VESİLE'NİN
ÇARESİZLİĞİ
"Ne
dediği anlaşılamayan halk, Kürtler."
Yusuf Nazım
Yusuf Nazım
Vesile
henüz anasının karnındayken işittiği, doğduktan sonra da
kulaklarını okşayan, ninnileriyle uyuduğu, ağıtlarıyla
oyalandığı bir dilin çocuğuydu; çocuk ruhunu okşayan, anasının
şefkatli dilinden mahrum bir şekilde öğrendiği Türkçesiyle
okumaya çalışıyordu...
İçinde, odunların
çıtır çıtır yandığı kuzine bir soba. Onu, işte bu sobanın
ısıttığı evin büyük odasında, oturduğu yer minderinde, bir o
yana bir bu yana sallanırken anımsıyorum. Kendisini böylesine
mest eden şeyin, transistörlü eski ahşap radyomuzdan odaya
yayılan Erivan Radyosu'nun iç yakan ezgileri olduğunu çok
sonraları anlayacaktım.
Babaannem, gelin geldiği
Türk evinde, uzak kaldığı kendi dili ve köklerine olan hasretini
radyodaki Kürtçe ve Ermenice ağıtların ezgilerini dinleyerek
gidermeye çalışıyordu.
Çocukken çoğu şeyin
farkında değildik. Güzel arkadaşlıkların temelinin atıldığı
bir zamandı liseli yıllarımız.
Henüz farklılıklarımızı
da keşfetmemiştik. Ya da başkaları bize bunu öğretmemişti.
Okulda yeni öğrenmeye
başladığımız İngilizce dışında, bazı arkadaşlarımın,
anlamadığım farklı bir dilden konuştuklarını fark ettiğim
dönem, işte bu dönemdi.
Kürtlerle bu liseli
yıllarda tanıştım. Arkadaş canlısı, nedense biraz ezik,
yaşları geç, hatta bir kısmı evliydiler. Çocukları bile vardı.
Öğrenciyken evlilik, yasal olarak mümkün olmadığından okula
geldiklerinde yüzüklerini çıkarırlardı. Ben onlara güzel
Türkçe yazmayı, onlar da bana Kürtçe sözcüklerle kısa
cümleler öğretirlerdi.
Aralarında Kütçe
konuştuklarında, hocalardan hep uyarı alırlardı. Resmi erkana
dair nedense hep belli belirsiz bir ürkeklik, bir korku duyarlardı.
Yıllar sonra, deniz
kenarındaki arabamızda müzik dinlerken yaşadığım ve hafızamın
derinliklerinde keskin bir bıçak gibi taşıdığım o küçük anı
birçok şeyi anlamama yetmişti.
Otomobilimizden yükselen
Kürtçe ağıtların sesini, yaklaşan polis otosunu gördüğünde,
aceleyle teybi kapatarak kısan arkadaşımın yüzündeki
tedirginlikti beni buna ikna eden.
Kimbilir, bu civanmert
yüreklerde birikmiş, kimselere itiraf edemedikleri nice anıları
vardı onların. O gün, arkadaşımın yüzündeki korkuyla karışık
endişe dalgasını sessizce izleyen gözlerim, suskun bir ölü gibi
önüme düştüğünde anlamıştım bunu.
"Dağ
Türkü"
Arkadaşlığın ne ırkı
olurdu, ne teninin rengi, ne dili, ne de inancı. Hiçbir şey
bozamazdı, henüz para ve mülkiyet dünyasıyla tanışmamış
dostlukları, arkadaşlıkları. Her ne kadar yıllarca, tek bir ırk
ve ulus kavramı üzerinden gurur duymamız öğretilse de bizlere,
yine de arkadaşlık başkaydı işte.
12 Eylül 1980'de,
televizyonlardan onların Kürt değil, "kırt" olduklarını
öğrendiğimde hiç şaşırmadım.
Cuntacı faşistler
700 bin kişilik orduyu
yöneten ve sonradan bir ülkenin kaderini belirleyecek olan en
rütbeli generalin ağzından duyuyordum bunu; dağlarda karda
ayakları "kart, kurt" diye ses çıkaran Dağ Türkleriymiş
meğer benim arkadaşlarım.
Adı "Dağ Türkü"ne
çıkan arkadaşlarımın o masum çaresizliğine olan sempatim
sonraki yıllarda da devam etti.
12 Eylül'ün sonraki
aylarında Adıyaman'ın bir dağ köyünde öğretmenlik yapan
ablama giderken beni yolda karşılayan köy azası Şeyho, bu
sempatinin belki de doruk noktasıydı.
Toprağı erozyona
uğramış taşlı köy yolunda, ince, uzun boyu ve siyah şalvarı
içinde, otuz iki dişiyle yüzünde gülümsemesi hiç eksik olmayan
bir insandı Şeyho.
Ellerini, önünde mahcup
bir edayla kavuşturmuş, bendenizin karşısında boynunu kırmış,
sevecenlik dolu ışıl ışıl gözleriyle köylerine hoşgeldin
diyordu. Kuş kurban olur gibi bir hali vardı; sanırsın 18 yaşında
toy bir delikanlıyı değil, sanki bir kralı, şahı karşılıyordu
Şeyho.
Onun, o masum saflığının
sadece ona özgü değil, aslında köyün tüm halkına ait olduğunu
gecikmeden öğrenecektim.
Köylerden zoraki silah
toplayan 12 Eylül cuntasının estirdiği korku fırtınası
tanığımdı; giderek kendi köylerine yaklaşan askerlerin "silah
teslim edin" talebine köylüler ne yanıt vereceklerini
tartışıyorlardı.
Eski çakaralmaz
silahlarını, dede yadigarı tüfekleri ve Rus beşlilerini, köy
muhtarı ve ihtiyar heyetiyle birlikte okul öğretmenin evinde
yaptıkları toplantıda, öğretmene de danışarak karar vermeyi
sağlayan arka planı olmayan bir saflıktı bu.
Ankara'ya döndüğümde,
haber ardımdan tez gelmişti; yeşil kasırga ablamların köye
ulaştığında, teslim edilen onca çakaralmaz silah, eski tabanca
ve tüfek ikna edememişti askerleri.
Gülerken 32 dişiyle birden
gülen, o en sevimli haliyle sempati dünyamın doruğunda yer alan
köy azası Şeyho, götürüldüğü karakolda kolu ve bacağı
kırılmış olarak köylülere teslim edilecek
Vesile
2012 yılı mayıs
ayında, bir belgesel filmin çekimleri için gittiğimiz
Diyarbakır'da, yolumuz bir dağ köyüne düşmüştü.
Film ekibinin çekimler
için köy içine indiği bir sırada, konuk olduğumuz tek odalı,
yoksul Kürt evinde 13 yaşındaki Vesile'yle yalnız kalmıştım.
Üçü genetik bir
hastalığa sahip, yedi çocuklu ailenin en büyüğüydü Vesile.
Onunla, duvarları badanasız o küçük odanın ıssızlığında
aramızda geçen iletişim, göğsümü tutuşturacak denli bir
ateşin bütün bedenimi sarması gibiydi.
3. sınıfa gittiğini
öğrendiğim Vesile'yle diyaloğumu duvardaki takvimin yazısı
üzerinden kurmaya çalışmıştım. On üç yaşındaki bir kız
çocuğunun, beyaz bir duvar önünde birkaç kelimeden mürekkep
basit bir cümleyi okuyabilmek için, ıkına sıkıla çaresizce
kıvrandığını görmemle buruk bir hezimete dönüşmüştü
çabam.
Kendisiyle iletişim
kurmanın eğlenceli ve basit bir yolu olarak gördüğüm o birkaç
kelimeyi okutmak, Vesile'ye ayaküstü bir işkence gibi gelmişti.
Kalbi buruk Vesile'nin
kızaran yanaklarındaki mahcubiyeti oracıkta görmezden gelmiş ve
onun masum çaresizliğini bir bıçak yarası gibi göğsüme
gömmüştüm.
Sonradan öğrenecektim;
onun ilkokula başlarken Kürtçeden başka bir dil bilmediğini;
sesleri bir uğultu gibi kulaklarına çarpan ve ne dediğini
anlamadığı öğretmeninin Türkçe dışında konuşmayı yasak
ettiğini.
Vesile, henüz anasının
karnındayken işittiği, doğduktan sonra da kulaklarını okşayan,
ninnileriyle uyuduğu, ağıtlarıyla oyalandığı bir dilin
çocuğuydu; çocuk ruhunu okşayan, anasının şefkatli dilinden
mahrum bir şekilde, başka ve yabancı bir dile mahkum kalarak
öğrendiği Türkçesiyle okumaya çalışıyordu duvardaki takvim
yaprağını.
Geçenlerde aralarında
Antropolog Müge Tuzcuoğlu'nun da bulunduğu 19'u tutuklu 27 kişinin
yargılandığı 'KCK' davasında savunmalar alındı. Mahkeme
heyeti, Türkiye'nin kurucu antlaşması Lozan'ı da (Madde. 39)
çiğnemek pahasına, sanıkların Kürtçe yaptıkları savunmalar
için "ne
dedikleri anlaşılamamıştır"
diyerek "kaçma şüphesi" gerekçesiyle tutukluluklarının
devamına hükmetti.
Tarihin en büyük
imparatorluklarından birini kurmuş köklü bir devlet geleneğinin
21. yüzyılda sergilediği bu arkaik tutumun trajikomik hikayesinin
özeti... Devasa bir imparatorluktan hayatta kalmaya çabalayan bir
ulus devlete geçiş travması; askeri cuntalarla beslenmiş bir
rejim, ötekileri yok saymayı büyüklük, otuz yıldır akan kanı
olağan gösterme çabasında bir zihniyet...
Bir büyük sonsuzluk
içerisinde, giderek soğumakta ve küçülmekte dünyamız. Biz
görür müyüz, bilmem. İşte böyle bir yeryüzünün kaynaklarını
adil ve hakkaniyetli bir şekilde paylaşmasını bilecek kadar
gelişmiş ve gerçekten uygar olan ileri bir kuşağın çocukları
eminim görecektir.
Milyonlarca yıl öncesini
bugünden araştıran sosyal antropoloji, gelecekte insanın insana
hükmetmeden yaşayacağı bir dünyanın da bilimi olmaya devam
edecektir. Ve işte, o günden geriye doğru baktığımızda,
milyonlarca yıl öncesine varmadan önceki zaman çizelgesinin, 2012
yılını işaret eden noktasında tarih kitapları belki de şöyle
yazacaktır:
"Ne dediği
anlaşılamayan halk, Kürtler." (YN/YY)
Yusuf Nazım
Bilişim mühendisi, yazar.
1992 yılından itibaren Yusuf Nazım adıyla Özgür Gündem, Özgür
Ülke, Emek, Evrensel, Birgün, Cumhuriyet ve Radikal, T24
gazeteleri’nde yazıları; Evrensel Kültür ve İnsancıl
Dergilerinde öykü ve denemeleri yayımlandı. Kızak öykü kitabı
2012’de okuyucuyla buluştu. Leyla’yı Beklerken ikinci öykü
kitabı baskıya hazırlanıyor. @yusufnazim