27 Şubat 2014 Perşembe


TESLİS-Hasan Gürkan
Sevmek yine de bir sarraf işidir, yeryüzü kitaplığında
Elini ver nerde elin
Seninle bir şiirin… 

Sevmek yine de bir sarraf işidir, yeryüzü kitaplığında* 

    Sesini beklemiyordum. Dün akşam geldi. Günlerdir uyuşturduğum yok saydığım, ama hayatımı bir gölge gibi takip eden, saldırısını , sancı nöbetini korkuyla bekleyen bir kanserli gibi tetikte beklediğim insan yanımı ayaklandırdı sesin. Gece saat 23.30’du.Bir duygu seli içindeydim. Telefon edebilirdim, etmedim. “Git!” deyince giden, “Gel!” deyince koşturan biri olmak hoşuma gitmiyordu.

    Öte yandan sen benim sadece sevgilim değil her şeyimdin. Bana ihtiyacın olabilirdi. Hastalandığın, depresyona girdiğin, kocan ile kavga ettiğin…Midem, sinirlerim. Saatlerce kendimle boğuştum.

    En bütün bunlarla, daha beterleriyle baş edebilirim. Yeter ki  ilişkimiz birbirini seven, birbirine aşık, eşit iki insan olarak sürsün. Bunun ötesi birinin diğerinden sevgi dilenmesi olarak yapılanıyor ki, böylesini hiç istemiyorum.
    “Bağbozumuydu hiç unutmam /Lambanın ışığı vuruyordu yüzüne /
Üzümlere vurur gibi / sonra sesin, ışıkla aynı renkteydi / nedense ‘bal’ demek geliyor içimden / ikisini birden düşündüğümde / kendi içiyle ilişkisi kopmuş biri başkalarına da gerek duymaz bir daha/ demiştin”(M.Mungan)

    İçimle içime dokunuyorum, ellerim iştahlı ve kalabalık.
    Bir familyanın evine çaya gittim. Yazlıkları, kışlıkları, duvarlarında iki fotoğraf: biri Atatürk’ün, diğeri adamın babasının. Her ikisinin üzerinde de dantelalı iki örtü vardı da, kendilerine ait yüzleri yoktu. Ömür boyu beraberliğe mahkûmdular. Kadının sarı ablak suratı hapishane şişkinliğiydi. Hücrelerinden habersizdiler.

    Parti ‘şef’lerindendi, tanıyordum. Gazetede okudum, Danimarka’da ölmüş.  Yıllarca birlikte çalıştık, hiç anlaşamadık. Kendi küçük adamlığını, zavallılığını büyük davalara siperlenerek gizlemeye çalışıyordu. Ölüm haberini alınca,  garip bir acıma duygusu içine düştüm. Neye acıdığımı tam bilmiyorum.
    Seni özledim. Sesin beni en insan yanlarıma götürüyorsa bunun bir manası olmalı, Var.
    “Sevmek yine de bir sarraf işidir, yeryüzü kitaplığında”
*Murathan Mungan
24 Temmuz 99 Akça 

Elini ver nerde elin
Bir gece bir türkü söylemiştin bana, İsmail’e ağıt. ”Ah anneciğim,vah anneciğim…” Genç arkadaşlar dün gece Sıla Bar’da o türküyü söylediler. Unutmak istediklerimle arama ördüğüm duvar, bir kere daha yer ile yeksan oldu. Seni en çok bu gece aradım. Dinlediğim her türküde yüzünün alacağı şekli, narin bedeninin edasını çizdim muhayyileme. Paylaşmak istediğim o kadar çok şey vardı, anlatamam.
    Gülüşün, hınzır dil çıkarışın, benim için dans edişin, velhasıl beni baştan çıkartan, çıldırtan bütün takım taklavatınla işgal ettin benliğimi. Ben ise sapa yalnız ve savunmasızdım.
    Bu yükü nasıl taşıyacağım! “efkârlıyım, efkârlıyım / elini ver nerde elin”
25 Temmuz 99 Cumartesi 03.00 

Seninle bir şiirin… 
Hayır, ben yalnız olarak bir şiirin bulvarında / yollarında yürüyorum. Yanımda olsaydın , el ele tutuşur birlikte yürürdük. Telaşlı minik adımlarına, sağ ayağının badi parmağına ayak uydururdum.
bir doyurgan yalnızlık geliyor aklıma yerimde duramıyorum
dağbaşı yalnızlığı değil su kenarı yalnızlığı değil bir şehir yalnızlığı, boşluğu, ancak istekle takılan gerdanlıklar gibi boyunda göğüste pırıl pırıl, bizi yiyen geliş gidişlere sokak gecelerine kötü aşklara karşı kuşanılmış bir yalnızlık, yeniden doğurganlığımızı hazırlayan hatırlatan kırgın belki ama gitgide bizi hem kendimize hem insanlara iteleyen bir yalnızlık
”(Turgut Uyar)
    Seninle bir haykırışı… Hayır, ben yalnız olarak seni  yanımda düşleyip bir haykırışı, çığlığı çoğaltıyorum. “Sevmek ve söylemek / Ardından iyilik gelir ister istemez / Bir orman buduyoruz  uyanın farkına varın / bir kasırgaya karşı  duruyoruz / Bitkice değil şüphesiz ama tam insanca / Korkmayın, dalgalardan yılmayın / çekin kürekleri” (T.Uyar)
    Benim evdeyiz. Geniş koltuğun kenarına ilişmişsin. Saçlarını ellerinle yana çekip kuğu boynunu uzatıyorsun bana. İncitmekten korkarak kokluyorum. Kokun anlatılmaz bir bela. Öpüyorum boynunu, damarlarından akan kanı hissediyor dudaklarım, etinin ısınışını.
25 Temmuz 99 Cumartesi 14.00 

    “Boynumdan  birden ağzınla yayılıp yaşamamı tazeleyen bu ateş, senin padişah karanlığına sızıyorum bu ateşle ne iyi. Hemen etli yapraklarıyla medar bitkilerinin büyük terlemesi geliyor aklıma, ateş  bir balık ellerimden usulca, serin kayıyor dip sularına, ıslanıyorum, ıslanıyorum, eskiden kendini unutturan bir duygu yavaş yavaş sarmaşıklar gibi dolanıyor, sarıyor her yerimi, tanıyorum, seviniyorum, rahatsız oluyorum, ıslanıyorum, ıslanıyorum ,  ama ne güzel, ne rahat ne büyük ıslanıyorum, kadınca ıslanıyorum göğe doğru bir koşuda.”

    Islaklığın baş döndüren uçurumun senin. Her defasında beni sarıyor, içine alıyor, yutuyor, yok ediyor. Her defasında ben azgın bir iştahla ıslaklığını arıyorum, doymuyorum.
    “Sevmek bir bütün nereden baksan / Ne ayıp ne günah ne uygunsuz / Kolların da ağzın da yüreğe katılması / Tersi tam tersi yalan / tersi yapma ( Turgut Uyar)

    Şiire sarılıp tesbih böceği gibi büzülüyorum, içime kapanıyorum.
    “Yıldızım benim, kaybolmuş gecelerimi sizin usta elleriniz / buluyor / Kırlardan büyüyen çimenlerden çocuklardan bir gülden ayrı / düşünemiyorum sizi /Dünyada bir sizin baktığınız  taylar büyüyor  bir sizin / uyuduğunuzda sabah oluyor”(Turgut Uyar)

26 Temmuz Pazar Akçay / İstanbul 

    İstanbul’a dönüyorum.
    İstanbul’a dönüyorduk.
    Yanımda gençten biri oturuyor.
    Yanımda sen oturuyordun.
    Yanımdaki uyuyor, uyurken beni rahatsız etmemeye dikkat ediyor
    Yanımda sen uyuyordun, başını omzuma koymuştun, ellerin çıplak koluma sokulmuştu. Saçların yüzüme değiyordu. Otobüs yolcu almak için durduğunda, yahut mola verdiğinde inip sigara içiyorum.
    İnip sigara içerdik. Bana ‘Cuma’yı anlatırdın. Mağarayı, gölü: Tuvaletlerin kapısında gelmeyiverecekmişsin  korkusuyla seni beklerdik. Otobüsün koltuğunda bacaklarımız birbirine değerdi. Sıcaklıklarımızla kalabalıklaşır, zenginleşirdik.
    Yoksul ve yalnızım.

    Nefeslerimiz birbirine değende, nefeslerimiz, içimizde ılık sular yol alırdı
    koltukta oturuyorum, nefesim kendime
    Topçular –Eskihisar vapurunda sarı saçların rüzgarda uçuşurdu. Vapur, Lacivert deniz, rüzgâr da var da, saçların uzaklarda.
    İstanbul’a dönüyorum. Sağ omzum sızlıyor, içim üşüyor. Servis minibüsünün camından trafik levhaları geçiyor. Birinin üzerinde senin oturduğun semtin adı yazılı. Semtin yerinde duruyor, oturduğun evde.
    Kendi evimdeyim. Birlikte yediğimiz son yemeğin yıkanmamış bulaşıkları mutfakta duruyor. Oturduğun iskemle. Memelerini öptürmek istememiştin.
    Çıplak ayağını dayadığın bacağım sıcacık.

 

   

 

 



 
 
 
 
 
 
 
   
   
 



 

 

 

   

   

 

23 Şubat 2014 Pazar


SEVGİ HAKLARI BİREYSEL BEYANNAMESİ
Hasan Gürkan 

Madde 1:
SEVME HAKKI

    Her insan sevme, sevilme, cinsel tercihini özgür olarak yapma ve bunu hiçbir baskı olmaksızın yaşama hakkına sahip olarak doğar. Bu hak hiçbir  sosyal, siyasi, dini, felsefi, ideolojik, ahlaki, ırksal vb. Mülahazalarla sınırlandırılamaz.
    Sevme hakkının  zarf ve mazrufuna dokunulamaz.

Madde 2:
SEVME YETENEĞİ
    Sevme yeteneği insanın insanlaşma sürecinin temel belirleyicisidir. Bu yeteneğin sınırsız bir biçimde gelişmesi ve kendini özgürce ifade etmesi için çalışmak insanlık vazifesidir.
    Sevme yeteneği, sevme hakkının ayrılmaz bir parçasıdır.  Hakim ideoloji, gelenek, görenek ve aile ahlakı ile ters düşme, çatışma gibi endişelerle sevme yeteneğinin gelişimi kösteklenemez.  

Madde 3:
CİNSELLİK
    Cinsellik sevginin ayrı veya aynı cinsten iki ya da daha çok kişi arasında en üst düzeyde ve en yoğun olarak yaşandığı alanlardan başlıcasıdır.  Cinsellikte önceden belirlenmiş normlara, rasyonaliteye, ‘akıllılığa’ hesaplılığa, tutumluluğa ve ayıba yer yoktur. Paylaşılması şartıyla cinselliğin her biçimi insan içindir ve güzeldir. 

Madde 4:
SEVGİYE AYKIRI DUYGULAR
    Mülkiyet, sahiplenme, kıskanma, borçluluk, ketumluk, gizlilik, tedbirlilik, suçluluk gibi duygular sevginin tabiatına aykırı,  sevgi dışı ve sevgiye zararlı duygulardır. 

Madde 5:
ZORLAMA SEVGİYİ RED VE İNKAR HAKKI
    Hiç kimse kan, akrabalık bağı, ortak geçmiş, tanışlık gibi gerekçelerle veya toplumca kutsal sayılan kişi, kavram ve değerleri sevmeye zorlanamaz.
    Herkes ‘diğerlerinin’ sevdiklerini sevmeden yaşama hakkına sahiptir. 

Madde 6:
SEVGİ SUÇU
    İnsan yüreği aynı anda iki ve daha çok kişiye karşı duyulan sevgi, aşk ve cinsel arzuyu barındıracak kadar geniştir. Bir sevgiyi diğer bir sevginin rakibi, karşıtı, düşmanı,  yok edicisi olarak anlamak, bir sevginin ‘korunması’ adına da olsa diğer bir sevgiyi öldürmek sevgi suçudur. 

Madde 7:
SEVGİNİN KORUNMASI
    İnsan ilişkilerinde  kendi tabiatına aykırı bir sürü etkenin kuşatması, saldırısı altında olan sevgi korunmaya, özen gösterilmeye, emek verilmeye muhtaçtır. Bedeli ödenmeyen sevgi ölür.

Eylül 1993 Nurtepe

22 Şubat 2014 Cumartesi


KOMÜN: BAŞKA BİR HAYAT TARZI,
BAŞKA BİR AHLAK!
 Hasan Gürkan 

    “Mal sahibi,mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan .“ Yunus Emre 

    “İnsanlar hayatta kalmaları garantiye alındığında, ya da ekonomik açıdan tatmin edildiklerinde özgür olmazlar. İnsanlar ancak kendi hayatları üzerinde, kendileri iktidar sahibi iseler özgür olabilirler.” Carol Ehrlich

    Bu, çevre, barınma, beslenme, cinslerin bir arada bulunması, çocukların birlikte yetiştirilmesi, oyun, yaşlılıktaki hayat, karşılıklı iletişim, sanat, kültürel faaliyeti kapsar.

    Bu talebin gerçek manası, meta dolaşımının her seviyeyi işgal ettiği bugünkü toplumsal gündelik hayatımızın devrimci bir tarzda paramparça edilmesidir.

     Siyasi göçmenliğim sırasında Kopenhag’da değişik kolektifler gördüm. ‘Kommun’ Danca’da belediye manasına geldiği için ,Danimarkalılar kolektif kavramını kullanıyorlar.En çok ,komünist yoldaşlarımın çok önceden kurduğu,yaşadığı Smede Kollektive(Demirciler Komünü) ile ilişkim oldu.Başka bir ahlak,başka bir hayat tarzıydı.Türkiye’ye komün kurma hayalleriyle döndüm.

    Bu hayallerimi sürgün dönüşü tanıştığım, kısa sürede yakın dost olduğum arkadaşıma açtım. Arkadaşım,12 Eylül faşist darbesi öncesi Dev-Yol’un yayınladığı günlük Demokrat gazetesinde çalışmış. Ben tanıştığımda bir matbaa’nın ve  bir yayınevinin kurucu ortağıydı.Komün fikrini samimiyetle benimsedi.Etrafında iş ortakları ve geniş bir çevresi vardı.Hepimiz devrimciydik.

   Ben komünden yarı şaka‘Fil Mezarlığı’ olarak bahsediyordum. Filler ölümleri yaklaşınca belli bir mekânda buluşurlarmış ya. 

    KOMÜNÜN YERİ 

    Komünü turizmin kirletmeyeceği, deniz kenarında bir arazide kurmalıydık. Bu konuda Muğla eski vali yardımcısı, arkadaşımız Mustafa Farsakoğlu görevi gereği çevreyi tanıyordu. Datça’ya yirmi kilometre uzaklıktaki Emecik köyünü önerdi. Bir iki arkadaşla gittik, köyü beğendik. Köyün girişinde on dönümlük badem ağaçlarıyla dolu önü ferah bir arazi bulduk.Komün için satın almağa karar verdik.Bizim pazartesi günü işte olmamız gerekiyordu.Bir arkadaş kaldı, matbaanın parasıyla  araziyi satın aldı.Tapuyu ortak güven gereği kendi üstüne yaptırdı. 

   KOMÜNDE ÜYELİK, MÜLKİYET, MİRAS 

    Biz kendimize göre hazırlıklar yapıyorduk. Komüne katılacakları tespit ettik. Arsa, bina vb. bütün masraflara herkes gücü oranında katılacak, parası olmayan da komün üyesi olabilecekti. Fakat ekonomik katkısına bakılmaksızın herkes komünün eşit haklı üyesi olacaktı. Komünde miras hakkı yoktu.Bütün kararlar oybirliğiyle alınacaktı. Herhangi bir karara muhalefet edeni kimse ikna etmeye kalkmayacaktı. Söz konusu iş neyse, muhalif evet diyene kadar ertelenecek yahut vazgeçilecekti.

    Diyelim ki komün yeri, yerleşimi süreç içinde rant yaptı. Oybirliği de olsa komün satılamayacaktı. Ancak aynı amaçlı başka bir komüne karşılıksız devredilecekti. Bütün bu temel yaklaşımlar üyelerin imzalayacağı bir sözleşmeye bağlanacaktı. 

    KOMÜN MİMARİSİ, EKONOMİSİ 

    Komünde bütün üyelerin ortak kullanacağı yemekhane, mutfak, toplantı salonu,kafe-bar,misafirhane,bahçe,çocuklara oyun parkı,spor alanları yapılandırılacak.Ayrıca herkesin eşi,sevgilisi,arkadaşı ile çekilebileceği özel stüdyo dairesi olacaktı.
    Komün kasası tutma, mutfak işleri,alışveriş vb nöbetle yapılacak, komünarlar bir üyenin çağrısıyla bile toplanacaktı.  Komünde iş bölümü tamamen gönüllülük esasına göre düzenlenecekti. 

    KAFE BAR 

     Çay, kahve, alkollü alkolsüz her türlü içkinin, atıştırmalıkların, çikolata vb.nin bulunduğu bir mekân. Herkesin kafe-bar anahtarı olacak. Üyeler, çocuklar istedikleri saatte gelebilirler. Kilitli kasa yok. Bir açık para çanağı ile bir de defter var. Kafe’ye geldiğinde üzerinde parası olmayan deftere borcunu yazıyor.Kasa açık verirse zarar komüncülere eşit paylaştırılıyor, Haftada bir genel temizlik.Günlük, herkes kendi kirlettiğini temizliyor. 

      KOMÜN TEORİSİ ÖRNEKLERİ  

   
    “ Ekmek, güneş ve hava hayatın vazgeçilmez ön koşullarıdır. Bunlar komünün temelidir. Steptin yakınlarındaki Mönne adasında ‘Tabiat Gözlemcisi Mönne’ komünü devlet düzeninin dışındadır. Hiçbir merciye bağlı değildir. Üyeleri nüfus kütüğüne kayıtlı değildir.Bütün faaliyetler vergiden ve faizden muaftır” Paul Robien
 

KOMÜN KAVRAMI ETİMOLOJİSİ

    -Gemeinchaft : Ortaklık
    -Gimeini (eski Almancada)
    -mei: Hint Avrupa dilerinde ‘trampa,değiş tokuş etmek, aktif oluş manasınadır,hayattır, varoluşun dinamiğidir.
    -Com-moinis: Latince ortak değiş tokuş yapan,ortak iş yapan manasındadır. 

    TARTIŞTIĞIMIZ ÜZERİNDE KAFA YORDUĞUMUZ  SORULAR 

    -Sistemin içinde bir kaçış yeri, sığınak olarak mı, yoksa siteme rağmen bir direniş odağı olarak mı komün?
    -Komünde tahakkümsüz, hiyerarşisiz, iktidarsız günübirlik hayat ve insan ilişkisi ne manaya gelir?
    - Anlaşmazlıklar, farklı yaklaşımlar nasıl sonuçlandırılacak?
   -Komünde özel mülkiyet ne olacak? Bütün özel mülkiyet, miras biçimlerinin ortadan kaldırılması gerekir mi?
    -Komün arazisi, gayri menkuller, mallar rant yaptığında ne olacak?
    -Bitki, sebze, ağaç vb yetiştirmede çevreci, organik yahut perma kültür anlayışı gerekir mi?
    -Kömünarların çocukları ,sistemin eğitiminden nasıl korunacak?
    Sorular çoğaltılmalıdır. Komün mevzusunda muğlak, karanlık hiçbir nokta kalmamalıdır, diyorduk,
    Özetle komünde ortaklaşa, birlikte yaşama ve çalışma, yeni eylem biçimlerinin ortak yaratılması çıkış noktasıdır. Yani önce ortak yaşama ruhu ve arzusu oluşmalıdır.
    -Komünde herkesin her şeye katıldığı bir ilişki kurmak mümkün müdür, gerçekçi midir?
    -Günübirlik hayatta mekân ve zaman planında iç içe yaşamak, insanları birbirine yakınlaştıracak mıdır, yoksa aralarında görece olarak mevcut oln tahammülü süreç içinde erozyona mı uğratacaktır.
    -Karşılıklı güven ve sevgiden ne anlıyoruz, güvenin sınırları ve temelleri nedir?
    -Komün, düşünsel ve pratik planda ideolojik-politik ortaklığı olan insanların birlikteliği midir?
    -Komün hayatının pratiğinde çıkması muhtemel anlaşmazlıklar nelerdir, bunların en ‘kötüsü’ ne olabilir? 

    ORTAK HAYATIN HEDEFLERİ 

1.İş, çalışma, mülkiyet, aile kavramları yeniden tarif edilmelidir.
2. Aile yapısı, ne çekirdek, ne büyük aile olmalıdır. Kan bağını, bu anlamda akrabalığı reddeden bir yapı oluşturulmalıdır.
3.Gurubun tamamı kendi başına ekonomik, politik ve ahlaki  bir birimdir.
4.Karar vermede oybirliği, sorumluluk sahibi bireysellik, ortaklaşmacılık birbirinin karşılıklı koşulu olmalıdır.
5.Komün içinde hiyerarşi olmaz. Uzmanlık, tecrübe, ustalık tahakkümün gerekçesi olmamalıdır.
6.Komün içinde toplumsal yetki ne kadar derin yer etmişse, ortaklığın yaşama kabiliyeti o kadar fazlalaşır.
7.Komün içinde ayrı ayrı işlere ya da hizmetlere dair hiçbir hesap tutulmaz. Bir iş diğerinden daha değerli olarak nitelenmez.
8.Hayat pratiğini eşitlemeye çalışmak bütün komün üyeleri için, davranış normları, genel hayat ritmi ya da benzeri şeyleri dayatmak, komünün temel enerjisini, dinamiğini doğuran kaynakları yok etmek anlamına gelir.
9.Yakın komşuluk ilişkisi mi, komün mü daha gerçekçidir. 

ÖZETLE

    -Hayatımızın kalan bölümünü kiminle, kimlerle,nasıl yaşamak istiyoruz?
    -Komün fikri  gerçekleşebilir bir fikir midir?
    -Komüne aklı yatmayanların  komşuluk düşüncesi ,komünden daha iyi bir proje midir? 

    KOMÜN TEŞEBBÜSÜNÜN ÇÖKÜŞÜ 

    Komün kuracağımız arazinin tapusu üzerinde bulunan  arkadaş, dostuma “Yahu, Hasan’ın komün hayali hikâye. Ben Datça’da öğrendim. Biz komün kuracağımız araziye her dönüme bir tane olmak üzere 10 villa yapabiliyoruz. Bunları yapıp satarsak çok para kazanırız.” diyor. Dostum  bu teklifi reddediyor, ama komün kuracak insan bulamıyoruz. Bana “Abi ben köyün öbür tarafında ev yapacağım. Seninle beraber yaşarız diyor.” Kabul ediyorum. Onu da beceremiyoruz. Sonra bana da ev yapıyor. İyi komşulukta karar kılıyoruz.
Komün doğmadan ölüyor!
 
Şubat 2014 Emecik

 

14 Şubat 2014 Cuma


OYA BAYDAR’IN YAZISI ÜZERİNE*
Can Oğuzer
 
    Oya Baydar’ın Manalı Posta’da  t24’den iktibas edilen “Bir gün yargılandığınızda umudu öldürmekten hüküm giyeceksiniz” başlıklı yazısını okudum.  Apolitik, dahası acıklı buldum.  Hayatın her alanı için, her zaman, her yaşta, her sorunun cevabını bilmek durumunda değiliz. Bu mümkün de değil zaten. Belki Oya Baydar’ın (OB) önce bunu anlayıp –ki bunun için geçmişimizin bu konuda sabıkalarla dolu olması yeterli aslında- -  kendi retoriğinin hayranı olmak yerine, değişeni yeni sosyoloji ve siyaseti anlamaya çalışması gerekir. Egolarımızı unutmadan olmuyor bu da.  

Umuda karşı cinayet işliyorsunuz” lafını E. Galeano Küba’daki rejim için kullanmıştı ve ne kadar anlamlıydı. Şimdi OB, bu ithamı AKP’ye yöneltiyor. Daha doğrusu bu güzel lafın keyfini çıkarmaya çalışıyor. Buradan şu sonuçları çıkartmak mümkün;

1.       AKP’nin büyük bir değişim ve demokratikleşme umudu olduğu konusunda, “halkımız” gibi OB de güçlü bir umut besliyordu ve umudu kırıldı. (Böyle bir şeyin olmadığını OB’nin başından bu yana AKP’ye jakoben bir kibir ve mesafe ile durduğunu biliyoruz, öyleyse bu ne samimiyetsizlik!); 

2.       Seçim sonuçlarının bir anlamı olmadığını söylerken, Kemalist, Ulusalcı cenahtan OB’yi ayıran bir kriter var mı anlayamadım. Burada kibarca “Cahil, kıllı halkın seçimi hiçbir şeyin ölçüsü değildir” diyenlerin yaklaşımı paylaşılmıyor mu? Neyi referans alacağız?  “Seçim bir burjuva oyunudur” diyorsak, AKP neden umutları kırıyor? 

3.       Kürt savaşında ilk defa çözüme en yakın yerde durmuyor muyuz? Ayrılıkçılığı savunmanın dahi mümkün olacağı, Kürtçe propaganda yapmak, Kürtçe TV 10 sene önce aklımıza gelir miydi?
 
Galiba, sosyalizmle malûl olanların ekseriyeti, bildiklerimizi unutarak başlanacak, sosyolojiyi anlayan yeni bir siyaset için kafa yoramıyor. Yazıdaki kibir, halkı bilinç götürülecek, bir avuç öncünün güdeceği kitleler olarak gören anlayışla, Kemalist seçkinciliğin bir farkı olmadığını çok açık.  Böyle olunca da siyasete, topluma değmekten uzak, “körler sağırlar birbirini ağırlar” muhabbeti oluyor bence.
Umarım anlatabilmişimdir. 

UMUDUN TERAZİSİ YOKTUR
Bülent Aral
Toplumun geleceğe güvenini, güvensizliğini, umudunu umutsuzluğunu seçim sandıkları ölçmez.
Çünkü, umut teraziye konmaz, umudun terazisi yoktur.
Umudun habercisi, umutsuzluğun kendisidir.  Umutsuzluk ortamı kendi içinde umut tohumlarını taşır.
Seçim sandıkları veya güncel anlamda milli irade ile var olanı ölçersiniz. Olması gerekeni değil. Bence “ insanların geleceğe güveni ve umudu” olması gerekenler arasında bulunur.
Bu nedenledir ki, Askeri Cuntanın kurduğu seçim sandığı  sonuçlarından umutsuzluğa kapılmadım, umutsuzluğa kapılmayacağım da.
 
*Oya Baydar'ın t24'den iktibas ederek  yayınladığım yazısı konusunda iki arkadaştan gelen değerlendirmeyi yayınlıyorum.  

 

 

13 Şubat 2014 Perşembe

YENİ AVRUPA
Zamansız hikâyeler
Taraf 13.02.201

Çok geç mi kaldım, çok erken mi geldim?
Hep zamanın yanlış bir yerinde olma hissi, peşimde bir gölge gibi...
Her yerde, bir yersizlik hâli...
Her yerin, yanlış yerinde olma hissi, peşimde bir gölge gibi...
Ankara’da yokuş aşağı yürürken, Yargıtay’ın “altın kapısı”, tuhaf bir masaldan çıkmış gibi. Bir korku tüneli mi var ardında?
Kurumsal tarihini” 19. yüzyıla dayandıran Yargıtay’ın yaldızlı yıldızlı amblemi, Ankara’nın köksüzlüğünü, tarihte derinlere bir yere kök salmaya çalışarak unutturmak isteyen bir maskelerden biri…
Genelkurmay’ın tarihi, yedi devlet, bin göbek öteye uzanıyor(muşçasına), erimiş peynirler gibi gerilere çektikçe çekilmiş.
Oysa, Yargıtay’ın komşusu, Millet Eğitim Bakanlığı’nın, pardon Milli Eğitim Bakanlığı’nın küp küp blokları, beton moloz “bahçesi” gibi yoz ve boz herşey Devlet Bulvarı’nda.
Kafalarımızın içini de, en narin çocuk hâlimizden itibaren, kendi bahçesi gibi dökme beton ve moloz kırpığı yapmaya çalışan bir bakanlık...
Karşısında, Adalet Bakanlığı, sokakta işportacılıktan voleyi henüz vurmuş, kapağı bir işhanına atıp ikbali parlatmakta bulmuş bir tuhafiyecinin kat kat dükkânı gibi...
Bir bakanlıktan diğerine yürürken, “Polis... Polis... Polis... Polis... Polis... Polis...
Bir TOMA.
Üzerinde, “İmdat Polis” yazıyor... “İmdat, polis geliyor” sessiz çığlığının TOMA yansıması mı?
Yer gök lacivert.
Polis laciverti... Metal barikatların laciverti...
Silahlı, silahsız, sivil, üniformalı, tüm polisler lacivert.
Gene beton beton, gene beton...
Yan yana dizili çiçekçilerin buketleri, griler arası bir demet hayal...
Sevgililer Günü çiçekleri, her adresi teslim edilir...Adres tarifi olmayan aşkın, yerini yurdunu siz biliyor musunuz” diye sorsam çiçekçilere?
Seçkinciliği temsil eden kırmızı halıyı zeminden çekip, yerine seçkinlerin ayak bastığı turkuaz halıyı koyan “Yeni Türkiye”nin rengi ne? Gene köksüzlüğü inkâr, tarihe “Türkî Cumhuriyetleri” temsilen, “Türk rengi turkuaz” bir uçan halı.
Dün “Protokol”, bugün “Protokol” halısı.
Dünya yüzünde tarifi olmayan garip bir renge boyalı Başbakanlık binası önünde, bir “vatandaşın” diğerine boğuk bir sesle yakınması, kulağıma çalınıyor; “Herşey çok güzel olacaktı... Olmadı”...
Yol, bir adım daha uzanıyor; hayat, dur kalk bir dolmuş aynı güzergâhta nesilden nesile...
Bugünlerde, yazıların içine İspanyolcadan kendi çevirdiğim Antonio Machado dizelerini gizliyorum. Kimse fark etmiyor.
Bugün, Ankara’da Sincan Metrosu’nun açılış turuna devlet erkânımızla bindirilen, ardından “Cemaat-AKP kavgası” yüksek gerilim hattında cazır cuzur bir basın toplantısına katılan İspanya Başbakanı Rajoy kadar çaresiz, anlamsız, manasız hâlde soruyor bir yolcu kendi kendine; “Ben neredeyim, kim bunlar, ne işim var burada?
Machado
’dan dizi dizi dize yolu...
Yolcu , senin ayak izlerindir
yol ve başka bir şey değil
Yolcu, yolun yoktur
Yolu, yürümek açar.
Yürümek açar yolu
ve bakışlarını geriye çevirince de
dönüp bir daha ayak basılmayacak
patika gözükür.
Yolcu, yol yoktur-
Sadece, denizde gemi izleri...

Gündüz köpüki gece yakamozların hayaliyle...

Birkaç hafta önceki rüyamda gözlerime işlenen renk aklıma geldi, Ankara grisi bir buğu gibi çevremi sarmışken...

Eski ve kayıp bir dostun, var olmayan evindeki balkondan Boğaz’ın içine dalan deniz dolu lacivert...

Sadece hayallerde olabilecek bir güzel renk; ismi olan olmayan her tonun mavisinin buluştuğu bir lacivert.

Gene Machado’nun çini mavi mürekkebinden;
Düşümde gördüm ki, beni alıp götürdün,
beyaz bir patikadan,
yeşil kırlar ortasında,
mavi dağlara doğru,
mavi tepelere doğru,
bir huzurlu sabah...
Umut, uyanan düştür... Hayal kırıklıklarının baldan köpüklere döküldüğü, kalplerden kaynak sularının çağlamaya başladığı rüyalara... Değil mi?
oneysezin@hotmail.com
 
 

 
Yazdır
 
 *