20 Haziran 2021 Pazar

 BENİM İNSANLARI KAVGAYA, İSYANA ÇAĞIRAN SESİM HOŞGELDİN!

Hasan Gürkan



Merhaba,

Yüreğim bayram yeri gibi. Atlıkarıncalar, rengârenk macunlar, başı

 bulutlarda balonlarla, çocuklara sevincin taze sabah somununu

 üleştiriyor.

Merhaba,

Yüreğim Yıldız Parkı’nda bahar. Oturmuş hanımelleri, karanfiller,

kasımpatılar kokan tavşan kanı bir çayın keyfini çıkarıyor.

Fal bakan bütün Çingenler güzel.




Merhaba,

Yüreğim kabına sığmayan haşarı bir velet. Elinde sapan, komşu

evlerin camlarını indiriyor.




Merhaba,

Yüreğim gözü kara bir militan. Tandoğan Meydanı’nda ‘göğü fethe

 kalkan’ arkadaşlarla birlikte ışıklı bir geleceğin

 kapısını yumrukluyor.

Merhaba,

Yüreğim malumatfuruş bir âlim. Kalem değmedik kelimelerden hiç

bilinmeyen bir sevda dilinin gergefini işliyor.

Merhaba,

Yüzüne çaresizliğin gölgesi düşmüş, öyle olmaz!

Acılar sesini kuşatmış, öyle olmaz!

Gözlerindeki pırıltı üşümüş, öyle olmaz!

Sen benim için Saman Sarısı’nın büyülü dünyasısın.

Bana yakışıyorsun.

Seni iç dünyamı çiçeklere gark eden türküler gibi,

ustalarını kıskandığım berceste mısralar gibi,

güneşle yıkanmış çocuk kahkahaları gibi seviyorum.

En beklenmedik zamanlarda efelenmenin yalazı şavkıyan bakışların,

sesinin Piaf buğusu,



Kafkasyalı gümüş yüzüğün,

sağnak sonrası açan yaz güneşlerinin ferahlığı,

benim insanları kavgaya, isyana çağıran sesim, hoş geldin.







13 Haziran 2021 Pazar

MÜDAVİM TİPLERİ

GRAND KORÇİ





Özlediğimiz meyhanelere kavuşacağımız gün geldiğinde unutmuş olabilirsiniz diyerek meyhane tiplerini yazdım bu hafta. Siz hangisisiniz acaba?

Yazıdaki meyhane müdavimi tipler:

-Masa zengin gözüksüncüler – Ben tokumcular -Fondipçiler -Sarılganlar ve öpüşkenler -Amatör gustolar -Büyük kulaklar

-Musiki severler -Cumaperverler ve enerji topları -Kahkaha makinaları -Küskünler ve isyankalrlar -Memleket mütehassısları

-Kalenderler ve muhabbetçiler




Bir süredir içki ve meyhane gerekmediği kadar politikleşti. Önümüz yaz, Bir aksilik olmazsa kısa süre sonra özlediğimiz meyhanelerimize kavuşacağız. O gün geldiğinde unutmuş olabilirsiniz diyerek meyhane tiplerini yazdım bu hafta. Siz hangisisiniz acaba?

1) Masa zengin gözüksüncüler
Tahmin edeceğiniz gibi bu tiplere eskiden daha çok rastlanırdı. Enflasyonun bir faydası olduysa bu tiplerin azalmasına katkısı olmuştur kanımca. ‘’Haydari alalım, favayı da köpoğlunu duble yap, ortaya mevsim salatası getir, peynir kavunu önden ver, ‘ezme mi bu?’, kabak boraniyi de bırak, topiğe biraz daha tarçın dök, kalamarı hemen atma, fasulye pilakiyi de bırak şöyle köşeye, arkasından asma yaprağında sardalya ayır bize’’ derken yerli yersiz, uyumlu uyumsuz mezelerle masayı doldurdukça doldururlar. Meyhanecilerin en sevdiği müşteri kitlesindendir kendileri. Gerçi rahmetli Ahmet Rasim’in de göz hakkı diyerek hiç dokunmadığı birkaç mezeyi masasından eksik etmediği yazılır ama ifrada kaçtığına dair bir şey okumadım bugüne dek. Masanızda karnı doysa gözü doymaz böyle bir arkadaşınız varsa iki önemli sorunla karı karşıyasınız demektir. Birincisi, ‘’nasılsa hesap tuzlu gelecek ben de götüreyim bari’’ diyerek bütün gece mütemadiyen çatal sallamaktan şişmek ve sohbete vakit ayıramamak, ikincisi de arkadaşınızın bir aç gözlü olduğu gerçeğiyle yüzleşmeye çalışmak.




2) Ben tokumcular
Bu tipler genellikle masaya geç gelirler ve ilk sözleri ‘’vallahi ben tokum bir şey yemeyeceğim’’ olur. Masadakilerin olağan ısrarlarına yalandan direnseler de yanındakinin peyniri, karşıdakinin karpuzu, son kalan enginar derken gecenin sonunda en çok onların doyduğunu görürsünüz. Tokum dedikleri için de masa ahalisi ‘’sen zaten bir şey yemedin’’ diyerek bunları aklar. Dikkat edin bunların bir de ‘‘ben içmeyeceğimci’’ versiyonu vardır ki onlar daha
 tehlikelidir


3) Fondipçiler
Meyhane aleminin en tehlikeli tipleridir. En çok da çaylak müdavimler için. Herkesi çok severler, herkesin iyiliğini isterler, içinde bulundukları o esrik hal hiç bitmesin bir an önce herkes aynı kafaya gelsin isterler. Sadece masalarını değil tüm meyhaneyi ‘’haydi fondip, fondip’’ diyerek gaza getiriler. Bir süre sonra ağızlarıyla içmeyi bıraksalar da fondip davetini bırakmazlar. Birilerinin halk sağlığı için bu tipleri uyarması lazım.

4) Sarılganlar ve öpüşkenler
Bu tipler genellikle fondipçiler arasından çıkar. Bu arkadaşlar belirli bir dozdan sonra avına doğru usul usul yaklaşır ve aniden sarılarak etkisiz hale getirirler. Av sizseniz karşılık vermekten başka hiçbir çareniz kalmamıştır. Alt dudağı kurtarırsanız kâr saymalısınız. İçlerinde kötülük yoktur ama kollarında güç, dudaklarında bolca salya vardır. Sandalyenin arkasından gelir sarılırlar, omuz başlarınızı tutup sarılırlar, elinizi avuçlarına alır sarılırlar, sarılırlar da sarılırlar. Emareler fark edildiği anda mekanı terk etmek, masa değiştirmek gibi manevralarla kurtulmayı deneyebilirsiniz.

5) Amatör gustolar
Ruşeymi görse karınca zannedecek bu tipler, tam buğday ekmeğinden başka ekmek kabul etmezler masalarına. Son yıllarda her meyhaneye düşen bol kremalı Girit Ezmesi denilen uyduruk mezeyi sıyırırken, üç günlük hamsiye methiye düzerler. Şaraptan da anlarlar viskiden de. En güzel organik pazarı da bilirler, en iyi peyniri de. Gel gör ki çoğunun bilgisi kulaktan dolmadır. Hele rakı hakkında atıp tuttukları pek bir eğlencelidir. Bu tiplere yapacağınız en iyi yardım, bir yemek ve içki kültürü eğitimine gitmelerini sağlamak olacaktır. Zaten konuşacaklar, bari destekli olsun.

6) Büyük kulaklar
Meyhanenin en sürprizli müdavimleri arasında sayılabilirler. Genellikle yan masada tek başlarına otururlar ve duydukları bölük pörçük cümleleri birleştirerek küçük salvolarla sohbetinize dahil olurlar. Bu tiplerle sohbet genellikle tartışmayla biter ama küçük bir ihtimal de olsa arkadaş olabilirsiniz. Karpuz, kavun gibidirler, kesmeden bilemezsiniz.

7) Musiki severler
Değişmez kuraldır, her meyhanede en az bir müdavimin yolu Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne düşmüştür. Aşağısı pek makbul değildir meyhane ortamında. Bu girişimlerinin karşılıksız kaldığı da görülmemiştir. Öte masadaki cemiyet mensubu başka birisi eli arttırır ve ikinci parçaya birlikte geçerler. Kısa sürede tüm meyhaBu arkadaşların sahne alması anlık bir iştir. Tatlı tatlı sohbetinizi ederken, ‘‘Ne füsun ettin ruhuma böyle, söyle sevgili, söyleee’’ diye fon müziğine yüksek perdeden eşlik etmeye başlarlar.ne yurttan sesler korosuna dönüşür. O andan itibaren sessiz sakin bir gece geçirme hayalinizi unutabilirsiniz.

8) Cumaperverler ve enerji topları
Bu tiplerin çoğu beyaz yakalıdır. Bütün hafta bunaldıkları gri plazalardan cuma akşamı aynı servise doluşarak meyhanelere akın ederler. Hepsi pek bir neşelidir, kalabalık masalarda yaz tatili planları yaparak hep bir ağızdan şarkılar söylerler. Yüksek enerjileri hiç bitmez. Pazartesi kahve molalarında anlatmak için cuma, cumartesi anı biriktirip, pazar geç kahvaltıyla döngüyü tamamlarlar. Açılışının üstünden sekiz saat geçmiş her yeni mekanda bu tiplere rastlamak mümkündür. Aslında teke tekte makul insanlardır.

9) Kahkaha makineleri
Çok kahkaha atarlar. Her şeye kahkaha atarlar. Çok yüksek sesle kahkaha atarlar. Aynı zamanda etrafı süzmeyi ihmal etmezler. Fark edilmenin farklı bir yolu olarak kahkahayı seçmeselerdi keşke. Masanızda böyle bir arkadaşınız varsa sürekli acıklı hikayeler anlatarak bir denge sağlamaya çalışabilirsiniz.

10) Küskünler ve isyankarlar
Hayat onları anlamamıştır. Aslında iş yerinde müdür, sinemada Metin Erksan, edebiyatta
Dostoyevski, müzikte Shostakovich, bilimde Cahit Arf, sokakta namlı kabadayı, siyasette parti başkanı olacak insanlarken kimse onların kıymetini bilmemiştir. Bütün gece darbeli matkap gibi kendi bilinmeyen değerlerini anlatıp üstüne sizinle de kavga çıkarabilirler. Evlat olsa sıkılırsınız bu tiplerden. Ne yapın edin isyanları büyük, kadehleri yarım bu arkadaşlara esir düşmemeye çalışın.

11) Memleket mütehassısları
Çok ciddidirler. İlk yudumdan başlayarak bütün gece siyaset, politika, ekonomi üçgeninde kaybolurlar. Zararsız ve renksizdirler. Bir tabak tuzlu fıstığı önlerine bırakıp kendinizi kurtarabilirsiniz.

12) Kalenderler ve muhabbetçiler
Her masada olması arzu edilen tiplerdendir. Dengbej edasıyla anlattıkları hikayeler ortama renk katar. Gerginlikleri yumuşatır, kenarda kalanı sohbete dahil ederler. Kalp kırmaz, yargı dağıtmazlar. Müdavimliğin keyfini sürmeye gayret ederler. Lakin çoğu da flörtöz olur ne hikmetse.




 

12 Haziran 2021 Cumartesi

                      

             MODA AHALİSİ*

             Berken Döner



        Mario Vanacore

1940’da Moda’da doğan Mario Vanocore, bir zamanların levanten Moda semtinin son üyelerinden. Mösyö Vanocore ile Moda özelinde '6/7 Eylül Olayları' ve gayrimüslim nüfus hakkında da konuştuk. Modalı levantenler Notre Dame de L’Assomption Kilisesi’nde vaftiz töreninde.

MODA’NIN GAYRİMÜSLİM EVLATLARI

50’li yılları geçim sıkıntısı ve zor hayat şartlarıyla anımsayan Mösyö Mario, tek şanslarının yaşadıkları semt olduğunu söylüyor. O yılların Moda’sının tenhalığını, denizinin berraklığını, bahar bahçelerini, zarif köşklerini, en çok da insanlarını özlemle anıyor: “Moda çok güzeldi. Arabalar azdı. Çocukların oynayabileceği geniş araziler vardı. Kilisemizin bahçesinde çok güzel oyunlar oynardık. Rum, Ermeni, Yahudi arkadaşlarımız çok fazlaydı. En çok Rum vardı; 400 bin kadar. Sonra Ermeni, sonra Yahudi… Şair Nef’i Sokak’ta ağırlıklı olarak Ermeniler otururdu, Neşe Sokak’ta Rumlar. Altı Yol, Rıhtım tarafındaki kumaşçılar ekseriyetle Yahudi’ydi. Modalı Rumlar çok varlıklıydı. Gezmeyi, eğlenceyi, yeme içmeyi çok severlerdi. Esnaf genellikle Rum’du zaten. Bunlar arasında Pastacı Stasuli Avgerinos, Meyhaneci Gramatikos, Mezeci Stavro Daikopulos, Bakkal Foti, Berber Lefter Prento, Terzi Evripidis Trifonidis, Kunduracı Stelyo ve Yani Prento, Kahveci Panayot, Bakkal Panayot Loçuno, Meyhaneci Perikli, Kadın Berberi Niko, Ütücü Sotiri, Kasap Yorgo Ghohas, Meyhaneci Vlahos ve Fırıncı Yorgo Paçuras ilk aklıma gelenler. Bunların hemen hepsi Moda Caddesi’ndeydi. Fırıncı Yorgo’ya Paskalya zamanı patates ve kuzu budu gönderilirdi. Çünkü evlerde fırın yoktu. Moda’nın doktorları genellikle gayrimüslimdi. Dahiliye doktoru Diamantopoulos, Dr. Manuel Askaridis’i unutmamak gerekir. Aldo Meyi levanten bir doktordu, Dr. Jirayr Kaynar Ermeni’ydi. Doktor Jirayr’ı geçen sene kaybettik. Fakir hastalarından para almazdı. Melek gibi bir insandı.

                                        Dr. Jirayr Kaynar

Doktor Jirayr’ın babası da Kadıköy’de çok ünlüydü; Agop Kaynar. Vecihi Hürkuş’un ilk uçağını yapan Agop Usta’ydı. Bu isimlerin dışında başka esnaf da vardı. Yahudiler genellikle kumaş ticaretiyle uğraşırdı. Fabrika sahipleriydi, patronlardı. İsimlerini çok hatırlamıyorum. Manifaturacı Dikran Balyan, Sobacı Vartan, Manav Artin, Tesisatçı Antranik Taşçıyan da unutulmaz esnaflardan. Bu renkli ortam 70’li yıllara kadar kör topal sürdü. En büyük darbeyi 6/7 Eylül’de aldı.”


6/7 EYLÜL OLAYLARI’NDA MODA




“6/7 Eylül Olayları”ndan Moda da ağır darbe alır. “Odeon Mağazası (İskele Meydanı’nda) yerle bir edilmişti. Beyaz eşyaların hepsi paramparçaydı. Kadıköy Çarşı’da yürünmüyordu. Pirinçler, fasulyeler sokağa saçılmıştı. Moda Caddesi’nde Pastacı Stasuli’nin dükkanı tanınmayacak haldeydi, camları kırılmış, talan edilmişti. Meyhaneci Perikli’nin dükkanında da ne varsa paramparça edilmişti. Sağlam tabak-çanak bırakmamışlardı. Manav Dimitro’nun bütün sebze meyvesi ezilmiş, caddeye saçılmıştı. İngiliz Kooperatifi yağmalanmıştı. Esnafın zararı çok büyüktü. Tek sevindiğimiz şey, evlere girmediler. Diğer semtlerde bunu da yaptılar. Bu olaylardan en büyük darbeyi Rumlar aldı. Hemen gitmediler ama süreç içinde Türkiye’yi bırakıp gitmek zorunda kaldılar. Tuhafiyeci Yorgo ilk gidenlerdendi. Peşinden Altıyol’daki Terzi Victor gitti. Hiç istemeyerek gitti bu insanlar. Mecbur bırakıldılar. Sonrasında Moda’nın dokusu çok değişti.”
Mösyö Mario ve Madam Hrisula, oğullarının doğum gününde.





MODA KÜLTÜR CEMİYETİ’NDE BAŞLAYAN AŞK


70’li yıllara gelindiğinde, Mösyö Vanocore de, kendi deyimiyle bu “renkli ortam”da yerini almış. Altıyol’daki Bursa Pazarı kumaşçısında çalışmaya başlamış. On yıl çalıştıktan sonra, 1982 yılında hayatında yeni bir sayfa açılmış. “Benim bu işle hiçbir ilgim yoktu. Nasıl oldu da tezgahtarken böyle bir göreve getirildim. Hala inanamıyorum” dediği yepyeni bir mesleği olmuş; Fransız Huzurevi’nde müdürlük! İki yıl boyunca, Fransızca’yı ana dili gibi bildiği için huzurevinin müdürlüğünü yapmış. 1984 yılında, yine Fransızca bildiği için Saint Joseph Lisesi’nin idare amiri olmuş. Mösyö Mario, kendisini bu göreve getiren okul müdürü Frere Capora’yı minnetle anmaya devam ediyor. “Geçim sıkıntısını biraz olsun atlattıktan sonra, Moda’nın tadını çıkarmaya başladım” diye anlatıyor. “Moda’nın orta halli ekalliyeti, Moda Kültür Cemiyeti’nde eğlenirdi. Rumlara ait bir yerdir ama bizler de giderdik. Şarkılı, danslı çaylar yapılırdı, plak dinlenirdi. Eşim Hrisula ile orada tanıştık. Birbirimize aşıktık ama benim evlenmeye cesaretim yoktu. Maddi gücüme güvenmiyordum. Buna rağmen Hrisula, ‘olsun, sen gel, yine de iste beni’ diye yüreklendirdi. Biz bir akşam Hrisula’nın ailesiyle tanışmaya gittik. Hrisula’nın ailesi Kayseri İncesu’dan, Karamanlı Rum. Evlerine gittiğimizde kapıyı babası açtı. O an yaşadığım heyecanı hala unutamam. Kayınpederim çok görkemli bir adamdı. Epey çekinmiştim. Babam da benim gibi çok çekingendir. Neyse ki annem çok dışa dönük, insan ilişkileri çok iyi bir insandı. Onun sayesinde her şey tatlılıkla neticelendi. Çünkü annem Filomena, Tinos Adası’ndan olduğu için Rumca konuşurdu. Rum kültürüne de çok yakındı. Evlilik kararımızı onayladılar. Üstelik Katolik Kilisesi’nde (Notre Dame de L’Assomption Kilisesi) evlenme şartımız vardı ki çocuklarımız Katolik olsun. Tam da istediğimiz gibi oldu. Buna karşılık, onların da gönülleri olsun diye Kadıköy Aya Triada Kilisesi’nde de küçük bir törenimiz oldu. Evlendikten sonra Yeldeğirmeni’nde, Uzun Hafız Sokak’ta oturduk. Yeldeğirmeni o zamanlar böyle şık değildi. Bizim sokakta Rumlar çoktu. Yeldeğirmeni Yahudi semti olarak bilinirdi ama 60’lı yıllarda çok fazla Yahudi kalmamıştı. Yeldeğirmeni’nde oturan Rumlar Aya Yorgi Kilisesi’ne ibadete giderdi. Nüfus olarak kalabalıktılar fakat esnafın çoğunluğu Türk’tü. 90’lı yıların başında Moda’ya, mahallemize geri döndük. Çocuğumuz Saint Joseph’te okudu.”



*DUVAR







              



10 Haziran 2021 Perşembe

 

KİRKOR APİKOĞLU

Nazaret Davutyan




Apikoğlu...Kayseriʼdeki evlerinde hem kendileri hem de komşularına ikram için sucuk yapan bir ailenin reisiydi Kirkor Apikoğlu. Kendilerine özgü baharat karışımlarıyla çevrelerinde ilgi uyandıran bu aile içi üretimin mahsulleri, gördüğü rağbet üzerine 1910 yılından itibaren makul fiyatlarla satışa sunuldu.

                                       Kirkor Apikoğlu

Osmanlı İmparatorluğuʼnun son ve en sancılı on yılının ardından da aile İstanbulʼun yolunu tuttu. Apikoğluʼnun tam manasıyla geleneksel üretim ve ticaretten daha kapsamlı bir markaya dönüşme süreci de İstanbul yıllarında başladı. 1920ʼde Maltepeʼdeki eski Süreyyapaşa Plajı yakınlarında ahşap bir yalının alt katı imalathane, üst katı ikametgâh oldu. Eminönüʼndeki ürünlerin pazarlandığı dükkâna sucuk ve pastırmalar bir süre kürekli mavnalarla taşındı. Ancak ortaya çıkan lezzetin gördüğü ilginin uzun süre bu şekilde karşılanamayacağı zaman içinde anlaşıldı. 1930ʼlar itibariyle ailenin işleri, başlarında Kirkor Efendi olmak üzere eşi ve oğulları Agop ve Haykʼın yardımlarıyla yürütülmekteydi. 1934 yılında Agop Apikoğlu markası, Resmi Sınai Mülkiyet Gazetesiʼnde logosuyla birlikte tescil edildi.

1935 yılında yapılan ikinci tescilde ürün gamı, sucuğun yanında pastırma, jambon ve her türlü et konservesi olarak tarif edilmiş, firmanın ay yıldızlı logosunun yanında uzun yıllar muadillerinden rahatlıkla ayırt edilmesini sağlayan tabirler bir arada kullanılmıştı: Namlı Türk Sucukları Kayserili A. Apikoğlu.2 Sicilli Ticaret Gazetesiʼndeki ilanda Apikoğlu ailesinin Maltepe Küçükyalı Caddesiʼnde 45 numarada ikamet ettiği, Balıkpazarı Caddesiʼndeki 16 numaralı haneyi de imalathaneye dönüştürdüğü kaydedilmişti. İşlerin hacminin giderek büyümekte olduğu, bu yıllarda Alibeyköyʼde fabrika temeli atılmasından anlaşılmaktaydı.

                                        Apik Ailesi

1939 yılında ilk Apikoğlu ilanları da gazetelerde görülmeye başladı. İlanda ürünlerin halis dana etinden yapıldığının belirtilmesi önemliydi; ancak ürünlerin ne kadar yayıldığını ve daha bu yıllardan taklit edildiğini gösteren not dikkat çekiciydi: “Bütün bakkallarda satılır. Taklitlerinden sakınınız.” II. Dünya Savaşıʼnın sancıları içinde ayakta durabilmeyi başaran Apikoğlu, 1943 yılına ait bir ticaret yıllığına göre İstanbulʼdaki sadece yedi sucuk fabrikasından biriydi. Metindeki ifade şöyleydi: “Sucuk, pastırma, salam, tütsülü dil ticarethanesi.” Bu yıllarda Eminönüʼndeki Taşçılar Caddesiʼnde 16 numaralı dükkân toptan satış noktası haline gelmişti. 1945 yılında ailenin büyüğü Kirkor Apikoğlu vefat edince, onun boşluğunu neredeyse tüm hayatını ailesinin işine adayan Gülhatır Hanım doldurdu.




Eşinin ölümünden sonra fabrikada yaşamaya başlayan Gülhatır Hanımʼdan çocuklarına çalışkanlık ve cesaret, biraz da mizah duygusu miras kaldı. Usul gereği açık havada kurutulan sucuklara çok zarar veren lodos gece saatlerinde çıktığında sucukları içeri taşımak için hızlı bir şekilde adam toplamak gerekiyordu. Günün o saati çalışanları uyandırmak ve süratle bir araya toplamak güç olduğundan çareyi muzip bir şekilde “Hırsız var!” diye bağırmakta bulmuştu. Ancak onun mizacının en baskın yönü kararlılığı ve işletmesine olan bağlılığıydı. Yeni kurulan ve satılması planlanmayan bir sucuk fabrikasının sahibini üretime henüz başladığı bir dönemde tüm makinelerini kendisine satmaya ikna etmişti. Böylelikle hem makine parkurunu genişleten hem de müstakbel bir bir rakibin kapısına kilit vurmayı başaran Gülhatır Hanım, Apikoğluʼnu bir sonraki kuşağa taşıyan kilit isimlerden biri oldu.




Apikoğluʼnun bir başka sorunu daha vardı ki, bu konudaki mücadelesi uzun yıllar sürdü: Taklit. Gazete ilanlarında firmanın bir “halefi ve (ismini kullanma hakkı olan) şubesi” olmadığı sık sık vurgulanıyor, bazen de sırf bunu belirtmek üzere ilan veriliyordu. İlan metinlerinde müşterilerin ürün alırken kimi zaman markaya, kimi zaman isimlere, kimi zaman da marka içindeki güneşe dikkat etmeleri isteniyordu. Bunun yanı sıra marka değerini artırmaya ve bir alışkanlık yaratmaya yönelik reklamlar da vardı. Reklamların mesajı kimi zaman çok netti: “Daima Apikoğlu”, “Namlı Türk Sucukları Her Yerde Arayınız”. Bazılarının ise dili bir o kadar naif ve dolaylıydı: “Sevgilim gezinti soframızda meşhur Kayserili Apikoğlu namlı Türk sucuklarını bulundurmayı unutmayalım, kuvvetli ve hoş bir gıdadır.” 1955 sonrasında A. ve H. Apikoğlu Kardeşler Kollektif Şirketiʼne ait ilanlar gazetelerde daha sık ve düzenli görülmeye başladı. Firmanın kullanmaya başladığı yeni teknolojiler de yeni ürünler de buradan halka duyuruldu. Müjdelerle duyurulan kavurma ve son sistemlerle üretimine başlanan salamların tanıtımında hep ilanlara başvuruldu. Apikoğlu günümüze uzanan alışkanlığı yerleştirmek için ürünlerinin nasıl tüketileceğine dair öneriler de sunuyordu. “Et yerini fazlasıyla tutan Apikoğlu Sucukları””nın yumurtayla, makarnayla, pilavla hem besleyici hem de leziz olacağı firmanın tavsiyesiydi. 60ʼ lı yıllarda kent yaşamı hız kazanınca “namlı Türk sucukları” kendine tostlar ve sandviçler arasında yer buldu. İşte bu nedenle birçok kalem ustası illa da Apikoğlu diyordu.

İstanbulʼda Yaşama Sanatıʼnda Haluk Dursun, adım adım Galataʼyı anlatan İlhan Berk bunlar arasındaydı. Musa Anter, biraz nükteyle Kayseriʼden çıkan üç önemli adam arasında Apikoğluʼnu sayıyor, Orhan Pamuk çocukluğunda zihnine kazınanları sıralarken onun adını da ekliyordu. Gerçekten 60ʼlı 70ʼli yıllarda kısa bir İstanbul turu yapan biri Apikoğlu adıyla sıkça karşılaşırdı. Sinema ve tiyatro salonlarından Taksim, Eminönü gibi meydanlarda kullandığı reklam ve panolara kadar firma pek çok tanıtım yöntemiyle şehrin görsel hafızasında yer etmişti. Üç Apikoğlu etiketi karşılığında hediye çekilişine katılma hakkı verilen promosyon çalışmaları ile büyük halk ozanı Âşık Veyselʼin radyo saatleri beraber duyurulmuştu. 1955ʼte Türkiye tarihinin en fırtınalı Eylülʼünü takiben Migros Türkʼün raflarında yer bulan Apikoğluʼnun işlerinin önemli ölçüde arttığının bir başka göstergesi şüphesiz vergi rekortmenleri sıralamasında aile bireylerinin üst sıralara tırmanmalarıydı. 1967ʼde sektörü korumak için kurulan Sucuk ve Pastırmacılar Derneği üyeleri arasında bulunan Apikoğluʼnun iki patronu 1975 yılında emekli oldular; ancak bu kez bir halefleri vardı.

1967 yılından itibaren yanlarında bulunan yeğenleri Dırtat Ağca ailenin üçüncü kuşak temsilcisi olarak işlerin başına geçti. 1976 yılında Apikoğlu Kollektif Şti.ʼnin kurumsal yapısını güçlendirmek amacıyla Etsan Gıda San. AŞ kuruldu. Dırtat Ağca halen canlı hayvan seçimi, kesimi ve sucuk üretimi konusunda sektörün duayeni olarak 48 senedir ilk günkü disiplinle çalışmaya devam etmektedir. Onun yönetim devresini 1980ʼden itibaren Bercuhi Apikoğlu Ağcaʼnın damadı Vahan Kartallıoğlu izledi. Vahan Bey, 1986ʼda Tuzlaʼda 45 bin metrekare alanda kurulu 15 bin metrekare kapalı alana sahip entegre et tesisi inşasını tamamlayarak markanın geleceğe taşınmasında çok önemli olan bir kilometre taşı oldu ve 1995ʼte hayata gözlerini yumdu. 2008 yılına değin idareyi ele alan Berç Kartallıoğlu döneminde Apikoğlu, yeni tesislerinde 75 çeşit et ürünü ile bilindiği kadarıyla Türkiyeʼnin en eski et markası olarak anılıyordu. 2000ʼlerde

Avrupa Birliği ülkeleri Türkiyeʼden et ürünleri almakta tereddüt yaşarken kalite standartlarını belgeleyen Apikoğlu, pek çok saygın havayolu şirketinin mutfağına girmeyi de başardı. Şirket ayrıca markalaşma serüveni ile de dikkat çekiyordu, dünyanın en önemli markalarının doğuş hikayelerinin anlatıldığı “Markaların Öyküsü” kitabında yer alan 10 Türk markasından biri de yine Apikoğluydu. Ailenin şirket yönetiminde günümüze ulaşanlar ise üçüncü kuşak temsilcisi ve bir duayen olarak Dırtat Ağca, dördüncü kuşak temsilcileri Kevork Kartallıoğlu ve Ali Ağcaʼdır. Geride kalan yüzyıl boyunca Türkiyeʼde yaşayan bir ailenin görebileceği tüm sıkıntılara göğüs geren Apikoğlu markası bu asrın sonunda güçlü, kaliteli, saygın ve leziz kalmayı başardı. Hıncal Uluç gibi bir çok isme günümüzde de “çocukluk yıllarının aile keyiflerini” yaşatan bu tadın sırrı sadece bir aile geleneğini değil aynı zamanda Anadoluʼya aile keyiflerini” yaşatan bu tadın sırrı sadece bir aile geleneğini değil aynı zamanda Anadoluʼya özgü bir kültür mirasını yaşatma arzsuydu

8 Haziran 2021 Salı

 

DİRENMEK YAŞAMAKTIR!

Selahattin Demirtaş





Kitaplar ve sayılar bize bir şeyler söylüyor ama anlayana. Burak Eldem’in romanından alıntı yaparak Mazlum’dan emanet cümleyle bitirelim o halde. Sayfa 493: Berxwedan jiyan e. (Direnmek yaşamaktır.)

Geçen ay cezaevi kütüphanesinde -bu iki kelime nasıl yan yana geliyorsa artık- Knut Hamsun’un Açlık romanına rastladım. Kaydını yaptırıp odaya götürdüm. Romanı anlatmaya niyetim yok, şu sıralarda açlığın ne olduğunu iyi biliyorsunuz.

Birkaç kitabı aynı zamanda okumayı tercih ediyorum yıllardır. Her birinden bölüm bölüm okuyup üçünü, dördünü birlikte bitiriyorum genelde. Yine öyle yaptım. Burak Eldem’in Tavuskuşu Güncesi’ni, Philip Kerr’in Zagrebli Kadın adlı polisiyesi ile Knut Hamsun’un Açlık’ını aynı zamanda okumaya başladım.

O hafta, Uykusuz dergisinin de 741. sayısını gecikmeli olarak verdiler. Hepsini birlikte okuyunca tuhaf bir tesadüfler zincirine denk geldim. Burak Eldem’in romanı Tavuskuşu Güncesi’nin 66. sayfasında Knut Hamsun’un Açlık romanından söz ediliyor. İyi.Oku, oku Philip Kerr’in Zagrebli Kadın romanının 153. sayfasında da Knut Hamsun’un Açlık romanından söz ediliyor. İlginç.

Uykusuz dergisinin kapağındaki Sedat Peker göndermeli karikatürün önünde de Knut Hamsun’un Açlık romanı duruyor. Yok artık

İnsan hafiften bi’ ürperiyor, ister istemez. Gece, saat 2. Uyuyayım dedim bari.

Elimde son olarak Burak Eldem’in romanı varken ayracı kaldığım yere sıkıştırıp kitabı baş ucuma koydum. Tam uyuyacağım, kitabı aceleyle tekrar açtım. Okumayı bıraktığım son cümleye takılmıştı aklım. Sayfa 118: “Yarın çok da sevimli bir gün olmayacak gibi görünüyor.”

Ne var bu cümlede? Burak Eldem’in roman kahramanı Avukat Metin, ertesi gün bir savcıyla görüşmeye gidecek, pek de isteksiz aslında. Görüşme nedeniyle canı sıkkın, o nedenle yarının sevimli bir gün olmayacağını söylüyor.

Bu cümleyi okuyup uyumaya çalıştığım gecenin sabahında benim de bir duruşmam vardı ve bir savcıyı tehdit ettiğim iddiasıyla açılan davanın karar duruşması yapılacaktı. Evet, bu uyduruk davadan bana ceza vermelerini bekliyordum. Ama Burak Eldem arkadaşım geceden haber vermiş oldu ve duruşmaya çıktığımda cezadan emindim artık. Sonuç: İki buçuk yıl hapis cezası. Yani 30 ay.

Doğru, çok da sevimli bir gün olmadı. Sağ ol Burak kardeş, dost acı söylermiş :)

Duruşma sonrası odaya dönünce tüm bu tuhaflıklara anlam vermeye çalıştım. Birileri bana kitaplar üzerinden mesaj mı vermeye çalışıyor, nedir arkadaş? Zaten Burak’ın romanının yarattığı spiritüel atmosferin etkisinden kurtulamamışım, bir de bu tuhaflıklar???

Kitapların sayfa numaralarını, verilen cezayı alt alta, üst üste toplayıp çıkarıp, çarpıp bölüp “Bahçeli matematiği” yoluyla bir sonuç elde etmek için nafile uğraştım bir süre. Ama yok, bir şey çıkmıyor. Öyle bir yüksek matematiğe kafam basmıyorsa demek ki, vazgeçtim uğraşmaktan. Vardır bir hikmeti.

Akşama gazeteler geldi, okuyorum. Memlekette durum içler acısı. Açlık, işsizlik, yoksulluk… Öte tarafta milyon dolarlık yolsuzluk, mafya, çeteler, uyuşturucu, faili belli cinayetler, itiraflar, ifşaatlar… “Sadece pandemi döneminde yaklaşık 368 kişi borç, işsizlik ve açlıktan intihar etmiş” diyor bir haberde.

Kahroluyor insan. Bu böyle gitmez. Daha kararlı, daha cesur olmalı, etkili şeyler yapmak lazım diye konuşuyorum oda arkadaşım Abdullah ile. 368 insan ekonomik çaresizlikten intihar etmiş ya, olacak şey mi bu! Yer yerinden oynamalı oysa. “Şimdi dışarıda olsaydık” diye başlayan cümleler kuruyoruz. Bir şeyler yapardık herhalde, boş durmazdık. Neyse. Burada da durmuyoruz. Elimizden geldiğince işte.

368 intihar olacak şey mi? 368? 368? Bir dakika! Burak’ın romanı 66. ve 118. sayfalar. Kerr’in romanı 153. sayfa. 30 ay hapis cezası. 1 de Uykusuz dergisi. Olabilir mi? 66+118+153+30+1=368!!!

Kitaplar ve sayılar bize bir şeyler söylüyor ama anlayana. Burak Eldem’in romanından alıntı yaparak Mazlum’dan emanet cümleyle bitirelim o halde. Sayfa 493: Berxwedan jiyan e. (Direnmek yaşamaktır.)

* Edirne Cezaevi















4 Haziran 2021 Cuma

 HASAN SALTIK ÖLDÜ,

KÜT DİYE.

Metin Solmaz


                                          Hasan Saltık

Hasan Saltık yapılmayanı yapmış, yayınlanmayanı yayınlamış, kültür hayatımıza başka pek kimsenin yapmadığı kadar iyilikte bulunmuş birisidir...

Daha geçen ay aramış, “Bodrum’a gelip gidiyorum buluşalım içelim” demişti. Bodrum’a gelmiş aramamış; ölmüş. Kalp krizi geçirmiş. Nilüfer Hanım'la hastaneye giderken yolda ölmüş.

Bu o kadar acayip bir durum ki telefon edesim var kendisine sormaya bu nasıl oldu diye. Kalbim ağrıyor. Kötü haberlerimin çoğunu ağlayarak veren insan, canım kardeşim Murat (Meriç) dün gece uyumak üzereyken mesaj attı. Hâlâ inanamıyorum.

                                      Rahmi  Saltık Albüm
1994’te Pan Yayıncılık’tan yayınlanan Türkiye’de Pop Müzik, Bir İnfilak Masalı kitabım için Hasan’la söyleşi yapmıştım. O vesileyle tanışmıştık. Hasan orada Kalan Müzik’in stratejisini anlatmıştı. Özetle “Tarkan yayınlayanın Tarkan’ı biterse batar. Ben hep satan şeyler yayınlayacağım. O kadar çok hep satan çeşidimiz olacak ki sürekli Tarkan üretiyor gibi olacağız” demişti. Aynen öyle yaptı. Her büyük hareketinde de beni bir telefonla arayıp o mikrofonik sesiyle “oooooğlum sana ne demiştim” diye başlayan konuşmalar yaptı. Çocuk gibiydi Hasan.

Hakikaten çocuk gibiydi. Çok becerikliydi. Aşırı becerikliydi. Çok biriktirirdi. Çok insan tanırdı. Zaten işini büyük oranda sosyalliği sayesinde yapmıştı.

Şapka uçurtucu hikayeleri vardı. Bir kısmını “yok artık” , “abartma” filan gibi laflar etmeden dinlemek olanaksızdı. Hakikaten çok enteresan hikayeleri vardı. Dünyanın dört bir yanında. Devlet görevlilerinden ultra zenginlere, devrimci efsanelerden üst düzey politikacılara. Neler neler. Kimler kimler.


                                           Şivan Perver

Bir de Hasan iyi bir insandı. Çevresine sürekli yardım ederdi. Sürekli. Bana çok yardımı oldu. Size en sevdiğim hikayesini anlatayım. Neşet Ertaş’ın bütün haklarını almış, sonra gidip korsanlarını tek tek mahkemeye vermiş, gelen parayı Neşet Ertaş’ın önüne yığmıştı. Ertaş o vakit parasız, düğün salonlarında çalan kendi halinde bir dervişti. Hayatı değişti birden. O kadar memnun olmuştu ki her konserinde defalarca teşekkür etti Hasan Saltık’a. Son yıllarını Hasan sayesinde mutlu geçirdi. Saltık da o teşekkür ettikçe üzerine düşeni yapardı tabii. Mahçup olurdu. Evet o enerjik halinin içinde bi mahçup yanı da vardı. Bunu belki ben bunu öyle görürdüm bilmiyorum. 

Son olarak. Hasan yapılmayanı yapmış, yayınlanmayanı yayınlamış, kültür hayatımıza başka pek kimsenin yapmadığı kadar iyilikte bulunmuş birisidir. Sevabı buradan köye yol olur. Herkesin bu hayatta hata yapma hakkı vardır. Hasan’ın Sabah gazetesine konuşmasına ben de kızmıştım. Keşke herkes Hasan kadar iyilik yapsa bize de sonra gidip Sabah gazetesine konuşsa. Günahı da bu olsa. O yüzden Hasan’ı bu konuda bugün bari rahat bırakın lütfen.

İyi ki yaşadın güzel kardeşim. İyi ki hayatımıza girdin. Hayatımızı değiştirdin. İyi ki tanıştık, arkadaş olduk, birbirimizi kolladık, bol bol pahalı Lagavulin’ler içtik. Bizi defalarca güldürdün, eğlendirdin.

 


2 Haziran 2021 Çarşamba

 

SEVGİ HAKLARI BİREYSEL

BEYANNAMESİ

Hasan Gürkan


Madde 1:

SEVME HAKKI

Her insan sevme, sevilme, cinsel tercihini özgür olarak yapma ve bunu hiçbir baskı olmaksızın yaşama hakkına sahip olarak doğar. Bu hak hiçbir sosyal, siyasi, dini, felsefi, ideolojik, ahlaki, ırksal vb. mülahazalarla sınırlandırılamaz.

Sevme hakkının zarf ve mazrufuna dokunulamaz.

Madde 2:

SEVME YETENEĞİ

Sevme yeteneği insanın insanlaşma sürecinin temel belirleyicisidir. Bu yeteneğin sınırsız bir biçimde gelişmesi ve kendini özgürce ifade etmesi için çalışmak insanlık vazifesidir.

Sevme yeteneği, sevme hakkının ayrılmaz bir parçasıdır.  Hakim ideoloji, gelenek, görenek ve aile ahlakı ile ters düşme, çatışma gibi endişelerle sevme yeteneğinin gelişimi kösteklenemez.

Madde 3:

CİNSELLİK

Cinsellik sevginin ayrı veya aynı cinsten iki ya da daha çok kişi arasında en üst düzeyde ve en yoğun olarak yaşandığı alanlardan başlıcasıdır. Cinsellikte önceden belirlenmiş normlara, rasyonaliteye, ‘akıllılığa’ hesaplılığa, tutumluluğa ve ayıba yer yoktur. Paylaşılması şartıyla cinselliğin her biçimi insan içindir ve güzeldir.

Madde 4:

SEVGİYE AYKIRI DUYGULAR

Mülkiyet, sahiplenme, kıskanma, borçluluk, ketumluk, gizlilik, tedbirlilik, suçluluk gibi duygular sevginin tabiatına aykırı, sevgi dışı ve sevgiye zararlı duygulardır. 

Madde 5:

ZORLAMA SEVGİYİ RED VE İNKÂR HAKKI

Hiç kimse kan, akrabalık bağı, ortak geçmiş, tanışlık gibi gerekçelerle veya toplumca kutsal sayılan kişi, kavram ve değerleri sevmeye zorlanamaz.

Herkes ‘diğerlerinin’ sevdiklerini sevmeden yaşama hakkına sahiptir.

Madde 6:

SEVGİ SUÇU

İnsan yüreği aynı anda iki ve daha çok kişiye karşı duyulan sevgi, aşk ve cinsel arzuyu barındıracak kadar geniştir. Bir sevgiyi diğer bir sevginin rakibi, karşıtı, düşmanı,  yok edicisi olarak anlamak, bir sevginin ‘korunması’ adına da olsa diğer bir sevgiyi öldürmek sevgi suçudur. 

Madde 7:

SEVGİNİN KORUNMASI

İnsan ilişkilerinde, kendi tabiatına aykırı bir sürü etkenin kuşatması, saldırısı altında olan sevgi korunmaya, özen gösterilmeye, emek verilmeye muhtaçtır. Bedeli ödenmeyen sevgi ölür.

.