YAS TUTAN BİR KENT : VAN
BERNA MÜKÜS KAYA: Klinik
psikolog
Oturmuş Ahtamar Adasına bakarken, ey tabuların şehri! diyorum içimden. Kimler terk etti seni benden başka?.
Neden hiçbir komşumuzun adının Agop
olmadığını sormaya geldim. Neden hiçbir halamın isminin Vanuhi olmadığını,
neden sokaklarında 'yaya' diye seslenen çocuklar olmadığını sormaya geldim
Terk etmek incitir insanı. Terk eden
kendi olsa da insan, terk edilmişlik hissi yaşar her bırakıp gittiğinde. Ve
yıllar geçse de, geride bırakılan en son haliyle kalır hafızanın en derin
köşesinde. Benim iç takvimim ‘asırlardır ayrısın’ diyordu. Oysa seni terk edeli
çok uzun yıllar olmamıştı sevgili Van. Zamanın o geriye dönüşü olmayan
doğrusunda küçücük bir noktaydı belki ayrı kaldığımız vakit. Gözümde yaşlarla
bir Vangölü otobüsüne binip yola koyulduğumda, gölün üzerinden sıyrılıp gelen
acılı bir güz rüzgarı yalamıştı yüzümü. Terk edenler kervanına katılan kimbilir
kimler hissetmişti yüzünde o acıyı...
Sen hafızamda, terk ettiğim zamanki halinle kaldın. Şimdi yeniden adımlıyorum sokaklarını. Bu sefer ne semaver dumanları, ne sabahın erken saatinde sokaklarından geçen balıkçı arabaları, ne iki katlı ahşap kerpiç evlerin ne de tandırda ekmek yapan sevgili ninem karşılıyor beni. Bir beton yığını gölgesindeki sefalete ‘merhaba’ diyorum şimdi.
Sen hafızamda, terk ettiğim zamanki halinle kaldın. Şimdi yeniden adımlıyorum sokaklarını. Bu sefer ne semaver dumanları, ne sabahın erken saatinde sokaklarından geçen balıkçı arabaları, ne iki katlı ahşap kerpiç evlerin ne de tandırda ekmek yapan sevgili ninem karşılıyor beni. Bir beton yığını gölgesindeki sefalete ‘merhaba’ diyorum şimdi.
Seni tekrar görebilmek umuduyla döndüm sevgili Van.
Oturmuş Ahtamar Adası’na bakarken, ‘ey tabuların şehri!’ diyorum içimden. Kimler terk etti seni benden başka. Kimler terk etmek zorunda kaldı. Ninemin bahçesinde oynarken, toprağın altında bulduğumuz çömlekleri düşünüyorum. Dönülüp yeniden ‘keledoş’ yapmak umuduyla, ‘topik’ yapmak umuduyla gömülen çömlekleri... Boş kaldılar. O tatlar, sesler, kokular, şarkılar, kelimeler, her şey ama her şey yok oldu. Geriye kalan birkaç yer ismine bile tahammül edemedik. ‘Hiç olmamışlar’, ‘hiç yaşamamışlar’ olsun istedik... Bir başka diyarın hikâyesini anlatır gibi anlattık Ahtamar’ın hikâyesini. Bir varmış bir yokmuşla başlayıp Kaf dağının ardını anlatır gibi anlattık bize o en yakın hikâyeyi. Çünkü biliyorduk, artık Gevaşlı bir Kürt gencinin karanlıkta yüzerek kucaklayacağı Tamara’sının olmadığını, olamayacağını. Çünkü biliyorduk, kiliselerde mum yakan kimselerin kalmadığını. Ve çünkü biliyorduk o güzel insanların, uğruna duduklarıyla ağıtlar yaktıkları topraklarına bir daha dönemeyeceklerini.
Bilinçaltı kendini küfürlerle ve şakalarla döker yerlere. Biz ancak küfürlerde duyabildik gidenlerin dilini: Dığa, ahcik... Anlamlarını bilemeden kalbimizin kara sayfasına yazdığımız, her duyduğumuzda öfkeden titrediğimiz bu sözcüklerin ne ifade ettiğini kimseye soramadık. Çünkü sevgili Van, sende yaşayabilmek ancak tabulara tutunmakla mümkündü.
Ayanıs’taki iğde ağacına bakıyorum. Kulağıma dallarının altında yıllarca önce söylenmiş bir türküyü fısıldıyor gizlice:
‘Dıle yaman, arevn arer, Vana dzovin (Dıle yaman, güneş almış Van Gölü’nü)
Dıle yaman yes kez siri, aşnan hovin (Dıle yaman, seni sevdim güz rüzgarında)’
Seni hangi şarkı bu denli içten, bu denli güzel anlatabilir? Hangi şarkı seni bu denli insani anlatabilir? Biz ne bu türküyü dinleyebilme ne de söyleyebilme şansına sahip olabildik. Düğünlerde keyifle ‘Van’lıyam şanlıyam kılıcı kanlıyam’ türküsüyle el çalıp gururla bir o yana bir bu yana salınırken, soramadık kendimize, kimin kanıydı bu, neyin şanıydı diye.
Doğunun yas tutan güzel kadını!
Bir dilin olsa da anlatabilsen: Kimler yaşardı kerpiç damlarının altında, hangi yemek kokuları sarardı evlerinin bacalarını, hangi nâğmeleri söylerdi âşıklar sevdiklerine, hangi masalları anlatırdı nineler torunlarına? O evlerden birinde doğmuş olmalıydı bu toprakların en güzel, en dost sesi. Hangi isimle seslenirdi annesi Ruhi Su’ya? Ne hayaller kurardı oğlu için? Yaşamış olsa, o da oğlu kadar güzel söyleyebilir miydi Mahsus Mahal’i? Cevabı sende saklı sorularla doluyum bugün. Kimbilir ne kadar isterdin başındaki örtüyü yere atıp kardeş kavgasını bitirebilmeyi. Olmadı...
Ben bu sefer, yitirdiğin evladının ardından tuttuğun mateme ortak olmaya geldim. Konuşabilmek, sorabilmek, anlayabilmek için geldim. Neden hiçbir komşumuzun adının Agop olmadığını sormaya geldim. Neden hiçbir halamın isminin Vanuhi olmadığını sormaya geldim. Neden sokaklarında “yaya” diye seslenen çocuklar olmadığını sormaya geldim. Bu güzel isimlerin nereye gittiğini, nasıl yok olduğunu anlamaya geldim. Gönül isterdi ki hükümet konaklarına çevirdiğimiz o tarihin ilk kiliselerinden birinde, hiç yoktan bu isimler için bir mum yakabileyim.
Aklımda, kahverenginin her tonunu soluyan dağ yamaçlarınla, maviye açılan yeşilinle, inci kefalinle, badem ağaçlarıyla süslü topraklarınla, kerpiç evlerinle, bahçelerinde tüten semaverlerinle, bütün kirlenmişliği yıkayan gölünle kalmıştın. Şimdi sana yukarıdan bakan bu koca binaların gölgesinde, kaybettiğin güzelliğini düşünürken senin kadar çaresizim. Bizler seni sen yapanı kaybettiğimiz vakit, bir varmış bir yokmuşla başlayarak, Ahtamar’ın hikâyesini anlatır gibi anlatacağız eski güzelliğini.
Ah sevgili Van! Senin hüznünden kalbime akan bir damlanın ağırlığından bitkin, geriye kalmış sayılı bahçelerden birinde dedemi dinliyorum şimdi: ‘Buraların hepsini beton yaptılar kızım. Bize de bu bahçe için çok para teklif ettiler ama yok dedim. Ben yaşadığım sürece Van’da olmak istiyorum. Bu bir yudum bahçe bana Van’dan geriye kalan tek şey. Anlayacağın sen Van’ı bırakıp gittin, Van da bizi.’
(Yaşar Saraçoğlu’ndan alıntı)







