21 Ekim 2012 Pazar

SIÇANIN KATLİ :“MERHAMET YA RAB” Jaklin Çelik*


Paskalya Yortusu’ndan önce “Ağlama Gecesi”nde, kırk kez arka arkaya söylenen “Merhamet Ya Rab” duasının bir yerinde papaz yardımcılarından biri bir süredir gözüyle takip ettiği sıçana sıkı bir tekme savurdu. Dudakları arasında “Merhamet Ya Rab” yirmi ikinci tekrarındaydı ve sıçan mihrabın mermerine nakşedilmiş Ortodoks haç figürüne çarpıp halı üzerine boylu boyunca serildi. İnce, güçsüz bir “cıyk!” sesi duyuldu. Dolunay, camlardan yansıyan ışığıyla Vaftizci Yahya’nın kan damlayan kesik başının resmedildiği tabloda gözaltı çizgilerine demini vermiş acıyı yalazlıyordu. Koronun güçlü sesinde bir sarsıntı hissedildi. Başrahip, bir kabuk gibi sesinden sıyrılıp dağılan diğer sesleri kendi sesi etrafında çabucak toparladı.

Papaz yardımcısı öldürme içgüdüsüyle kendine engel olamamış, dizleri üzerine çökmüşlerin arasından yapılmaması gerekeni yapmış, ayağa kalkarak, kilise yasalarını çiğneme pahasına sıçanı öldürmüştü. Diğerlerinin yanına dönerken ay ışığının aydınlattığı yüzlerde ona karşı bir soru işareti belirmişti. Onunsa sesi daha bir gür çıkıyordu.

Sıçanın koyu gri tüylerle kaplı besili bedeni erzak deposu, gasilhanedeki kir, adak mumu ve her pazar fakirler için verilen yemek artıklarının eseriydi. Zavallıcık, yediği yiyeceklere sızmış zehirden kafası dumanlı, yolunun nereye düştüğünü bilmeksizin onu ölüme götüren ilahi tekmenin şiddetine yenilmiş, acıyla gelen ölümü, bezginliğin bir işareti olarak ağzından mihrabın mermerine bulaşmış kanını son bir çığlık olarak bırakmıştı. Ay ışığının geceyi gündüze çevirdiği kilisede, koronun dudakları arasından, inişli çıkışlı melodisiyle yirmi sekizinci kez dökülen “Merhamet Ya Rab” kelimeleri, ateş üstündeki günlüğün iksirli kokusuna karışırken, o, içindeki dumansız yangınla halı üzerinde sere serpe yatıyordu. Bir sıçan kendinden geçmiş bir şekilde insanların önünde yatıyorsa, ölüdür. Çünkü korkmadan insanların içine çıkmışsa, öldürülme korkusunu yenmiş demektir. Öldürülme korkusunu yenmiş sıçan, ölü bir sıçandır. Bunu, geçmişte sıçanlarla birlikte yaşadığım o evden biliyorum.

Sıçanın, dua okurken üzerimize giydiğimiz, sırtında ve göğsünün iki yanında haç işlemeli figürlerin yer aldığı uzun gömleklerimizi astığımız dolaptan çıktığını gözlerimle görmüştüm. Kısa bir süre sonra ışıklar kapanmış, ay ışığı, her türlü görsel yanılsamanın üzerinde dans edeceği bir denizanası gibi yaymıştı kendini içeri. Sıçanı mihrabın gerisinde bulunan dua etmeye gelmiş çoğu insanın da gördüğünden emindim. En azından görüş açısına giyinme dolapları girmiş olanların. En öndekilerden bir fısıltı halinde geriye doğru akmıştı sıçanın mihrabın önüne doğru yol aldığı. Fısıltıyı bir diğerine devreden tekrar diline alıyordu “Merhamet Ya Rab”ı. Dalgalar halinde arka sıralara uzanan konuşmalar, cemaatin ön saflarına sıçanı dolunay ışığı altında seçmeye çalışan bakışlara evriliyordu. Sıçanın varlığı ön sıralarda bir siluet, gerilerde ise belli belirsiz “cıyk!” sesi etrafında dillendirilmiş bir rivayetti.   

Bu azımsanmayacak çoğunluk, gücünün son damlasıyla bize doğru yaklaşan hayvanı nasıl bir sonun beklediğini bildiği halde tepki vermemişti. İnsanda korkudan ziyade tiksinti uyandıran bu hayvanın kendi yaşam alanı dışında bir yerde ortaya çıkması, cemaatten en az bir kişiye onu ortadan kaldırma görevi de yüklüyordu ve o biri kaçınılmaz olarak ev sahibiydi. Kilise korosu bir tür idam mangasıydı ve dua etmek için gelen ahali seyirciydi. Tepkisizliklerinin sebebi buydu. Olup bitene seyirci kalmak, hele vaka insanın kendi mekânında sergilenmiyorsa büyütülecek bir sorun değildir. Olayı bırakır evinize dönersiniz. Yanınızda götürdüğünüz zihninizde çektiğiniz bir fotoğraftan ibarettir. Fotoğraftaki olaya dair ayrıntıların ne kadarını hatırlayacağınız, ne kadarını sileceğiniz sonraki iş. Tabii anımsanmak istenen bir görüntü kalmışsa geride.

Kadınlar ve erkekler için ayrılmış sıralarda dizleri üzerine çökmüş ahali, temposunu koronun güçlü sesinden alan cılız, bozuk düzen bir taklit koro olarak “Merhamet Ya Rab”ı yineliyordu. Bu yalvarış her ne kadar Tanrı’ya gibi gözükse de koronun, kilisenin, iki yüz yirmi üç yıllık duvarlarını kamçılayan sesine, yani insanlar üzerinde kurduğu hükmün kendisineydi. O gece koro, Tanrı ve kilise ahalisi arasında yaptırım gücü yüksek, karanlıkta doğmuş, ay ışığından beslenen tehditkâr bir otoriteydi. Tanrı’nın affediciliğini haykıran bu ses karşısında insanlar sinmiş, sesin güttüğü bir sürü halini almışlardı. Ramela kendi yaşıtı kadınların yanında, ön sıranın köşesinde dizleri üzerine çökmüş, belden yukarısı öne ve geriye sallanıyor, diğerlerinin aksine sanki bedeniyle mırıldanıyordu duayı. Bu sessiz sallanışta aralık göz kapakları arasından, griye çalan ölgün bakışları hiçbir ayrıntısını seçemediği, sadece bir karartı olarak gördüğü sıçana odaklanmıştı. Ramela’nın bu heyecansız, bedeninden önce ölüme yatmış cansız bakışlarına, sokakta peşine takılan çocukların onun bir cadı olduğu ve şeytanla işbirliği yaptığı yaygaraları bile tek kıvılcım düşürmüyordu. Yaşlı kadının psişik görüntüsü çocukların evlerinde, büyüklerin dillerinde kaynatılıyordu. Onun üç harflilere bulaştığı ve cehennemde cayır cayır yanacağı, bu kaynamanın küçük ağızlar marifetiyle sokağa düşürülmüş kehanetiydi.

Ramela, solmuş siyah kıyafetleri içinde sıçana sabitlenmiş bakışlarıyla sallanmaya devam ediyordu. Kilisedeki ahali bu duruma müdahil olmaktansa seyirci kalmaktan hoşnut, sıçanı bekleyen sonu, adaletin ay ışığı kutsallığıyla sarmalanmış mekânda bir kez daha nasıl tecelli edeceğini bekliyordu. Her şey bir an önce olsun bitsin ve unutulsun isteniyordu. Bilinç bunu dikte ediyor, vicdan bunu diliyordu. Nitekim dua kesilmemiş, senelerdir her hafta giyilmekten papaz yardımcısının ayak şeklini almış, başparmağına ve çıkıntısına denk gelen kısmı eprimiş terliğin içindeki sağ ayağı, içe kıvrılmış parmaklarının dirayetiyle bekleyişe son verdi. Sıçanın, boyunsuz kafasının üzerinde uzayan sivri burnu ve bedeninden uzun kuyruğunun ucu pusula ibresi gibi iki ayrı yönü gösteriyordu. Dua şiddetlenmiş, sıçanın ahaliye dönük görmediğimiz göz bebeğini, bir kenarda duanın bitmesini ve çıngıraklarıyla yeniden salınmayı bekleyen günlüğün dumanı perdelemişti.

“Merhamet Ya Rab,” otuz üç. Üçümüzün; Ramela, sıçan ve benim karanlık içinde birbirimize son bakışımız... Sıçanlardan hoşlanmasam da birbirimize attığımız bu son bakış, ortak yaşama alanımızdan devşirdiğimiz bilincin eseriydi. Aynı toplulukta yaşayan bireylerin başka bir ortamda birbirlerini gördüklerinde farkına vardıkları aşinalık gibi... Burada, az ötemde, yerde boylu boyunca cansız yatan bu sıçanla, uzak yakın akrabalarıyla derin bir tanışıklığımız vardı. Ama yine de insan bir tuhaf oluyor. Keşke midesindeki zehirle gidip kendi kuytusunda ölebilseydi. Bir an kendimi onun yerine koyuyorum; bir ormanda türdeşlerim olmayan hayvanlar arasında ölümle karşı karşıya kalsam ve hatta ölüm darbını alsam, bilincim açık ölümün geldiğinin farkında, çektiğim acıdan ölümü dileniyor olsam, en çok bu yabancı ortamda ölüyor olmaktan ürküntü duyardım. Ki şimdi bu zavallı sıçanın durumu daha beter. Çünkü türdeşleri onun burada acı çektiğini biliyor, hissediyor ama yaklaşamıyorlar. Beter olan bir şey daha var: Sıçan insanlar arasında... Onların inançlarının orta yerinde veriyor son nefesini. Her şeyi sorgulamak adına geç bir zamanlama.

Yaşlı kilise hizmetkârı eline aldığı buhurdanlıkla kurulu bir oyuncak gibi sıçana doğru yol alıyordu. Aslında amacı buhurdanlığın içindeki ateşin ışığında sıçana bakmaktı. Buhurdanlığı onun tepesine dikmenin uygunsuz bir hareket olacağını düşünmüş olsa gerek, o da papaz yardımcısı gibi yapılmaması gerekeni yaptı. Başrahip bu kez ne kendi sesini ne de koronun sesini toparlamaya yeltendi. Ama buhurdanlığın efendisi ve kilisenin hizmetkârı, papaz yardımcısının aksine korodaki yerine dönmedi. Yan tarafta dizleri üzerinde beklemeye koyuldu.    

Elindeki buhurdanlık, her sene yere biraz daha yaklaşıyordu. O da bu görüntüyü kurtarmak için her sene buhurdanlığı tutan zincirin bir halkasını daha avcuna hapsediyordu. Onun bu adanmış halini görenler yaşamla tek bağının buhurdanlığın zinciri olduğunu düşünmekten alıkoyamazdı kendini. Bu kilise hizmetkârının iki büklüm bedeni kendinden çok onu görenlere acı veriyordu. Öte yandan işini tutkuyla yapıyor oluşu insanlardaki ölüm beklentisini erteliyordu. Zincir onu toprağa çekse de ölüm fikrine karşı koyduğu yoktu. Sadece, henüz zamanı değildi. İnsanların gözü önünde düşüp son nefesini vermenin, elbette ne yeri ne de zamanıydı. Ama onu görenler, bu iki büklüm haline acımaktan öte, ölümün onun için kurtuluş olduğuna kendiliklerinden kanaat getirirlerdi. “Tanrım, sen bu yaşlı adama bir kapı aç,” diye ilenirken cümleyi kuran söylenileni duyup başıyla bu düşünceyi onaylayanı da bu dileğin taşıyıcısı haline getirmiş olurdu. Bu yaşlı adamın ölümünü dileniyor olmak Tanrı’ya riyakârlık yapmaktan başka bir şey değildi. Bu düşünceye kapılanlar yaşlı adamın ölümüne hemen şimdi, şurada tanıklık edecek olsalar, gözleri arkada kalmayacaktı. Bir parça üzülecekler ama evlerine huzur içinde döneceklerdi. İnsanlar onun feri kaçmış göz bebeklerine baktıklarında, bu ifadesiz, sakin adamın sanki birazdan eve gideceği ve yatağına kıvrılarak ölüm uykusuna yatacağı izlenimine kapılırdı. Sonra da “keşke Tanrı herkese öyle bir ölüm bahşetse,” diye iç geçirir, akıllarınca Tanrı’ya çaktırmadan yaradan gibi düşünüp, O’nun mertebesine kendilerini dâhil etmiş olurlardı. Onun Tanrı’ya adanmış, hizmetkâr ruhu için böylesi huzurlu bir ölüm, bahşedilecek bir ödülden ziyade olması gerekendi. Tüm bu düşüncelere sahip biri kendini onun yerine koyma fütursuzluğunda bulunduğunda, ondan beklenilen, iki büklüm bedenine yakışır bir minnettarlık sergilemesiydi. O ise yaşına ve fiziksel çöküşüne aldırmaksızın bağlıydı ona bahşedilmiş hayata. Onun Tanrı hizmetkârı ruhunu görmezden gelenler bir yana, ayak işleriyle azap içinde kıvranan bedenini bir tek Tanrı görüyordu. Tanrı bu görünürlüğün tazminatı olarak, –güya kendi iyiliği için- ölümünü dilenen bu yalakalar karşısında bir solucan gibi ölmesine izin vermeyecekti. Ölümünü dilenenler öldürmek kadar büyük bir günahın pençesine düşmüşlerdi. Bu günahın kendisine karşı işlendiğini dillendirmekten imtina ederek onları Tanrı’nın adaletine havale etmiş, böylelikle Tanrı’nın ayrıcalığına hak kazanmıştı.

Bulunduğu yerden daha bir güçlenmiş olarak ayağa kalktı. Yasayı ikinci kez çiğniyor olmak zerre kadar umurunda değildi. Çünkü onların dilendikleri merhamet, buhurdanlığın efendisinin Tanrı’yla arasındaki yolun menziliydi. İki büklüm bedeni tekrar belirdiğinde ahalinin ölü sıçan karşısındaki hissiyatı yeniden uyandı. Dahası, o, buhurdanlığı onlara doğru sallarken bedeni devleşiyor, buhurdanlıktan çıkan dumanı üstlerine bir ejderhanın nefesi gibi salıyordu. Zincirin çıngıraklarından çıkan ses, ortalığa yayılan dumanın içinde boğulurken sıçanın cesedini bir küreğe alıp ortadan yok etmek kilise yasasını herkesin hayrına çiğnemeyi göze alan bir üçüncü kişiye, zangoca düştü.

“Merhamet Ya Rab,” kırk.

 

 

* ÖFKENİN ŞENLİĞİ*

“İstanbul’a, yıllardır uğramadığı sokağına ve evine eski bir hayaleti gömmeye

dönmüştü. Cebinde; Harput’ta annesinden ve kardeşlerinden koparılmış küçük bir çocuğun, şimdi sahibine ve toprağına dönmek isteyen, eski bir gazetenin arasına konmuş bir tutam saçıyla…

Geçmişinden ve tarihinden miras kalan, şimdi sıçanların yuva edinip çürümüş tahtalarını kemirdiği bu evi, şüpheli bir emlakçı ve onun daha da garip sevgilisi satın almak için ısrar ediyorlardı. Ramela’nın, odalarında dolaşıp duvarlarına sırlarını fısıldadığı, her Paskalya’da ismi hatırlanmayanlara yemekler pişirdiği bu evi satabilecek miydi?

Zamanın izinde ve bugünün aynasında üç kadın… Geçmişe doğru katman katman sarılan Öfkenin Şenliği’nde Jaklin Çelik, Ramela ve Şake’nin hikâyesini iç içe ilerleyen bir ağıt, yükselen bir çığlık gibi anlatıyor.”

 

-Öfkenin Şenliği, Jaklin Çelik, İletişim Yayınları

 



19 Ekim 2012 Cuma

İSMAİL UYAROĞLU’NDAN ÜÇ ŞİİR:


ÖLÜM HAYATI KUŞATALI BERİ – İŞKENCECİYE BİR SORU
ŞİMDİ YOKSUN
 
 
ÖLÜM HAYATI KUŞATALI BERİ

Kül yağıyor gökten
Kül renginde güneş
İki şey örtüyor kırları
Kül ve leş 

Neye uzatsam elimi dağılıyor
Bütün eşyalarda ölümün tozu
Aynı anda yakıyor genizleri
Öfkenin ve göz yaşının tuzu 

Kimi kanla besleniyor kelimelerin
Kimi kelimeler paslı
Ne kadar kafiyesi varsa hayatın
Hepsi de ölümle cinaslı
Ve ölüm hayatı kuşatalı beri
İki şey yan yana gelişiyor evlerde
Babalar bıçak biliyor
Analar yaslı
 

İŞKENCECİYE BİR SORU 

Çocuğun var mı ey cellat?
Öpebiliyor musun onu herkes gibi sen de
Yüzün gölgelenmeden, lekesiz bir sevinçle
Akşamları "iş"ten eve döndüğünde?
 

ŞİMDİ YOKSUN 

Bir zamanlar öyleydi
Diyelim duruyordun bir ağacın yanında
Kış oluyordu diyelim, tek yaprak olmuyordu dallarda
Şimdi kimse inanmaz buna ama
Çiçekle donanıyordu ağaç bir anda
Kuşu bile oluyordu hatta
Değdiriyordun diyelim parmağını
Hüzne yavaşça
Eriyip rengârenk bir uçurtma
Oluyordu o an
Hüzün dokunmanla 
Diyelim bakıyordun ağlayan bir çocuğa
Donup kalıyordu gözyaşları çocuğun
Akarken yanağında 

Bir zamanlar öyleydi
Şimdi yoksun
Mevsim kış, vakit hüzün
Ve bütün çocuklar ağlıyor 

İsmail  UYAROĞLU

 

 

 

16 Ekim 2012 Salı

DÜNYANIN EN YETİMLERİ: AFGAN ÇOCUKLAR-Tarık Demirkan


 
 
Geçenlerde Sırbistan - Macaristan sınırından, tarlaları ormanları aşarak kaçak bir şekilde Macaristan’a girmeye çalışan ve yaşları 5 ve 15 arasında değişen 12 çocuk “yakalandı”! Bu çocukların hepsi Afgan’dı
 
Evet, yazım hatası değil, aralarında beş yaşında olanlar da vardı.
Sıcak aile yuvasında, evinde, okulda olması gereken bu çocuklar, bir başlarına, ülkelerinden binlerce kilometre uzakta ne arıyorlardı?
Kendilerini yakalayan, donanımlı sınır muhafızlarının arasında daha da çelimsiz ve çaresiz görünen çocuklar, daha sonra götürüldükleri bakım evinde, tercümanların yardımıyla maceralarını anlatacaklardı! Hepsi savaşın cehenneminden kurtulmak için aileleriyle yola çıkmış, ancak ülkeden ülkeye, sınırdan sınıra, adım adım süren kaçak hayatlarında ailelerini kaybetmiş ve aralarındaki büyüklerin, yani on beş yaş dolayındaki çocukların himayesi altına girip, beraberce yola devam etmeye başlamışlardı.
Çocukların yaşadıkları Charles Dickens tarafından 150 yıl önce anlatılan sefalet öykülerinden de korkunçtu! İran sınırından Türkiye’ye geçerken ıssız dağlarda yaşanan dehşet; Türkiye Yunanistan arasındaki tekne yolculuğundaki ölümler; denize atılan cesetler; Sınırlardan geçmek için gece yolculuklarında birbirini kaybeden aileler; Bir lokma ekmek bulmak için katlanılan eziyetler; TIR parklarında hayatlarını tehlikeye atarak, sınırları geçmek için kendilerini kamyonların altına bağlayan 8-10 yaşında çocuklar!
Onlar, büyük devletler arasındaki çıkar kavgalarında bazen biri, bazen öteki tarafından işgal edilen, ancak asla teslim olmayan gururlu Afgan halkının mazlum çocukları! Yaşadıkları trajedide asla bireysel suçları olmayan, doğdukları kargaşadan ve nesiller boyu bitmeyen savaştan kurtulmak için yola çıkan dünyanın öksüzleri.
Adı Ziya! On altı yaşında. Ancak bedeni ve sesi onu çok daha küçük gösteriyor! Sadece konuşmasındaki ağırbaşlılık ve yüzündeki çizgiler, onun sıra dışı bir hayata sahip olduğuna işaret ediyor.
Ziya mükemmel bir Macarcayla hayatını anlatıyor. O da şimdi Macaristan’a ulaşan 12 çocuk gibi, bu topraklara tamamen öksüz ve yetim olarak gelenlerden! İki yıl öce annesini ve babasını yolda kaybedip, biraz da tesadüflerle hayatta kalabilen Ziya konuştukça karşımızda bambaşka bir dünya açılıyor. Aksanı düzgün, anlatımı derli toplu, kendi yaşındaki Macar çocuklara göre, belki sadece kelime haznesi biraz daha az.
Bir çocuk yuvasında kalan Ziya spordan, müzikten, yemeklerden, internetten bahsediyor! Gülerek kız arkadaşlarıyla şakalaşmasını, sporu ne kadar sevdiğini, okulda ne kadar iyi vakit geçirdiğini anlatıyor.
Sonra yüzü değişiyor! Afganistan’da yaşananları anlatmaya başladığı zaman, karşımızda başka bir Ziya var; yüzündeki çizgiler derinleşiyor! Yolda kaybettiği anne ve babasının, kardeşlerinin hala yaşadığına inanmak istediği her davranışından belli! “Gideceğim” diyor, “biraz daha büyüyeyim, memlekete gidip onları arayacağım. Mutlaka yaşıyorlardır! Herhalde sınırları geçemeyince kardeşlerimle birlikte köyümüze geri dönmüşlerdir. Onları bulacağım. Onlara götüreceğim hediyelere çok sevinecekler”.
Ziya geride kalan altı ay içinde Macaristan’a tek başına ulaşan 550 Afgan çocuktan sadece biri. Onun gibi, “umuda yolculuk” ederken dağılan ailelerin yüzlerce çocuğu bugün Macaristan’daki bir mülteci çocuk kampında sıcak aş buluyor, okula gidiyor, hayatını bu yabancı ülkede bir düzene sokmaya çalışıyor.
550 çocuk hiç de az değil. Peki ama ya diğerleri? Bu kampa ulaşabilenler belki de buz dağının sadece görünen zirvesi. Ya suyun altında, buz dağının görünmeyen kitlesini oluşturanlar, onlar nerede?
Araştırmalar, mültecilerin kaybolan çocuklarının sayısının binlerle ölçüldüğünü söylüyor! Nerede bu çocuklar? Macaristan Sırbistan sınırındaki ormanlarda, Sırbistan tarafında, kaybolan çocuklardan oluşan çocuk çetelerinin, barakalarda, mağaralarda yaşadığı biliniyor! Gazetelerde zaman zaman bu “yaban çocuklarıyla” yapılan röportajlar yayınlanıyor. Çocuklar, kaybolan, kaçırılan, organ mafyasının eline düştüğü söylenen arkadaşlarına dair korku öyküleri anlatıyorlar.
Kaderleri, ülkelerini ateşe ve kana boğan savaşlarla çizilen bu masum çocukların sadece varlığı bile Yeni Dünya Düzeni denilen “eşitsiz ve acımasız” sisteme yapılan en büyük en somut eleştiri.
Avrupa Birliği mülteci akınına karşı kendini, korumaya çalışıyor. Aynen Birleşik Amerika, ya da dünyanın diğer “Refah Ülkeleri”nin yaptığı gibi.
Ancak Afganistan’da on yıllardır sönmeyen ateşin bir bedeli de olmalı.
Bu ateşi yakanların, körükleyenlerin, ateşi ateşle söndürmeye çalışanların vicdanları her zaman “Afgan çocukların” ithamlarıyla sarsılacak.
Bugün değilse yarın, bu masum çocukların hesap soracağı günler de gelecek.


2012-10-13
Tarık Demirkan, Budapeşte
http://www.turkinfo.hu/



 

 
 
 


 

9 Ekim 2012 Salı

ben anarşist bir müminim


dünyanın bütün halkları sevişin!
mehmet lütfü Özdemir
 
sevgi ve merhameti bol kerim Allah'ın adıyla..

ben mehmet lütfü özdemir. bu açıklamayı kamuoyuna yapma gerekçem, geçtiğimiz gün taksim meydanı'nda yapılan, savaş karşıtı, yürüyüşte taşıdığım, "dünyanın tüm halkları sevişin" mesajın, sonrasında yaşadıklarım ile ilgili.
 
bu açıklama ile daha önce yaptığım açıklamaya da küçükte olsa katkı vermek ve anlaşılmak istiyorum.

ben anarşist bir müminim. yani hanif bir müslüman. kendimi illaki bir kalıp, tanım içine sokmamı isterseniz ben buyum. 

taşıdığım dövizin ve sözün her zaman arkasındayım. çünkü ben ilhamımı, yaşam kaynağımız olan sevgiden alıyorum. ve yine Allah'ın yeryüzünde insanlara gönderdiği; sevgi, barış, eşitlik elçilerinin izinde olduğumu, yine yeryüzünde ilahi adaletin tesisi için bunun gerekli olduğunu savunuyorum. yani; paylaşmayı, sevmeyi, güvenmeyi, eşitliği, adaleti, özgürlüğü savunuyorum. 

kendisine ve doğaya yabancılaşmış, örgütlü kapitalist ve militarist bir toplumda, işbirliği içinde olabileceğim çok az sayıda erdemli insanın olduğunun da farkındayım.  

devletlere, sınırlara, sınıflara, hiyerarşiye, dikey ilişki biçimlerine, ataerkilliğe, oligarşiye sonuna kadar karşıyım. 

bu yüzden vicdani retçi (total retçi) ve anti-militarist ve anti-kapitalistim. hiçbir şeye sahip değilim. bu dünyadan göçüp gitsem, arkamda bırakacağım birkaç yazı ve şiirden fazlası yok ve hiçbir zamanda olmayacak. mülksüz yaşamanın ve öyle ölmenin şerefi bana yeter. inandığım ve söylediğim gibi yaşayan bir insanım. çevremdeki insanlar bunu bilirler. insanları doğanın bir parçası, Allah'ın ayetleri olarak kabul ettiğimden dolayı severim. ben insan kardeşlerim ile bu dünya da cenneti yaşamak istiyorum ve bunu da her yerde söylüyorum. 

kapitalizmin ürettiği savaşlara ve beslediği militarist akla karşıyım. evet ben bir savaş karşıtıyım. her ne sebepten ötürü olursa olsun savaşa karşıyım. biliyorum ki biz insanlığı özümüze döndürecek yegane unsur sevgiden geçmektedir. bundan dolayıdır ki sevgi, biz insanları birbirine bağlayan en doğru ilişki biçimidir. 

"dünyanın halkları sevişin" dövizindeki mesaj da işte bu bakış açısından ortaya çıkmıştır. özünde sevgiyi ve barışı barındırmaktadır 

eyleme dönersek. 5-6 kişiden oluşan kendisine 'halk cepheli' diyen bazı insanlarla sorunlar yaşadım. kendilerini tanımam etmem. daha önce yaptıkları eylemler ile kamuoyunun bildiği kadar bilirim.  

ben gruplara değil insanın kendisine, içinde taşıdığı derin vicdana ve sevgiye önem veren biriyim. dövizimi parçalayıp, bana hakaret edip, kalbimi kırdılar. onlara ben 'insanım' deyince biz de 'cepheliyiz' sözünü işittim..  

ve ondan sonra bana karşı bu tavrı sergileyenlere çok içerledim. bunu oradaki anarşistlerde yapsa içerlerdim. ama kırgınlığım sabun köpüğü gibidir, onları affettim, geçti bitti. hiçbirine kırgın değilim. çünkü tanımadığım birine kırılamam veya küsemem.

beni tanımadan bilmeden bana karşı böyle saldırgan bir şekilde yanıma yaklaşıp, hoş olmayan bir şekilde benimle polemiğe girmeleri çok gereksizdi. bacağımı çekip beni o yüksek yerden aşağı düşürmeye çalışmaları çok kötü bir tutumdu. 

madem gök kubbe altında aynı düşmana (kapitalizme, emperyalizme) karşı orada bulunuyoruz, bırakın herkes özgürce ve hür iradesiyle katkı sağlasın bu davaya. devrimci dayanışma da bunu gerektirir bildiğim kadarıyla. ve şunu da söylemek istiyorum, kimse kimseye sen şunu söyleyebilirsin, sen şöyle slogan atarsın, sen şu dövizi taşıyabilirsin diyemez. hele hele alana tek başına gelmiş birine hiç diyemez. orada amaç savaşa karşı olmaksa ve ben bunu bu şekilde ifade ediyorsam buna saygı duyulmalıydı. 

orada bulunan diğer 'cepheliler' bu durumu hiç görmediler ve şahit olmadılar. 5-6 tanesi dışında hepsini bu çirkin durumdan sorumlu tutamam. toptancı bir tutum içinde kimseye kırılamam. 

özet ile şunu söylemek istiyorum. 

devrimci dayanışmanın ne demek olduğunu iyi biliyorum ve tüm devrimcilerin ve herkesin sevgi ile asıl sevmek ile tanışması gerektiğini söylüyorum. 
bunu her defasında sadece sizlere karşı değil herkese söylüyorum. 

benim yeryüzünde düşmanlarım bellidir. 
kapitalizme ve bankalara karşıdır benim düşmanlığım. 
insanı insandan ve insanı doğadan ayıran her türlü yabancılaşmaya da sonuna kadar karşıyım 
sizlerle bu şekilde tanışmak istemezdim. 
ama bana bunu yapanların kendi için de bu durumu düşünüp öz eleştiri vereceğini de umuyorum. 

ben hacı bektaşın, yunus emrenin, hallacın, hayyamın, isanın, musanın, alinin, muhammendin yolundayım..
evladı kerbalıyım, evladı roboskiyim, evladı kurdistanım..

ve her dem şu sözleri haykıracağım:
sevmek devrimlerin en büyüğüdür.
seversen en büyük devrimcisindir.
en erdemli kişi olmak sevmekle başlar.
en vicdanlı yürek, SEVERSE ATAR... 

7 ekim 2012 istanbul

 

 

 

5 Ekim 2012 Cuma

HASAN GÜRKAN BEŞ R’Lİ ERRRRRKEK ÖDÜLÜ*


*Bu ödül  ilk defa  1997 baharında İstanbul Nurtepe’de düzenlendi. Şeddeli bir maço(F.F) ödüle layık görüldü.
AÇIKLAMA
Yedi iklim dört köşede, kadınların, bilhassa genç kızların,bu arada taze gelinlerin,dulların gündüz hayallerini,gece rüyalarını süsleyen;Bedenindeki arka ve ön engebelerle,çıkıntılarla erkek estetiğinin post modern timsali;
Şiir delisi, arkadaş delisi,aşk delisi,her soydan ve her boydan cinsi latifin güzelliklerini keşfetme ve methetme üstadı olduğu için kimi hasetlerin yalakalık iftirasına,kimi muhataplarının kasıntılarına kahramanca göğüs germiş;eşsiz insan,büyük beyin,büyük yürek,koca kafa,hepimizin dostu arkadaşı sevgilisi;şu anda büyük bir fedakarlıkla,bizlere aramızda bulunma şeref ve bahtiyarlığı bahşeden muhterem Hasan Gürkan’ın yeryüzünde  sevgi ve aşk yaşadıkça yaşayacak olan ölümsüz  ism-i alisi için,her yıl “Bahara Merhaba” partisinde verilmek üzere HASAN GÜRKAN BEŞ R’Lİ ERRRRRKEK ÖDÜLÜ konmuştur. Ödüle adını veren hasan gürkan R’siz erkektir.
İSİM
Ödül,necip erkek milletinin derin  kültürünü göstermek,dış mihraklı hatunlar arasında küçük düşmemek için,yabancı medyada “BONDE RøV PRİS” olarak tanıtılmaktadır. Bonde røv Danimarka dilinde köylü götü manasındadır ve erkekleri övmek için kullanılmaktadır.Yani beş R’li tam  errrrrkek demektir.
AMAÇ
Ödülün amacı, cenabı-ı Allahın bahşettiği az miktarda fazlalık  sebebiyle hak ettikleri  iktidarı beş bin yıldır büyük bir adalet ve liyakatle sürdüren erkek milletinin bölünmez bütünlüğünü cümle aleme bu vesileyle beyan ve ilan etmektir.Burada Allahın bahşettiği fazlalıktan kasıt, kemale ermemiş çük olup halk arasında bülük, dümbül, pipi gibi çeşitli adlarla anılmaktadır.
JURİ
Ödül jürisi o sene bahar sofrasına oturan zevattan müteşekkildir.Dedikoduya meydan vermemek için cins ayrımı yapılmayacak,kızlar,karı bayanları bile erkekler gibi bir oy hakkına sahip olacaktır.
MÜRACAAT
Manalı Posta Sermuharriri muhterem Hasan Şişman Gürkansız’a kırmızı mumlu mektupla yahut şahsen yapılabilir