Paskalya Yortusu’ndan önce
“Ağlama Gecesi”nde, kırk kez arka arkaya söylenen “Merhamet Ya Rab” duasının
bir yerinde papaz yardımcılarından biri bir süredir gözüyle takip ettiği sıçana
sıkı bir tekme savurdu. Dudakları arasında “Merhamet Ya
Rab” yirmi ikinci tekrarındaydı ve sıçan mihrabın mermerine nakşedilmiş
Ortodoks haç figürüne çarpıp halı üzerine boylu boyunca serildi. İnce, güçsüz
bir “cıyk!” sesi duyuldu. Dolunay, camlardan yansıyan ışığıyla Vaftizci
Yahya’nın kan damlayan kesik başının resmedildiği tabloda gözaltı çizgilerine
demini vermiş acıyı yalazlıyordu. Koronun güçlü sesinde bir sarsıntı
hissedildi. Başrahip, bir kabuk gibi sesinden sıyrılıp dağılan diğer sesleri
kendi sesi etrafında çabucak toparladı.
Papaz yardımcısı öldürme
içgüdüsüyle kendine engel olamamış, dizleri üzerine çökmüşlerin arasından
yapılmaması gerekeni yapmış, ayağa kalkarak, kilise yasalarını çiğneme pahasına
sıçanı öldürmüştü. Diğerlerinin yanına dönerken ay ışığının aydınlattığı
yüzlerde ona karşı bir soru işareti belirmişti. Onunsa sesi daha bir gür
çıkıyordu.
Sıçanın koyu gri tüylerle kaplı besili bedeni erzak deposu,
gasilhanedeki kir, adak mumu ve her pazar fakirler için verilen yemek
artıklarının eseriydi. Zavallıcık, yediği yiyeceklere sızmış zehirden kafası
dumanlı, yolunun nereye düştüğünü bilmeksizin onu ölüme götüren ilahi tekmenin
şiddetine yenilmiş, acıyla gelen ölümü, bezginliğin bir işareti olarak ağzından
mihrabın mermerine bulaşmış kanını son bir çığlık olarak bırakmıştı. Ay
ışığının geceyi gündüze çevirdiği kilisede, koronun dudakları arasından, inişli
çıkışlı melodisiyle yirmi sekizinci kez dökülen “Merhamet Ya Rab” kelimeleri,
ateş üstündeki günlüğün iksirli kokusuna karışırken, o, içindeki dumansız
yangınla halı üzerinde sere serpe yatıyordu. Bir sıçan kendinden geçmiş bir
şekilde insanların önünde yatıyorsa, ölüdür. Çünkü korkmadan insanların içine
çıkmışsa, öldürülme korkusunu yenmiş demektir. Öldürülme korkusunu yenmiş
sıçan, ölü bir sıçandır. Bunu, geçmişte sıçanlarla birlikte yaşadığım o evden
biliyorum.
Sıçanın, dua okurken üzerimize giydiğimiz, sırtında ve
göğsünün iki yanında haç işlemeli figürlerin yer aldığı uzun
gömleklerimizi astığımız dolaptan çıktığını gözlerimle görmüştüm. Kısa bir
süre sonra ışıklar kapanmış, ay ışığı, her türlü görsel yanılsamanın üzerinde dans
edeceği bir denizanası gibi yaymıştı kendini içeri. Sıçanı mihrabın gerisinde
bulunan dua etmeye gelmiş çoğu insanın da gördüğünden emindim. En azından görüş
açısına giyinme dolapları girmiş olanların. En öndekilerden bir fısıltı halinde
geriye doğru akmıştı sıçanın mihrabın önüne doğru yol aldığı. Fısıltıyı bir
diğerine devreden tekrar diline alıyordu “Merhamet Ya Rab”ı. Dalgalar halinde
arka sıralara uzanan konuşmalar, cemaatin ön saflarına sıçanı dolunay ışığı
altında seçmeye çalışan bakışlara evriliyordu. Sıçanın varlığı ön sıralarda bir
siluet, gerilerde ise belli belirsiz “cıyk!” sesi etrafında dillendirilmiş bir
rivayetti.
Bu azımsanmayacak çoğunluk, gücünün son damlasıyla bize
doğru yaklaşan hayvanı nasıl bir sonun beklediğini bildiği halde tepki vermemişti.
İnsanda korkudan ziyade tiksinti uyandıran bu hayvanın kendi yaşam alanı
dışında bir yerde ortaya çıkması, cemaatten en az bir kişiye onu ortadan
kaldırma görevi de yüklüyordu ve o biri kaçınılmaz olarak ev sahibiydi. Kilise
korosu bir tür idam mangasıydı ve dua etmek için gelen ahali seyirciydi.
Tepkisizliklerinin sebebi buydu. Olup bitene seyirci kalmak, hele vaka insanın
kendi mekânında sergilenmiyorsa büyütülecek bir sorun değildir. Olayı bırakır
evinize dönersiniz. Yanınızda götürdüğünüz zihninizde çektiğiniz bir
fotoğraftan ibarettir. Fotoğraftaki olaya dair ayrıntıların ne kadarını
hatırlayacağınız, ne kadarını sileceğiniz sonraki iş. Tabii anımsanmak istenen
bir görüntü kalmışsa geride.
Kadınlar ve erkekler için ayrılmış sıralarda dizleri üzerine
çökmüş ahali, temposunu koronun güçlü sesinden alan cılız, bozuk düzen bir
taklit koro olarak “Merhamet Ya Rab”ı yineliyordu. Bu yalvarış her ne kadar
Tanrı’ya gibi gözükse de koronun, kilisenin, iki yüz yirmi üç yıllık
duvarlarını kamçılayan sesine, yani insanlar üzerinde kurduğu hükmün
kendisineydi. O gece koro, Tanrı ve kilise ahalisi arasında yaptırım gücü
yüksek, karanlıkta doğmuş, ay ışığından beslenen tehditkâr bir otoriteydi.
Tanrı’nın affediciliğini haykıran bu ses karşısında insanlar sinmiş, sesin
güttüğü bir sürü halini almışlardı. Ramela kendi yaşıtı kadınların yanında, ön
sıranın köşesinde dizleri üzerine çökmüş, belden yukarısı öne ve geriye
sallanıyor, diğerlerinin aksine sanki bedeniyle mırıldanıyordu duayı. Bu sessiz
sallanışta aralık göz kapakları arasından, griye çalan ölgün bakışları hiçbir
ayrıntısını seçemediği, sadece bir karartı olarak gördüğü sıçana odaklanmıştı.
Ramela’nın bu heyecansız, bedeninden önce ölüme yatmış cansız bakışlarına,
sokakta peşine takılan çocukların onun bir cadı olduğu ve şeytanla işbirliği
yaptığı yaygaraları bile tek kıvılcım düşürmüyordu. Yaşlı kadının psişik
görüntüsü çocukların evlerinde, büyüklerin dillerinde kaynatılıyordu. Onun üç
harflilere bulaştığı ve cehennemde cayır cayır yanacağı, bu kaynamanın küçük
ağızlar marifetiyle sokağa düşürülmüş kehanetiydi.
Ramela, solmuş siyah kıyafetleri içinde sıçana sabitlenmiş
bakışlarıyla sallanmaya devam ediyordu. Kilisedeki ahali bu duruma müdahil
olmaktansa seyirci kalmaktan hoşnut, sıçanı bekleyen sonu, adaletin ay
ışığı kutsallığıyla sarmalanmış mekânda bir kez daha nasıl tecelli edeceğini
bekliyordu. Her şey bir an önce olsun bitsin ve unutulsun isteniyordu. Bilinç
bunu dikte ediyor, vicdan bunu diliyordu. Nitekim dua kesilmemiş, senelerdir
her hafta giyilmekten papaz yardımcısının ayak şeklini almış, başparmağına ve
çıkıntısına denk gelen kısmı eprimiş terliğin içindeki sağ ayağı, içe kıvrılmış
parmaklarının dirayetiyle bekleyişe son verdi. Sıçanın, boyunsuz kafasının
üzerinde uzayan sivri burnu ve bedeninden uzun kuyruğunun ucu pusula ibresi
gibi iki ayrı yönü gösteriyordu. Dua şiddetlenmiş, sıçanın ahaliye dönük
görmediğimiz göz bebeğini, bir kenarda duanın bitmesini ve çıngıraklarıyla
yeniden salınmayı bekleyen günlüğün dumanı perdelemişti.
“Merhamet Ya Rab,” otuz üç. Üçümüzün; Ramela, sıçan ve benim
karanlık içinde birbirimize son bakışımız... Sıçanlardan hoşlanmasam da
birbirimize attığımız bu son bakış, ortak yaşama alanımızdan devşirdiğimiz
bilincin eseriydi. Aynı toplulukta yaşayan bireylerin başka bir ortamda
birbirlerini gördüklerinde farkına vardıkları aşinalık gibi... Burada, az
ötemde, yerde boylu boyunca cansız yatan bu sıçanla, uzak yakın akrabalarıyla
derin bir tanışıklığımız vardı. Ama yine de insan bir tuhaf oluyor. Keşke
midesindeki zehirle gidip kendi kuytusunda ölebilseydi. Bir an kendimi onun
yerine koyuyorum; bir ormanda türdeşlerim olmayan hayvanlar arasında ölümle
karşı karşıya kalsam ve hatta ölüm darbını alsam, bilincim açık ölümün
geldiğinin farkında, çektiğim acıdan ölümü dileniyor olsam, en çok bu yabancı
ortamda ölüyor olmaktan ürküntü duyardım. Ki şimdi bu zavallı sıçanın durumu
daha beter. Çünkü türdeşleri onun burada acı çektiğini biliyor, hissediyor ama
yaklaşamıyorlar. Beter olan bir şey daha var: Sıçan insanlar arasında... Onların
inançlarının orta yerinde veriyor son nefesini. Her şeyi sorgulamak adına geç
bir zamanlama.
Yaşlı kilise hizmetkârı eline aldığı buhurdanlıkla kurulu
bir oyuncak gibi sıçana doğru yol alıyordu. Aslında amacı buhurdanlığın
içindeki ateşin ışığında sıçana bakmaktı. Buhurdanlığı onun tepesine dikmenin
uygunsuz bir hareket olacağını düşünmüş olsa gerek, o da papaz yardımcısı gibi
yapılmaması gerekeni yaptı. Başrahip bu kez ne kendi sesini ne de koronun
sesini toparlamaya yeltendi. Ama buhurdanlığın efendisi ve kilisenin
hizmetkârı, papaz yardımcısının aksine korodaki yerine dönmedi. Yan tarafta
dizleri üzerinde beklemeye koyuldu.
Elindeki buhurdanlık, her sene yere biraz daha yaklaşıyordu.
O da bu görüntüyü kurtarmak için her sene buhurdanlığı tutan zincirin bir
halkasını daha avcuna hapsediyordu. Onun bu adanmış halini görenler yaşamla tek
bağının buhurdanlığın zinciri olduğunu düşünmekten alıkoyamazdı kendini. Bu
kilise hizmetkârının iki büklüm bedeni kendinden çok onu görenlere acı
veriyordu. Öte yandan işini tutkuyla yapıyor oluşu insanlardaki ölüm
beklentisini erteliyordu. Zincir onu toprağa çekse de ölüm fikrine karşı
koyduğu yoktu. Sadece, henüz zamanı değildi. İnsanların gözü önünde düşüp son
nefesini vermenin, elbette ne yeri ne de zamanıydı. Ama onu görenler, bu iki
büklüm haline acımaktan öte, ölümün onun için kurtuluş olduğuna
kendiliklerinden kanaat getirirlerdi. “Tanrım, sen bu yaşlı adama bir kapı aç,”
diye ilenirken cümleyi kuran söylenileni duyup başıyla bu düşünceyi onaylayanı
da bu dileğin taşıyıcısı haline getirmiş olurdu. Bu yaşlı adamın ölümünü
dileniyor olmak Tanrı’ya riyakârlık yapmaktan başka bir şey değildi. Bu
düşünceye kapılanlar yaşlı adamın ölümüne hemen şimdi, şurada
tanıklık edecek olsalar, gözleri arkada kalmayacaktı. Bir parça üzülecekler ama
evlerine huzur içinde döneceklerdi. İnsanlar onun feri kaçmış göz bebeklerine
baktıklarında, bu ifadesiz, sakin adamın sanki birazdan eve gideceği ve
yatağına kıvrılarak ölüm uykusuna
yatacağı izlenimine kapılırdı. Sonra da “keşke Tanrı herkese öyle bir
ölüm bahşetse,” diye iç geçirir, akıllarınca Tanrı’ya çaktırmadan yaradan gibi
düşünüp, O’nun mertebesine kendilerini dâhil etmiş olurlardı. Onun Tanrı’ya
adanmış, hizmetkâr ruhu için böylesi huzurlu bir ölüm, bahşedilecek bir ödülden
ziyade olması gerekendi. Tüm bu düşüncelere sahip biri kendini onun yerine
koyma fütursuzluğunda bulunduğunda, ondan beklenilen, iki büklüm bedenine
yakışır bir minnettarlık sergilemesiydi. O ise yaşına ve fiziksel çöküşüne
aldırmaksızın bağlıydı ona bahşedilmiş hayata. Onun Tanrı hizmetkârı ruhunu
görmezden gelenler bir yana, ayak işleriyle azap içinde kıvranan bedenini bir
tek Tanrı görüyordu. Tanrı bu görünürlüğün tazminatı olarak, –güya kendi
iyiliği için- ölümünü dilenen bu yalakalar karşısında bir solucan gibi ölmesine
izin vermeyecekti. Ölümünü dilenenler öldürmek kadar büyük bir günahın
pençesine düşmüşlerdi. Bu günahın kendisine karşı işlendiğini dillendirmekten
imtina ederek onları Tanrı’nın adaletine havale etmiş, böylelikle Tanrı’nın
ayrıcalığına hak kazanmıştı.
Bulunduğu yerden daha bir güçlenmiş olarak ayağa kalktı.
Yasayı ikinci kez çiğniyor olmak zerre kadar umurunda değildi. Çünkü onların
dilendikleri merhamet, buhurdanlığın efendisinin Tanrı’yla arasındaki yolun
menziliydi. İki büklüm bedeni tekrar belirdiğinde ahalinin ölü sıçan
karşısındaki hissiyatı yeniden uyandı. Dahası, o, buhurdanlığı onlara doğru
sallarken bedeni devleşiyor, buhurdanlıktan çıkan dumanı üstlerine bir
ejderhanın nefesi gibi salıyordu. Zincirin çıngıraklarından çıkan ses, ortalığa
yayılan dumanın içinde boğulurken sıçanın cesedini bir küreğe alıp ortadan yok
etmek kilise yasasını herkesin hayrına çiğnemeyi göze alan bir üçüncü kişiye,
zangoca düştü.
“Merhamet Ya Rab,” kırk.
* ÖFKENİN ŞENLİĞİ*
“İstanbul’a, yıllardır
uğramadığı sokağına ve evine eski bir hayaleti gömmeye
dönmüştü. Cebinde;
Harput’ta annesinden ve kardeşlerinden koparılmış küçük bir çocuğun, şimdi
sahibine ve toprağına dönmek isteyen, eski bir gazetenin arasına konmuş bir
tutam saçıyla…
Geçmişinden ve
tarihinden miras kalan, şimdi sıçanların yuva edinip çürümüş tahtalarını
kemirdiği bu evi, şüpheli bir emlakçı ve onun daha da garip sevgilisi satın
almak için ısrar ediyorlardı. Ramela’nın, odalarında dolaşıp duvarlarına
sırlarını fısıldadığı, her Paskalya’da ismi hatırlanmayanlara yemekler
pişirdiği bu evi satabilecek miydi?
Zamanın izinde ve
bugünün aynasında üç kadın… Geçmişe doğru katman katman sarılan Öfkenin
Şenliği’nde Jaklin Çelik, Ramela ve Şake’nin hikâyesini iç içe ilerleyen bir
ağıt, yükselen bir çığlık gibi anlatıyor.”
-Öfkenin Şenliği, Jaklin Çelik, İletişim
Yayınları