de, Maraş’ta görev yapan Vali, Emniyet Müdürü, Cumhuriyet savcısı ve Jandarma Alay Komutanın ifadeleri çok açık ve net. Derin devletin memurları mahkeme tutanaklarında 144 sayfalık raporlarında vahşetin tarifini gözler önüne serdiler. Planlanan bu raporlar birer ibret belgeleridir.
"Kendilerini zor kullanarak dağıtmaya çalıştık. Ama elimizdeki kuvvet yetmedi. Aralarını açtık, ancak bir anda üzerlerine gittiler… Yani olaylar her tarafta birden başlatıldı… "Tahsin Soylu, Kahramanmaraş Valisi."
"Bize yaralı getiren araçlar da yaylım ateşine tutulduğundan, yaralılar zamanında bize yetişemiyor. Bu nedenle yollarda ölenler oluyor." Çetin Diker, Kahramanmaraş Devlet Hastanesi Başhekimi.
"Ellerinde taş sopa ve şişeler vardı. Babama, anneme ve ağabeyime vurmaya başladılar. Ben yaralı olarak kaçarken annemin bizi öldürmeyin diye yalvarmalarını duyuyordum. Eve geri geldiğimde annemin, babamın ve ağabeyimin cesetleri kapının önünde duruyordu. Saldırganlar babamın parmaklarını keserek, kanını bir kazanın içine akıtmışlardı, annemin kafası briketle parçalandığından yüzü tanınmaz haldeydi". Katliamda ailesini kaybeden bir çocuk tanığın ifadesinden.
Gazeteci Ramazan Öztürk, Maraş katliamıyla ilgili şöyle diyor; "Öldürülen insanlar o kadar çoktu ki; Et Balık Kurumları dahi yetmedi, doldurdukları halde sığmıyordu. Dışarıda olay yerini gezerken koşarak yanımıza gelen bir çocuk "amca şu ileride de bir ölü var" dedi. Yanımdaki bir kişi ise savurduğu tekmeyle çocuğu yere düşürürken "onlara ölü demeyeceksin leş diyeceksin leş" diye haykırıyordu"

Bu anlatımlar sadece Maraş'da değil, aynı sözleri Dersim katliamında "Şaki, Leş, Çıban başları gibi sözler o zaman çıkan gazetelerin sür manşet başlıklarıydı. Anadolu coğrafyasını ırkçı zihniyetleriyle kana bulayanlar Dersim'de, Maraş'da, Çorum'da ve Sivas'da hep aynı zihniyetteydi. Dersim ve Maraş katliamda iktidar olan CHP, 2 Temmuz Sivas katliamında ise SHP iktidar ortağı. Bu ne yaman bir çelişki? Tarihin tekerrürüne bakın ki İçişleri Bakanı olan CHP'li İrfan Özaydınlı, Maraş katliamının suçunu solculara yükledi.
Dersim vahşeti sırasında İçişleri Bakanı CHP'li Faik Öztrak'dı. Dersim raporlarını hazırlayan ve katliamın programlayıcısı İsmet İnönü'nün CHP'li torunu milletvekili Gülsün Bülgehan bakın 2011 yılında ne diyor. "Bence sonuca bakmak lazım… Sonuçta bugün Tunçeli en görgülü, en eğitimli, demokrasiye inanan insanlardan oluşuyor. Mesela sürgünlerden söz ediliyor. O sürgünlerde çok iyi yetişmiş genç kızlar var. Belki o bölgede, ortaçağ şartlarında kalsalardı o aileleri kuramayacaklardı.''
Toplu katliamlar Koçgiri, Ağrı-Zilan, Dersim'le başladı. Maras, Sivas, Malatya, Erzincan, Elazığ, Çorum gibi bölgelerde Kürdlere ve alevilere yapılan saldırılarla  yaşlı, çoluk çocuk demeden baltalarla silahlarla kıyıma uğratılmışlardır. Asimilasyona uğratılmak istenmiştir.
Hep aynı yöntemlere, hep aynı yalanlara sığınarak Aleviler, Solcular camiye saldırdılar, camiyi bombaladılar diye yaygara kopartıyorlar. Bu yalanlarından bıkmayan ırkçılar ve dinciler tarihin sayfalarına kirli girdiler ve girmeye devam ediyorlar. Bugüne kadar Aleviler tarafından bir caminin bombalandığını gösteren bir belge var mı? Peki bunca yalan kimin işidir dersiniz.?
 Bir ülke düşünün ki konsoloslukta görevli bir kişi olacak ve bu ülkenin çok hassas olduğu konuları ivediliye ivediliye, şehir şehir gezecek, araştıracak, bilgi toplayacak, parti il başkanlarına, belediye başkanlarına her türlü soruyu soracak ve sonucunda da bu gezdiği yerlerde olaylar tüm vahşetiyle baş gösterecek. Tüm bu gelişmelerin üstünden yıllar geçtikten sonra bir kısım insanlar tarafından bu görüşmeler kamuoyuna yansıtılacak.
Amerikan konsolosluğunda görev yapan CIA ajanı A. Haig’in Maraş’ta olması, Maraş'ta araştırma yapması ve tüm partilerin il başkanları ile görüşmesi Nasıl açıklanabilir. Neden-Niçin Görüşmüştür? (Bu görüşmenin detaylarını 1986 yılında Yeni Gündem ve Nokta dergileri yazdı. İşte bu görüşmeler sonucu Maraş’a kara bir gün, kara bir leke düşmüştü.)
Maraş olaylarını değerlendiren Radio France International'in haberi çok netti; "Türkiye’de meydana gelen olaylarda yabancı gizli servislerin, özellikle CIA’nın rolü var"..
Yüzlerce kişinin hunharca katledildiği, yüzlerce kişinin de yaralanarak sakat kaldığı bu kan, vahşet ve yangınlar ortasında, Alevilerin, Kürdlerin ve devrimcilerin sloganları dayanışma içindeydi. Derin Devletin temsilcisi Ecevit’in partisi, CHP hükümeti iktidardaydı.
Maraş olaylarıyla başlayan ve sıkıyönetimle birlikte 12 Eylül cuntasına kadar gelişen olaylarda amacın Maraş’taki Kürdleri, devrimcileri, Alevileri katletmek ve göçe zorlamaktan ibaret olmadığı gibi, emekçilerin özgürlük ve eşitlik mücadelesine karşı olduğunu da gösterdi.
Dünyanın her yerinde milliyetçiler hep aynıdır. Atatürk'ün, Hitler'in, Mussoli'nin, Franko'nun, Salazar'ın izlediği ırkdaşlık soyu gibi.
İnsan insanlaşma ile yakından ilgilidir. Irkçılar, üstünlük düşünceleriyle, farklılaşmayı kavramayandır. Okuma öğrenme, sorgulama gibi dertleri olmaz, provokasyon yaratırlar. Gelişmeler karşısında tahriklerle olayların arkasından sürüklenir, kötü örnekleri çoğaltmaya devam ederler.
Irkçılık/dincilik sosyal, siyasal, kültür üretiminde, körleşmiş duygular gelişim ve dönüşümün önüne geçtiğinde halklar arası ilişkilerde duyguları da körleşmiş olur.
Maraş katliamı 21. Aralık.1978
Başlangıç yalanı:" Çiçek sinemasına Sol görüşlülerce Bomba konuldu"
Maraş'ı kana bulayan bu yalan sonucu "500'den fazla Devrimci, Kürd ve Alevi canice öldürülür. Yüzlerce yaralı, binlerce ev ve iş yeri yakılıp yıkıldı.
Katliam sonucunda 25 Aralık'ta Başbakan Bülent Ecevit, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren'i çağırır. Maraş olayından dolayı, bazı illerde sıkıyönetim ilan edeceğini bildirir. Kenan Evren ise, bu görüşe içten katılarak kabul eder. İstanbul'dan sonra toplam 13 ilde Sıkıyönetim ilan edilir. Maraş katliamının dosyalarını  gizleyen Bülen Ecevit'tir. Devletin derin partisi CHP'nin başkanı olan Ecevit, üstüne üstlük, bu gizli belgeleri öldükten sonra açıklanmasını isteyen insan gürühuda aynı Ecevit'tir. Bugün, Maraş Katliamından sonra CHP'li içişleri bakanı Hasan Fehmi Güneş ve CHP milletvekilleriyle Avrupa'da alevilerin derneklerinde paneller ne adına ,niçin yapılmıştır? Bu seri panellerden amaçlanan hedef neydi? neye hizmet edecekti? Aleviler bu panelleri düzenlerken neyi amaçladı? Maraş'ı anmak mı istiyorlardı yoksa o dönem iktidar partisi CHP'nin ve Ecevit'in masumluğunu mu göstermek istiyorlardı?  CHP ile yakın ilişkiler kurmak neyi ifade etmektedir? Maraş katliamında iktidar partisi olan bir partinin bakanını ve milletvekilini panellerine çağıranlar neyin hesabını yapmaktadır? Yarın Uludere, Cizre, Silopi, Sur, Cizre, Nusaybin katliamlarını yapan iktidar partisinin milletvekilleriyle de paneller düzenlemek çok mümkündür. O zaman düzenleyenlere ne söylenebilinir? Söz söylemek mümkün mü?