29 Aralık 2011 Perşembe

KÜRTÇE-TÜRKÇE YENİ YIL MESAJI

2012’  SALEK E NÜ BE
-DAXWAZİYA ME ÇEK DANİNE,BİLA ERİŞ KİRİN BİSEKİNE!
-Çİ LEŞKER,Çİ GERİLLA,Çİ TIRK,Çİ  KURD, XORTEN ME NEMİRE!
-HEMU BİNGEHE MAFEN MİROVA KURD BİLA HATİN NASKİRİN!
-ASL BÜYİN AŞTİYE PAYİDARE!
-DEWLET Jİ Wİ KARİDA LİHEVRÜNİŞTİNAKİ BİNE MASE!
-DAXWAZİYA GELE KURD,MUXTARİYET E, JİYANE Kİ FEDARATİF E,
 YAN SERXWEBÜN E, BI REFERANDUMEKİ DESTNİŞANKIN!
-BO CİH ANİNE BE MEHKEME,BO GORA KOMDARİ,BO VALA KİRİNE      GUNDAN,BO ŞEWİTANDINA MEZRAN,LEKOLİNEKİ XERABE MAFE
MİROVAN KOMİSYONEKİ ÇE BİBE!
-POSTA MANALI Wİ XVESTİNE DA SER SALA XWENDEWAREN MEYİ HEMU PİROZ DİKİM
ÇEVİRİSİ;
2 0 1 2 ‘ N İ N  “ Y E N İ   Y I L”  O L A B İ L M E S İ
 İ Ç İ N;
-SİLAHLAR SUSMALI, OPERASYONLAR DURMALIDIR!
-NE ASKER, NE GERİLLA; NE KÜRT, NE TÜRK, GENÇLERİMİZ ÖLMEMELİDİR!
- KÜRTLERİN TEMEL İNSAN HAKLARI TALEPLERİNİN HEPSİ TANINMALIDIR!
-ASLOLAN KALICI BARIŞTIR!
-DEVLET, MUHATAPLARIYLA MÜZEREKE MASASINA OTURMALIDIR
-KÜRT HALKININ ÖZERKLİK Mİ, FEDERASYON MU, BAĞIMSIZLIK MI İSTEDİĞİ
 REFERANDUMLA TESBİT EDİLMELİDİR!.!
-YARGISIZ İNFAZLAR, TOPLU MEZARLAR, KÖY BOŞALTMALAR, KÖY-MEZRA YAKMALAR GİBİ  İNSAN HAKLARI İHLALLERİNİ ARAŞTIRMAK İÇİN, HAKİKAT KOMİSYONU KURULMALIDIR.
-MANALI POSTA BU TALEPLERLE BÜTÜN OKURLARININ YENİ YILINI KUTLAR!



11 Aralık 2011 Pazar

AYRILIK - Birhan Keskin


kaç gecenin çölüdür bu ayrılık
kaç şiirin dölüdür üstüme
örttüğün bu ince sessizlik
kalbim alış artık, kır kendini
kendi duvarında, sesini
kendi duvarına haykır.

tesadüfen birbirine rastlamış
başka başka aşklarsınız siz artık
geceyle gündüz gibi birbirine
ayrılmış. O ki rüzgar, bir zaman
senin çölünde kumlar uçurmuş,
o ki gece ve esmer, görmüyor
sahrayı, sesi içinde karışmış.

her ayrılıkta kendine saplanan bir hançer
kendi sabrını deneyen taş
kendi uykusuzluğunda yatak oldun.
kül koy şimdi yanına korunun
seni kavuran onu da yakmasın.
aşkla besle kendini, gül yetiştir,
sardunya çoğalt.
ki, sen aşktan ve ayrılıktan
başka ne anlıyorsun.



ESKİ AVLUDA - Birhan Keskin

Bir çiçek açtığında
Bir eski avluda
Diyor ki;
Çalıda sarı bir çiğdemim ben
Ve senin çok eski cümlen.
Sen otursan, gitmemiş ki! olsan
Ben sana bir eski Endülüs avlusu
İstersen serin bir Portofino getirsem
Ya da Yedigöllerin yedisini birden.
Bir çiçek açtığında
Bir eski avluda
Diyor ki;
Her şey çok eksik ve neredeyse yok gibiyken
Buldum buluşturdum kendime geldim
Tek eksik sensin! İncecik, çilli bir dille
sen de gelsen.
Ben sana kırmızı kiremitli bir çatı
Begonviller ve bir mavi kapı
Ve illa amansız bir avlu getirsem
Dünya soğur, akşam serinlerken,
Benim sensiz sevinecek bir şeyim yok.
Kılı kırk yardım, altını üstüne getirdim,
Ve işte en gümüş cümlem:
İçimi açtım sana.
İçini açmak için.


3 Aralık 2011 Cumartesi

METİN ALTIOK ŞİİRLERİ*

SONDEYİŞ
Kendine yük haline gelince,
Koru kendini asıl kendinden
Kekik bile kendince kokarken;
Bir tortu kalmıştır geriye,
Ben bildiğin o senden.
Sen de saygılı ol kendine,
Çık yola bir sabah erkenden.
Ya hiçbir yerde görünme,
Ya da geç aynı anda üç yerden.

RÜZGÂRIN YIRTIK YERİ

Saçlarında şimşek parçaları,dilinde kırağı
Sen kimin yetimisin,
Kimi bekliyorsun durduğun yerde?
Sağır bir günün sonunda dilsiz bir gece
Sarıp sarmalıyor seni,
Gökyüzü gıcırtıyla kapanıyor üstüne.
Bak ömrün yarılandı,
Karanlığı kullanmayı öğrenmelisin.
Yazısı akmış ıslak bir sayfa elinde
Yara bere içinde morarıyor şiirlerin
(…)

YOLCU, ACI VE YILAN

-Acı,ey suskun yol arkadaşı anlatsana!
Nerelisin ,oğlun kızın var mı,
Sağ mı annen baban?
Senin de yüreğin kanar mı,
Uzaktayken yakınlarından?

-Bak yolcu bir sır vereyim sana;
Yılan bile arar yavrusunu,eşini.
Ama ben beslenirim ayrılıkla,
Acının gurbetidir memleketi.

-Yılan derler adıma,
Düşman bellemişler beni.
Bir garip sürüngenim dünyada
Acı,ah acı;sokabilseydim seni,
Zehirim bu kadar yük olmazdı sana
(…)
Bir Acıya Kiracı,Bütün Şiirleri,YKY

26 Kasım 2011 Cumartesi

PARTİNİN İTİBARI- DEVLETİN İTİBARI- İNSANLIĞIN İMTİHANI

Arat Dink,Garo Paylan,Hayko Bağdat,Markar Eseyan,Tatyos Bebek'in Ortak Açıklaması


CHP Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün'ün Dersim katliamıyla ilgili “CHP’nin katliamın faili, Atatürk'ün de gözlemcisi olduğu” beyanı başta Dersimli lider Sn. Kılıçdaroğlu olmak üzere tüm ilgili çevrelerde “infial” yarattı.
Partinin ve Atatürk'ün itibarını korumak ve kollamakla başlayan süreç, “bunlardan bahsedenlerin asıl niyetinin ne olduğunu faş etmeye” ve en nihayetinde gözümüzün içine baka baka yalan söylemeye kadar uzandı.
Anlaşılan o ki kolay kolay teslim edilmeyecek olan partinin ve devletin itibarı, binlerce sivil Anadolu insanının bir mezbahada katledilir gibi yok edilmesinden, yüzümüz kızarmadan detaylarını konuşamayacağımız bir zulmün insanlığımıza bıraktığı utanç duygusundan daha güçlü ve daha gerçektir.
Üstelik bu acıyı konuşmaktan men ettikleri gibi, yakında Ermeni Diasporası gibi davranma ihtimalinin hükümeti bekleyen istikbal olduğu korkusunu da bir anda salıverdiler üstümüze.
Yazıklar olsun.
Sn. Başbakan yakın tarihimizde iz bırakacak bir çıkışla katliam hakkında tartışılmaz deliller sundu ve devlette devamlılık vardır düsturu ile özür diledi.
Açıkcası hepimizi heyecanlandıran bir çıkıştı.
Maalesef heyecanımız kursağımızda kaldı.
Çünkü, hemen ardından kendisine yapılmış “çok ağır hakarete” istinaden ekledi:
“Beni Ermeni Diasporasına benzetenin alnını karışlarım.”
Mealini şöyle okuyoruz;
İç siyasette yeri geldi, cinayetlerden cinayet beğendik, ölülerimizden birine uygun mezar yaptık.
Fakat Ermeninin ölüsüne dua etmek sadece bizi değil, devletin itibarını da aşındırır
Bu topraklarda sığdıramadığımız, dünyanın dört bir tarafına dağılmak zorunda bırakılan Malatya'lı, Sivas'lı, Dersim'li, Bursa'lı, Diyarbakır'lı Anadolu çocuklarının silüetine benzetilmek küfürdür, kafirdir.
Sayın Başbakan size de yazıklar olsun.

Biz aşağıda imzası olanlar, iktidara sahip olan veya onun en yakın alternatifine bu tarihi süreçte belirtmek isteriz ki; peşine düştüğünüz itibar ancak insanlığın yaşamına, çocuklarımızın geleceğine, geçmişimizin huzuruna, katledilenlerin onuruna temas ederse kıymetlidir.
Ermeniye benzeyenin değil, bilakis Ermeni olanın bu topraklarda eşit, mutlu ve onurlu bir yaşam sürdürebileceği bir siyasi üslup istiyoruz.
Bir halkın adının anons edilme biçiminin Trabzon Pelitli'de nasıl tınladığını bir düşünün.
Dillerde hakaretin “Ermeni dölü”nden “Ermeni diyasporası”na evrilmesinin, zihniyeti örtmeye yetmeyeceğinden emin olabilirsiniz. İşini daha titiz gören bir ayrımcılık, memnuniyet değil, ancak tedirginlik sebebi olabilir.
Irkçılığın, ayrımcılığın normalleşerek görünmez hale geldiği, “dil sürçmesi” gibi bile algılanmadığı bir iklimde kocaman bir suç işleniyor.
Bu suç sizindir.
Yakın tarihimizde usulüne göre gömülmemiş yüzbinlerce insanın failleri ile kurduğunuz bağın üzerinize yapışmış edası, yakın geleceğimiz için en büyük tehdittir.

3 Kasım 2011 Perşembe

BİR ERMENİNİN MUNCH ÇIĞLIĞI


"Kimseye etmem şikayet /Ağlarım ben halime

Titrerim mücrim gibi/ Baktıkça istikbalime

Perdeyi zulmet çekilmiş/ Korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi/ Baktıkça istikbalime"

Şarkıyı dinlemek için http://www.youtube.com/watch?v=EYY-gAIDSC4&noredirect=1

İlk babamdan dinledim bu şarkıyı. Ortaokuldaydım. Sözleri ağır gelmişti,pek bir şey anlamamıştım..Sonra yılar içinde dinledikçe müziğine ısındım.Hüzünle kavrıyordu insanı.Sözlerine vakıf oldukça tüylerim diken diken oldu. ”Kimseye etmem şikayet,ağlarım ben halime” Kötü bir durumda olduğu açık.Ümitsiz bir aşka düşmüş,sevgilisi terk etmiş belki.Belki başına, kimseyle konuşamayacağı çok berbat bir şey gelmiş,gibi hislerle dinlerdim bu şarkıyı.Her dinleyişimde içime işlerdi.

Çocukluğumda, ergenliğimde 1915 Ermeni tehcirinden haberim yoktu. Babam cumhuriyetçi bir kasaba aydınıydı. Ben okullarda resmi ideolojiyle ‘terbiye edilmiş’ bir öğrenciydim.Gençliğimde “devrimci” oldum.Yol arkadaşlarımla beraber ‘gökyüzünü fethe’ kalkıştık.Marksist- Leninistsim.Ama, işgaller,boykotlar,grevler,direnişler içinde yoldaşımız abimiz Ruhi Su’dan bellediğimiz “Ankara’nın taşına bak / Gözlerimin yaşına bak /uyan uyan Gazi Kemal / Şu feleğim işine bak” marş-türküsünü söylüyorduk.

Sonra yıllar yıllar geçti. Tehciri öğrendim. Soykırım acılarını hem yaşayanlardan dinledim,hem yazılanlardan okudum.Kemani Sarkis Efendi’nin nihavend bestesi bir Munç** çığlığıydı.Bunu öğrendiğimde şarkıyı dinlerken içim bu defa önceki yıllardakinden çok farklı bir şekilde titredi,hüzne gark oldum.Şarkı soykırım sonrası insani bir çaresizliği ,istikbalsizliği,kıstırılmış insanın çıldırmanın eşiğindeki halini anlatıyordu.

Kemani Sarkis Efendi*, resmi ideolojinin yalanlarla üstünü örttüğü bir katliamı, o katliamın acılarını şarkısıyla anlatıyor. Sanat hakikatin feryadı oluyordu.

Sen! Bu yazıyı okuyan arkadaş, önce şarkıyı yeniden dinle. Sonra bir Norveçli Munç’un Çığlık tablosuna, bir de vicdanına bak. Hissettiklerini lütfen yorum bölümüne yaz.

*Kemani Sarkis Efendi (d.1885, İstanbul, Osmanlı Devleti- ö.1944, Paris, Fransa) Klasik Türk müziği bestekâr ve güftekârı.
Üsküdarlı kemençeci Onnik Efendi'nin oğlu olan Sarkis Efendi, ünlü kemani Aleksan Ağa'nın öğrencisidir. Kimseye Etmem Şikâyet adlı nihavend makamındaki ünlü Klasik Türk müziği eserinin güftesi ve bestesi Kemani Sarkis Efendi'ye aittir

** Edvard Munch ( (12 Aralık 1863 - 23 Ocak 1944) özellikle Çığlık isimli tablosuyla tanınmış Norveçli ekspresyonist ressamdır.

18 Ekim 2011 Salı

GÖĞE BAKMA DURAĞI’INDA BİR DOSTLUK HİKAYESİ- Hasan Gürkan


“Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi aferin tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
beni bırak göğe bakalım” T.Uyar

Kış,her taraf kar.Tavşanlı’dayım, çocuğum.. Ekrem, Şerif ve Süha’yla kızaklarımızı aldık, Mülayim Tepeye kaymağa gidiyoruz. Yanımızda sokağımıza yeni gelmiş iki “yabancı” var. Biri kara kuru, bir kız Özkan, öbürü ufak tefek bir tıfıl İbrahim.

Kayak pistimiz eğri büğrü bir yokuş. Yol kenarında, virajda akasya ağaçları var. Şerif kayıyor önce, iki ayağıyla sürekli fren yaparak güvenli şekilde yavaş yavaş iniyor yokuşu. Sonra Süha. Önce bırakıyor kendini, ama viraja yaklaşınca ayaklarıyla fren yapıyor, düşmüyor.

Bana geliyor sıra. Bacaklarımı göğsüme toplayıp bırakıyorum kızağı. Dehşetli bir hızla uçuyorum. Yüreğim kuş gibi çırpınıyor. Virajda ağaca çarpıp yuvarlanıyorum. Ekrem, Şerif, Süha gülüyorlar. Özkan bağırıyor “Ben de Hasan gibi kayacağım.” “Salaklık etme,düşersin,kafayı gözü yararsın” diye ikaz ediyor tedbirliler “Hayır” diyor Özkan “düşersem düşeyim Hasan gibi hızlı kayacağım.” “Ben de,ben de!” diye bağırıyor bücürük İbrahim..Özkan kayarken uyanıyorum.

Daha yeni tanıştık. Kırk yıllık ahbap gibiyiz:

Özkan, Hasan, Meral, İbrahim.

Kim bunlar, nedir, nasıllardır, acaba filan hiç hesap yapmadan bırakıverdik kendimizi, hızla birbirimize aktık. Düşmedik, yaralanmadık. Çocuk kahkahaları gibi yalansız, hesapsız bir dostluk iklimi yarattık.

Soframıza Turgut Uyar’ı buyur ettim,misafirimizdi.Kendisini,şiirini yani severim. ‘Göğe Bakma Durağı’nı okuyordum.Doğum günümdü,söylememiştim.Masada öğrendiler.Şiir şefkatliydi, hepimizi sardı,sarmaladı.

Bir başka gün, gene dost sofrasındaydık. Yum gözünü dediler, yumdum. Açtığımda hediyemi gördüm. Göğe bakma durağını önüme getirdiler. Sanatkârı Özkan yardımcısı İbrahim’di. Çok sevindim, çok hislendim. Zor tuttum kendimi. Ağlamadım. Çok rakı içtim.

“Dördümüz birden sevinebiliriz, göğe bakalım” diye geçirdim -içimden. Kimse duymadı, ama dördümüz birden göğe baktık, sevindik.

3 Ekim 2011 Pazartesi

QİJİKA REŞ-KARAKARGA.KÜRT ANARŞİSTLERİNİNSESİ*

- Anarşizmin ana akım Kürt siyasetiyle çakıştığı ve çatıştığı noktalar neler?

Ramazan Kaya: Bu sorunun cevabı, Kürt siyasal hareketinin hangi dönemine baktığımıza bağlı olarak değişir. Hareketin son dönemde ortaya koyduğu ideolojik paradigma, anarşizmin özgürlükçü literatüründen önemli oranda beslenen, anarşizmin tarihsel mücadele yöntemlerinden esinlenen bir doğrultuda görünüyor. Komünalizmden, doğrudan demokrasiden, öz-yönetim kültürünü geliştirmekten söz eden, devlet ve kapitalizm karşıtı bir siyasal çizgi esas alınmaya çalışılmakta. Yüksekova’daki köy komünleri, yine Viranşehir’de hayata geçirilmeye çalışılan komün deneyimi özgürlüğün deneysel mekânlarını yaratmak adına heyecan verici gelişmeler. Buradan baktığımız da özgürlük tahayyülümüzle Kürt hareketinin ideolojik yönelimi arasında önemli fark yokmuş gibi gözükmektedir.

Ancak hareketin özgürlükçü ideolojik çizgisiyle hareketin siyasal pratikleri arasında gözle görülür bir paralellikten söz etmek zor görünmektedir. Hareketin siyasal ve askeri aktörlerinin hareket üzerinde hâlâ çok ciddi bir hegemonyası söz konusudur. Küçük bir beldenin belediye başkanının kim olacağını bile merkez belirlemektedir. Yürütülen savaşta ve önemli siyasal kararlarda tabanın belirleyici rolünden söz etmek mümkün değildir. Hiyerarşik ve merkeziyetçi siyaset kültürü ve tartışılması teklif bile edilemez olan liderlik kültü olduğu gibi varlığını sürdürmektedir. Kürdistan’daki doğal kaynakların talanı, baz istasyonları, Türk burjuvazisinin bölgeye yatırımlar yapmasına yönelik çağrılar, Kürt orta sınıfını palazlandıran ihaleler, kentlerin belli semtleri arasındaki keskin uçurumlar, ekolojik ve anti-kapitalist bir belediyecilik politikasıyla bağdaşmamaktadır.

‘Sivil itaatsizlikte orduya gerek var mı?’

- Peki taban 'komünalizm, kent konfederasyonları' gibi terimleri anlıyor mu?

Ramazan Kaya: Tabanın bu kavramların ideolojik içeriğini ayrıntılı bir şekilde bilmesine gerek olduğunu sanmıyorum. Önemli olan yeni politik doğrultunun Kürdistan’da nasıl bir karşılık bulduğudur. Yürütülen siyaset, halkın hayatına değen, halkı kapsayan bir pozitif dönüşüm yarattığında, değişimin hangi noktalarda olduğuna ilişkin tabanın farkındalığı da artacaktır. Anarşistlerin “Yap, göster” sözü bu bağlamda önemlidir. Bahsi geçen köy komünlerinde ihtiyaca yönelik bir üretim ve adil bir paylaşımın olması, üniversiteyi kazanan çocuklara ortak komünden bursların verilmesi, kadına yönelik şiddetin belli yaptırımlarla önlenmeye çalışılması yeni bir siyasal kültürün nüvelerini oluşturmaktadır. Devletçi solun, Mesih’in inmesini beklemesi misali o meçhul devrim şafağını bekleyemeye gerek yok. Ancak gerekli dönüşümün çok sancılı geçeceğini düşünüyorum. Komünden bahsettiğimiz yerde başkana gerek var mı? Doğrudan demokrasiden bahsettiğimiz yerde partiye gerek var mı? Sivil itaatsizlikten bahsediliyorsa orduya gerek var mı? Bu geçiş döneminin nasıl atlatılacağını yaşayarak göreceğiz.

‘Bu saatten sonra hiçbir Kürt, Öcalan’dan daha önemli olamaz’

--Öcalam'sız bir kürt hareketi hayal edebiliyor musunuz? Öcalan’sız bir Kürt hareketi hayal edebiliyor musunuz

R. Kaya: Öcalan, hareketin ruhani lideri ve Kürt ulusal kimliğinin kurucu miti olarak tarihteki yerini alacaktır. Bütün toplumların benzer süreçlerden geçerek uluslaştığını söylemek mümkün. Bu saatten sonra hiçbir Kürt artık Abdullah Öcalan’dan daha önemli ve daha değerli olamaz. Nasıl Türkiye Cumhuriyeti var olduğu sürece hiç kimse Atatürk’ten daha değerli olamayacaksa, Kürtler açısından da bu böyle kalacaktır. Ayrıca Kürt hareketi zaten şu an Öcalan’sız yürüyor. Ortada devasa bir organizasyon var. Bugün PKK’nin savaş konseyi artık savaş kararı aldığı zaman Öcalan’dan gelecek kararları çok da beklemiyor. Hareketin sosyal, siyasal ve ekonomik alanlarında çok nitelikli kadroları var. Öcalan, davanın sembolü ve moral kaynağı konumunda ama Öcalan yarın fiziksel olarak ortadan kalksa bile hareketin varlığını sürdüreceğini düşünüyorum.

‘Erkek tahakkümüne karşı Öcalan siyasal bir sigorta’


Zozan Özgökçe: Bence Öcalan mitinin varlığını sürdürme biçimi Atatürk gibi olmayacaktır. Atatürk’ün kültü, dondurulmaya çalışılan bir toplumsallık üzerinden üretilmeye çalışılmaktadır. Ancak Öcalan ruhani lider olarak varlığını sürdürse de Kürt hareketinin kendi dinamiklerini üretme ve belli bir siyasal rotayı takip etme kararlılığı kolay kolay son bulmayacaktır. Kürtlerin gündemi, bakış açısı ve durduğu yer tarihsel ve güncel ihtiyaçlar doğrultusunda sürekli değişmektedir. Bir tek Öcalan’ın söyledikleri hareketi belirlemiyor, farklı siyasal bileşenlerin yarattığı enerji de hareketin rengini, söylemini ve taleplerini etkilemektedir

R. Kaya: Bugün MSF’de anarşistlerin de sunum yaptığı bir panelde, Emine Ayna: “Erkek tahakkümüne karşı Öcalan siyasal bir güvence, bir sigortadır” dedi. Bence bu çok doğru bir belirleme. Kürdistan coğrafyasında hüküm süren eşitsiz cinsiyet ilişkilerinin hareket içinde kadının aleyhine işleyen pozisyonuna, Abdullah Öcalan’ın bizzat kadının lehine müdahale etmesi, kadının aktif bir güç olarak kendisine özerk bir siyasal alan açmasını kolaylaştırdı. Bu da kadın öznelerin Öcalan’ın kadına öncelik tanıyan söylem ve analizlerini referans göstererek erkeklerin politik iktidarına direnmelerini ve kurucu politik figürler haline gelerek taleplerini mücadeleye eklemlemelerinin yolunu açtı. Kürt kadını açısından Öcalan ismine atıfta bulunmak, Öcalan’ın varlığına şükran duymak, erkeğin politik hegemonyasını yarmanın çıkış kapısı, erklenmenin en kısa yolu anlamına gelmektedir.

Z. Özgökçe: Bir feminist olarak, Öcalan’ın “bunu tartışın” demesi üzerine feminizmi tartışmayı sorunlu buluyorum. Tabii ki de feminizm tartışılmalı ama bu daha çok hareketin kadın öznelerine dayalı bir şekilde gerçekleşmelidir.

- Derginiz İmralı’ya gidiyor mu?

Rawin Sterk: Biz bu dergiyi İmralı’ya göndermeye çalıştık. Asrın Hukuk Bürosu'na gittik. Ancak Öcalan’dan bahseden ve Kürtçe yazının olduğu hiçbir yayını Öcalan’a ulaştırmamaya dair bir kuraldan dolayı dergi İmralı’ya ulaşmadı. Ama avukatları dergiyi beğendi ve her ay dergiyi istiyorlar, gönderiyoruz.

‘Kürt hareketi partili olmayan siyasi oluşumları ciddiye almıyor’

- Derginin üçüncü sayısında, Sami Görendağ’ın Öcalan’ın anarşizm algısına yönelik tepki toplayan bir yazısı yayımlandı. Öcalan okusa nasıl tepki verirdi?
 Z.Özgökçe: Öcalan okusaydı bence daha farklı değerlendirirdi. Öcalan’ı kutsal olarak addeden kitle Öcalan hakkında yazı yazılmasından, onun hakkında konuşulmasından veya onun yarattığı değerlerden söz edilmesinden bile rahatsız. Ancak Öcalan aksine her kavramın konuşulması ve tartışılmasını istiyor.

R.Sterk: Bence, Öcalan dergiyi okuduğunda hem çok anlam biçecek, hem de dergiye olumlu şeyler söyleyecek. Öcalan bir sürü görüşme notunda "beni neden eleştirmiyorsunuz” demiştir.

Belma Yıldıztaş: Gelişmenin tek yolu, farklı bakış açılarının ortaya çıkmasından geçiyor. Yazıda önderlik tartışılıyor, en çok öne çıkarılması gereken nokta bu. Öcalan da bunu anlayabilecek kadar akıllı bir adam. Bu eleştiri onu da geliştiren bir şey olacak.

R. Kaya: Öcalan’ın, “Özgürlük Sosyolojisi” adlı kitabında anarşizme yönelik kısa bir değerlendirme var. Analizlerinin bir kısmı önemli yanılgılar içerse de “Orta Doğu’da özgürlük mücadelesinde anarşistler önemli bir müttefiktir” belirlemesi önemlidir. Öcalan, Sami’nin yazdığı o yazıyı okusaydı muhtemelen şöyle derdi: “Bu arkadaşlar, benim fikirlerimden yararlanıyorlar, beni anlamaya çalışıyorlar, ama ciddi anlamda eksik ve yanlış bir kavrayışları var” derdi. Bu bir Öcalan klasiğidir (gülüyor).

- Demokratik Toplum Kongresi'ne (DTK) neden çağrılmadınız?

R.Kaya: Ana akım Kürt hareketinde partili olmayan siyasi oluşumları ciddiye almama tutumu var. Örneğin, feministlerin partisi olmadığından onları ne blokta, ne de çatı partisi kurma platformlarında müttefik bir güç olarak göremiyoruz. Ayrıca anarşistlerin, radikal feministlerin, ekolojistlerin ve eşcinsellerin gittikleri her yeri politik olarak sabote etmeleri ve yerleşik siyasal algıyı tersyüz etmeleri, hareketin yaratmaya çalıştığı konsensusu sarsacağından endişeleniyor olabilirler. Bu soruyu yine de DTK sözcülerine sormak lazım. Ben cevabını bilmiyorum.
- BDP ve DTK, Türkiye genelindeki farklılıklara daha açık, Kürt coğrafyasındakilere daha mı kapalı?


R. Kaya: Kürt siyasi platformlarına katılan bileşenler bir süre sonra Kürt siyasi hareketinin ideolojik hegemonyasına belli oranda tabi oluyorlar. Kürt hareketi tersinin mümkün olacağını bilse, bence çağırmazlar. Farklı siyasal geleneklerden gelen Şerafettin Elçi, Altan Tan genel olarak hareketin ideolojik hegemonyasını genişletme gerekliliğiyle aday yapıldılar. Sonrasında ise bildiğiniz gibi özerkliğin ilanı ve meclisin boykotu konularında ciddi çatırdamalar ve tartışmalar doğdu.

‘Van'da kimse okumasın diye 30 dergi satın aldılar’

- “Vatan haini” ilan edildiğinizi söylüyorsunuz, neden?

R. Sterk: Aslında Kürt hareketinde anarşizme karşı önyargı yok, çünkü zaten hareket zaten anarşist öğeler barındırıyor. Şu an KCK'den tutuklananlar DTK mensupları ve Kürt hareketinin buradaki batıdan görünmeyen aktörleriydi. Anarşizmi uygun biçimde pratiğe döken radikal demokrat insanlardı. Devlet onları toparlamasının ardından siyaset daha acemi, daha duygusal, zaman zaman liberalizme kayabilecek kişilere kaldı. Bize gelince Kürt hareketinin bize yönelik eleştirileri biraz da bizim üslubumuzdan kaynaklı. Çatışma yer yer uygun olmayan üsluplarla ve ortamlarda yaptığımız eleştiriler yüzünden çıkıyor. Bu normal bir durum. Biz de aslında anarşizmi yeni öğreniyoruz.

Yıldıztaş: Anarşizm ilk bakışta insanlara korkunç gelen bir şey ama bir süre sonra onun olumlu taraflarını içselleştirebilecekler.

Z. Özgökçe: Kürdistan’da eğer bağımsız işler yapıyor ve var olan ağ içinde yer almıyorsanız, “bizden değiller” bakışı doğuyor. Böyle bir durumda bir yok sayılma süreci yaşanıyor zaten. Qijikareş için de “bize karşı bir şeyler yazıyorlar”, “bu dönem bu olmamalıydı, şu yazılmamalıydı” benzeri geri dönüşler alıyoruz.

R. Sterk: Örneğin, dergiyi satılması için Mezopotamya Kültür Merkezi'ne götürmüştüm. 1. sayıyı aldılar ama 2. sayıyı almadılar. Birçok yerde bu uygulamalarla karşılaşıyoruz. Hatta Van'da biri kitapevine gidip kimse okumasın diye 30 dergi satın alınıyor.

- Mezopotamya Kültür Merkezi'nin gösterdiği gerekçe neydi?

R. Kaya: “Hareketin ve Öcalan’ın şahsına yönelik bir karalama kampanyası yürütüyorsunuz. Hareketin eleştirisi üzerinden kendinizi var etmeye çalışıyorsunuz” dediler.
- Öyle misiniz?

R. Kaya: Hayır, öyle bir tavrımız yok.

‘PKK’dan 5000 infazın hesabını kim soracak?’

- Peki, bu bir paranoya mı?


R. Kaya: Evet. Tüm sol örgütlerde görülen klasik bir paranoyadır. İnsanların kafalarında soru işaretleri oluşmasından, sorgulamalarından ve hareketin öncü kadrolarının taban üzerindeki hâkimiyetini yitirmesinden korkuyorlar. Öcalan’ın kendisinin de itiraf ettiği gibi, hareketin tarihinde haksız yere infaz edilmiş sayısı beş binlerle ifade edilen kadrolar var. Bu infazların hesabını kim verecek, çok merak ediyorum. Her türlü eleştiriyi yıkıcılık ve hizipçilik olarak algılayan, farklı söylem ve duruşlardan korkan, biat kültürünün hâkim kılınmaya çalışıldığı ortamlarda bu infazlar maalesef kaçınılmaz oluyor. Öcalan, avukatlarla görüşmesinde “parti içi infazların üzerine gidilsin” dedi ama kim gidecek? Hangi siyasal güç veya özneler bunun hesabını lider kadrolarına sorma kudretine sahip ki?

- Aynı zamanda PKK’ya bu infazları hatırlatan, hesap sorulmasını isteyen bir grup musunuz?

R. Kaya: Hatırlatmaların bir yaptırıma dönüşmesi veya sonuç verme ihtimali mümkün gözükmemektedir. Her hareketin bir resmi tarihi olduğu gibi bir de gayri resmi tarihi vardır. Tarihi kazananlar yazdığı için, kaybedenlerin tarihinin başka türlü bir isyanın mayasını oluşturması ve iktidarlara musallat olan bir lanete dönüşmesini temenni etmekten başka şansımız yok.

‘Kürdistan’da farklı yapılanmaların hepsi tehlike altındadır’


- Siz benzer bir tehlikeyle karşı karşıya mısınız?

R. Kaya: Açıkçası bir gün o aşamaya evrilebileceğini düşünüyorum ama henüz onların otlaklarına daha girmedik. Olur da bu özgürlükçü akıntılar bir gün güçlü bir çağlayana dönüşürse, 2000-3000 kişi kara bayraklarla sokaklarda isyan halayını oluşturursa, birileri gelir “siz ne yapmaya çalışıyorsunuz, derdiniz nedir?” diye hesap sormaya başlar. Ancak, şu an biz onlar için daha çok kafası karışık, mızmızlık yapıp ayak direten birkaç şımarık çocuk olarak gözükmekteyiz.

Z. Özgökçe: Ben örgütsel kararla değil de, kendisine durumdan vazife çıkaranlar tarafından saldırı veya benzeri hareketler olabileceğini düşünüyorum. Birçok kurumda dergimiz yasak. Biz daha çok sayı çıkarmaya devam edeceğiz, hatta gelecekte farklı kitaplar basmayı ve çeşitli etkinlikler yapmayı planlıyoruz. Yeni sayılar ve diğer çalışmalarımız gelecekte bize karşı kin ve öfke biriktirenler tarafından tehlike oluşturabilir. Kürdistan’da farklı yapılanmaların hepsi zaten birçok yönden bir tehlike altındadır. Biz kuşlar ve böceklerle ilgilenen bir dergi dahi olsaydık bağımsız bir şeyler yapmamız bir tehlike olarak görülürdü.

‘PKK, devlet korkusunu ve efendilik kültürünü yok etti’

- Vicdani retçi misiniz?
R. Sterk: Evet.

- Anti-militarist söyleminiz PKK için de geçerli mi?

R. Kaya: PKK’nin, devletin şiddetinin zorunlu sonucu olarak doğmuş meşru bir şiddet olduğunu düşünüyorum. Fanon’un şiddet tezlerinden çok istifade
 etmiştir. Devlet korkusunu, efendilik kültürünü yok etti ve Kürtlerin önündeki bariyerleri yıkarak Kürtlerin özne olarak çağdaş teorilerle ilişkilenmesine yol açtı. Özellikle sol ideolojideki ısrar, kadın, yoksul köylüler ve şehirlerdeki işçiler, öğrenciler üzerinde çok doğru yansımalar yarattı. Hareketin idealleri doğru olmakla beraber, mücadele yöntemleri ve örgütlenme modeli hep sorunlu bir durum arz etmiştir. Klasik Stalinist örgütlenme modeli olan, merkeziyetçi, otoriter ve hiyerarşik bir yapı hâkim oldu. Yani tabanın tavanı belirleme gücünün zayıf olduğu, Jakoben bir modernleştirme projesi söz konusuydu. Son dönemde modernleşmeci çizgiden bir vazgeçiş var ve gittikçe ağ örgütlenmesine benzeyen, tabanın kendini yönetebildiği modeller yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.

‘HPG’nin başı dergiyi gördüğünde ‘Ben bunu her ay istiyorum’ dedi’

- PKK içinde anarşistler var mı?

R. Sterk: Kürt hareketinin en anarşist kanadı dağdaki kanadı. Otoriterlik ve hiyerarşi dışında neredeyse anarşist yaşıyorlar. Kandil’deki en tepedekilerin dergimizi okuduklarını biliyoruz. Legal alandaki hareket mensubu insanlardan sert tepkiler alırken, HPG'nin başı dolaylı yollardan dergi talep etti.

- HPG’den derginize dair geri dönüş oldu mu?

R. Sterk: HPG veya PKK’yle organik bir bağımız yok. Bir kişi hem bizi bireysel olarak vurmak, hem de dergiye karşı tavır oluşsun diye bizim dergiyi oraya götürerek “Bakın böyle bir dergi çıkarıyorlar, anarşistiz diyorlar ve önderliği eleştiriyorlar, yaptırım kararı almamız gerekiyor” demiş. Çünkü Kandil, “dergiyi yasaklayın” dediğinde buradakiler açık bir tavır alır. Ama HPG’nin başı Nurettin Sofi dergiyi gördüğünde “Ben bunu her ay istiyorum” diyor. Böylece bize burada uygulanan durum, Kandil'de frenlendi.

‘Dağ ovadan daha demokratik’


- Kandil’de derginizin okunuyor olması ne demek?
R. Sterk: Dağdakiler, Öcalan'ın söylediklerini bir ayet gibi algılamıyor. Kürtçe’de arkadaş anlamına "heval Öcalan" demek burada dayak yemek sebebi oluyor. Ama burada Öcalan, tabulaşma noktasındayken orada Öcalan’ın da bir insan olduğu noktasından bakıyorlar.

- Dağ, bu konuda ovadan daha mı demokratik?

R. Sterk: Kesinlikle daha demokratik. Sıkı bir bağlılık söz konusu olsa da eleştiri de yapılabileceği bir ortam var. PKK'de eleştiri ve özeleştiri mekanizması vardır. Her şey buna tabidir. PKK'nin taviz vermeyeceği çok az noktadan bir tanesi de budur. En ufak hareketine dönük özeleştiri yapmak zorundasın ve arkadaşını da eleştirmelisin.

- Anti militaristsiniz ama ‘PKK meşrudur’ diyorsunuz, ‘PKK’da eleştiri temeldir’ diyorsunuz ama eleştirenlerin infaz edilmesinden bahsediyorsunuz. Bunlar fazlasıyla çelişkili değil mi?

R. Kaya: Egemenlerin şiddetiyle, ezilenlerin başvurmak zorunda kaldığı şiddetin aynı kefede tartılabileceğini düşünmüyorum. Ezilenlerin şiddeti, yasa-koyucu devlet şiddetine karşı bir anlamda Walter Benjamin’in “ilahi şiddeti”dir. Ancak her “ilahi şiddet”in, günün birinde siyasi elitlerin iktidarlarını sağlamlaştırma terörüne dönüşme ihtimali de her zaman mümkündür. PKK, elbette karşı-şiddeti daha farklı kullanabilirdi. Bu kadar devasa hiyerarşik bir ordu yapılanmasına dönüşmek yerine daha esnek ve iktidarın belli ekonomik kurumlarına yönelik sabotaj eylemlerini ve sivil itaatsizliği etkili kılarak sonuç alması mümkündü. Şiddette bu kadar uzun süre ısrar etmeyebilirdi. Savaşın, insanları keskin saflara böldüğü bir iklimde farklı bir derdi dillendirmenin imkânları da ortadan kalkıyor. Savaş karşıtlığı veya şiddet karşıtlığı devletin şiddet tekeline ve militarist aygıtlara yönelik kitlesel bir muhalefete dönüşmediği sürece ezilenlerden silahlarını bırakmasını talep etmek her türlü eşitsizlik ve sömürü ilişkisini onaylamaktan veya üstünü örtmekten başka bir sonuç vermez.

- Bazı anarşistler Blok’u destekledi. Siz nerede durdunuz?

R. Sterk: Son seçimlerde İstanbul ve Ankara'daki anarşistler arasında çok yoğun bir tartışma yaşandı. Biz bir grup anarşistle birlikte Blok'u desteklemeye karar verdik. Anarşizm parlamenter sisteme karşı olsa da seçilecek kişilerin cezaevinde olması durumu değiştirdi.

R. Kaya: Ben oy kullanmadım. Ama oy kullanmayı anarşist ideallerden vazgeçiş veya temsili siyasete teslim olmak olarak görmüyorum. Madunların kendi adına konuşmasına destek sunmak, bazı insanların cezaevi koşullarından kurtulma mücadelesiyle dayanışma göstermek ve iktidarın siyasal tekerine çomak sokmak adına oy verilebilinir. Bende bu arkadaşları gönülden destekledim. Ama hiçbir zaman temsili politikaları nihai bir mücadele yöntemi olarak görmedim ki bu arkadaşlar da öyle görmüyor zaten. Sami de “Benim oyum cezaevindeki bir tek insanın dışarı çıkmasına yarayacaksa amacına ulaşmış demektir” diyerek Van’dan blok adayı Kemal Aktaş’ı destekledi. Zozan’da oy kullandı zaten.

Z. Özgökçe: Ben bu süreçte oy vermemeyi düşünmedim bile. Kadın olduğu için öncelikle Aysel Tuğluk’a oy vermek isterdim ama oturduğum yerden aday olan Nazmi Gür’e oy verdim.

‘Diyarbakır’da feci bir hiyerarşi ve Kürt diplomasisi var’

- Son soru, neden Diyarbakır değil de Van?

R. Sterk: Bu işi başlatan arkadaşların Vanlı olması bir etken ama böyle devam etmesi için bir gerekçe değil. Kürt siyasetinin merkezi, algılardaki başkenti olan Diyarbakır’da feci bir hiyerarşi ve Kürt diplomasisi söz konusu. Buranın artık kurtarılacak bir şeyi kalmamış. Diyarbakır’da olduğu kadar Van’a modernizm girmedi. Bu anlamda Van bayrak çekmiş bir noktaya gelsin diye de mücadele veriyoruz. Ayrıca, Van’ın alternatif bir durumu da var. Kendilerine anarşist demeseler de kendi aralarında başka bir tahayyülleri olan doktorlar var. Onlar da bir dergi çıkarıyor.
*Özel söyleşilerle çıkacak beşinci sayısı yakında raflarda olacak Qijika Reş’in yazarlarından Zozan Özgökçe, Rawin Sterk, Ramazan Kaya ve destekçilerinden Belma Yıldıztaş’ın T24'ün sorularına verdikleri cevaplar.


















29 Eylül 2011 Perşembe

GÜVERCİN SEYAHATNAMESİ - KARİN KARAKAŞLI*

Kutsal kitapların sayfalarından
kanat çırpmış da
bugünümüzün acziyetine konmuş
güvercin, kan revan içinde
Simgesi kılındığı barışı
bir palyaçonun gülümseyişi gibi taşır
hüzünlü ve kara mizah bir iğretilikte

Her halini gördüm güvercinin
Bazısı martılara yem oldu
bazısı araba altında bıraktı kuş canını
İzledim kimisinin
bayat ekmekleri keyifle yutuşunu
guru guru dem tutuşunu
sonra insanlığa nispet
havalandılar kanat kanat her şeyin üzerinden
En çok da o zaman acıttılar zaten

Bir fazla olasılıktı güvercinin uçması
Gitmelerin en geniş tamlamasıydı
O yüzden ne zaman bir gitmek düşse içime
güvercin kanatlarını duydum
çırpış çırpış
Son buldu o sesle birlikte
Her türlü kalakalış

Gitme zamanıydı
Gittiğim her yerde
güvercinler izledi beni
şehrin eski zaman köşelerinde
Sürülerleydiler
İlle de tarihi camilerin serin avlularında
rastlaşırdık elden gagaya
mısır bahanesiyle
Sonra delenmiş gibi havalanırdı hepsi bir anda
Bakardım arkalarından
Bir de uçmanın sırrını söyleyeydiler…
Uçtukları yön
Her şeyin üzerine çıkabilme boyutuydu
Bunu anladığım anda artık
yarıçapıydım çizdikleri geniş dairenin
Kendimi kendime tamamlayacaktım
Yola çıkacaktım
Çünkü bazen öyle olur
Bir yokuştan denize inersin de
bir bakmışsın
Sonu gelmiş şehrin
Hiçbir rüzgar deva değil
genzindeki bir sıkımlık yumruya
Üşürsün, güvercinler birbirine sokulur




*Benim Gönlüm Gümüş. Aras Yayınları

27 Eylül 2011 Salı

SÜRGÜN * - PINAR DOĞU

Bedenimde başkalarının çölü
ah şark mahçubu dokunuşlar
aşk ne tür bir vakittir zamanda
hiç bakışlım
ıslık sesli çavlanım
her ışıkta okurdum yüzünü
yüzün ki kelimelerin eskicisi
ağzımda uyuyor gülüşün
öldüğünden beri

şimdi hepimiz ayrı ayrı kederiz
biraraya getirsen kaç kuyu ederiz
ve bilmem ki bu akşam
hangimize ineriz

hangi geçmişten miras kalır Şirin
sevda ki kadınlığın dağıdır
şahikasını arar durur Ferhat
yarasını arar körpe bir irin
bilmem ki kendimizi
yeniden sevebilir miyiz

de ki ayrılık dilde bir il
de ki ayrılığın sürgünüdür yaz
hasreti dileyazdık
aşk her yaz eski bir dil
biz hep o kuyuyu kazdık

ah sevdalarımın şahikası
kalbine düşülmez
kalbine çıkılır
yoksa nasıl yazılır
bir kuyunun hatırası

açılırken gül deneyimli bir acemiliğe
her yaz gecikir zamana
her yazı gecikir yaşama
biraraya getirmez artık bizi hiçbir ayrıntı

ne uzundur uçurum ağıtlarım
ne uzundur bir uçuruma ağıt yakması
dağını bile kurtaramamış bir uçurumuz
kendimize kavuşmamız kimin intiharı

*Şairin Eylül 2011'de yapılan İstanbu lUluslararsı Şiir Festivali'nde okuduğu şiir
.

23 Eylül 2011 Cuma

ACININ TARİHİ –TURGUT UYAR

kalın ve karanlık bir çatı merdiveni gibi
giderilmez eksikliğini tanırım onun
suyun bardakta duruşu gibi
bir öfke usul usul büyürken kuytuda
yemyeşil bir çayır görünümündedir
haziran ortasında bir gümüş lüfer
büyülü bir fotoğraf bir gümüş çerçevede
ve evinde hemen hazır bir silâh
böyle kargaşalı günler döneminde
beşer onar koparılan bir takvim sanki
bahara

bunlar güzel şeyler biliyorum
herkes de biliyor kuşkusuz
ama ne kadar güzel ne kadar güzel
serçenin kış günü yemidir
alnı akıtmalı bir atla düğüne gitmek
ayışığı penceresi, bir güzel insan sesi
ama ne kadar güzel
kırda bir oğlak kadar
kışlada bir türkü kadar
rüzgârda kuruyan tülbent kadar

oysa gece tam yarısıdır bir günün
ve daha güçlüdür gündüzden
ben şimdi diyorum ki bir bak şu alanlara
sokaklara köprülere kiremitsiz damlara
taşlara sopalara aman vermez silâhlara
şehir haritasına trafik lâmbasına kan içinde adamlara
kan içinde adamlara
kan umutsuzluktur
ona kendini hazırla
ne kadar yalnız olduğumuzu hep hatırla
açlıkları yoklukları kırımları
-örneğin sensiz olmak ömrümün bir akşamında-
bir bölgeden birine giden orduları uçaklarla
yalanlar ihanetler karmakarışık limanlar
iki şeyin apansız karşı karşıya geldiği dünyada
ben şimdi diyorum ki
buna inanmak gerek
bir susam gibi boyuna sulamak umutsuzluğu
ve direnmek
hep direnmek devam etmek adına
diyorum ki acılığı eksilmesin ağzımızdan
boyuna tükürmek için
boyuna

22 Eylül 2011 Perşembe

AHMAKLIK VE AYMAZLIK - ETYEN MAHÇUPYAN*

MİT ve PKK yetkilileri arasında yapılmış olan bir dizi görüşmenin beşincisinin kamuoyuna yansıması, son derece hayırlı bir gelişme oldu.

Toplumun bu tür bir çabayı yadırgamadığı, aksine desteklediği bir kez daha tescil edildi. İleride yeniden bu noktaya gelinecek... Kandil'in bombalanmasıyla PKK'nın yok edilemeyeceğini, PKK olmasaydı bile bugün her an şiddete eğilim gösterecek bir Kürt meselesine sahip olduğumuzu herkes biliyor. Çözümün ancak konuşma yoluyla sağlanabileceği de giderek sindiriliyor. Ortaya çıkan bant kayıtlarının algılanma ve değerlendirilme biçimi ise toplum açısından bir merhalenin daha geçildiğini kanıtlıyor: Bundan böyle bu tür görüşmelerin şeffaf olmasının hiçbir sakıncası yok. Hükümetin deşifre olma korkusu taşımadan sorunla yüzleşmesi mümkün.

Görüşme kayıtları hükümetin içerik açısından da bu misyonu taşımaya hazır olduğunu gösteriyor. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, muhtemelen saatlerce sürmüş olan söz konusu toplantının daha başında hükümetin yaklaşımını hem niyet hem de prosedür açısından berrak bir şekilde ifade ediyor: "Eylemsizliği, çok samimi olarak söylüyorum..., Başbakan'ın da fikri budur, bir zaman kazanma parametresi olarak ortaya koymuyoruz. Biz eylemsizliği varolan konuşmaların bir sağlayıcısı olarak görüyoruz. Yani var olandan daha sistematik, daha yoğun bir müzakere ve görüşme sürecinin devam edilmesinden tarafız." Fidan, hükümetin bu yaklaşımının rasyonelini de gayet iyi ifade ediyor: "Bizim perspektifimiz, bu sürecin kesintisiz devam ettirilmesi... Çünkü yoğun iletişimle biz birtakım krizlerin önüne geçebileceğimize açıkçası inanıyoruz... Çünkü önümüze bundan sonra çok daha şeyler çıkacak modaliteleri aşmak için, teknik sorunlar çıkacak, onlar üzerinde enerji harcamamız gerekecek."

Kısacası Fidan, çözüme giden sürecin önünde en azından iki tür engel olabileceğini söylüyor. Bunlardan 'teknik' dediği, muhtemelen iki tarafın iyi niyet sahibi olsalar bile zaman ve doz açısından anlaşamadığı noktaları belirtmekte. Diğer engel ise birkaç yerde 'modalite' terimiyle ifade ettiği, baltalayıcı eylemlere, çözüm niyetinden sapışlara ve kontrol dışı durumlara işaret etmekte. Anlaşılan hükümet çözüm yoluna çıkıldığında geri adım atmak istemediği için, herhangi bir şekilde oyuna getirilmemenin de tedbirini alma peşinde. Kesintisiz görüşme bu açıdan her iki tarafın da amacına uygun bir süreç. Siyasi yönden ele alındığında PKK gibi şiddet kullanan bir hareketin devletle kesintisiz konuşma noktasına gelmesi başlı başına bir başarı sayılabilir. Çünkü bu, muhatap alınmanın, siyasi bir aktör olarak toplum nezdinde meşruiyet kazanılacağının garantisidir. Öte yandan devlet açısından kesintisiz görüşme, devletin zihniyetine göre bir taviz de olabilir, bir açılımcı yönetim cihazı da... Eğer otoriter bir kafa yapısına sahipseniz bunu 'terör örgütüne' taviz gibi yorumlayabilirsiniz. Ama hükümet böyle bakmamış... Demokrat bir yönetim tarzının doğal adımı olarak görmüş. Öyle ki, kesintisiz görüşmenin gerekçesi olarak 'karşı tarafla' ortak bir sorumluluk içinde olduklarını, çözümün bu ortak sorumluluğun içinden üretileceğini komplekssizce söyleyebilmişler.

Üstelik bu yaklaşımın pragmatik ve araçsal bir arayış olmadığını, gözlemlere dayanan ilkesel bir davet olduğunu da yine bu kısa bant kaydından anlıyoruz. Kesintisiz görüşme ile eylemsizlik halinin bir bütün olduğunu vurgulayan Fidan, sonrasında şöyle diyor: "Sınırını çizdiğimiz, amacına yönelik bir eylemsizliğin ve devamlılığın, ben her türlü meşruiyeti ve ilerlemeyi sağlayacağı noktasında muazzam önemli olduğuna inanıyorum." Yani süreklilik kazanmış bir eylemsizlik ve konuşma sürecinin, hem çözüme gidişin hem de bunu meşruiyet zemini üzerinde sağlamanın önkoşulu ve garantisi olduğu söylenmiş oluyor. Bu değerlendirmenin rasyoneline ilişkin ise Fidan, basit ama son derece sağduyulu iki tespitte bulunuyor: "Ben demokratik mücadele içerisine girip de dünyada sonucuna ulaşamamış hiçbir hareket görmedim... Şu getirilmiş aşamadan itibaren ben meşru bir hareketin bir engelle karşılaşacağını sanmıyorum."

Özgürlük için savaştığını söyleyen bir hareket, çıkış noktasında bundan daha fazla ne isteyebilir? Eğer PKK bu gelinen noktayı Kürt toplumuna anlatsaydı, acaba BDP'nin oyu ne olurdu? Açıkça söylemek gerekirse, buradan Kürt siyasi hareketi büyük bir prestij kazanır, PKK liderlerinin toplumsal meşruiyeti katlanır, BDP'nin oyu da muhtemelen yüzde 10'u geçerdi... Çünkü devletin muhatap olarak almasının ötesinde, eylemsizliğin aynı zamanda kesintisiz konuşma anlamına geldiği de söyleniyor. Dahası devlet bunu bizzat kendisi istiyor! Bundan da öte, Başbakan'ı doğrudan temsil eden kişi bu sürecin talep edilen hakları getireceğinin kesin olduğunu ve Kürt siyasetinin önünde hiçbir engelin olamayacağını vurguluyor.

Şimdi Kürt siyasetinin ve Kürtlerin kendilerine sormaları gerekmez mi? Gelinen noktanın bir ahmaklık veya aymazlık olmadığına nasıl ikna olabiliriz?

e.mahcupyan@zaman.com.tr
*Zaman Gazetesi,22 Eylül 2011

19 Eylül 2011 Pazartesi

KİDEMLİ SİYASİ GÖÇMEN SELÇUK UZUN'UN ALMANYA'DAN ALMANYA İNTİBALARI

HEM SEVERİM, HEM SEVMEM,HEM DE GICIK OLURUM

(Severek,sevmeyerek,gıcık olarak okunacak bir yazı.MP)

Bu Almanya denilen memlekette 24 yildir yaşadıktan sonra, insan bazı şeyleri çok seviyor,
bazılarını sevmiyor, hatta gıcık oluyor. Tabii bunlar benim kişisel görüşlerim.

İlk önce sevdiklerimden başlıyorum:

Ben bu memleketin trafik düzenini severim. (Başka ülkeye gittiğinizde afallarsınız.)
Arabamı geceyarısı durdurup "Guten Abend“ (iyi akşamlar) diyen, kendini tanıtan, nazikçe
ehliyet ve ruhsatımı isteyen, "alkol muayenesi yapabilir miyiz“ diye soran, kontrolden sonra
"Danke schön“ (Teşekkür ederim) diyerek " "Gute Fahrt“ (iyi yolculuk) dileyen Alman trafik
polisini severim. (Çok 'nazik'tirler.)
Ben Almanların caddelerini ve sokaklarını severim. Çünkü sel felaketi dışında, en şiddetli
yağmurda bile ortalığı sel basmaz. (Bassa bile 15 dakika sonra "burayı sel mi basmıştı ya!“
dersiniz.)
Ben Almanların kütüphanelerini severim. (O kadar sessizdir ki, nefes almaktan korkarsınız)
Almanların "Entschuldigung“ (Özür dilerim) "Verzeihung“(Affedersiniz) ve "Es tut mir
Leid“ (Üzgünüm) demelerini çok severim. (Özür dilemesini bilirler.)
Alman "Finanzamt“ ının (Vergi Dairesi) vergi denkleştirmesi yapmamı hatırlatan mektubunu
severim. (İstersen vergini ödeme bakalım!)
Alman tezgahtarın 1 Cent para üstünü hiç sormadan geri vermesini severim. (Sıkıysa
vermesin!)
Almanların "Bratvurst“u (Beyaz sosis) ile birq içmesini severim. (Zaten bu adamlar bu
yüzden şişko)

Sevmediklerim:

Bize ikide bir misafir olduğumuzu hatırlatan politikacıları sevmem. (Hala böyleleri var)
Ben Alman Parlamentosundaki görüşmeleri hiç sevmem. Ruhsuz, kavgasız-gürültüsüz geçer.
(Herkes efendi efendi görüşünü söyler, teşekkür eder ve gidip yerine oturur.Ya hiç olmazsa
birine sataş deqil mi?)
Ben Almanların "Sauerkraut“unu (Sirkeli ekşä lahana salatası) hiç sevmem. Midem ayağa
kalkar. (Nasıl yerler anlamıyorum ki)
Ben Alman milli takımının futbolunu sevmem. Adamlar ruhsuz oynuyorlar. (Son yıllar hariç
diyorum, çünkü takımın yarısı yabancı)
Ben kendisine karşılıksız verilen herşeyden kuşkulanan Almanları sevmem. (Ben de
vermiyorum zaten)
Ben Alman filmlerini ve dizilerini hiç sevmem. Müsamere gibidir. ( Filmde yabancılar çoksa
iş değişir)
Biz yabancılara misyoner ruhu ile gereğinden fazla yardım eden Almanları sevmem. (Fazla
merhametten maraz doğuyor)
Yabancılar üzerinden kariyer yapan Almanları sevmem. (Fazla ukala olurlar)
Bu ülkenin günde beş kere değişen havasını da sevmem. (Buradaki Türkler "Almanların bi
karısına bi de havasına güvenme“ derler.)
Ben Alman şaraplarını sevmem. (Çünkü üzüm kokar)

Gıcık olduklarım:
Ben bu memlekette günlük yaşamı düzenleyen 100 bin kuralın 95 binine gıcık olurum. (Kaos
çıkmasından ödleri patlar)
Trafik kurallarına uymayan Almanlara gıcık olurum. (Kuralsız Alman, Alman değildir!)
Şerit değiştirdikten veya tam dönerken sinyal veren Almanlara gıcık olurum. (Bu nedenle
korna çalarım ve korna çalma yarışı başlar)
Her başı sıkışan Almanın “Beratung”a (Danışma´ya) da “Therapie”ye koşmasına da gıcık
olurum. (Ne kadar sorunlu adamlar bunlar ya!)
Almanların olur olmaz herşeye “Bedinungsanleitung” (Kullanim kılavuzu) yazmalarına gıcık
olurum. (Aman Allahım, sandalyeye nasıl oturulacağını bile yazarlar)
Almanlarin tasma takarak kedi dolaştırmalarına gıcık olurum. ( Dört bacaklılılara hürmet çok
fazladır burada!)
Trafikte orta parmağını gösterdikten sonra kaçan ama ilk ışıkta yakaladığım Almanın,
arabanın bütün camlarını kapatıp, kapıları kitledikten sonra, başka tarafa bakmasına gıcık
olurum. ( Ya o parmağı gösterme ya da erkeksen çık dışarı!)
Ben bir Almanın yarım yamalak Almanca konuşan bir yabancıya “Ay,siz ne kadar güzel
Almanca biliyorsunuz” demesine resmen gıcık olurum. (Böyle konuşarak, Almancanın içine
etme demek isterler)
Ben bir Almanın yabancıların misafirperverliğini suistimal etmesine de alenen gıcık olurum.
(Ne bulurlarsa yerler, rakıyı bile bir dikişte içerler)
Hayatında ilk defa Türkiye`ye tatile gidip gelen bir Almanın “Ay, siz ne kadar
misafirpervermişsiniz” demesine fena halde gıcık olurum. (Hani sanki biz buradakiler
hödüğüz de!)
Haftanın sekiz günü arabasını yıkayan Almana gıcık olurum. (Valla seyyar araba yıkama
ekibi iyi iş yapar)
Köşedeki meyhanede bira içmek için “Kalender”ine (Randevu ajandasına) bakan Almana
gıcık olurum. ( Hala ne kadar disiplinli olduklarına şaşarım)
Almanların “Ordnung-Sauberkeit-Disziplin” (Düzen-Temizlik-Disiplin) kelimelerine gıcık
olurum. (Artık sigara izmaritini bile yere atanlara bunları söylüyorlar)
Almanlarin eşyalarını atarken, ilk önce yabancıya ister misiniz diye sormalarına da gıcık
olurum. ( Ben de eşya atarken ilk önce onlara soruyorum)
Bizi bizden iyi bildiğini iddia eden Alman beni gıcık eder. (Valla bazıları bizi çok iyi bilyor)
Trafik kazasından sonra olay mahalline çağrılan Alman trafik polisinin trafik kuralları
nutkuna gıcık olurum. ( Tabii içimden neler demem ki!)

Tüm bunlardan sonra hatta çaktırmadan entegre bile oluyor insan. Bir de bize bu konuda hep
nutuk atıp dururlar. Velhasıl sevdiğim, sevmediğim ve gıcık olduğum yanlarıyla, bu ülke yani
çok sevmesem de, biraz fazla gıcık olsam da, ama biraz da sevdiğim, başka bir ülkeye
gittiğimde "bu ülkede yaşanır mı“ deyip, özlediğim, yine de kürkçü dükkanı gibi geri
döndüğüm burası, hiç te fena bir ülke değil gibime mi geliyor mu dersiniz galiba!

18 Eylül 2011 Pazar

APE MUSA’YI SAYGIYLA ANIYORUZ

YAŞAMIN BİR BAŞKA ADI DİRENMEK

kekik, reyhan ve kaçak tütün kokusu taşırdı rüzgar.
alçak damlı evlerin yüksek, küçük pencerelerinden
soluk ışıklar yayılırdı geceye
köpek havlamaları korkulara karışır
kaygıları beslerdi.
sonra dağlardan kurşun sesleri gelirdi belirli belirsiz
namlunun ucunda çırpınırdı yürekler.
ağıtlar yankılanırdı dağlara doğru
kapılar kırılır,
talan edilirdi sevdalar, umutlar
ve insan olan ne varsa.
ve kan akardı derelerimizden
Zilan, Munzur, otuzüç kurşun ve Nevala kasaba
ve ülkenin bütün derelerinde.
o iklimde kalırdı acılar.
duymazdı bir allah’ın kulu çığlığımızı
ve dağlara sevdalanırdık karabasan gecelerin sabahında
direnmek kalırdı Kürde çünkü yaşamın bir başka adı direnmekti.
Musa Anter

(Lalocan Zinar’dan alındı)

17 Eylül 2011 Cumartesi

SERMUHARRİRİMİZİN SEYAHATİ VE AVDETİ

İkamet İzdihamı Ve Kur’ası

Sermuharririmiz Hasan Şişman Gürkansız iki hafta süren Dersaadet seyahatinden Allaha şükürler olsun selametle Emekevibarışevi’ne avdet etmişlerdir.

Kendilerinin katarakt ameliyatı için İstanbul’a gideceğini haber alan MP okurları zatı muhteremi misafir etmek, ağırlamak için uzun kuyruklar oluşturarak idaremize müracaat etmişlerdir.1126 kişi arasında çekilen kur’a da şans Doğan Oğuzer ile Özkan Schulze ve İbrahim Erim çiftine gülmüş, aynı zamanda Hasan efendinin yakin ahbabı olan Doğan bey Avcılar- ekseriyeti mil’li olan- mütekait muallimler sitesindeki lebi derya evini ve bu ikili Sıraselvilerdeki konaklarını teslim etmişlerdir.

Çapa Gözde Nümayiş Ve İzdiham

Hasan Efendi’ye Çapa Göz kliniği şefi muhterem Prof Belgin İzgi hanımefendiden randevuyu, MP sadık okurlarından Dr. Nihal Başıbüyük almıştır. Randevusuna gitmek için 6 Eylül sabahı kalabalık bir konvoyla yola çıkan Sermuharririmizi Çapa’da binlerce hayranı “Türkiye Hasanla kurur duyuyor!” nidalarıyla karşılamıştır. Emniyet tedbiri alan çevik kuvvet bu gayri kanuni nümayişçileri şeker gazı ve vazelinlenmiş cop kullanarak dağıtmıştır.

Bütün klinik çalışanları ve şefleri tarafından ihtimamla muayene edilen sermuharrimizin ameliyatına mahal olmadığına karar verilmiştir.

“Katarakt Bir Tekamül Merhalesidir”

Bu kararı tebessümle ve vakarla karşılayan kendileri “Doğumumla ölüme doğru başladığım hayat yolculuğumda, katarakt olmayı, sünnet olma, ilk mastürbasyon, ilk kerhane, ilk meyhane, evlenme, boşanma gibi tekamül merhalelerinden biri olarak mülahaza etmekteyim” diyerek tarihe geçecek manalı bir laf etmişlerdir,

Teşekkür

Bizler MP emekçileri olarak, Sermuharririmize evini açan Doğan beye, konağını bağışlayan Özkan ve İbrahim Çiftine;Avcılarda,Sıra selvilerde, Kuzguncukta, Burgaz Ada ve Büyük Adada zatı muhteremi gördükleri her yerde, sevgi nümayişinde bulunan onbinlerce hayranına teşekkürü borç biliriz.

28 Ağustos 2011 Pazar

ŞEYH BEDREDDİN İÇİN


Köylü (Numan Dönmez )hazırladı

“Ayağı yer mi basar zülfüne berdar olanın
Şevk u zevk ile verir can u seri döne döne “

( Zülfünün tellerine ayağı takılan yere mi basar!
Senin için zevkle,zevkle verir canını döne döne)
Necati:XVI.yy divan şairi

İzahat:
Nazım'ın meşhur Şeyh Bedrettin Destanı'na konu olan ve Aydın-Karaburun isyanlarında müritleri Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal'in yenilmeleri üzerine yakalanıp XV.yy.ın ilk çeyreğinde Trakya-Serez'de idam edilen Simavne kadısıoğlu Şeyh Bedreddin’in idam edilmesini bir müridinin hissiyatıyla anlatan bu beyit onaltıncı yüzyıl divan şairlerinden Necati’nindir.

BEDREDDİN--Hilmi Yavuz
mübalağa akşam olur
güz, nefti dolaklarını kuşanır da gelir
yaprağın fetrete düştüğü zaman

sen ey yaz günlerini
top top ak çuhaya tebdil eyleyip
ve bir solgun gülümseme olarak
eğnine giyen şaman

buyur otur
şeyhim
samanyollarının ilık sedirine uzan
uzun, görklü ve sof
yüzünü bizden yana döndür
bize buğdayın ateşini
gözlerin tımarını
ve hüznün varidatını anlat

elini elimize dokundurmadan

sen ki öldüğü yere
bir kök sümbül bırakır gibi
usulca sevdalar bırakan
ovaların ve kartalların musahibi
ne zaman diye sorma, ne zaman
yaprağın fetreti gülün kıyamına
gülün kıyamı ağacın isyanına
dönerse iste o zaman

mübalağa akşam olur
güz, nefti dolaklarını çıkarır da gelir

elini elimize dokundurmadan










26 Ağustos 2011 Cuma

MİLLİYETÇİLİK VE KÜRT MESELESİ - Sevan Nişanyan

İnsanlar neden illa ki “benim dilimi konuşsun, isterse çapulcu olsun” sıfatında birilerinin yönettiği bir ülkede yaşamak ister, bundan ne zevk alır, bir gün bile anlamış değilim. Amerikan üniversitesine pekala gidiyorsun, Singapur şirketine çalışıyorsun, Japon hastanesine yatıyorsun, İngiliz kitabı okumayı seviyorsun, Arjantinli sevgili tutuyorsun. Neden yaşadığın ülkenin tarım orman ve hayvancılık bakanlığı seninle aynı dili konuşmaktan başka hayatta bir artısı olmayan öküzlerin elinde diye mutlu olasın, vallahi anlamaktan acizim. Avusturyalı daha iyi yapıyorsa ver o yapsın, sana ne?

Yani Kürtlerin bağımsızlığı fikrine en ufak bir sempatim yok. Ona bakarsan Türklerin bağımsızlığı fikrine de sempatim yok. 1919’da burasını bir müddet İngilizler yönetseydi bugün bin kat daha iyi bir yerde yaşıyor olurduk, şüpheniz olmasın.*

Ha Kürtlere nerede sempatim var söyleyeyim.
Birileri eline sopayı almış yüz senedir memleketi sıra dayağından geçirmiş. Habire adamlara kimlik üzerinden hakaret ediyor, bizim atalarımız Ortaasyadan geldi size kodu, siz zaten adam sayılmazsınız, diliniz yok, kültürünüz yok, tarihiniz yok, ne mutlu yüce ırkımızdan olana, ya seversin ya terkedersin, sus hizaya gel eşek herif o dili konuşma diye girişiyor.

Şimdi, asgari onur sahibi olan bir insan böyle şeye tahammül edemez. Normal olarak hayatta kimlikle mimlikle işi olmayacak biri de olsa hakaret karşısında o kimliğin onurunu sonuna kadar dik tutmak ister. O lafları da Allahın izniyle o heriflere yedirir. Doğrusu budur. Bunu yapıyorsa alkışlanır. Yapmıyorsa “demek ki haketmişin” derler.

Derdimiz Kürtlere bağımsızlık yahut özerklik yahut demokratik bilmemne değil, hayır. Maksat o hakaretleri sahibine yedirmek. Kürtlere – ve Ermenilere, Japonlara, Türklere vs. – hakaret edemeyecekleri bir ambiyansı yaratmak. Yani derdimiz Türkiye meselesi, Kürtiye değil. Yoksa bana ne Kürdistandan? İki yılda bir kere Diyarbakır’a gideceksem ha pasaportla gitmişim ha pasaportsuz, ne fark eder?

Önceki yazıda başka şey anlatmışım ama, Allah için bir kişi anladı mı bilmem.

Bırak Kürtler haklı mı haksız mı davasını, yazı onunla ilgili değil. Bir gözlem yapıyor. Diyor ki dünyada ufak ulus milliyetçiliği azmıştır. Bir milletin öbür milleti kafasına göre yönetebildiği devir kapanmıştır. Koca Sovyetler Birliği yapamadı, Yugoslavya yapamadı, Saddam Hüseyin yapamadı, Etiyopya bile yapamadı. Hani nüfusu bir-iki milyon olur, ya da Tibetliler gibi kendi yurtlarında azınlığa düşmüş olurlar, belki. Ama on küsur milyonluk, coğrafi bütünlüğe sahip dünya yüzünde başka örnek var mı? Yok. Hepsi bu kadar. Hayal kurmanın alemi yok. Ya Türkiye aklını başına toplayıp Kürtleri memnun edecek bir çözüm bulacak. Ya da bugün olmazsa yarın, acı hakikatle yüzyüze gelecek. Başka ihtimal bulunmuyor.

Bundan 150 sene önce biri dese ki Bulgaristan, Arnavutluk yarın öbür gün kopar, herhalde saçmalıyor derlerdi. Sonuç ne oldu, sen ona bak.

Hem gaz ver, gaz ver, nereye kadar? Türkiya büyük ülkedir, çok çok çok büyük ülkedir, sıfır sorun padişahıdır, Somalinin hamisidir, peki, ama gazla bu iş bir yere kadar yürür. Sonra patlar.*
Sonra yazı hiç tahmin etmediğiniz iki argümanla devam ediyor.

Bir, zannettiğinizin aksine vakit Türklerden değil Kürtlerden yana. Cumhuriyetin ilk devrinde oraları bugünkü kadar Kürdistan değildi. Mardin’e Kürtleri sokmazlardı. Siirt’te, Urfa’da, Adıyaman’da kimse Kürtçe konuşmazdı. Şimdi git bak ne oldu. Van’ı saymazsan Türk kalmadı. Süryani kalmadı. Araplar sindi, kayboldu. Zazalar araziye intibak etti. Kürt nüfus deli gibi arttı. Ve Batıdan göründüğü gibi hiç değil, özgüvenleri geldi, Kürtlükleri keskinleşti. İyi mi oldu kötü mü oldu demiyorum. 35 yıldır memleketi bucak bucak gezen ve bölgenin tarihini iyi bilen biri olarak, gördüğümü söylüyorum.

İki, sopa yöntemi ters tepti. Haklıydı, haksızdı, ama insancıklar yazık filan demiyorum bakın. Onlar ayrı mevzu, sırasıyla ona da geliriz. Buz gibi bir tespit: adamları vurdukça, dövdükçe, hapiste bilmem nerelerine cop soktukça tırsmadılar; daha bilendiler. İtiraf edeyim, direnmeleri hoşuma gidiyor. Bana da yapsalar inşallah ben de bilenirdim. Ama hoşuma gitse de gitmese de olgu bu. Fakt yani. 76’da, 80’de oralara giderdim, o zamanki haleti ruhiye ne, bugünkü haleti ruhiye ne. Arada uçurumlar var, ve korkma, sinme, tevekkül etme yönünde değil, zalimi hor görme yönünde. Galip geleceklerine inanmışlar. Daha bundan öte başa çıkamazsın. Yenildiğini kabul edeceksin. Bitti. Değiştir plağı. Hepsinin sorumlusu Ergenekon’du de, beş tane aptal paşayı içeri at, yeni sayfa aç.*

Ha bundan ne sonuç çıkarmışım? Yaşasın halkların bilmemesi mi demişim, zafer narası mı atmışım? Hayır. Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunması lazım demişim. Hatta o yetmez, Kuzey Irak’la Suriye de Türkiye’nin yörüngesine girse ne iyi olur diye üstü kapalı niyet belirtmişim. (Evet, merak ettinizse söyleyeyim, Ermenistan da girse ben şahsen sevinirim.)

Ama bunun için ne lazım? Bir dar, bir de geniş açılı lens lazım.

Dar olanı şu: Dünyada biri büyük biri küçük iki milletin başarıyla bir arada tutunabildiği örnekler nereler? Saymışız, Büyük Britanya var, İspanya var, iyi kötü Kanada var. Türkiye’nin önündeki örnekler budur. Aşağı yukarı bunlardan birine benzeyen, yahut o minval üzerine yeni bir şeyler kotaran bir model buldun buldun. Yoksa unut Hakkari’yi. Amerika’yı baştan keşfedecek değiliz. Model budur, çözüm de şayet bulunacaksa orada bulunacaktır.

Geniş olanı da şu: Türklerin o allahın cezası millet-i hakime kibrini kırmadıkça çözüm mözüm olmaz. Kürt kardeşim yerine aynı rahatlıkla Kürt ağabeyim diyebildiğin gün, sünnetsiz Ermeni dölünün de bu milletin mukadderatında omzu ve ağzı kalabalık yeniçeri kadar hakkı olduğu fikrini içine sindirebildiğin gün bir önceki paragrafta sözü edilen çözümleri adam gibi masaya koyup tartışabilirsin. Yoksa konuşalım diye ağzını her açtığında karşındaki sadece hakaret duyar; açılımın da ayağına dolanır; vermeye tenezzül ettiğin haklar da, verdiğin gün solar, kurur, dökülür.

İşte buyurun, çözüm perspektifi. Bana sorarsanız gayet vatanperver, yapıcı, iyimserimsi bir perspektiftir. Ama yok öyle değil deseniz de üzülmem. Yeter ki adam ne demiş diye merak edin, kırk senelik bayat şablonlarla sayfamı doldurmayın.
Mersi.



24 Ağustos 2011 Çarşamba

MECELLEYLE CEBELLEŞME - Köylü* (Numan Dönmez )


*Sermuharririmizin kendisine verdiği vazifeyi bi hakkın ifa eden Köylü’ye Tahsisat-ı Mestureden yüklü bir ödeme yapılmıştır.

1.Sıfat-ı arızada aslolan ademdir. (Önemli olan sonradan edinilen özellikler değil insanın kendisidir.)

2 .Def-i mefasid,celb-i menafiden evladır. (Kötülüklerin etkisizleştirilmesi, yararların elde edilmesinden iyidir.)

3.Zaruretler,memnu olan şeyleri mübah kılar. (Zorunluluk,çaresizlik yasak olan şeyleri yapılabilir duruma getirir,yasak olmaktan çıkarır.)

4.Bir özür için caiz olan şey, o özrün zevali ile batıl olur. (Bir engel için geçerli olan neden,engel ortadan kalkınca anlamını yitirir.)

5.Mani zayi olunca memnu avdet eder. (Engel ortadan kalkınca yasaklanan şey geri gelir,serbest olur.)

6.Kelamda aslolan mana-yı hakikidir. (Sözde önemli olan gerçek anlamdır..Yani: Ne diyo len buuuu?)

7. Mana-yı hakiki,müteazzir olduğunda mecaza gidilir. ( Gerçek anlamı dile getirmek zorlaştığında mecazlardan yararlanılır.)

8.Sual cevabda iade olunmuş addolunur. (Bir yanıtın içinde hangi sorunun karşılığı olduğu da vardır.)

9.Sabite bir söz isnad olunmaz, lakin maraz-ı hacette sükut beyandır. (Susma hakkını kullanana bir söz mal edilemez,fakat gerektiğinde susmak da anlamlandırılabilir..Yani:Sükut ikrardan gelir.)

10.Hatası zahir olan zanna itibar yoktur. (Hatası ortada olanın-sanığın- sözüne,kendine güvenilmez.)

11.Bi kader'l- imkan şarta riayet olunmak lazım gelir. (Olanak ve koşulların değiştiremeyeceği yazgıyı kabullenmek gerekir.. Yani: Takdir- i ilahi.)

12.Mazarrat menfaat mukabelesindedir. (Zararlar,elde edilen yararların bedelidir,karşılığıdır.)

13.Külfet ni'mete ve ni'met külfete göredir. (Çekilen güçlüklerle elde edilen sonuçlar birbiriyle orantılıdır. Yani:Ne kadar ekmek,o kadar köfte.) 14.Hayvanatın kendiliğinden olarak cinayet ve mazarratı hederdir. (Hayvanların,insanların istem ve denetimi dışında ölmeleri,birbirlerini öldürmeleri,zararları boşa gider.)

15.Gayrın mülkünde tasarrufla emretmek batıldır. (Başkalarının malı-mülkü hakkında ileri geri konuşmak,karar vermeye yeltenmek boştur,yanlıştır. Yani: Elin üçünden beşinden sana ne len.!)

22 Ağustos 2011 Pazartesi

TURGUT UYAR ŞİİRLERİ

BİR İNTİHAR AKŞAMI ÜSTÜNE
SÖYLENTİ

Her şey bir unutkanlıktı
arada bir deliler gibi kavuştuğumuz
tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında
kısacık yoğun bir akşam
biliyordum bir soğuktu nereye varsam
bir yanımda bir el bir yanda vazgeçilmez bir sancı ve
kısacık yoğun bir akşam.”

FREDERİCO GARCİA LORCA İÇİN
“(…)
Bir halkın gösterişsiz, sessiz cömertliğinde
Ölüm nasıl söylenirse öyle
İspanyol dilinde
ve her dilde...
obra
completas
Artık kat iyen biliyoruz;
Halk adına dökülen kan
Sapı güldalı güzelliğinde bir bıçaktır
Dişlerin arasında...
İspanya da
ve her yerde...

ÇOK ÜŞÜMEK

“Bir Kalır uzun resimlerde anısı sakallarımızın
Urban içinde Üşüyüp Üşüyüp kaldığımızın
Bir Kalır yanık yağlar yataklarda o oteller
Meydanlar heykeller sizin olmadığınız o her yer
O çok yalınç gerçekli gelip gitmeler
Bir Kalır uzun duvarlar ve onların dipleri
Bir Kalır Yılgın Adamların hep "Evet" dedikleri

Çok üşürdük hep üşürdük üşümekti bütün yaşadığımız
Üşürdü ellerimiz aşkımız sonsuz uzun sakallarımız

20 Ağustos 2011 Cumartesi

KÖYLÜ'DEN BİR SÜMBÜLZADE VEHBİ ŞİİRİ

Hayli zemandır uzak kaldığım muhterem karilerimi bi-hudut hürmetlerimle selamlarım.Bu avdetimde , divan şiirimizin fırlama şuarasından Sümbülzade Vehbi'nin ziyadesiyle meşhur bir manzumesini takdim edeceğim.Malumat-ı evvel (ön bilgi):Divan edebiyatında 'rücu' diye bir söz sanatı vardır.Şairin,söylediği sözü,anlamı güçlendirmek için geri alıyormuş gibi yapıp düşüncesini pekiştirmektir.Vehbi'nin RÜCU şiiri bunun güzide misallerinden biridir.Rivayet olunur kim,padişah Vehbi'ye,'Bana öyle bir şiir yaz ki,beyitlerin ilk mısralarında boynunu vurdurmak için celladı çağırayım,ikinci mısralarında ise sana bir kese altın vereyim. Bunun üzerine Sümbülzade Vehbi aşağıdaki şiiri yazar:

Azm-i hammam idelüm, sürtüştürem ben sana
(Hamama gidelim, ben sana sürtüştüreyim)
Kisi ile sabunu, rahat itsin cism ü can
(Kese ile sabunu, bedenin ve ruhun rahatlasın)
Lal-i şarab içirem ve ıslatıp geçirem
(Kırmızı şarap içireyim ve ıslatıp geçireyim )
Parmağına yüzüğü, hatem-i zer dirahşan
(Parmağına yüzüğü,o parlayan altın mührü)
Eğil eğil sokayım, iki tutam az mıdır,
Lale ile sümbülü kakülüne nevcivan (delikanlı)
Diz çökerek önüne ılık ılık akıtam,
Bir gümüş ibrik ile destine ab-ı revan (eline su )
Salınarak giderken arkandan ben sokayım,/
Art eteğin beline, olmasın çamur aman
Kulaklarından tutam,dibine kadar sokam,
Sahtiyandan çizmeyi,olasın yola revan
Öyle bir sokayım ki,kalmasın dışarda hiç,
Düşmanının bağrına hançerimi nagehan (birden)
Herkese vermektesin,bir de bana versene,
Avuç avuç altını,olsun kulun şaduman (sevinçli)
Eğer arzu edersen ben ağzına vereyim,
Yeter ki sen kulundan lokum iste her zaman
Sen her sabah gelesin,ben Vehbi'ye veresin,
Esselamün aleyküm ve aleyküm esselam











15 Ağustos 2011 Pazartesi

YOL - Ayla Pakyüz

Kaldırım kenarında bir siper
gölgesiz yolcuların sığınağıdır
her noktada yeniden başlayan tümceler
sonsuz takiplerimin nesnesi
gölgeme benzer
bir kaçan bir kaybolan
izsiz lekelerdir

ardından yetişemediğim zamanın
kanıtlarını silen güneşin peşinde
bir şey arıyor dünya
ne de düzgün yuvarlanarak

aydınlığı hiçliyor şu barışsız öfke
içkin bir savaşı istemedi hiç
ölüsünden sıyrılıyor üst beden
önce öksüz bırakılıp
gömülüyor tarihe
dimağımıza atılan kurşunlarla
yitirilerek artıyor zaman
sonra ekleniyor süslenerek
satırların sabrına

usumu uyandıran soluksuz karmaşanın
kaybolmuş dehlizlerinde fark ettim
her biri aynı patikaya çıkan kapıları
merakım da olmasa göremezdim
kara bir tünelin ucundan başlayacağını
en tekin yolculuğumun

bir kapı seçtim daldım içine andan
sezgimi örseliyor artık
konuşmak havadan sudan
1999

HAVADAN SUDAN - Ayla Pakyüz


Suya değdirdim ayaklarımı
bulutlara karışırken memleketsiz sisler
bir dalga sesini çığırdım ıslığımla onlara
zamanın ardına itilmiş ıssız kıyıların
şimdi öksüz kayalıklarında

suya değdi ayaklarım
martıların karaya saplanmış gagalarına
dikkatini çekemedim göçmen kuşların
havayı suyu düşündüm bir kez daha
bir tek kendisini göremeyince gözüm
konuştum havadan sudan
kalabalık adalar arasında

vapurlarla yarışmaktan yılmış bir martı
şiirine isim bulamayan bir şair kadar dalgın
dolanıyor damlarda bacalarda
yalnızlığı artık istemeyen bir yalnız gibi seyri
hüzünleriyle konarken gözümün deryasına

suları köpürtse de seferleri vapurların
köpürmüyor eskisi gibi
büyüdükçe küçülen hayaller
ufkun sonsuz tüneline çekildikçe
umutlar gözden yiter
vapurlar küçük artık
değil bir küçük gözdeki gibi

yine de büyümek güzel
her yaşta çocuk olmak
umutsuzken umut
yolcuyken
yol
1999

ŞAİR AYLA PAKYÜZ HAKKINDA

16.09.1970 Üsküdar’da doğdu. Çocukluğu Erenköy'de geçti. Erenköy Kız Lisesi’nde okudu. Marmara Üniv. AEF Resim-İş Eğitimi Bölümü’nden 1995'de mezun oldu. 1990-98 yılları arasında profesyonel olarak manken, oyuncu, reklâm yazarı ve yönetmen yardımcısı olarak çalıştı. Çeşitli sanat dergilerinde estetik ve sanat tarihi içerikli makaleleri, şiirleri yayınlandı. 1997’de Mimar Sinan Üniv. GSF Sinema-TV Bölümü’nde başladığı yüksek lisans eğitiminin ardından Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Sanatı ABD alanında araştırma yaptı. 2000 yılında MEB’na bağlı kadrolu Resim öğretmeni olarak atandı. Yürüttüğü dersler ‘Görsel Sanatlar’, ‘Teknoloji ve Tasarım’ olup, ayrıca vakıf üniversitelerinde ‘Sanat Tarihi’, ‘Çağdaş Sanat ve Tasarım’, ‘Sinema Tarihi’ seminer dersleri vermektedir. Eğitim bağlamının yanı sıra, sanat yönetmenliği, plastik sanatlar dekor tasarım olarak yürüttüğü sanatsal faaliyetlerini azaltarak; "kuramsal tasarım" ekseninden "bilgiden ve kendinden sezgiye geçiş" boyutuna dönüşen bir sürece "yeni"den gönüllü olmuştur.

5 Ağustos 2011 Cuma

ALMANYA’DA TKP’Lİ OLMAK - Hasan Gürkan

Göçmen İşçi Yoldaş,
Seni anlatmak istiyorum. Çünkü şimdi sen, hem olmayan partinin neferi, hem de laik, kemalist, marksist bir ulusalcı olarak prototipsin. Efradını cem-i ağyarını mani bir ademsin.

Yıllar önce sen Almanya’ya ülkendeki ekonomik sıkıntılarından kurtulmak için gitmiştin. Belki sosyalizmi hiç tanımıyordun, belki kulaktan dolma solcuydun. Mühim değil, asıl derdin paraydı. Nitekim göçmen işçiliğinin ilerleyen yıllarında da bir yanını hep para endişesi karakterize etti. Paralandıkça araba,ev,arsa- mülklendin. .Bu ara Almanca öğrendin,’medenileştin’.

Türkiye’de altmışlı yıllar yaşanıyordu.27 Mayıs askeri darbesi olmuştu. Türkiyeli kadim solcular gibi sen de taa Batı Berlin’de darbeyi müspet karşıladın. Ülkede eski TKP’lilerden bazıları legal alanda çalışmaya başladı. TİP kuruldu.O güne kadar 51ve 57 tevkifatlarında yediği ağır darbeler sebebiyle ülkede esamesi okunmayan TKP,avrupada göçmen işçiler arasında örgütlenmeye başlamıştı.Seni partileyecek olanlar bu süreçte partilenmişti.Ve işçi derneklerinde çalışıyorlardı.Türkiye’deki mücadeleyle ilgileri TRT’den dinledikleri,ellerine geçen gazetelerden okudukları kadardı İçinde yaşamıyorlardı.Sen de onlardan biriydin.TİP’lilerin, daha sonra MDD’cilerin,Dev-Genç’lilerin, burada grevler,mitingler,polis copları,işkence,faşist saldırıları altında yürüttükleri sınıf mücadelesinin çok uzağındaydınız.

1971 askeri darbesi geldi. Binlerce devrimci hapishanelere dolduruldu. İşkencelerden geçirildi. Mahirler Kızıldere’de Sinanlar Nurhak’ta katledildi, Denizler asıldı. Almanya’da yaşayan sizler, elbet bu olanlara üzüldünüz, öfkelendiniz.Ama sizlerin kılınıza bile zarar gelmedi.Bir yandan paralanmaya bir yandan mülklenmeye devam ettiniz

Seni partilediler. TKP’li oldun.Sovyetler Birliği çizgisinde bir komünist partisinin neferiydin artık.Partin sana itaat etmeyi,soru sormamayı öğretti.Değişmez,tartışılmaz kesin doğruları kavrattı.12 Mart darbesinin çözülme sürecinde diğer sol gruplar gibi TKP’de ülkede örgütlenmeye başladı.DİSK,Kitle örgütleri,fabrikalar,semtler çalışma alanlarıydı.Kısa sürede sol içinde etkin bir siyasi güç oldu.’Sınıf mücadelesi’ bir yanıyla cinayetlere varan sol içi kavga olarak sürüyordu.Yargısız infazlar,faşist cinayetler ülkenin her yanına yayılmıştı.Pek çok yoldaşımız katledildi.Almanya’da senin sırtın sağlamdı.Sana ezberletilenlerle ahkam kesiyordun.

Sonra 12 eylül geldi.Faşist askeri darbe ülkenin üzerine bir karabasan gibi çöktü.Faşizmin Diyarbakır’da,Mamak’ta diğer zindanlarda solun bütün renklerinden arkadaşlara,bizim yoldaşlara neler yaptığını cümle alem biliyor.Siz alamancıların gene’ karnınız tok eyniniz pek’ti. Hepsi bir yana buralarda bütün bunlar olurken ,siz Batı Berlin’de çıkarttığınız derginin kapağına faşist Evren’le Jivkov’un fotoğrafını koydunuz.Sen de parti disiplinine yumak için olmalı, bu rezalete sesini çıkarmadın.

Sonra Türkiye’ye dönüş,legal partileşme mücadelesi vb pek çok şey yaşandı.Parti tarihe karıştı.Ama Berlin’de yaşayan aralarında seninde olduğun bir avuç eski partili “TKP yaşıyor savaşıyor” diye kendilerini kandırmaya devam ediyorlar

Göçmen İşçi Yoldaş,

Enternasyonalistin ‘mil’i olmaz.Sen tatile geldiğinde kırk yıllık ezberinle anlamaya çalışıyorsun ülkeye.Marksizm bulaşmış,milli, kemalist,ulusalcı gözlüğünle bakıyor ahkam kesiyorsun.Üzme kendini tatiline devam et!

2 Ağustos 2011 Salı

KEMAL BURKAY ŞİİRLERİ

GÜLÜMSE
isciler iyi calissin, gulumse/Yoksa ben nasıl yenilenirim /Belki şehre bir film gelir/ Bir güzel orman olur yazılarda /İklim değişir,Akdeniz olur,gülümse

Sazlarım vardı,ırmaklarım vardıçok / Çakıl taşlarım vardı benim/ Ama sen başkasın anlıyor musun/Tut ki karnım acıktı;anneme küstüm /Tüm şehir bana küskün / Birkedim bile yok,anlıyor musun ?/ İklim değişir,Akdeniz olur,gülümse”
K.Burkay

DERSİM

Bir eski öyküdür bileceksiniz /Masallardan kalmıştır Dersim / Ülkemin ortasında gizli/ Yanık bir türküdür Dersim

Yıl otuz sekizdi dağlarda /İri ceviz ağaçları ve atım vardı / Belki bir gökyüzü savaşçısıydım / Bir arpa ekmeği kadar sıcaktı / Toprağım karım ve çocuklarım /

Oysa soğuk bir kuştur / Parıldar süngü / Bana niçin uzaksın düşündün mü? / Bu sularda ölüm bile güzel / Sen hiçkurşunların anlamını düşündün mü?

Yıl otuz sekizdi dağlarda/ İri ceviz ağaçları ve atım vardı /Güneş ve sular ülkesinde orda / Orda ki eski bir öyküdür dersim”
K.Burkay

17 Temmuz 2011 Pazar

SEVGİLİ ARKADAŞIM - SÜREYYA BERFE

1.
Gözlerinin rengi gibi
Yüreğinin rengi gibi
saçların da kendi renginde

Ama ben, ellerini gördüm önce
Toplayan, düzelten, onaran ellerini
Dokunduğuna soluk aldıran
Telâşlı, usta, sevecen ellerini

Geç anladım ve inandım
Her gün daha çok inanıyorum
Ellerin, güzel işlerin karıncası
Ellerin, ellerden bıkmış ellerime sığınak

2.
Yüzünün rengi gibi
Dudaklarının rengi gibi
Saçların da kendi renginde

Ama ben, özverini gördüm önce
İçinden çavlan gibi dökülen özverini
Hep koşan, yürümeyi bilmeyen
Hesapsız, gücendirmeyen, saydam özverini
Neye uzansa dirilten
Susan, hüzünlenen, sıcak özverini

Geç anladım ve inandım
Gün gün daha çok inanıyorum
Özverin, güzel işlerin arısı
Özverin, sözcüklerden yılmış kafama barınak

3.
Derinin rengi gibi
Sesinin rengi gibi
Saçların da kendi renginde

Ama ben, seni gördüm önce
Gülen, yaşayan, bilen seni
Körpe bir söğüt dalı gibi çırpınan
Durduğu yere can veren
Gönüllü, duyan, seven seni

Geç anladım ve inandım
Şimdi daha çok inanıyorum
Sen, hayatın ablası
Saf olan her şeyin mayası
Sen, eşyalardan usanmış kalbime dayanak

4.
Sevgili arkadaşım benim
Sana "sevgili arkadaşım" diyorum
Budur, bizim anladığımız sevdanın tanımı
İşte sana bir aşk şiiri
İçinde "sevgilim" sözcüğü geçmiyorsa
Suçun yarısı senin
Çünkü, ben de bize yaraşanların sözcüğünü değil
Kendisini seviyorum senin gibi

10 Temmuz 2011 Pazar

Empati, Kimlik ve Vicdan Üzerine - Oşin Çilinger

(Mufassal bir metin)

Bir insanı anlamak istiyorsan, gökte üç ay
eskiyene kadar onun ayakkabılarıyla dolaşmalısın.
Kızılderili atasözü

Empati gerçekten mümkün mü?
Kavrama kimliğini kazandıran Carl Rogers’a göre bu mümkün; insanlar birbirleriyle empatik ilişki kurabilir!
Carl Rogers’in empati tanımı, konunun analizi için uygun bir başlangıç sayılabilir: “Empati, bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesidir.”

Tanıma göre empatik ilişki, üç adımlı bir süreci gerektirmektedir. İlk adımda empati kuracak kişi, kendisini karşısındakinin yerine koymakta, olaylara onun bakış açısıyla bakmaya çalışmaktadır. Bunun için de kişinin, empati kurduğu kişinin gerçeklik alanına girmesi gerekmektedir.

Her insan, gerek kendisini gerekse çevresini, kendine özgü bir biçimde algılar. Bu, onun gerçeklik alanıdır. Kısaca her insan, dünyaya kendi bakış açısıyla bakar. Empati kurmak isteyen kişinin dünyaya karşısındakinin bakışıyla bakması gerekmektedir. Empati kurma sürecinin en önemli aşamasının bu ilk adım olduğu anlaşılmaktadır.

Peki, insanın kendi gerçeklik alanından çıkarak karşısındakinin gerçeklik alanına girmesi, dünyaya onun bakış açısıyla bakması mümkün mü? Bu can alıcı sorunun daha yalın şekli şu: İnsanın kendi kimliğinden sıyrılarak karşısındakinin kimliğine bürünmesi mümkün mü? Bir adım daha atarak sorumuzu daha anlamlı kılalım: Kimliklerimize rağmen empati mümkün mü? Görüldüğü üzere empatinin olabilirliği, kimlik sorununa gelip dayanmaktadır.

Empatinin kimliğe ve aidiyete gelip dayanması onu kuramsal kılar ve olabilirliğini sorgulama düzlemine taşır. Empatiyi, kimlik gerçekliğinin temel özellikleri bağlamında irdelemek, onun bu özelliğini net olarak açığa çıkarır. Bunun için ‘kimliğin kimliği’ni sorgulayan ‘kimlik nedir?’ sorusunu yanıtlamamız gerekir.

Kimliğin en kestirme tanımı bi’şey olmaktır. Kimlik, çoğunluğu
insan ilişkilerinden kaynaklanan, bir kısmı da doğuştan gelen özelliklerin bütünü, daha doğrusu bu özelliklerin bileşkesi, sentezidir. Biz doğuştan neleri taşıdığımızı tam olarak bilemeyiz ama toplumsal ilişkilerden neleri aldığımızı, hangi özelliklerimizi edindiğimizi saptayabiliriz. İşte bu özelliklerin her biri bi’şey’dir (ruhumuzun yapıtaşları). Yüzlerce bi’şeyimiz bir araya gelip kaynaşarak bize bir bileşke-kimlik kazandırır.

Kimliğin olumlanarak algılanışı, çağdaş insanın tanık olduğu en büyük yanılsamadır (bi’şey olma yanılsaması). Sorun tepesi üstü durmaktadır. Doğu düşüncesinde aşılması gereken bir sorun olarak kabul edilen kimlik, Batı düşüncesinde benimsenen ve yokluğu bunalım belirtisi olarak algılanan bir gerçekliktir.

Bu, neden böyledir? İnsanın evrenle ilişkisinde bütüncül bir ilkeye sahip olan Doğu felsefesinde kimlik, varlığı bakımından bir bunalım kaynağı değil, salt aşılması gereken bir sorun olarak görülür. Çünkü bu felsefeye göre kimlik - bi’şey olmak - sınırlandırır, koşullar, ufku daraltır, cehaleti çoğaltır, sığlaştırır, tek boyutlu kılar, düşünsel yaratıyı öldürür, etik kalıplar üretir, çerçeveler, dondurur, duyguları güdüler ve en önemlisi insanın yaşamla olan bağlarını hırpalar, onu evrenle bütünlüğünden koparır, gerçekten uzaklaştırarak yoğun bir sis perdesinin ardına taşır.

Öte yandan, insanın evrenle ilişkisinde Doğu’nun tersine parçacıl bir ilkeye sahip olan Batı felsefesinde ise kimlik, varlığı bakımından değil yokluğu bakımından bir bunalım kaynağıdır.Çünkü bu felsefeye göre bi’şey olan insan, tüm dünyayı bi’şey açısından görür ve öyle değerlendirir. Bununla da kalmaz, tüm yaşamını bu bi’şey’e temellendirir.

Oysa bu, bir ufuk daralması, insanın kendi kendine uyguladığı zulümdür. Sınırsızlığı ve çeşitliliğiyle tezahür eden bir yaşamı, sınırlı ve tek boyutlu bi’şey’in bakış açısıyla algılamak mümkün mü? Böylesi bir algılayış tutsaklık değil de nedir? Her şey olan yaşam bi’şey’in bakış açısıyla anlamlandırılabilir mi ? Her şey’in manevi zenginliği ve derinliği, bi’şey’in fukaralığı ve sığlığıyla nasıl bağdaşabilir? İşte kimliğin bu muhteviyatı, empatik ilişkiyi imkansız kılar!

Empati için zorunlu koşul, empati kuracak olan kişinin kendi kimliğinden tümüyle kurtulması, kendini sıfırlamasıdır. Kimliklerini korudukları, ondan kurtulmaya çalışmadıkları sürece iki kişi arasında empatik ilişki kurulamaz.* Çünkü buna ihtiyaç duyulmaz. Ölümle ya da psikolojik bir yıkımla sonuçlanacağı muhtemel bir didişmenin tarafları empatiye ihtiyaç duyar mı?

Empati sürecinde ikinci adım, ilişki kurulan kişinin duygu ve düşüncelerinin doğru olarak anlaşılması ve / veya hissedilmesidir. İlk adım için öne sürdüğümüz itiraz, bu adım için de geçerlidir. Çünkü, kolayca anlaşılacağı üzere ikinci adım, birinci adımın türevidir. İlk adımda kimliğin, empatik ilişkiyi imkânsız kıldığı sonucuna varmıştık. Aynı saptama farklı bir düzlemde ikinci adım için de geçerlidir. Yine aynı nedenle kişi, empatik ilişki kurmaya çalışacağı kişinin duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlayamaz ve / veya hissedemez. Bunun olabilirliği, ruhsal ve düşünsel özdeşliği gerekli kılar.

Yazımızın girişinde yer verdiğimiz Kızılderili atasözü, sorunu salt ‘pratiğe dayalı anlama’ düzleminde ele almakla gerçekçi bir yaklaşım sergilemektedir. Böylece sorun, kuramsallıktan pratiğe taşınmıştır. Atasözündeki ‘ayakkabı’ bir simgedir. Bir insanı anlamak istiyorsan, uzunca bir süre (gökte üç ay eskiyene kadar, galiba doksan gün) onun ayakkabılarıyla dolaşmalı, onun yürüdüğü yollardan yürümeli, onun yaşamını yaşamalısın. Deneyim, empatiye ilişkin kuramsal yaklaşım ve açılımlardan daha öğretici ve daha sonuç alıcıdır. Çünkü insan ruhu, kuramın değil pratiğin etkilerine açıktır ve önemli ölçüde bu etkilerle biçimlenir.

Empati kurma sürecindeki üçüncü adım, kişinin, empati kuracağı kişiyi bilgilendirmesi, durumu ona iletmesidir. İlk adımda empati kuracak kişi, kendisini karşısındakinin yerine koyuyor, olaylara onun bakış açısıyla bakıyor; ikinci adımda o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlıyor ve hissediyor. Üçüncü ve son aşamada ise, empati kurulan kişiye bu durum iletiliyor. Aslında iletme, bir anlamda devreyi kapatma eylemidir.

Buna göre, kişi, empati kurduğu kişiye şöyle diyesidir: “Dünyayı, insanları ve olayları senin algıladığın gibi algılıyorum. Tıpkı senin gibi değerlendiriyor, seni anlıyor, durumuna üzülüyorum. Bunu bilmeni istiyorum. Yalnız değilsin!” Bu iletme, doğrudan sözlü olabileceği gibi, eylem ve duruşlarla dolaylı da olabilir. Empati sürecini tamamlayan üçüncü adım için akla gelen soru şudur: Kişi, empati kurduğu kişiye durumu neden iletiyor?

Empati-kimlik ilişkisini kimliğin bazı temel bileşenleri bağlamında ele alarak iki uygulamayla örneklemek ilginç olacaktır. Bilindiği üzere kimliğin sonsuz sayıda bileşeni vardır, ama bunlardan özellikle dinsel ve ulusal olanı öne çıkar. Bu iki bileşen, çağımız insanının ruhunu büyük ölçüde etkilemekle kalmaz, aynı zamanda belirler de

Din, insanın ruhunu biçimlendiren en eski ve en etkili gerçekliktir. Bir dine mensup olmak, bir dine inanmak, hani neredeyse insan doğasının kaçınılmaz bir yansıması gibi algılanıp benimsenmektedir. Oysa insanlar dinlerini genellikle kendi özgür iradeleriyle değil, toplumsal bir dayatmayla seçer. Çocuk doğar doğmaz, törenle bir dine mensup kılınır. Din, sanki biyolojik bir özellikmişçesine irsi bir kimlik kazanır; babadan evlada, kuşaktan kuşağa geçer. İnsan doğasına aykırı olan bu antidemokratik ritüel, çocuğu ana rahminde tutsak alır.

Kimliğimizin ikinci önemli bileşeni olan ulusal aidiyet de çağımız insanını en az dinsel aidiyet kadar belirlemektedir. Ulusal aidiyet, toplumsal evrimin zorunlu bir uğrağı olarak başlangıçta olumlu bir rol oynamış, ama zamanla bu özelliğini yitirerek tam bir yabancılaşma kaynağına dönüşmüştür.

Her aidiyet insanı tutsaklığa götürür, tek boyutlu kılar, ufkunu daraltır, ruhunu sığlaştırır, hayal gücünü köreltir, duyguları sınırlar, düşünceyi yavanlaştırır, kavramları buzdan kristallere dönüştürür, zihnin illüzyon yeteneğini doruğa çıkarır, kısaca oluşu dondurur, insanın dünyasını karartır.

Her aidiyette insan tıpkı ateş çemberindeki akrebin akıbetine uğrar: Sağa git ateş, sola git ateş, yukarısı ateş, aşağısı ateş, hangi yöne gidersen git hep kabul edilen aidiyetin ideolojik ateşi! İşin asıl trajik yanı, insanın içine girdiği bu ruhsal girdabın farkına varamaması, aidiyeti hani neredeyse kutsallıkla, huşu içinde bütün ruhuyla benimsemesidir.

Oysa her aidiyet, cehaleti çoğaltmakla kalmaz, onu aynı zamanda derinleştirir. Çünkü her aidiyet, insanın ruhunda dogmalardan örülü hoşgörüsüz ve acımasız bir dünya örer.

İnsanı yaşamın bütünlüğünden koparan, onu diğer hemcinslerine yabancılaştıran, toplumları dikenli tellerle kamplara ayıran, birbirlerine boğazlatan ulusal aidiyet, küçülerek neredeyse bir köye dönüşen çağımız dünyasında dahi etkisini ve gücünü korumaktadır.

Ulusal ve etnik aidiyetin en büyük tahribatı, insanın hak ve adalet duygularını yerle bir etmesi, içsel ışığı sayılan vicdanını perdelemesidir. Kısacası ulusal aidiyete endekslenmiş bir insan tükenmiş, bitmiş bir insandır.

Çağımız insanı tam bir kuşatma altındadır. Ruhumuz sanki bir aidiyetler atlası gibidir. Tıpkı kendi doğasının dışına savrulmuş kanserli bir hücrenin çoğalarak kendine yabancılaşması gibi ruhumuz da her aidiyetle biraz daha kendinden, cevherinden uzaklaşmaktadır.

Ulusal ve etnik kimlikler aşılıncaya, buharlaşıp önemini yitirinceye değin dünyada yabancılaşma sürecek, düşmanca politikaların sonu gelmeyecektir. Her aidiyet gibi ulusal ve etnik aidiyet de insanı kendine yabancılaştırmaktan başka bir şeye yaramamaktadır.

Empati, ruhbilimsel bir terapi arayışıdır. Kuramsallığı aşılamamış, henüz pratikte doğrulanmamıştır. Empati, yine de insancıl içeriğiyle insanlara cazip gelmektedir. Ne var ki, pratiğe geçişin yolları keşfedilmedikçe, yüreklere akacağı mecralar bulunmadıkça empati bir ütopya olarak kalacaktır. Onu temellendirmek, gerçek yurduna, insanın içsel ışığı olan vicdana taşımak gerekir. Sadece vicdandan kaynaklanan düşünce ve edimler, empatinin ima ettiği insancıllığa götürür insanı.

Ne var ki, çağımız insanının vicdanı, kimliklerin cenderesinde, ruhun derinliklerindedir. Hüner, ruhun dibine çökelmiş olan vicdanı canlandırmak onu derinliklerden bilince ve yüreğe taşımaktır. Külü eşeleyerek dipte için için yanmakta olan kor ateşi açığa çıkarmak, onun çevreye sıcaklık yaymasını sağlamaktır.

James Joyce, “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” adlı başeserini noktalarken, insanoğlunun bu dünyadaki macerasını, bu maceranın öznesi olan vicdanı görkemli bir ifadeyle şöyle anlamlandırır: “Ey yaşam, hoş geldin! Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya deneyimin gerçekliğini ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını.”

Joyce, bir varoluş, kendini ortaya koyuş biçimi olarak seçtiği sanatsal eyleminin asıl amacının, soyunun yaratılmamış vicdanını ruhunun örsünde dövmek olduğunu vurgulamaktadır. Sanatçının görevi, insan vicdanını yaratmak, onu ruhun örsünde işlemek, biçim vermek ve sürekli duyarlı tutmaktır. Çünkü vicdan, insanın varoluşunu olduğu kadar onun sanatsal eylemini de anlamlı kılan en temel iç gerçekliğidir.

Joyce’nin sanatçı için biçtiği misyon, bütün insanlar için geçerlidir.

Türk ve Ermeni halkları dinsel, ulusal ve diğer aidiyet ve kimliklerden kurtularak vicdan temelinde birlikte yaşayacakları bir süreci er geç başlatacaklardır. Hiçbir güç bu gelişmeyi durduramayacak, ‘sıfır noktasındaki insan’ın doğuşu demek olan Artin’in Artin, Ali’nin Ali, Hans’ın Hans, İvan’ın İvan, Josef’in Josef, Tom’un Tom, Aleko’nun Aleko ve İzak’ın İzak olmaktan kurtulması sürecine engel olamayacaktır.
---------------------------------------------------------------------------------

* Empati matematiksel olarak, iki kutuplu bir denklemle ifade edilebilir.

Kutuplardan biri ‘öteki’, diğeri de ‘beriki’dir. Öteki, azınlığı, ezileni ve dışlananı

temsil eder. Beriki ise ezen ve dışlayan çoğunluğun bir mensubu olmasına

karşın ötekiyle kendini eşitlemek ister. Buradan çıkan matematiksel sonuç şudur:

İki kişi arasında bir empatik ilişkinin kurulabilmesi için yeter ve gerek şart, iki

kutbun da pozitif olmasıdır.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

KÂĞIDIN AĞIDI –Pınar Doğu

Tenimi büyüten yaz
hurma ve bal bilirdik
acıya kalebent
ve serin bir düşe uzandığımızda
geçmişe derbent
usul usul çoğalırdı yaz
ve başlardı üç kere
dişil sularıyla hemdert
bir nehir akmaya!
Biz kadınlığımızı en çok kimden bilirdik
bütün sevdalara gurbet
ve akarsa sende akar
benim sularıma karışan nedir
böyle acele
böyle ürkek
biz kadınlığımızı en çok nerden bilirdik
müptedi gölgelerimizi
her yaz bir kağıda düşürerek
ve muaşaka bir uçuruma düşerek
yazın kendini en çok anladığı zaman ki
Ey yazı büyüten tenim
bir yazıyı dirilten nedir?
yeniden akmayagörsün nehir
bir sevdayı dirilten nedir?

4 Temmuz 2011 Pazartesi

BİR SÜREYYA BERFE ŞİİRİ*

(…)
“Bari tabutum uzun olsun” diyen cüceye
“Colormatik rica ediyorum” diyen amaya
“Başınızı ağrıttım özür dilerim” diyen dilsize
“Sesini biraz kısar mısınız?” diyen sağıra
benzediğimi hissediyorum bazen.

Korkunç bir kar günü
Tokadı yedim
yüzümü aradım ortalıkta.

Kemiklerim
yorgunluk kazanmaya başladı.
Gidiyor aşklarım, arkadaşlarım.
Baharı donan bir dalım.

Rüzgâr kuytulardan çekildi.
Ben hala buradayım.

En sevdiğim koku gibi
verdim kendimi sana hayat.
Beni bırakamazsın

*Ruhumun;Süreyya Berfe,Yapı Kredi Yayınları

3 Temmuz 2011 Pazar

'İÇSEL IŞIK':VİCDAN - Oşin Çilinger

KASAP MİSAK’IN KASAP MİSAK'A SERZENİŞİ-Oşin Çilinger

( Bu ağıt 1909 Adana katliamı sırasında Misak adlı Ermeni bir kasabın asılarak öldürülüşünü dile getirmektedir .Kasap Misak hayali değil gerçek bir kişidir.

Kasap Misak, Karamanlı müzisyen Theodoros Demircioğlu tarafından 1960 öncesi plağa okunan, yerel lehçe özellikleri gösteren bir ağıttır.Söz konusu kayıt,Yunanlı halk sanatçısı Stelios Kazançakis’in seslendirdiği Türkçe eserlerden oluşan ve Türkiye’de 2008 yılında Anadolu Şarkıları adıyla yayınlanan albümde de yer almaktadır.)
(…)
Son yıllarda dinlediğim en etkili ezgi, en etkili ses ve en etkili yorum, Karamanlı müzisyen Theodoros Demircioğlu’nun seslendirdiği Kasap Misak Ağıtı’dır.* Ağıtta Türkçe’nin kırık kullanılması kulağı tırmalamıyor, tam tersine ezgiye alabildiğine lirizm katıyor. Bu etkinin doğmasında sanatçının duygulu yorumunun yanı sıra takma dişli oluşu da önemli rol oynuyor. Tıpkı Kazancı Bedih’te olduğu gibi.
(…)
Kasap Misak Ağıtı, daha ilk mısralarında biri bizden – Adana Ağıtı- diğeri de Fransa‘dan - Asılmışların Baladı- olmak üzere iki etkili ağıtı çağrıştırıyor.
Adana Ağıtı, katliama uğramış bir halk için yakılan ağıttır. Kasap Misak Ağıtı ise aynı katliamdan yakılan bireye dair bir ağıttır. Ezgileri bakımından bir kıyaslamaya gidilmesi zordur. İlkinin ezgisinde evrensellik, ikincisinde ise yerellik hakimdir. Nitekim Kasap Misak segâh makamındadır.
(…)
Güfte, Kasap Misak’ın ağzıyla yazıldığından mısralara sinen duygu, yoğun serzeniştir. Kasap Misak güfte boyunca her mısrada kendini sorgulamakta, adeta kendi ölümüyle yüzleşmektedir. Özellikle üçüncü ve son kıtada yinelenen mısralarında bu sitem doruğa çıkmakta, Kasap Misak idam edilişini kendine bir türlü yedirememektedir: “Bu ne haldır, Kasap Misak? / Bu haline can dayanır mı? / Goyun gibi asıldın sen / Seni gören inanır mı?”
(…)
Kasap Misak Ağıtı, Orta Çağ’ın ünlü lirik şairi François Villon’un her dönem sevilmiş şiirini Asılmışların Baladı’nı çağrıştırıyor.
(…)
İnsanın ölüm karşısındaki duruşu, ölümü sorgulayışı, önünde sonunda onu serzenişe götürür; yaşama sitem eder, olup bitenleri kadere bağlar. Misak, etnik ve/veya dinsel bir çatışmanın, Villon ise yoksulluğun kurbanı olur, yaşamları darağacında noktalanır. Villon, Tanrı’ya, Misak ise kara bahtına sitemkârdır.

Gerek Kasap Misak Ağıtı, gerekse Asılmışların Baladı, görsellikleri açısından da güçlü şiirlerdir.Sözcüklerle yaratılan şiirsel görüntülerin estetiğine Misak’tan bir örnek:
“Beyaz entari geydirdiler / Gece vakti rüya gibi” Asılmışların Baladı’ndan bir örnek: “Yağmur sularında yıkandık yunduk” Misak’tan başka bir örnek: “Golum bağlı, durdurdular / Aman Allah, gurban gibi”
Bu yazıma başlık seçerken hiç zorlanmadım: Kasap Misak’ın
Kasap Misak’a Serzenişi!
----------------------------
*Sermuharrir tarafından kısaltılmıştır.
Kasap Misak, Karamanlı müzisyen Theodoros Demircioğlu tarafından 1960 öncesi plağa okunan, yerel lehçe özellikleri gösteren bir ağıttır.Söz konusu kayıt,Yunanlı halk sanatçısı Stelios Kazançakis’in seslendirdiği Türkçe eserlerden oluşan ve Türkiye’de 2008 yılında Anadolu Şarkıları adıyla yayınlanan albümde de yer almaktadır.
*Kasap Misak Ağıtı’nı dinlemek için tıklayın:
http://www.youtube.com/watch?v=15xXFjAbEKo