MAHKEMEDEN,GÖZALTINDAN,CEZAEVİNDEN ARTAN ZAMANDA
GAZETECİLİK YAPILIR!*
Celal Başlangıç
Gazeteciler uzun süredir; 'Haber
Nöbeti'nde, 'Özgürlük Nöbeti'nde, 'Adalet Nöbeti'nde, 'Genel Yayın Yönetmenliği
Nöbeti'nde. 15 Temmuz'dan sonra AKP'liler de 'Demokrasi Nöbeti'ne çıktı. Meğer,
yakaladıkları demokrasi dışarı çıkmasın diy gardiyan olarak nöbetteymişler.
“Milli Şef” İsmet Paşa’lı tek parti
yılları… Sabahattin Ali; Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Mustafa Mim Uykusuz ile
birlikte Markopaşa Dergisi’ni çıkartıyor.
1946’da en yüksek satışlı gazeteler
bile 50 bin dolayındayken Markopaşa’nın satışı 60-70 binleri geçiyordu.
Markopaşa yazarları açılan davalarla
boğuşuyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyordu. Hatta adındaki “Paşa”dan dolayı
“İsmet Paşa ile alay ediyor” diye kapatılıyordu. Markopaşa kapatıldıkça başka
isimlerle çıkıyordu; Merhumpaşa, Malumpaşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Hür Marko
Paşa, Bizim Paşa, Ali Baba ve Kırk Haramiler…
Dergi, normalde haftalık olarak
yayınlanıyor ve cuma günleri çıkıyordu. Ancak başına gelenlerden dolayı bu
periyoda uyamadığı için “Toplatılmadığı zamanlar çıkar” ya da “Yazarları
hapishanede olmadığı zamanlar çıkar” gibi notlarla yayınlanıyordu.
Çok partili hayata geçildiğinde de
durum değişmemişti. Bugünlerdeki gibi “demokrasi şahlanışı” olmuştu memlekette.
Bu yüzden Vur Abasıza Mizah Dergisi’ni çıkartan Samim Akay da sık sık gözaltına
alınıyor, sürekli hapse giriyordu. Artık logosunun yanına koyduğu bir notla
yayınlamaya başlamıştı Akay dergisi Vur Abasıza’yı:
“Sahibi hapishanede olmadığı
zamanlar çıkar.”
Bugün Türkiye’de gazeteciler için
yaşadıkları, “Milli Şef”li tek parti döneminden de, Demokrat Parti’nin “Beyaz
Devrim” sürecinden de daha ağırlaştırılmış durumda. Ne de olsa biz de bu
dönemde “Ak Devrim”i yaşıyoruz. Hele 15 Temmuz başarışız darbe girişimini bir
kırılma noktası kabul edersek, tam bir “eterdi beter oldu” hali.
SALI: SANIK
GAZETECİ MARATONU BAŞLIYOR
Salı: Özgür Gündem için Nöbetçi
Genel Yayın Yönetmenliği yapan Ayşe Düzkan ve Hüseyin Aykol yargılanıyor.
Bu haftanın sırf üç gününe bakmak
bile Türkiye’de basın özgürlüğünün, halkın haber alma hakkının, kısaca Türkiye
demokrasisinin ne sefil durumda olduğunu gösterir.
20 Eylül Salı günü başlamıştı
Çağlayan Adliyesi’ndeki “gazeteci davaları” maratonu.
Sanıklar, Özgür Gündem’le dayanışma
amacıyla başlatılan “Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği” kampanyasına katılan
gazeteciler Ayşe Düzkan ve Ragıp Duran’dı. Sanıklar arasında Silivri’den
getirilen gazetenin tutuklu Yazıişileri Müdürü İnan Kızılkaya ile eski Eş Genel
Yayın Yönetmeni Hüseyin Aykol da vardı.
Duruşmaya girerken Çağlayan
Adliyesi’nin önünde sanık gazeteci Düzkan “Barış ve kardeşlik bu ülkenin
parçasıdır. Kürtler adil barış istiyor. Benim gibi İzmir kütüğüne kayıtlı olan
bir Türk için de barış çok önemli ve gerekli. Çünkü barış olmadıkça 20 yaşında
olan çocuklar askere gidip ölmeye devam edecek. İki yıl önce dağıtımcı Kadri
Bağdu da yine sokak ortasında öldürülmüştü. Bağdu’nun devrilmiş, öksüz
bisikletini hatırlıyoruz. Biz biraz da o bisikleti kaldırmak için Özgür
Gündem’le dayanışıyoruz” diyordu.
Çıplak aramadan geçirilerek, itilip
kakılarak Silivri Cezaevinden duruşma için getirilen Yazıişleri Müdürü İnan Kaya’nın
savunması için süre isterken anlattıkları, sırf gazetecilerin değil, tüm
Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu koşulları net biçimde gözler önüne
seriyordu:
“16 Ağustos günü ağır silahlarla
donatılmış özel harekat polisleri tarafından baskın yapıldı. Gazete çalışanları
ile birlikte darp edilerek gözaltına aldım. Bir haftada gözaltında kaldım Bilir
ve Kaya ile birlikte. Tecrit altında tutuldum bir ay. Savunmam ve avukatlarımla
görüşmelerim engellendi. Gazetenin arşivlerine el konuldu. Haksız tutuklanmam
gazetecilik faaliyetlerinden kaynaklanıyor. Savunmamı hazırlamama tecrit
koşulları uygun değildi.”
Aynı gün bir diğer yargılananlar da
Özgür Gündem’in eski Eş Genel Yayın Yönetmeni Eren Keskin ile Sorumlu
Yazıişleri Müdürü Reyhan Çapan’dı. Keskin duruşmada “Bu gazete düşünce
özgürlüğü nedeniyle baskı altındadır. Bugün bu gazetenin en yaşlı yazarı Musa
Anter’in ölüm yıldönümü. Faili hala bulunamadı” diye anımsatıyordu.
Bu kez de “Çarşamba’nın gelişi
Salı’dan belli” olmuştu.
ÇARŞAMBA:
SERİ GAZETECİ YARGILAMALARI
Çarşamba: Adliye koridorlarında
Hasan Cemal, Dilek Dündar ve Erdem Gül.
21 Eylül Çarşamba günü Çağlayan
Adliyesi’nde neredeyse 24 saat kesintisiz gazeteci yargılaması, sorgulaması,
tutuklaması vardı.
Güne, Cumhuriyet’in eski Genel Yayın
Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün MİT TIR’ları haberleri
nedeniyle yargılandıkları davanın duruşmasıyla başladık. Bu dosya, eski bir
gazeteci olan CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun dosyasıyla birleştirildi.
Neyse ki mahkeme heyeti “gizlilik”
kararı verip salonu boşalttı da, bu davayı izleyen gazeteciler, aynı saatlerde
başka bir Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan Ahmet Şık ve Nedim Şener’in
de olduğu toplam 13 sanıklı Odatv davasının duruşmasına yetişebildiler.
Bütün bunlar yaşanırken, artık
Çağlayan Adliyesi’nin müdavimlerinden olan Hasan Cemal de savcılık katındaki
koridorlarda ortaya çıktı. T24 yazarı ve bir zamanlar Erdoğan’ın “Hasan Abi”si
olan Cemal, “Her Allah’ın günü ‘Anayasa suçu’ işleyen bir Tayyip Erdoğan’la…”
başlıklı yazısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği
iddiasıyla Ankara’da açılan dava için talimatla ifade veriyordu.
Bu arada da 12 gündür gözaltında
olan Ahmet ve Mehmet Altan’ın her an getirilmesi bekleniyordu Çağlayan
Adliyesi’nde. Ancak akşamüstüne doğru getirildiler savcılık sorgusuna. Saatler
süren beklemeden sonra tutuklanma istemiyle mahkemeye gönderildiler.
Altan kardeşleri destekleyen çoktu
adliye binasında ama sağdan da soldan da pek çok intikamcı vardı
“Gazetecilikten değil subliminal darbe mesajından tutuklanacaklar” diye başlık
atacak, twet atacak ve hatta göbek atacak.
Ama gün intikam günü değil, haksız
gözaltına, cezalandırmaya dönüşen tutuklamaya, yasada olmayan bir suçtan
insanların yargılanmasına karşı çıkacak adalet duygusuna ve vicdana sahip olma
günüydü.
Çağlayan Adliyesi’nde sabah
saatlerinde gazetecilerin yargılanmasıyla başlayan süreç, bir gün sonra sabaha
karşı Ahmet Altan’ın serbest kalması, Mehmet Altan’ın da tutuklanmasıyla sona
eriyordu.
Ama bu mola birkaç saatliğineydi.
Çünkü sabaha biten “gazeteci yargılama, sorgulama, tutuklama çarkı” birkaç saat
sonra yeniden çalışmaya başlayacaktı.
PERŞEMBE:
YARGILANAN GAZETECİLER YİNE ADLİYEDE
Perşembe: Çağlayan Adliyesi önünde
Faruk Eren davasında.
Ege’de bir söz vardır, “Menemen
testisi gibi dizilmek” diye. Menemen’den geçerken yol boyunca satıcıların
kaldırımlara dizdiği testileri görürsünüz sıra sıra. Aynı gruptan, aynı
aileden, aynı memleketten insanlar bir araya gelince de hemen bu söz
patlatılır:
“Ne o, yine Menemen testisi gibi
dizilmişsiniz.”
İşte böyle bir Salı’dan,
Çarşamba’dan sonra dün yine gazeteciler aynen “Menemen testisi” gibi dizilmişti
Çağlayan Adliyesi’nin önüne.
Bu kez yargılanan, Özgür Gündem
Gazetesi ile dayanışma amacıyla Genel Yayın Yönetmenliği nöbetine katılan
gazeteci, DİSK Basın-İş Genel Başkanı Faruk Eren’di.
Bu duruşmadan sonra da adliyedeki
bütün bu yargılanmaları haber yapan Cumhuriyet muhabiri Canan Coşkun’un
duruşması vardı. Hakim ve savcılara indirimli satılan lüks konutları
haberleştirdiği için 23 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanıyordu Coşkun.
Aslında dün Çağlayan Adliyesi’nde
Sabah Yazarı Hilal Kaplan da Hürriyet Yazarı Ahmet Hakan’a hakaretten
yargılanıyordu ama davalı da davacı da çoktan gazetecilik mesleğinin kapsama
alanı dışına çıktığı için ayrıntıya girmiyoruz.
Dünkü duruşmalarda sanık olmayan
gazeteciler, sanık arkadaşları Faruk Eren’le dayanışma amacıyla gelmişlerdi
adliyeye. Geçmiş günlerde de sanık olan gazetecilerle dayanışmak için Faruk
Eren geliyordu duruşmalara.
Örneğin Salı günü Ayşe Düzkan
sanıktı ve Faruk Eren dayanışma için adliye önündeydi. Dün de Faruk Eren
sanıktı ve dayanışma için Ayşe Düzkan duruşma salonundaydı.
Zaten gazeteciler de aralarında
espri yapmaya başlamışlardı “Bari Çağlayan Adliyesi’ne yakın bir ev tutsak”
diye. Hatta bu davaların müdavimi olan CHP’li ve HDP’li vekillere de “Siz de
artık Meclis’teki bürolarınızı Çağlayan Adliyesi’ne taşıyın” diye
takılıyorlardı.
Bu arada hakkını yememek lazım,
gazeteci yargılanmalarını neredeyse hiç aksatmadan izleyen “en müdavim”
milletvekili CHP’li Sezgin Tanrıkulu. Hemen hemen hiç ayrım yapmadan yargılanan
bütün gazetecilerin yanında olmaya çabalıyor.
HDP’den Garo Paylan ve Filiz
Kerestecioğlu’nu da saymak gerek Tanrıkulu’ndan sonra.
Elbette bazı davaları izleyen CHP’li
Mahmut Tanal, Enis Berberoğlu, Barış Yarkadaş gibi milletvekilleri de var.
Ancak sanırım onlar biraz “seçici” davranıyorlar. Yargılama Kürt medyasına
doğru kaydıkça pek ortalıkta görünmüyorlar.
İşte Çağlayan Adliyesi’nde bu
haftanın üç gününde gazeteci yargılamaları, sorgulamaları, tutuklamaları kısaca
böyle.
MEĞER
YAKALADIKLARI DEMOKRASİ ‘KAÇMASIN’ DİYE NÖBETTEYMİŞLER!
Perşembe, sabaha karşı: Ahmet Altan
tahliye edildi, Mehmet Altan tutuklandı.
Gazeteciler zaten 15 temmuz öncesi
nöbetteydi.
Silivri Cezaevi’nin önünde “umut
nöbeti”, Bakırköy Cezaevi’nin önünde “özgürlük nöbeti”, Sur’dan Silvan’a,
Nusaybin’e, Lice’ye uzanan bir coğrafyada “Haber Nöbeti”, Diyarbakır
Adliyesi’nin önünde “Adalet Nöbeti” zaten tutuyordu gazeteciler.
15 Temmuz’dan sonra gazetecilerin bu
nöbetleri ağırlıklı olarak Gayrettepe’deki ya da Vatan Caddesi’ndeki emniyet
binalarına, adliyelerdeki duruşma salonlarına kaydı.
Önceki gün Altan kardeşler Çağlayan
Adliyesi’nde sorgudayken, bir grup gazeteciyle, bazı basın örgütleri bir araya
gelmişti “Sesimizi daha fazla nasıl duyurabiliriz” diye.
O gün zaten mesai saatinin tümü
adliyede geçmiş, üstüne üstlük artık “fazla mesai”ye geçilmişti.
Toplantının ilerleyen saatlerinde
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yetvart Danzikyan ayağa kalkıp izin istedi:
“Bir de hazırlamak zorunda olduğum
bir gazete var.”
Gerçekten gazeteciler ya sanık
olarak adliyede, ya gözaltına alındığı için emniyette, ya da tutuklandığı için
cezaevindeydi.
O gün yargılanmayan, gözaltına
alınmayan, tutuklanmayan gazeteciler de onlarla dayanışmak amacıyla adliye,
emniyet ve cezaevi önlerindeydi.
Yani gazeteciler zaten muhtelif
nöbetlerdeydi; daha önce akuttu,15 Temmuz’dan sonra artık bu nöbetler iyice
kronik hale geldi.
Biz arkadaşlarımız tutuklanmasın
diye nöbetteydik, gözaltına alınanlar serbest bırakılsın, yargılananlar haksız
yere cezalandırılmasın, tutuklulanan gazeteciler bir an önce tahliye olsun diye
nöbetteydik.
Biz bütün bu nöbetleri tutarken bir
de baktık ki AKP iktidarı ve yandaşları da 15 Temmuz’dan sonra “Demokrasi
Nöbeti”ne çıkmış. Önce sandık ki onlar da bizim gibi dışardakiler içeri
girmesin, içerdekiler bir an önce dışarı çıksın diye nöbet tutuyorlar.
Meğer yanılmışız. Onlar;
özgürlükleri, hukuk devletini, söz söyleme hakkını, toplamda demokrasiyi
yakalayıp içeri atmışlar; “kaçmasın” diye, gardiyan olarak “Demokrasi Nöbeti”
tutarlarmış.
İşte bu
yüzden yargılanmayan, gözaltında olmayan, tutuklanmayan gazeteciler adliyede,
emniyet binalarının ve cezaevlerinin önünde nöbet tutmaktan arta kalan
zamanlarında da gazetecilik yapıyorlar!
*Gazete Duvar