29 Eylül 2022 Perşembe

 

HELA DUVARI EDEBİYATI

Derleme


-Osuruk kıçı konuşturmaya çalışmanın, başarısız bir

denemesidir.

nsan istediği kadar dönebilir, fakat kıçı hep arkada kalır.

-Bunca içine ettiğimiz dünyanın, neden Sifonu yok?

-Paranın üstü kalsın, sağ ve sol yanlarını getir.

-İçerken araba kullanmayın, Bir yere çarparsanız biranız

dökülür

-Babama değerimi sordum: dünyalar kadar, dedi.
Dünyanın değerini sordum: beş para etmez, dedi.

-Üremeyi açıklayınız: anne ve babanın gece yaptığı işe

üreme denir


-Amerika 5000 kilometreden Irak'ı vuruyor.Sen 25 cm'lik

deliği bulamıyon.

-Yalnızca helaları değil, birbirimizi de bulmak istediğimiz

gibi bırakalım.

-Sıçtı cafer bez getir, eğlendirme tez getir.

-Bahri gönlüm sana düştü lappadak/ öpsem seni manda

göle sıçar gibi şappadak

-Fıstık, yağlı çıralar gibi yanarım senin için





-

28 Eylül 2022 Çarşamba

 

VESİLE'NİN ÇARESİZLİĞİ

"Ne dediği anlaşılamayan halk, Kürtler."

Yusuf Nazım

                                             Yusuf Nazım

Vesile henüz anasının karnındayken işittiği, doğduktan sonra da kulaklarını okşayan, ninnileriyle uyuduğu, ağıtlarıyla oyalandığı bir dilin çocuğuydu; çocuk ruhunu okşayan, anasının şefkatli dilinden mahrum bir şekilde öğrendiği Türkçesiyle okumaya çalışıyordu...

İçinde, odunların çıtır çıtır yandığı kuzine bir soba. Onu, işte bu sobanın ısıttığı evin büyük odasında, oturduğu yer minderinde, bir o yana bir bu yana sallanırken anımsıyorum. Kendisini böylesine mest eden şeyin, transistörlü eski ahşap radyomuzdan odaya yayılan Erivan Radyosu'nun iç yakan ezgileri olduğunu çok sonraları anlayacaktım.

Babaannem, gelin geldiği Türk evinde, uzak kaldığı kendi dili ve köklerine olan hasretini radyodaki Kürtçe ve Ermenice ağıtların ezgilerini dinleyerek gidermeye çalışıyordu.

Çocukken çoğu şeyin farkında değildik. Güzel arkadaşlıkların temelinin atıldığı bir zamandı liseli yıllarımız.

Henüz farklılıklarımızı da keşfetmemiştik. Ya da başkaları bize bunu öğretmemişti.

Okulda yeni öğrenmeye başladığımız İngilizce dışında, bazı arkadaşlarımın, anlamadığım farklı bir dilden konuştuklarını fark ettiğim dönem, işte bu dönemdi.

Kürtlerle bu liseli yıllarda tanıştım. Arkadaş canlısı, nedense biraz ezik, yaşları geç, hatta bir kısmı evliydiler. Çocukları bile vardı. Öğrenciyken evlilik, yasal olarak mümkün olmadığından okula geldiklerinde yüzüklerini çıkarırlardı. Ben onlara güzel Türkçe yazmayı, onlar da bana Kürtçe sözcüklerle kısa cümleler öğretirlerdi.

Aralarında Kütçe konuştuklarında, hocalardan hep uyarı alırlardı. Resmi erkana dair nedense hep belli belirsiz bir ürkeklik, bir korku duyarlardı.

Yıllar sonra, deniz kenarındaki arabamızda müzik dinlerken yaşadığım ve hafızamın derinliklerinde keskin bir bıçak gibi taşıdığım o küçük anı birçok şeyi anlamama yetmişti.

Otomobilimizden yükselen Kürtçe ağıtların sesini, yaklaşan polis otosunu gördüğünde, aceleyle teybi kapatarak kısan arkadaşımın yüzündeki tedirginlikti beni buna ikna eden.

Kimbilir, bu civanmert yüreklerde birikmiş, kimselere itiraf edemedikleri nice anıları vardı onların. O gün, arkadaşımın yüzündeki korkuyla karışık endişe dalgasını sessizce izleyen gözlerim, suskun bir ölü gibi önüme düştüğünde anlamıştım bunu.

"Dağ Türkü"

Arkadaşlığın ne ırkı olurdu, ne teninin rengi, ne dili, ne de inancı. Hiçbir şey bozamazdı, henüz para ve mülkiyet dünyasıyla tanışmamış dostlukları, arkadaşlıkları. Her ne kadar yıllarca, tek bir ırk ve ulus kavramı üzerinden gurur duymamız öğretilse de bizlere, yine de arkadaşlık başkaydı işte.

12 Eylül 1980'de, televizyonlardan onların Kürt değil, "kırt" olduklarını öğrendiğimde hiç şaşırmadım.

                                         Cuntacı faşistler

700 bin kişilik orduyu yöneten ve sonradan bir ülkenin kaderini belirleyecek olan en rütbeli generalin ağzından duyuyordum bunu; dağlarda karda ayakları "kart, kurt" diye ses çıkaran Dağ Türkleriymiş meğer benim arkadaşlarım.

Adı "Dağ Türkü"ne çıkan arkadaşlarımın o masum çaresizliğine olan sempatim sonraki yıllarda da devam etti.

12 Eylül'ün sonraki aylarında Adıyaman'ın bir dağ köyünde öğretmenlik yapan ablama giderken beni yolda karşılayan köy azası Şeyho, bu sempatinin belki de doruk noktasıydı.


Toprağı erozyona uğramış taşlı köy yolunda, ince, uzun boyu ve siyah şalvarı içinde, otuz iki dişiyle yüzünde gülümsemesi hiç eksik olmayan bir insandı Şeyho.


Ellerini, önünde mahcup bir edayla kavuşturmuş, bendenizin karşısında boynunu kırmış, sevecenlik dolu ışıl ışıl gözleriyle köylerine hoşgeldin diyordu. Kuş kurban olur gibi bir hali vardı; sanırsın 18 yaşında toy bir delikanlıyı değil, sanki bir kralı, şahı karşılıyordu Şeyho.

Onun, o masum saflığının sadece ona özgü değil, aslında köyün tüm halkına ait olduğunu gecikmeden öğrenecektim.

Köylerden zoraki silah toplayan 12 Eylül cuntasının estirdiği korku fırtınası tanığımdı; giderek kendi köylerine yaklaşan askerlerin "silah teslim edin" talebine köylüler ne yanıt vereceklerini tartışıyorlardı.

Eski çakaralmaz silahlarını, dede yadigarı tüfekleri ve Rus beşlilerini, köy muhtarı ve ihtiyar heyetiyle birlikte okul öğretmenin evinde yaptıkları toplantıda, öğretmene de danışarak karar vermeyi sağlayan arka planı olmayan bir saflıktı bu.

Ankara'ya döndüğümde, haber ardımdan tez gelmişti; yeşil kasırga ablamların köye ulaştığında, teslim edilen onca çakaralmaz silah, eski tabanca ve tüfek ikna edememişti askerleri.

Gülerken 32 dişiyle birden gülen, o en sevimli haliyle sempati dünyamın doruğunda yer alan köy azası Şeyho, götürüldüğü karakolda kolu ve bacağı kırılmış olarak köylülere teslim edilecek

                      Vesile

2012 yılı mayıs ayında, bir belgesel filmin çekimleri için gittiğimiz Diyarbakır'da, yolumuz bir dağ köyüne düşmüştü.

Film ekibinin çekimler için köy içine indiği bir sırada, konuk olduğumuz tek odalı, yoksul Kürt evinde 13 yaşındaki Vesile'yle yalnız kalmıştım.

Üçü genetik bir hastalığa sahip, yedi çocuklu ailenin en büyüğüydü Vesile. Onunla, duvarları badanasız o küçük odanın ıssızlığında aramızda geçen iletişim, göğsümü tutuşturacak denli bir ateşin bütün bedenimi sarması gibiydi.

3. sınıfa gittiğini öğrendiğim Vesile'yle diyaloğumu duvardaki takvimin yazısı üzerinden kurmaya çalışmıştım. On üç yaşındaki bir kız çocuğunun, beyaz bir duvar önünde birkaç kelimeden mürekkep basit bir cümleyi okuyabilmek için, ıkına sıkıla çaresizce kıvrandığını görmemle buruk bir hezimete dönüşmüştü çabam.

Kendisiyle iletişim kurmanın eğlenceli ve basit bir yolu olarak gördüğüm o birkaç kelimeyi okutmak, Vesile'ye ayaküstü bir işkence gibi gelmişti.

Kalbi buruk Vesile'nin kızaran yanaklarındaki mahcubiyeti oracıkta görmezden gelmiş ve onun masum çaresizliğini bir bıçak yarası gibi göğsüme gömmüştüm.

Sonradan öğrenecektim; onun ilkokula başlarken Kürtçeden başka bir dil bilmediğini; sesleri bir uğultu gibi kulaklarına çarpan ve ne dediğini anlamadığı öğretmeninin Türkçe dışında konuşmayı yasak ettiğini.

Vesile, henüz anasının karnındayken işittiği, doğduktan sonra da kulaklarını okşayan, ninnileriyle uyuduğu, ağıtlarıyla oyalandığı bir dilin çocuğuydu; çocuk ruhunu okşayan, anasının şefkatli dilinden mahrum bir şekilde, başka ve yabancı bir dile mahkum kalarak öğrendiği Türkçesiyle okumaya çalışıyordu duvardaki takvim yaprağını.

Geçenlerde aralarında Antropolog Müge Tuzcuoğlu'nun da bulunduğu 19'u tutuklu 27 kişinin yargılandığı 'KCK' davasında savunmalar alındı. Mahkeme heyeti, Türkiye'nin kurucu antlaşması Lozan'ı da (Madde. 39) çiğnemek pahasına, sanıkların Kürtçe yaptıkları savunmalar için "ne dedikleri anlaşılamamıştır" diyerek "kaçma şüphesi" gerekçesiyle tutukluluklarının devamına hükmetti.

Tarihin en büyük imparatorluklarından birini kurmuş köklü bir devlet geleneğinin 21. yüzyılda sergilediği bu arkaik tutumun trajikomik hikayesinin özeti... Devasa bir imparatorluktan hayatta kalmaya çabalayan bir ulus devlete geçiş travması; askeri cuntalarla beslenmiş bir rejim, ötekileri yok saymayı büyüklük, otuz yıldır akan kanı olağan gösterme çabasında bir zihniyet...

Bir büyük sonsuzluk içerisinde, giderek soğumakta ve küçülmekte dünyamız. Biz görür müyüz, bilmem. İşte böyle bir yeryüzünün kaynaklarını adil ve hakkaniyetli bir şekilde paylaşmasını bilecek kadar gelişmiş ve gerçekten uygar olan ileri bir kuşağın çocukları eminim görecektir.

Milyonlarca yıl öncesini bugünden araştıran sosyal antropoloji, gelecekte insanın insana hükmetmeden yaşayacağı bir dünyanın da bilimi olmaya devam edecektir. Ve işte, o günden geriye doğru baktığımızda, milyonlarca yıl öncesine varmadan önceki zaman çizelgesinin, 2012 yılını işaret eden noktasında tarih kitapları belki de şöyle yazacaktır:

"Ne dediği anlaşılamayan halk, Kürtler." (YN/YY)

Yusuf Nazım

Bilişim mühendisi, yazar. 1992 yılından itibaren Yusuf Nazım adıyla Özgür Gündem, Özgür Ülke, Emek, Evrensel, Birgün, Cumhuriyet ve Radikal, T24 gazeteleri’nde yazıları; Evrensel Kültür ve İnsancıl Dergilerinde öykü ve denemeleri yayımlandı. Kızak öykü kitabı 2012’de okuyucuyla buluştu. Leyla’yı Beklerken ikinci öykü kitabı baskıya hazırlanıyor. @yusufnazim


27 Eylül 2022 Salı

 

      SEKS İŞÇİLİĞİ

                 FAU Seks İşçiliği Bölümü’nün manifestosu


    Metinde seks işçilerinin örgütlenme meselesi gündeme getirilirken, bağımsız sendikaların bünyelerindeki ayrımcılığa uğrayan gruplar için bir örgütlenme modeli de sunuluyor.

*Bu çeviri ilk olarak Kadın İşçi’de yer aldı. Çeviriyi, Necla Akgökçe yaptı.

                                                Necla Akgökçe

Almanya’daki kara-kızıl sendikaların çatı örgütü FAU’nun (Özgür Sendikalar Birliği) Seks İşçileri Departmanı tarafından, eylül ayı başında, seks işçilerinin sorunları ve taleplerini içeren bir manifesto yayımlandı.

Metinde seks işçilerinin örgütlenme meselesi gündeme getirilirken, bağımsız sendikaların bünyelerindeki ayrımcılığa uğrayan gruplar için bir örgütlenme modeli de sunuluyor.

Bizler FAU Berlin’de örgütlü seks işçileri olarak bir manifesto hazırladık.


1. Seks işçileri departmanının kısa tarihçesi

FAU Berlin’in  seks işçileri departmanı (SW-S), seks işçileri tarafından ve seks işçileri için kurulmuş bir sendikal örgütlenmedir. Kayıtlı olup olmamalarına, cinsiyet veya kökenlerine, işyerlerine, hangi erotik işlerde çalıştıklarına bakılmaksızın, Berlin’deki tüm seks işçileri için kendi kendini örgütleyen bir bölümdür. Taban örgütlerinin bağımsız bir birliği olan FAU Berlin içinde özerk bir bölümdür.

Mayıs 2021’de seks işçileri, taban örgütlenmesine dayalı bir bölüm oluşturmak amacıyla FAU Berlin’de “Seks işçileri çalışma grubunu” kurdu. FAU Berlin’in desteğinin yanı sıra, hızla artan üye sayısı ve arkadaşlarımızın motivasyonu ve bağlılığı sayesinde bu grup, Ekim 2021’de seks işçileri departmanına dönüştü.

2. Seks işçilerinin sendikal örgütlenme ihtiyacı

Berlin seks işçileri olarak sendikalaşma fikri, Covid19 salgını sırasında doğdu. Seks işçilerinin bir sendikanın sağlayabileceği kaynaklara ve korumaya her zaman ihtiyacı vardı ama pandemi bize çok açık biçimde ne kadar savunmasız olduğumuzu gösterdi. Hangi alanlarda savunmasızdık?


a) Yasal olarak;

Mesleğimize karşı çıkanlar Almanya’da seks işçiliğinin yasa dışı hale getirilmesi yönündeki taleplerini açıkça ifade etmeye başladılar. İskandinav modelinde olduğu gibi mesleğin kriminalize edilmesini istiyorlardı. Almanya’daki seks işçilerinin çoğunluğu, yalnızca ayrıcalıklı bir azınlığa çalışma hakkı tanıyan, bir kısmını suçlu ilan eden ve geri kalanını ise yasa dışı hale getiren mevcut yasalardan zaten şikâyetçiydi. Bunun da gerisine düşüldü.

b) Ekonomik olarak;

Salgın sırasında, hijyen düzenlemeleri nedeniyle seks işçiliği aylarca suç sayıldı. Yarı yasal statümüz nedeniyle büyük bir çoğunluğun sosyal yardıma erişimi engellendi, bu da bizi işsizliğe ve umutsuzluğa sürükledi. Geçimimizi sağlamak, kendimizi ve ailemizi geçindirmek için seks işçiliği yapıyoruz. Hiçbir hakkımız yok, diğer işçiler gibi örgütlenemediğimiz için de sömürüye tümüyle açığız.

c) Toplumsal olarak;

Haberlerde seks işçileri “hastalığı bulaştıranlar” olarak tasvir edilerek, zaten ağır olan damgalanma ve dışlanma yükümüz artırıldı. Çoğumuz, tacizden ve bizi toplumsal hayattan soyutlayan, yalnızlaştıran etiketlenmelerden kurtulmak için çifte hayat yaşamak zorunda kalıyor.

d) Siyasi olarak;

Seks işçileri, hükümetin ve kamunun karar alma süreçlerine dahil olamıyor, buralarda temsil edilmiyorlar. Ya da yanlış temsil ediliyorlar. Hakkımızdaki siyasi kararlar sektör çalışanlarına danışılmadan alınıyor ve bizi doğrudan etkileyen siyasi karar alma süreçlerinde göz ardı ediliyoruz.

e) Ruhsal olarak;

Yukarıdaki sorunlar bizi daha da yalnızlaştırarak, kendimize olan güvenimizi sarsarak, strese ve ruh sağlığımızda sürekli ve uzun vadeli bir bozulmalara yol açıyor. Kendimizi geliştirmek için ihtiyaç duyduğumuz duygusal desteği bize veren, iş arkadaşlarımızla kurduğumuz iletişimdir. Bu yalıtılma işimize iş olarak değer vermeyen, saygı duymayan bir iş yaşamı kültürü tarafından stratejik olarak gündeme getiriliyor.

Pandemi sırasındaki bu dinamikler, seks işçilerinin içinde yaşadığı ve çalıştığı zaten güvencesiz olan koşulları daha da ağırlaştırdı. Kriz zamanlarında ve her zaman bize yardımcı olacak kendi topluluklarımıza ihtiyacımız var.

Seks işçiliği söz konusu olduğunda yaşadığımız, çalıştığımız koşullar ve bunların nasıl iyileştirilebileceği hakkında konuşulacağı yerde, ahlak ve toplumsal değerler üzerine konuşuluyor. Bu tür tartışmalar, seks işçilerinin seslerinin olmamasının yaşamlarımız ve geçim kaynaklarımızla ilgili kararların alındığı alanlardan kasıtlı olarak dışlanmamızın talihsiz bir yan ürünü olarak karşımıza çıkıyor.

Kendimizi kurban olarak görmesek de toplumsal ve kültürel olarak umutsuz vakalar şeklinde tasvir ediliyoruz. Mücadeleleri hakkında yorum yapamayan, sessiz kişiler olarak tanımlanıyoruz. Endüstrinin her alanında çaresiz ve imtiyazsız insanlar var oysa. Sektörümüzün öne çıkması, yaptığımız işin türüyle ilgili ahlaki bir mesele olduğunu kanıtlıyor. Haklarından mahrum edilmiş işçiler olarak muamele görmek yerine, ahlaki açıdan kırılgan bireyler olarak muamele görüyoruz.

Seks işçiliğine karşı bu damgalama, marjinalleştirilmiş kimliklerimizle de kesişebiliyor. Çünkü insanlar ırk, sınıf, cinsiyet, göçmen statüsü vb. gibi nedenlerle de baskı görebiliyorlar. Ama bizim işçi hakları tartışmasına katılımımız yadırganıyor veya takdir edilmiyor.

Dünyanın diğer birçok ülkesinden farklı olarak, seks işçiliği Almanya’da 2001’den beri yasaldır. Yasallaştırmayla birlikte hükümetin, seks işçiliği yapmasına izin verdiği kesim, dışında yer alan seks işçileri, suçlu olarak ilan edildi. Farklı yasal modellerin inşası ve seks işçiliğinin herkes için suç olmaktan çıkarılması, tüm işçilerin haklarını elde edilmesi, kaynaklara erişim için sendika olanak sağlar.

Mevcut çalışma kültürümüz ve sınırlı yasal statümüz nedeniyle haklarımızdan ve meslektaşlarımızla birlikte örgütlenme fırsatından yoksunuz.  Bu nedenle patronlar, devlet kurumları tarafından şiddet veya sömürünün hedefi haline getirildik. Biz işçi haklarıyla korunmayan işçileriz.

3. Neden bir sendika?

Mücadelemiz işçi hakları için bir mücadeledir. Seks işçiliği, insanların rızasına dayalı yapabileceği bir çalışma biçimidir.

Mevcut yasal, politik ve sosyal çerçevenin baskıcı, dışlayıcı ve damgalayıcı olmasından işçiler olarak mustaribiz. Mesleğin kriminalize edilmesi, güvenli işe erişimimizi engelleyerek bizi daha fazla sömürüldüğümüz yasadışı çalışma koşullarına itiyor ve seks işçilerinin acılarını artırıyor.

Güvenli çalışma koşullarını sağlamak mücadele edebilmek ve işimizi güvenceli hale getirerek, temel işçi haklarından yararlanmak için güç kazanmamız gerektiği sonucuna vardık.

Seks işçilerinin kriminalize edilmesine karşıyız. Ve kendimizi işçi olarak görüyor ve örgütleniyoruz.

4. İlkeler

Devletin bedenimizi ve işimizi denetlemediği bir dünyada yaşamak istiyoruz. Irk, yetenek, cinsiyet kimliği, göçmenlik veya diğer nedenlerle ayrımcılığa uğramaksızın gıda, barınma ve sağlık hizmetleri gibi temel ihtiyaçlar konusunda eşit erişime sahip olduğumuz, herkesin eşit olduğu bir dünya hayal ediyoruz.

Seks işçilerinin hakları için verdiği mücadele, daha iyi çalışma ve yaşam koşulları için mücadeleyi, daha iyi bir dünya için verilen mücadele ise seks işçilerini kapsamalıdır. Toplumsal ve ekonomik olarak marjinalleştirme ırkçılık, dışlayıcı göç politikaları, trans/yabancı düşmanlığını insanları hayatta kalmak için gerekli olan seks işçiliğine yönelten faktörler olarak değerlendirdiğimizden, bunları mücadelemizle bağlantılı olarak görüyoruz.

Biz kesişimsel bir hareketiz ve sadece hayatta kalmak için değil, gelişmek için de hepimize eşit davranılmasını talep ediyoruz.



Metnin orijinali için: https://berlin.fau.org/strukturen/sexarbeit/manifest-der-sektion-sexarbeit

Fotoğraf: FAU Berlin

(EMK)



26 Eylül 2022 Pazartesi

 

BİR ERMENİ'NİN MUCH ÇIĞLIĞI

Hasan Gürkan

"Kimseye etmem şikayet /Ağlarım ben halime

Titrerim mücrim gibi/ Baktıkça istikbalime

Perdeyi zulmet çekilmiş/ Korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi/ Baktıkça istikbalime"



İlk babamdan dinledim bu şarkıyı. Ortaokuldaydım. Sözleri ağır gelmişti, pek bir şey anlamamıştım.. Sonra yılar içinde dinledikçe müziğine ısındım. Hüzünle kavrıyordu insanı. Sözlerine vakıf oldukça tüylerim diken diken oldu. ”Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime” Kötü bir durumda olduğu açık. Ümitsiz bir aşka düşmüş, sevgilisi terk etmiş belki. Belki başına, kimseyle konuşamayacağı çok berbat bir şey gelmiş, gibi hislerle dinlerdim bu şarkıyı. Her dinleyişimde içime işlerdi.

    Çocukluğumda, ergenliğimde 1915 Ermeni tehcirinden haberim yoktu. Babam cumhuriyetçi bir kasaba aydınıydı. Ben okullarda resmi ideolojiyle ‘terbiye edilmiş’ bir öğrenciydim. Gençliğimde “devrimci” oldum. Yol arkadaşlarımla beraber ‘gökyüzünü fethe’ kalkıştık. Marksist- Leninisim. Ama, işgaller, boykotlar, grevler, direnişler içinde yoldaşımız abimiz Ruhi Su’dan bellediğimiz “Ankara’nın taşına bak / Gözlerimin yaşına bak /uyan uyan Gazi Kemal / Şu feleğim işine bak” marş-türküsünü söylüyorduk.

    Sonra yıllar yıllar geçti. Tehciri öğrendim. Soykırım acılarını hem yaşayanlardan dinledim, hem yazılanlardan okudum. Kemani Sarkis Efendi’nin nihavent bestesi bir Munç** çığlığıydı. Bunu öğrendiğimde şarkıyı dinlerken içim bu defa önceki yıllardakinden çok farklı bir şekilde titredi, hüzne gark oldum. Şarkı soykırım sonrası insani bir çaresizliği ,istikbalsizliği, kıstırılmış insanın çıldırmanın eşiğindeki halini anlatıyordu.
 


Kemani Sarkis Efendi*, resmi ideolojinin yalanlarla üstünü örttüğü bir katliamı, o katliamın acılarını şarkısıyla anlatıyor. Sanat hakikatin feryadı oluyordu.


                                              Munch - Çığlık

*Kemani Sarkis Efendi (d.1885, İstanbul, Osmanlı Devleti- ö.1944, Paris, Fransa) Klasik Türk müziği bestekâr ve güftekârı.
Üsküdarlı kemençeci Onnik Efendi'nin oğlu olan Sarkis Efendi, ünlü kemani Aleksan Ağa'nın öğrencisidir. Kimseye Etmem Şikâyet adlı nihavent makamındaki ünlü Klasik Türk müziği eserinin güftesi ve bestesi Kemani Sarkis Efendi'ye aittir

** Edvard Munch ( (12 Aralık 1863 - 23 Ocak 1944) özellikle Çığlık isimli tablosuyla tanınmış Norveçli ekspresyonist ressamdır.

25 Eylül 2022 Pazar

 

VARTİNİS KATLİAMI*


    2 Ekim 1993’te Muş’un Korkut ilçesine bağlı Vartinis köyünde yaşayan Mehmet Nasir Öğüt, Eşref Oran, Sevda Öğüt, Sevim Öğüt, Mehmet Şakir Öğüt, Mehmet Şirin Öğüt, Aycan Öğüt, Cihan Öğüt ve Cinal Öğüt askerlerce öldürüldü.

    Olay, Vartinis’in kuzeyindeki dağlık alanda gündüz meydana gelen çatışmada bir astsubayın yaşamını yitirmesinden sonra gerçekleşti.

     Hasköy İlçe Jandarma Komutanı, astsubayın cenazesini alıp Vartinis’in içinden geçerken aracı durdurup “Bu gece bu köyü yakacağım, başınıza yıkacağım” dedikten sonra birkaç el havaya ateş açıp ayrıldı. Gece saat 2-3 sıralarında beldeye özel harekatçı, komando ve yüzlerce askerle operasyon yapıldı.

   Nasır Öğüt’ün evi köyün merkezi yerindeki belediye binasına çok yakın mesafedeydi. M. Sıddık Öğüt’e ait evin önünde bir kişinin zafer işareti yaptığı iddiasıyla ev ateşe verildi.

    Görgü tanıklarının anlattıklarına göre o sırada evlerden sokaklara çıkanlar elleri yukarı kaldırılıp belediye binasının önünde toplatıldı. Yanan evin içinden çığlıklar gelmesi karşısında köy halkı kurtarmak için hareketlense de güvenlik güçleri izin vermedi.

    Evin içindeki anne, baba ve yedi çocuk diri diri yandı. Görgü tanıkları ifadelerinde, küçük çocukların pencere korkuluklarına tırmanmalarına rağmen evden dışarı çıkmalarına izin verilmediğine tanık olduklarını anlattılar.

    Nasır Öğüt’ün ağabey Eşref Öğüt’ün hak arama girişimleri, “aynı şeyi kendisinin de yaşayacağı” tehdidiyle karşılaştı.

                                           Aysel Öğüt

    Aileden sağ kurtulan tek kişi olan Mehmet Nasır Öğüt’ün kızı Aysel Öğüt suç duyurusunda bulundu. Muş Cumhuriyet Başsavcılığı, evin PKK tarafından yakıldığını söyleyerek dosyayı kapattı.

    Aysel Öğüt’ün gücünü toplayıp 2003’te yaptığı ikinci suç duyurusu üzerine dosya yeniden incelendi, dava açıldı.

    Ancak dava “güvenlik gerekçesiyle” Muş’tan Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi’ne alındı, ilk duruşma 4 Aralık 2013’te görüldü. Sanıklar ilk ifadelerinde “olayı hatırlamadıklarını” ya da “yangını PKK’nin çıkardığını” söylediler.

    Olay tarihinde Hasköy İlçe Jandarma Bölük Komutanı olarak görev yapan Jandarma Yüzbaşı Bülent Karaoğlu, Hasköy İlçe Jandarma Komando Bölük Komutanı Piyade Kıdemli Üsteğmen Hanefi Akyıldız, Muş Emniyet Müdürlüğü Özel Harekat Şube Müdürü Şerafettin Uz ve Jandarma Başçavuş rütbesiyle Gökyazı Jandarma Karakol Komutanlığı görevini yapan Turhan Nurdoğan sanık olarak yargılandı. Tüm taleplere rağmen dava süresince tutuklanmadılar. “Kasten ev yakmak suretiyle birden çok kişinin ölümüne sebebiyet vermekten” yargılanan tüm sanıklar beraat etti.

Vartinis’teki evin enkazı, 2012-2013 yıllarında Nusaybin Belediyesi’nin katkılarıyla müze yaptırıldı.

*Bu metin 'Faili Belli, İnsan Hakları Davaları İzleme Sitesinden alınmıştır.

https://www.failibelli.org/dava/altinova-mus-vartinis-davasi/

13 Eylül 2022 Salı

 

  Orhan Taylan'dan alıntı

RESSAM ABİ DESTANI 


                          İKİNCİ BÖLÜM

Çiçekler içerde açıyorlar şimdi / Bir kadın gölgesi geçiyor parmaklıkların arasından /Savcı gölgeye takmış kafayı / Tarihten örnek arıyor bu kadınların anlamına

Fuzuli zahmet! Siz onun işine bakın /Kendi kelepçelerini taşıyan o kadınların /Türlerini bilseniz de ne fayda

Serigraftan püsküren lavlar da sorgu konusu


Dondu donacak derken duvarlara saldırıp

Yeni bir surat kazandırıyorlarmış kente

Kazandırmak” mı?

Safalak savcıyı görevden alıyor örfi idare

3.


Biz Ressam Abi’yle tanıştık yer altında

Köklerin arasına yeni tohumlar ekip biçtik

Aloe Vera mesela, ya siz ne sandınız

Bir de çapkın, kuyruk olmuş kadınlar kapısında

Serbest kalır kalmaz açıyor sergisini


Alkışlarla yaklaşıyor masamıza tığ gibi

Bizim çaylaklar dürtüp birbirlerini

Hele” diyorlar, “hele şu delikanlıya”

Şimdi sıra söndürülen hayatlarda

Tuvalin hudutlarında sevgili haydutlarımızın sureti

Bu kocaman gözyaşı kimi yormaz

O günlerde doğmuş olmalı yaylı düzenek projesi

Gelip yuva yapınca tuvale bu kıvılcım

Boya da ev yapımı, köpeği olmuş ressamın

Bir yudum çekiyorum imbikteki rakısından

Kim kısabilir ışığını bu kadınların

Ve büyük soruyla karşı karşıyayız

Tükenir mi, tükenmeli mi renkler

Bir hayata sığar mı bunca aykırı bilgi

Hülasa: Işık sönmüş olabilir mi?”

Bir daha yanmamacasına

Bu büyük sorunun tartışmaya açıldığı gün

Atölyede bir kalabalık ki çenebaz

Boş laf kadar hiçbir şey sıkmaz Ressam Abiyi

Sen takıl, sonra bana anlatırsın...” diye fısıldayıp vın!

Farkında bile değil ihvan, atölye sahibinin atölyede olmadığının

Yükseldikçe sesleri, birbirlerinden haklı

Köpüklü şarap mı, deha mı bu dağıtılan

Rakı zulasını da patlatıyorlar ressamın

Dağılırken kalabalık çoğu esrik, buram buram anason

Akılları almıyor, nasıl olur, neden

Bütün ev ödevlerini eksiksiz yapmışlarken

Vermemiş kendilerine güzel Allah Ressam Abiye verdiği şeyden

12 Eylül 2022 Pazartesi

 

Orhan Taylan'dan alıntı

RESSAM ABİ DESTANI

                                           Orhan Taylan 

Kurmuş Ressam Abi yaylı bir düzenek / Emekçi el, bilek/

Ele raptolmuş fırça / Tuvaldeki kadının sırtını boyuyor inip kalktıkça./ Ege’de bir koy / Bazen uzaklarda bazen çok yakın /Ev sahilde / İçine kapalı, dünyaya açık

Muhteşem bir tasarım, görmeniz lazım /

Ama göremezsiniz, her önüne gelene açık değil

Tasvir ile de vakit kaybetmeyelim / Zaman kıymetli, düzenek bu evin bahçesinde /Ressamın hizmetinde ışık ve gölge / Çoktan terbiye etmiş bunları /Öğretmiş görevlerini bu elementlere / Hele bir milim kaymaya kalksınlar

Geceye boyanır tuval ve yansıdığı her yer karanlıkta kalır.

Bir karışa sığdırır dünyayı / Bir gecede meydanları boyar

Kös dinler sanat tüccarlarının akıllarını / Onlar da Ressam Abi’yi tanırlar

2.

Biz Ressam Abi’yle dünyada tanıştık / 70’lerdi, çok içilmezdi, iki üç duble /Kurulunca serigraf düzeni tiner gelirdi atölyesine, /İnadına kokladıydım sağlığına çocukların /

Tiner tenekesinin yanı başında yanan sigara

Tehlikeli değil mi?” dediydim de ne gülmüştü

E tehlikeli tabii, evi akkor çıplak telle ısıtmak /

Tehlikeli “dağılın!” dediklerinde buluşmak

Çok tehlikeli “Konuş...” dediklerinde susmak /Serigrafın bir ucu şehrin meydanlarında



Hazırız, buyrun gelsin 1 Mayıs / Çocuklar dağıtıyor bildirileri Çocukları dağıtıyor polis /

Çok geçmeden ressamı da alıyorlar içeri /

(Kırk kere Barış demiş bir konuşmasında)

--------------------------------------------------------

Devamı ikinci bölümde



10 Eylül 2022 Cumartesi

 

 KAPİTALİST

NORMALE MUHALİFİM 

 Hasan Gürkan

             Aile – Özel Mülkiyet – Devlet

Kutsal Aile: Erkek şovenizminin, şiddetin, tacizin hiyerarşinin

üretildiği kurum.

Özel Mülkiyet: Emek sömürüsünün, sınıf farkının, yoksulluğun

üretildiği, mülkiyet varlığının kanunlarla korunduğu, emperyalizme

bağlı bir organizasyon

Devlet: Mahalleden parlamentoya kadar örgütlü bürokrasisi, bekçisi, polisi, ordusu, istihbarat örgütü, muhbirleri, hapishaneleri, işkence tesisleri, siyasi partileriyle ülkenin en güçlü kurumu

İNSANLARA DAYATILAN NORMLAR

Güzel kadın: Vücut ölçüleri (90 -60 -90),makyaj, ruj, cilt

bakımı, dudak, meme düzeltme, moda giysi vb

-Burun estetiği, / -Yüz germe operasyonları

-Botox / -Vajina estetiği - -Dudak operasyonu

                                       Güzel Kadın

    Yakışıklı erkek: Kaslı, spor yapmış, dal gibi

Ben sistemin erkek modeline muhalif biri olarak kısa boylu, şimaan, kambur bir moruğum.

                                Kadına fiziki şiddet



                                    Feminist direniş



                                    Çocuk istismarı


                                                Ensest



                              12 eylül faşizmi, askeri darbe




                                   Sendika, işçi grevi


                                          77 1 Mayıs



                                          Hapishane



                                          İşkence





7 Eylül 2022 Çarşamba

 

Baktığını gören bir kör, işittiğini duyan bir sağır

ve kendini çok iyi ifade edebilen bir dilsiz

     HELEN KELLER

                                            Helen Keller

    Baktığını gören bir kör, işittiğini duyan bir sağır ve kendini çok iyi ifade edebilen bir dilsiz; başardıklarıyla milyonlarca insan için esin kaynağı olan Helen Keller. İşte onun yaşam öyküsü...
    1880 yılının 27 Haziran’ında, ABD’nin Alabama eyaletinin küçük bir kasabasında, Tuscumbia’da sağlıklı bir bebek olarak dünyaya gelir. Ancak henüz iki yaşını doldurmadan geçirdiği yüksek ateşli bir hastalık nedeniyle görme, işitme ve konuşma yeteneklerini kaybeder.

    Ailesi, birdenbire huysuz bir çocuğa dönüşen, sık sık sinir krizleri geçiren Helen’in durumunu fark ettiğinde, onu sağır ve dilsiz çocuklar için öğretmenler yetiştiren bir okul açmış olan, telefonun mucidi Dr. A. Graham Bell’e götürürler.

                                           Graham Bell

     Bell, onlara kendi okulundan mezun olmuş bir özel öğretmen tutmalarını tavsiye eder. Onlar da okuldan yeni mezun olan yirmi yaşındaki öğretmen Anne Mansfield Sullivan ile anlaşırlar. Aslında Anne’nin kendisi de çok az görme yeteneğine sahip bir engellidir. Böylece yedi yaşındayken Helen’in yaşamına giren Anne, sabrı ve sevgisiyle bu küçücük çocuğa yıllarca karanlıktan aydınlığa giden yolda rehberlik yapar.

 

                                         Sullivan ve Hellen
 
                    HER ŞEY SU İLE BAŞLADI
      Anne, öncelikle işaret dilini ve Braille alfabesini öğretir Helen’e. Nesneleri öğretmek için Helen’in eline adlarını yazıp, nesnelere dokunmasını ve böylece onların ne olduğunu algılamasını sağlar. İlk öğrettiği sözcük “su” olur. Tulumbadan su çeker, Helen’in elini suya tutarak hemen ardından eline “su” yazar.
     Anne Helen’e sadece bunları öğretmekle kalmaz, onun normal bir eğitim almasını da sağlar. On yaşına geldiğinde, artık işaretlerle derdini anlatabilen Helen koleje kaydolur. Yanından hiç ayrılmayan Anne, derslerini hazırlamasında onun biricik yardımcısıdır.
    Helen bu yıllarda yaşam öyküsünü yazmaya başlar. “Hayatımın Öyküsü” adlı bu kitabı, sonraki yıllarda bir klasik olur ve elli dile çevrilir. Kitabın yayımlanmasını sağlayan tanınmış sosyalist eleştirmen John Albet Macy ile çok iyi dost olurlar ve çok geçmeden Anne onunla evlenir. Helen de onlarla birlikte yaşamaya başlar. John sayesinde sosyalist düşünce ile tanışır ve çok sayıda makaleler yazar.

                                         Helen'in eşi Albert Macy
    Helen ve Anne bundan sonraki yıllarını konferanslar vererek geçirirler. 1918’den itibaren de bir “vodvil” sergilemeye başlarlar. Bu gösteri öyle ilgi çeker ki, Hollywood’dan film teklifi bile alırlar. Böylece 1919 yılında Hellen’in hayatını anlatan bir film çekilir. Ancak film beklenen maddi kazancı getirmeyince ikili yine vodvil turnelerine geri döner. Bu vodvil turnelerinde kazandıkları paraları “Amerikan Görme Engelliler Vakfı”na bağışlarlar.
1936’da Anne Sullivan vefat eder. Onun ölümünden sonra Helen, sekreteri Polly Thomson ile birlikte, çalışmalarını tüm dünyadaki görme engellilere yaymak için çeşitli ülkeleri dolaşır.
1961’de ilk kalp krizini yaşayan Helen, sosyal yaşamdan uzaklaşır. Ancak unutulmaz ve 1964’te ABD’nin en büyük sivil madalyası olan “Özgürlük Madalyası”nı alır.
1 Haziran 1968’de hayatını kaybeden Helen’in külleri Anne ve Polly’nin yanına gömülür.
Haydi, rastgele dünyamızın tüm Helenlerine!