26 Nisan 2020 Pazar





YAS TUTAN BİR KENT : VAN
BERNA MÜKÜS KAYA: Klinik psikolog


 















Oturmuş Ahtamar Adasına bakarken, ey tabuların şehri! diyorum içimden. Kimler terk etti seni benden başka?.
Neden hiçbir komşumuzun adının Agop olmadığını sormaya geldim. Neden hiçbir halamın isminin Vanuhi olmadığını, neden sokaklarında 'yaya' diye seslenen çocuklar olmadığını sormaya geldim


Terk etmek incitir insanı. Terk eden kendi olsa da insan, terk edilmişlik hissi yaşar her bırakıp gittiğinde. Ve yıllar geçse de, geride bırakılan en son haliyle kalır hafızanın en derin köşesinde. Benim iç takvimim ‘asırlardır ayrısın’ diyordu. Oysa seni terk edeli çok uzun yıllar olmamıştı sevgili Van. Zamanın o geriye dönüşü olmayan doğrusunda küçücük bir noktaydı belki ayrı kaldığımız vakit. Gözümde yaşlarla bir Vangölü otobüsüne binip yola koyulduğumda, gölün üzerinden sıyrılıp gelen acılı bir güz rüzgarı yalamıştı yüzümü. Terk edenler kervanına katılan kimbilir kimler hissetmişti yüzünde o acıyı...
Sen hafızamda, terk ettiğim zamanki halinle kaldın. Şimdi yeniden adımlıyorum sokaklarını. Bu sefer ne semaver dumanları, ne sabahın erken saatinde sokaklarından geçen balıkçı arabaları, ne iki katlı ahşap kerpiç evlerin ne de tandırda ekmek yapan sevgili ninem karşılıyor beni. Bir beton yığını gölgesindeki sefalete ‘merhaba’ diyorum şimdi. 


Seni tekrar görebilmek umuduyla döndüm sevgili Van.
Oturmuş Ahtamar Adası’na bakarken, ‘ey tabuların şehri!’ diyorum içimden. Kimler terk etti seni benden başka. Kimler terk etmek zorunda kaldı. Ninemin bahçesinde oynarken, toprağın altında bulduğumuz çömlekleri düşünüyorum. Dönülüp yeniden ‘keledoş’ yapmak umuduyla, ‘topik’ yapmak umuduyla gömülen çömlekleri... Boş kaldılar. O tatlar, sesler, kokular, şarkılar, kelimeler, her şey ama her şey yok oldu. Geriye kalan birkaç yer ismine bile tahammül edemedik. ‘Hiç olmamışlar’, ‘hiç yaşamamışlar’ olsun istedik... Bir başka diyarın hikâyesini anlatır gibi anlattık Ahtamar’ın hikâyesini. Bir varmış bir yokmuşla başlayıp Kaf dağının ardını anlatır gibi anlattık bize o en yakın hikâyeyi. Çünkü biliyorduk, artık Gevaşlı bir Kürt gencinin karanlıkta yüzerek kucaklayacağı Tamara’sının olmadığını, olamayacağını. Çünkü biliyorduk, kiliselerde mum yakan kimselerin kalmadığını. Ve çünkü biliyorduk o güzel insanların, uğruna duduklarıyla ağıtlar yaktıkları topraklarına bir daha dönemeyeceklerini.
Bilinçaltı kendini küfürlerle ve şakalarla döker yerlere. Biz ancak küfürlerde duyabildik gidenlerin dilini: Dığa, ahcik... Anlamlarını bilemeden kalbimizin kara sayfasına yazdığımız, her duyduğumuzda öfkeden titrediğimiz bu sözcüklerin ne ifade ettiğini kimseye soramadık. Çünkü sevgili Van, sende yaşayabilmek ancak tabulara tutunmakla mümkündü.
Ayanıs’taki iğde ağacına bakıyorum. Kulağıma dallarının altında yıllarca önce söylenmiş bir türküyü fısıldıyor gizlice:
‘Dıle yaman, arevn arer, Vana dzovin (Dıle yaman, güneş almış Van Gölü’nü)
Dıle yaman yes kez siri, aşnan hovin (Dıle yaman, seni sevdim güz rüzgarında)’
Seni hangi şarkı bu denli içten, bu denli güzel anlatabilir? Hangi şarkı seni bu denli insani anlatabilir? Biz ne bu türküyü dinleyebilme ne de söyleyebilme şansına sahip olabildik. Düğünlerde keyifle ‘Van’lıyam şanlıyam kılıcı kanlıyam’ türküsüyle el çalıp gururla bir o yana bir bu yana salınırken, soramadık kendimize, kimin kanıydı bu, neyin şanıydı diye.
Doğunun yas tutan güzel kadını!
Bir dilin olsa da anlatabilsen: Kimler yaşardı kerpiç damlarının altında, hangi yemek kokuları sarardı evlerinin bacalarını, hangi nâğmeleri söylerdi âşıklar sevdiklerine, hangi masalları anlatırdı nineler torunlarına? O evlerden birinde doğmuş olmalıydı bu toprakların en güzel, en dost sesi. Hangi isimle seslenirdi annesi Ruhi Su’ya? Ne hayaller kurardı oğlu için? Yaşamış olsa, o da oğlu kadar güzel söyleyebilir miydi Mahsus Mahal’i? Cevabı sende saklı sorularla doluyum bugün. Kimbilir ne kadar isterdin başındaki örtüyü yere atıp kardeş kavgasını bitirebilmeyi. Olmadı...
Ben bu sefer, yitirdiğin evladının ardından tuttuğun mateme ortak olmaya geldim. Konuşabilmek, sorabilmek, anlayabilmek için geldim. Neden hiçbir komşumuzun adının Agop olmadığını sormaya geldim. Neden hiçbir halamın isminin Vanuhi olmadığını sormaya geldim. Neden sokaklarında “yaya” diye seslenen çocuklar olmadığını sormaya geldim. Bu güzel isimlerin nereye gittiğini, nasıl yok olduğunu anlamaya geldim. Gönül isterdi ki hükümet konaklarına çevirdiğimiz o tarihin ilk kiliselerinden birinde, hiç yoktan bu isimler için bir mum yakabileyim.
Aklımda, kahverenginin her tonunu soluyan dağ yamaçlarınla, maviye açılan yeşilinle, inci kefalinle, badem ağaçlarıyla süslü topraklarınla, kerpiç evlerinle, bahçelerinde tüten semaverlerinle, bütün kirlenmişliği yıkayan gölünle kalmıştın. Şimdi sana yukarıdan bakan bu koca binaların gölgesinde, kaybettiğin güzelliğini düşünürken senin kadar çaresizim. Bizler seni sen yapanı kaybettiğimiz vakit, bir varmış bir yokmuşla başlayarak, Ahtamar’ın hikâyesini anlatır gibi anlatacağız eski güzelliğini.
Ah sevgili Van! Senin hüznünden kalbime akan bir damlanın ağırlığından bitkin, geriye kalmış sayılı bahçelerden birinde dedemi dinliyorum şimdi: ‘Buraların hepsini beton yaptılar kızım. Bize de bu bahçe için çok para teklif ettiler ama yok dedim. Ben yaşadığım sürece Van’da olmak istiyorum. Bu bir yudum bahçe bana Van’dan geriye kalan tek şey. Anlayacağın sen Van’ı bırakıp gittin, Van da bizi.’
(Yaşar Saraçoğlu’ndan alıntı)


23 Nisan 2020 Perşembe





HANNAH ARENDT:
VİCDAN TOPLUMSAL OLARAK İNŞA EDİLMELİ*
Murat Menteş 












-Aşkın faydası var mı?
Var. Aşk bize benzersiz bir görüş berraklığı kazandırır. Ve kişiliğimizi açığa vurma kudreti verir.
-Fakat insanın kalbi tahrip oluyor...
Kalp ancak kırıldığında yahut bir çatışmanın ortasına atıldığında layıkıyla atmaya başlar. (...)

KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLAIĞI
-1961’de insanlığı mahva sürükleyen kötülüğün aslında ‘sıradanlıkla’ ilgili olduğunu öne sürdünüz. Nazi Almanyası’nda  2 milyon insanın ölümünden sorumlu  Adolf  Eichmann'ın ’slında sıradan biri olduğuna dikkat çektiniz. Yani psikopat seri katillerin , zevk için insan öldürenlerin suçlarını katbekat aşan işler yapabilmek için , kendi halinde, munis, ‘ itaatkar’ olmak şart. Öyle mi?
Evet,  öyle. Asıl sorun tam da Eichmann’ın ve benzerlerinin “ normal “ olmasından kaynaklanıyor. Onlar ne sapık ne de sadistti. Tüm dünyada yaşamış ve yaşamakta olan en yaygın insan tipi...Hepsi de deşhet verici derecede sıradan. Sorumluluğun başkasına ait olduğunu varsayan herhangi bir buyruğu sorgulamayan, olup biten üzerine düşünmeyen, itaati erdem kabul eden insanlar...
(...)
-Sıradan insan kimdir?
Totaliter veya demokratik, katı veya ılımlı bir düzende yaşamayı mesele etmyen kimse. Onun tek isteği neye izin verildiğini ve neyin yasak olduğunu bilmektir.
(...)
-Aptal kitlenin suçu kolay meşrulaştırması ilginçmiş... Nasıl olur ki bu?
Kendi terminolojisini kurarak:  Cinayete, vazife; ölüme, fedakarlık, ötekine düşman diyerek mesela. Böylece her konuşma hakikati çarpıtma işlemine dönüşür.
(...)
-Ahlaklı insanın belirgin bir özelliği...
Haklı da olsa öfkesini dizginleyebilmesidir. (...)
-Neden peki milyarlarca insan dinlere inanırken, felsefeyle az sayıda insan ilgileniyor?
Çünkü din kitlelere hitap ederken, felsefe sadece bireye seslenir.
-O halde  “iyi” biri olmak meşakkatli.
Ne yazık ki... İyilik, kimsesizliğe, irfan ise yalnızlığz çeker insanı.
(...)
-Liderin durumu nedir?
Totaliter yönetimde liderin ‘manevi üstünlüğünü’ vurgulayan bir gizem havası oluşturulur. “ En yetkili kimse de nihayetinde insandır” diye düşünülmesine meydan verilmez.
(...)
Her insan yeni bir başlangıçtır. Ve tam da bu nedenle mucize geliştirme yeteneğine sahiptir.
* OT Dergisi,Nisan,kısaltılmış alıntı


20 Nisan 2020 Pazartesi






KARANLIK BİR YAĞMUR
Hasan Gürkan















Nazım -Piraye

Bu yazı korona karanlığından bir yıl önce yazıldı.

  Nazım Hikmet,Çankırı hapishanesinden karısı Piraye’ye yazdığı mektupta “ (...) karanlık bir yağmur gibi,/ canını sıkarsa yaşamak/ tekrar Gazali’yi oku ” diyor. Şiirin o bölümü şöyle: “Bir akşamüstü/oturup /hapisane kapısında /rubailer okuduk Gazalî'den :
Gece :  /     büyük lâciverdî bahçe.  Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin./  Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.> / Bir gün eğer, /benden uzak,  /karanlık bir yağmur gibi,  /canını sıkarsa yaşamak / tekrar Gazalî'yi oku.  /Ve Pîrâyende'm benim,  /ben eminim /sen sadece merhamet duyacaksın  /ölümün karşısında onun  /ümitsiz yalnızlığı / ve muhteşem korkusuna.”
Bu şiirin ‘karanlık bir yağmur gibi canını sıkarsa yaşamak “  bölümü benim iç dünyamı çok iyi anlatıyor. Yaşamak hiç durmayan sağnak ve karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor. Gazali, onun ünlü rubaileri umurumda değil, bana bir şey anlatmıyorlar.  Beni boğan iç dünyamı ferahlatmıyorlar.
Peki, neden karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak ?
Bu sorunun cevabını bulsam , derdi tesbit eder devasını  arardım.Yaşadığım herşeyi, ama herşeyi manasız bir tekrar olarak yaşıyorum. 
72 yaşındayım, moruklara goca garılara gıcık oluyorum.
Evet, hayatımın sonbaharındayım,  kışın ne zaman ve nasıl geleceğini bilmiyorum. Ben altmışımdan beri bu mevsimdeyim.Yani yeni değil.
İç sıkıntımın, bitmeyen bunalımımın sebebi sonbahar algısı  değil. Hekesin başına gelen yahut gelecek olan birşey bu.
Çevrem beni tanır. Dost canlısı, ehli keyf biriyim. Güzel meyhaneleri, güzel seyahatleri severim. Güneşin sofrasında dostların arasında olurdum sık sık. Bu güzel tadlarımı kaybettim.
Eskiden sıradan can sıkıntılarımda , arkadaş sohbetlerine, dost sofralarına sığınırdım. Alkollere kaçardım.  Şiirlere, kitaplara, kalemime siperlenirdim. Sıkıntıyı kolayca defederdim.
Sıkıntı şart değildi. Keyf için dostlarıma çiçek gibi ziyafet sofraları hazırlardım. Şimdi alkol yasak,  ağız tadı yasak, keyf almak yasak.

Eskiden ‘yasaklar delinmek içindir ‘ diye nutuk çeker, yasakları çiğnerdim. Şimdi cesaretim yok.  Ölüm korkusu mu acaba?  Hem hayat canını sıksın, hem ölümden kork .Saçma bu, saçma, saçma...
Hiç bir şeyden tat almıyorum. Ne  yemek,  ne gezmek,  ne sinema,  ne kitap...
Bu sabah her günkü gibi içsıkıntısıyla, çenelerim kasılmış olarak kalktım. Geride bıraktığım gece de boktandı zaten. Tatsız rüyaların taciziyle yedi sekiz defa  uyanmışdım.
İstanbuldaymışım, ama tanımadığım bir istanbul. Kocaman çok büyük bir şehir. Bu kenar semte neden geldim?  Evim nerdeydi?  Yoldan geçenlere soracağım,  ama evin bulunduğu semtin adı aklıma gelmiyor. Telefon edeyim, kahretsin,  telefon bozuk. Başımda ağır baskıyla yataktan çıktım.
Kahvaltı: Ekmek, peynir, zeytin, yumurta, çay, tekrar yine.
İnternet, tekrar yine. Kitap karıştırmak,  telefonla oynamak, tekrar yine. Meydana ineyim. Ne bok yiyeceksin meydanda?  Belki biraz ferahlarım, çenelerim gevşer, iç sıkıntım azalır. Dün indin meydana, n’oldu? Arkadaşlarla, hep aynı arkadaşlarla, çay içtin, sohbete katılmaya çalıştın. Mızıklama, sen de katıldın sohbete, rahatladın.
Sonra eve döndün, sıkıntın gene çöreklenmişti içine. Akşam yemeği, televizyon. Karanlık haberler, hergün daha karanlık zifiri haberler. Hiç ışık yok.Bu karanlık sıkıntına tüy dikiyor.Bayat diziler.
Ucuz filmler.Yalaka oturumlar.
Oğlum, ruh hastasısın sen. Anti depresanların kar etmiyor.  Ne haltedeceğini hiç bilmiyorsun. Önün,  arkan,  sağın,  solun boş,  bomboş.
Atladım uçağa Kopenhag’a gittim. Oğullarım Emek ve Barış  bir  Vietnam restorana götürdüler beni. Rezarvasyon yok. Kokteyl salonunda içerdeki masalardan birinin boşalmasını bekliyorsun. Çok sevdiğim iki insanla beraberdim. Mesut ve bahtiyardım. İki kadeh sert kokteyl. Sonra Vietnam mutfağı, pirinç şarabı. Sonra bar, linie snaps. Yalansız sohbet,  sımsıcak atmosfer. Kafa çakır, keyf keka! Oğullarımla beraberim.
Bunalım, sıkıntı, kasıntı hak getire.

Sırtımda kamburumun üstünde çok ağır yüküm , iki büklüm durmadan yokuşları tırmanıyorum. Hayat arkadaşım, sevgilim Meral, derdime çare olmak için beni yükleniyor. Güçlü bir kadın, güzel,  çok güzel bir insan. Şikayetsiz yaşıyor benimle.
Bunca yakınma, bunca gevezelik size iyi geldi mi Hasan efendi?
Sorunuz cevapsız, cevabı hayır mı  bilmiyorum üstat.
Çenelerim kasılıyor . İçim daralıyor.
Karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak.
.

17 Nisan 2020 Cuma







susmayan çığlık:
AHMED ARİF
Şeyhmus Diken – OT Dergisi,Nisan, 
kısaltılmış alıntı












(...) “Bir ben bileceğim oysa ne afad sevdim / Bir de ağzı var, dili yok  Diyarbekir kalesi...” Çünkü afet değil afaddır Diyarbekir. Sevilesidir,koynuna girilesidir. Sevgilidir yardır, her şeydir. Belki de bunca uzaktaki için “ uğruna ölümlere gidilen “ zuladaki kan ter içinde kalınan “mahzun (bir) resim “ olan asi, hem de serdengeçti şehirdir.(...) 64 yıllık ömrünün çok az kısmını şehirde, yani Diyarbekir’de geçiren bir adamdan şehrine dair bu denli güçlü dizeler başka bir ruh haline delalet eder.(...)















Şeyhmus Diken

Her yılın Nisan’ının 21’i Ahmed Arif’in yaş günüdür. Yaşasaydı 93’ünde olacaktı. 2 Haziran 1991’de öte yakaya göçtü. Bir kitap bıraktı ardında farklı zamanlarda çeşitli yayınevlerinde ve sayısı belirsiz korsanlarıyla yüzlerce baskı içinde de 19 şiir. Hemen herkesin sustuğu / susturulduğu adamakıllı kelam etmenin, mısra dökmenin, kalem oynatmanın hayli yürek istediği zor zamanlarda Ahmed Arif şiiriyle konuşan ve polis sorgusunda da asla geri adım atmayan bir profil çizdi. Cemal  Süreya’ya yazdığı bir mektubunda  gök gürültüsünün tarifini yaparken dediği gibi :” Biz gurgur baba ve çığla aynı soydanız.”(...)

Cemal Süreya şairin 1968 de yayınlanan “ Hasretinden Prangalar Eskittim “ kitabından bir yıl sonra yazdığı bir yazıda “ Nazım Hikmet şehirlerin şairidir. Ovalardan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovadan akan büyük ve bereketli bir ırmak gibidir, uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları. ‘asi’ dağları...Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri daha deniz görmemiş çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir. Bir hançer kabzasına işlenmiştir ” der.(...)


 







Leyla Erbil
Tutku aşkla yoğrularak sabır ve metanetle işlenir Ahmed Arif’in şiirinde. Bunun somuta zuhur etmiş hali ‘Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e  Mektuplar’da varlık bulur. Öyle bir aşk ki; beklemiş yazmış inat ve sabırla duygularını.(...)
“ Benim her şiirimde varsın ve olacaksın “ derken! Hep seni hayalliyorum korkunç. Nasıl yanımdasın bilemezsin. Dicle’ye inerim sen / komşuya giderin sen, tabağı tuttuğumda, buzu kırdığımda sen, uzak yakın güzel bir hanım gördüğümde sen. En çok da mısra çekerken.”(...)

Onu, sevenleri  29 yıl önce “Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin...” nidalarıyla uğurlarken, dostları vasiyetine uyarak Diyarbekir toprağı kattılar Ankara toprağına, sonra da Dicle nehrinden getirilmiş suyu serptiler başucuna.

Rahat uyusun halkının abisi, dağlarına elbet bahar gelecek memleketin