29 Ekim 2019 Salı


CKKH

SİKOKOAŞ YOLDAŞ

Hasan Gürkan





O,hepinizin yakından tanıdığı ülkemizin medarı iftiharı,  milsiz gururumuzun  nişanı Şef Kok Karaşişman Hasan.Yani Cikokoaş. Kısaltmadaki C harfi ecnebi dillerde  chef diye yazılan Şefe tekabül etmektedir.Böylece hem yoldaşın yabancı dil bildiği vurgulanmakta,hem de halkımızın aşağılık kompleksinin doyurulmasına katkıda bulunulmaktadır.Kok kelimesi de  sandığınız gibi kokmak fiilinden değil,Danca’da aşçı  kelimesinden gelmektedir.


Dünyaca ünlü milsiz  şef kok Hasan, cennet vatanımızın müstesna güzellikteki bir köşesinde Davşanlı’da dünyaya geldi.Ailesi Hacıhasanlar,ege ve iç Anadolu bölgesinde geniş arazilere,çiftliklere,hanlara,hamamlara sahipti.Küçük hasan dadıların mürebbiyelerin ellerinde büyüdü.Ter-ü taze üç süt anne tarafından emzirildi.Horkhaimmer,Riche,Junge gibi Frankfurt ekolüne mensup psikiyatrisiler Sikokoaş’da ileri yaşlarda da görülen düzgün meme düşkünlüğünü çocukluğunda üç  sütannesi  tarafından emzirilmesine bağlamaktadırlar.Ama kadın bedenin diğer mahrem yanlarına düşkünlüğüne henüz bilimsel bir izahat getirmekten acizdirler


Babası Ali Rıza efendi onu mahalle mektebine yazdırdı. Küçük Hasan  okuldan sık sık kaytarıyor, dedesinin bostan tarlalarında  kızları kovalıyor, yakaladığına Karacoğlanın erotik şiirlerini okuyordu. Sonunda yavruların arasında bir eli yağda,bir eli balda burjuva hayatına dayanamadı.Ve sekiz yaşında evden firar etti.Yıllar sonra bu firar için “M.Kemal’in  Samsun’a çıkması  tarihimizde ne kadar önem arz ediyorsa benim  baba ocağından firarım da aziz milletimin tarihinde o kadar önem arz ediyor” diyecekti.Annesi Zahide hanım için ise bu firar, kadıncağıza yıllarca kanlı gözyaşı döktürecek bir kabustu.Zahidem türküsü bu acıyı anlatır.

 Fıtrattan sınıf şuuruna sahip olan küçük Hasan, varisi olduğu mal mülk ve servetten rahatsız oluyor, ailesinin mensup olduğu aristokrat sınıftan kopup emekçi sınıfların içine girmek istiyordu




Kütahya’da Köfteci Hasan ustanın yanına çırak girdi. Çok kısa sürede aşçılığı kavradı. Esnaf loncasında  ‘Kızıl Ustalık Kuşağı’nı  kuşanırken ustası yaptığı tebrik konuşmasında: ”Oğlum senin adın Hasan,benim ki de Hasan.Bundan sonra senin adın Kara Hasan olsun” dedi.Hazirun bu teklifi hararetle alkışladı,Hasan memnuniyetle otuz iki dişini göstererekten sırıttı .

Gel zaman git zaman  Kara Hasan’ın meslekteki ünü önce vatan sathına, bilahare cihana yayıldı.Ülkenin ve dünyanın dört bir yanından davetler alıyor,bok gibi para kazanıyordu.

Kara Hasan,çevresindekilerin “ Karun kadar zengin oldun  kendine bir harem kur”mealindeki telkinlerine kulak asmadı..Dersaadet’in Karaköy mevkiinde muhteşem bir umumhane açtı.Umumhanenin giriş kapısına renkli neonlarla “İYE İKTİR, İK KALACAK!” Yazdırdı. Münekkit eleştirmenleri,biyografi yazarları Kok Hasan’ın bu devrimci eyleminin  Karacoğlanın “Güzel dediğin hepimizin olmalı,yağmur misali”     mısraına post modern bir gönderme olduğu mevzuunda hem fikirdirler.Ve neondaki sloganın dehşetli bir uzak görüşlülük örneği olduğunu sözlerinin altını derin şekilde oyarak belirtmektedirler.Kürt karene tatlıcılarının  bir türlü anlam veremedikleri bu slogan daha sonra karaneci laiklerin amentüsü olacaktı.

Bu arada Kara Hasan, mümtaz milletimizin bir yandan hamburgercilerde tıkınıp sonra da medya tarafından sürekli pompalanan, burjuva vücut estetiği propagandasına kapılıp diyetisyenlere,spor salonlarına oluk oluk para akıttığını görünce.”Oha ulan,çüş  yani!” oldu.Burjuva estetiğine direniş için, dal gibi vücudunu kamburlaştırdı ve göbek bıraktı.Adına gönüllü olarak şişman sıfatını ekledi Şef Kok Kara Hasan,Karaşişman Hasan oldu.Böylece eşcinsel erkekler, hetoroseksis ibnelerin kendilerini aşağılamak için kullandıkları ibne sıfatını resmen kabullenerek nasıl onlara geçirdilerse;şef kok kara Hasan da  gürbüzleri aşağılamak için kullanılan “şişman” sıfatını şerefle adının önüne koyarak
vatandaşlarımızın önemli bir kesiminin bağrında taht kurdu.

Kara şişman Hasan,ünü cihanı tutmuş aşçılığı,pezevenkliği yanı sıra,usta bir şarkı sözü yazarı ve bestekardır.Mesela “saçın uzun öreyim” türküsü söz ve beste olarak kendisine aittir.”Saçın uzun öreyim.(Burada romantizme sindirilmiş naifliği görüyoruz) Geç karşıma göreyim (Örgülü uzun saçlı çırılçıplak bir yavru !Yoğun erotizmi düşünebiliyor musunuz!) Senin gibi zalime (Hasan sınıf bilincine fıtrattan sahip biri olarak kendini erotizme kaptırmıyor, diyalektik bir sıçrayışla Zalim/baskı/faşizm kavramlarına  çok ustaca gönderme yapıyor. Ve müthiş final :Nasıl gönül vereyim!Bu soru değil,bir haykırış bir isyan.Bu konuda Macar estetisyen George Lucaks’ın Hasan yoldaşın üç mütevazi mısrasını üç ciltte analiz ettiği bir tahlil incelemesi vardır.

CKKH (Sikokoaş)’ın hayatı ne zamana, ne de kelimelere kitaplara sığar.Konuşmayı onun ünlü bir sözüyle bitirelim,”Beni görmek behemehal yüzümü görmek değildir.Benimle birlikte ‘sağlığa ve aşka’ bir kadeh kaldırın yeter.

27 Ekim 2019 Pazar






Irak’ta da, Lübnan’da da insanlar mezhepçiliğin aslında bir hapishane olduğunu anlamış gibiler
"Bugünkü arayışın ilham kaynağı ise eşitlik"
Soli Özel –T24





 
Dünya kaynıyor. Hemen her yönden, gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerden benzer işaretler geliyor. Bazısı şaşırtıcı, kimisi denenmemiş, kimisi şaşkınlık verici hareketler hep aynı mesajı veriyor: Bugünkü nizam süremez. Süremeyecek. Otoriterleşmenin önünü alabildiğine açan popülist hareketler de Şili’de metro bileti fiyatları arttı diye ülkeyi kilitleyen protestolar da Hong Kong’da aylardır süren ve Çin devletiyle teknolojik kedi-fare oyunu oynayan direniş de Cezayir’de ordunun her an müdahale edebileceğini bildikleri halde her hafta gösterilerini sürdürenler de farklı hedefleri olsa bile aslında aynı olgulara, kaygılara cevap arıyorlar.

Ülkeler arasındaki eşitsizlik hızla daralırken ülkelerin içinde giderek derinleşen eşitsizlik tahammül sınırlarını aşıyor. Özellikle genç nüfus sürekli bir gelecek korkusu içinde. Hemen tüm siyasi sistemlerde kol gezen yolsuzluk ağlarıyla yayılan çürümüşlük, yönetici sınıflardaki kibir vatandaşı bezdiriyor. Sokak, duyarsız, vatandaşını hiçe sayan, onun özgürlüklerini kısıtlamak için fırsat kaçırmayan bir iktidara karşı yegâne hak arama yolu haline geliyor. Bu seferki hareketler de Hong Kong’dan ABD’ye, Yunanistan’dan Brezilya’ya uzanan, Arap Baharı’nın ve Gezi hareketinin de dahil olduğu bir önceki protesto ve direniş dalgası gibi lidersiz.

İki hafta sonra Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ve Soğuk Savaş'ın 30.yılı kutlanacak/anılacak/değerlendirilecek. Duvarın doğusunda kalan toplumların veya Duvar yıkılmadan önce Çin’de çok kanlı şekilde bastırılan Tiananmen Meydanı’ndaki gösterilere katılanların derdi özgürlüktü. Bugünkü arayışın ilham kaynağı ise eşitlik.


Geçmişin deneyimiyle bu kez kimi hareketler daha da yaratıcı olmayı becerebiliyor. Gerçi geçen sefer olduğu gibi bu sefer de lidersizlik, programsızlık iktidarların bu karşı koyuşların üstesinden gelmesine imkân sağlayabilir ama durum gene değişmez. Küresel ölçekte bir başkaldırı var ve yerleşik yapılarla buna cevap verebilmek uzun sürede mümkün değil.

İnsanları meydanlara taşıyan, hayatlarını riske atarak taleplerini dillendirmeye iten bugünkü iletişim imkanları değil. Bir noktada “yeter artık” diyerek itirazlarını görünür kılma kararı vermeleri belirleyici olan. Toplumsal olayların gizemi bu anın herhangi bir toplumda tam ne zaman geleceğinin bilinememesi. Korku duvarının ne zaman aşılacağı, “başka türlü davranamam” denen noktaya nasıl ulaşıldığı ancak geriye dönüp bakarak anlaşılabiliyor. Beyrut’ta insanların hep bir ağızdan Beethoven’in 9. Senfonisinden “Neşeye Övgü”yü Arapça söylediklerine tanıklık edebiliyoruz bu şekilde. Teknolojik imkanlarsa hareketlerin/direnişlerin kısa sürede örgütlenmesini ve iletişimin hızlı ve yaygın olmasını sağlıyor ancak.

Teknoloji kullanımının demokratikleşmesi toplumlarla devletler arasındaki mücadeleyi de çok ilginç kılıyor. Teknolojiyi daha baskıcı sistemler geliştirebilmek için kullanan devletlere karşı toplumlar aynı teknolojinin yardımıyla çok esnek ve yaygın örgütlenme biçimleri bulabiliyor. Gene teknolojinin imkanları, sosyal medya bağlantıları dünya ölçeğinde bir iletişim ağının yaratılmasını da sağlıyor. Hong Kong’da havaalanı işgal edilmişse, Barcelona’dakiler de Çinli yoldaşlarının izinden gidiyor. Sloganlar, yöntemler birbirini andırabiliyor. Geçen yıldan beri yaşanan toplumsal olaylara bakıldığında Fransa gibi bir ülkede Sarı Yelekliler ilk andan itibaren şiddete yaslanan bir itiraz tarzını benimserken, Hong Kong, Şili ve Katalonya’da şiddet giderek ön plana çıkarken hiç beklenmedik şekilde Sudan gibi bir ülkede ya da Cezayir’de gösteriler barışçıl kalıyor ve sonuç alıyor.

Arap dünyasının küresel imajı düşünüldüğünde son dönemin toplumsal direnişlerinde Arap ülkelerinde yaşananlara aslında çok daha ciddi şekilde bakmak gerekir. Sudan ve Cezayir protestoları barışçı bir şekilde başladı ve sürdü, Sudan’da rejim direndiğinde şiddete başvurduysa da sonunda soykırımcı bir lider tasfiye edildi, ordu istediğini yapamadı. Cezayir de geleceğin ne getireceği, yani çürümüş askeri rejimin sabrının taşıp şiddet makinasını harekete geçirip geçirmeyeceği meçhul, Ancak toplum kendi çabasını olgunlukla ve barışçı bir şekilde sürdürüyor. Irak’ta bezgin bir halk düzgün bir yönetim istedikçe üzerlerine güvenlik güçleri, milisler salınıyor.

Irak’ı tıpkı en renkli direnişin yaşandığı Lübnan gibi ilginç kılan unsura dikkat etmek gerekir. Irak’ta da Lübnan’da da insanlar bugüne dek kendilerini koruduğuna inandıkları mezhepçiliğin aslında bir hapishane olduğunu ve kendilerinin de tutsak kılındığını anlamış gibiler. Bu iki ülkedeki hareketleri gerçek anlamıyla devrimci kılan unsur, mezhepçiliğin dışına çıkarak bir toplum haline gelme iradesini ortaya çıkaran “laik” bir arayışın ürünü olmaları. Lübnan’daki tüm dini ve mezhebi grupların ruhani liderlerinin birlikte meydana gelmeleri, Cihadcılığa teslim olduğu söylenen Trablusşam’ın protestoya katılması, her mezhep grubunda kendi liderlerine yönelik sert eleştirilerin yükselmesi daha önce örneği görülmemiş gelişmeler.

Lübnan’da Whatsapp kullanımını ücretli yapma kararı üzerine patlayan toplumsal hareketin hedefi yerleşik tüm siyasi sınıfın tasfiyesi. Hepsi birbirinden çürümüş, ülke kaynaklarını çalan, vatandaşa ise devlet hizmeti götürmeyi dert etmeyen, insanları elektrik kesintileriyle, çöp dağlarıyla yaşamaya mahkûm eden bir sistemin değişmeyen şahsiyetleri bunlar. Bu nedenle hareketin sloganlarından birisi “halk rejimi devirmek istiyor” ise diğeri de “hepsi diyorsak, hepsi” oldu. Bu talep, yani Cumhurbaşkanı Aun’dan başlayarak, selefi olmak isteyen damadı Gibran Basil, Meclis Başkanı Nebih Berri, Saad Hariri, hatta Dürzi lider Velid Cumbulat’ın da artık çekip gitmeleri hemen gerçekleşebilecek bir şey değil. Ancak Hizbullah lideri Nasrullah bile hükûmetin istifasına karşı çıkıp, sokağa akan kendi cemaatine sert çıkınca kitlesi üzerindeki mutlak otoritesinin sarsıldığını hissetti.

Siyasetindeki iktidar dağılımı mezhep esasına göre düzenlenmiş, cemaat liderlerinin devletin güçlenmesini kuruluş döneminden beri engelledikleri Lübnan dünyanın en borçlu üçüncü ülkesi. Beyrut Amerikan Üniversitesi’nden Sumru Altuğ’un verdiği rakamlara göre borç millî gelirin yüzde 150’si, bütçe açığı ise yüzde 11’i. Cari açık yüzde 27 ile gene dünyada üçüncü. 25 yaş altı nüfusta işsizlik oranı yüzde 35-37 arasında. 17 Ekim günü meydanlara ilk akanların gençler olmasına şaşmamak gerekiyor. Alışverişin dolarla yapıldığı ülkede son zamanlarda bankalardan dolar çekebilmek mümkün değildi. Dünyanın dört bir yanına dağılmış Lübnan diyasporasının gönderdiği ve milli gelirin yüzde 12,7’sini oluşturan parada da azalma var.

İşin iktisadi arka planı elbette sabırların taşmasındaki çok önemli bir unsur. Ne var ki Lübnan’da yaşananı yalnızca ekonomik koşullardaki kötüleşmeyle açıklamaya çalışmak eksik olur. Konu hakkında okuduğum en güzel ve dokunaklı yazıda, Lübnanlı romancı Dominique Eddé şöyle yazıyor: “Yaşananlar sanki yüzbinlerce yalnız insanın bitmek tükenmek bilmeyen bir kış uykusunun sonunda eşanlı olarak yalnız olmadıklarını anlamalarıydı…Lübnan halkı var olduğunu, birbirinden ayrıştırılmaya mahkûm bir bireyler toplamı olmadığını gösterdi…Lübnan sokağı Arapça’da net bir şekilde hem yalnızlık hem de birlik anlamına gelen wahde kelimesinin iki anlamını da yüklendi. Bu bakımdan bir yandan 2011 yılında yollara dökülen Arap sokaklarının çocuğudur ama aynı zamanda bugün yerkürenin bir ucundan diğerine kendisini arayan bir evrensel yolun, yalnızların dayanışmasının (solitaires solidaires) da öncüsüdür. ‘Eğer şu anda rüya görüyorsam beni uyandırmayın’ diyordu gösterilere katılan birisi. Sözleri milyonlarcamızın hissettiklerini yansıtıyor.

23 Ekim 2019 Çarşamba







         Evrensel bir vicdani ret hakkı için...
           Prof. Alexander J. Bellamy*
              Gazete Duvar



Askerlerini savaşa gönderen çoğu liderin ya da onlara kenardan tezahürat eden halkların savaşın gerçek yüzüne dair sınırlı bir kavrayışı vardır. Daha da ötesi, gönüllü ya da zorunlu olsun, askerlerin de genel olarak savaş üzerine ya da savaşmaları emredilen belirli savaşların meşruiyeti üzerine kendi fikirlerini oluşturmalarına ve bunlar üzerinden eyleme geçmelerine müsaade edilmez.
·        
Savaş vahşice kolektif bir girişimdir. Bireysel haklar, çıkarlar, değerler ve perspektiflerin kolektif çıkar uğruna bir kenara konmalarını talep eder. Dolayısıyla savaş bireyi sınırlamaya hatta bazen ezmeye meyleder. Devletler ve milliyetçilik gibi güçlü kurumlar ve toplumsal güçler ile grup baskısı bireyleri sindirir. Genel olarak bu güçler savaşta öldürmeyi desteklemeyi, ona karşı çıkmaktan çok daha kolay kılarlar. Karşı çıkanlar teşhir edilir, itaate zorlanır, cezalandırılır ve bazen öldürülür. Savaşı kabul edenler içinse bunların hiçbiri geçerli değildir. Daha barışçıl bir dünya yaratma umudumuz olacaksa, bu değişmelidir. Barış, bireylerin mümkün olduğunca, savaş hakkında kendi kararlarını verebilmelerine ve kendi düşüncelerini ifade edebilmelerine ve -en az bunun kadar önemli olarak- kendi vicdanlarını takip edebilmelerine olanak tanınmasını gerektirir.
Savaş hakkında mantıklı tartışmalar yürütebilmek için bireylerin savaşın gerçekte nasıl olduğuna dair güvenilir bilgiye erişebilmesi gerekir. Ancak çoğumuzun savaşın neye benzediğine dair tahayyülüyle gerçekte var olan arasında derin bir uçurum var. Daha çok insan savaşın gerçekte nasıl olduğunu bilseydi ve genel olarak savaş ya da özel olarak belirli savaşlar üzerine kendi fikirlerini oluşturma –ve eyleme geçme- özgürlüğüne sahip olsaydı, toplumlar savaşma heves ve gayretlerini yitirir ve çatışmalarını barışçıl yöntemlerle çözmeye daha meyilli olurlardı.
Askerlerini savaşa gönderen çoğu liderin ya da onlara kenardan tezahürat eden halkların savaşın gerçek yüzüne dair sınırlı bir kavrayışı vardır. Daha da ötesi, gönüllü ya da zorunlu olsun, askerlerin de genel olarak savaş üzerine ya da savaşmaları emredilen belirli savaşların meşruiyeti üzerine kendi fikirlerini oluşturmalarına ve bunlar üzerinden eyleme geçmelerine müsaade edilmez. Savaş tutkusundan kurtulmanın önemli bir ilk adımı savaşa dair bu gerçeklerin, yani savaşın trajedisi ve vahşiliğinin bilinir kılınması ve muhalif seslerin korunmasıdır. İkinci adım ise bireylerin savaşın erdemleri üzerine kendi fikirlerini oluşturmalarına ve kendi kanaatleri üzerinden harekete geçmelerine izin verilmesidir. Bu demektir ki, vicdani ret evrensel bir hak olmalıdır.
Savaş üzerine daha dürüst değerlendirmelere Susan Sontag’ın da talep ettiği gibi gerçeklerin görünür kılınmasına izin vererek erişebiliriz: “Vahşi görüntülerin aklımıza kazınmasına izin verelim” zira tüm dehşeti yansıtamasalar da hayati bir fonksiyonları var. “Görüntüler şöyle der: Bunlar insanların yapmaya muktedir olduklarıdır- hevesle, kibirle yapmaya gönüllü olabilecekleridir. Unutma!” (1)
Savaş hakkında dürüst tartışma ancak karşıt görüşler korunduğu takdirde mümkündür. Kendi savaşlarının haklılığına ateşli şekilde inananların farklı düşünenlere karşı korkacak bir şeyi olmamalıdır. Ama tarih gösteriyor ki, karşıt görüşler kötülenir ve muhalifler zulme uğrar. Oysa savaş, denetimden, eleştiri ve tartışmadan muaf tutulamayacak kadar önemli bir meseledir. Aslında dürüst derinlemesine düşünmenin daha iyi karar süreçlerine yol açtığını düşünmek için her türlü nedenimiz var.
O kadar ki, açık tartışma ihtiyacı dikkat çeken biçimde 16’ncı yüzyıl’da Salamanca’da bir teoloji profesörü olan Francisco de Vitoria (1486-1546) tarafından geliştirilen ‘haklı savaş’ teorisiyle ortaya kondu. Ancak Vitoria’nın kendisinin de teslim ettiği gibi, tek başına açık tartışmaya olanak tanımak yeterli değildir. Her birey kendi vicdanı çerçevesinde savaşın ahlaki gerekliliğini sorgulamalıdır. Ve eğer bu durumu yetersiz buluyorsa, savaşmayı ya da onu desteklemeyi reddetmelidir. Diğer bir deyişle, vicdani retçi olmalıdır. Fakat vicdani retçiler yasal, siyasi ve sosyal zulümle karşılaşmaktadırlar. Öyle toplumlar yarattık ki, adil olmayan savaşlarda öldürmeyi desteklemek karşı çıkmaktan daha kolay. Bu değişmeli, bu nedenle savaş hakkında özgür ve açık tartışma ortamının yanı sıra evrensel bir vicdani ret hakkına da ihtiyacımız var.
Bunun nedenini anlamak için Vitoria’ya geri dönebiliriz. Vitoria “tek bir adamın fikri bir şeyi iyi yapmaya yetmez” görüşünü savunuyordu. Prensler savaş açmaya karar vermeden önce geniş bir kitleye danışmalı ve danışılanlar geçerli nedenleri değerlendirmekle yükümlü olmalıydı. Savaşmak için karar verilse dahi, insani yanılma payımız–Vitoria’nın adlandırdığı üzere ‘yenilmez cehaletimiz’-hatalı davrandığımız ve amacımızın aslında haklı olmadığını ortaya koyma ihtimaline sahipti. Bu nedenle, Vitoria kendimizi ahlaki olarak değerlendirmemiz, hatta gerekirse Tanrı’nın adaletinin muhalifimizde yattığı ihtimalini düşünmemiz gerektiğini iddia etti. Ve haksız biçimde savaşa girilmesi olası olduğuna göre, bireylerin kendi amaçlarının ahlaki yönünü değerlendirmeleri ve bunların adaletsiz olduğunu düşünürlerse savaşmayı reddetmeleri sadece bir hak değil, bir görevdi. Vitoria, ‘savaş birine eğer açıkça adaletsiz görünüyorsa, prens aksini emretse bile savaşmamalı’ diyordu. Hatalı olsa bile, kendi vicdanını takip etmeliydi. (2)
Eğer vicdani ret aslında bir ahlaki görevse, ve ben Vitoria’nın bu konuda haklı olduğunu düşünüyorum, o zaman savaşta hakikatin dile getirilmesi ve savaş karşıtlığını koruma ihtiyacıyla da yakından ilişkili bir hak olmalıdır.
Bu evrensel bir pasifizm talep etmek veya her türlü savaşa karşı olanlarla zorunlu olarak aynı fikirde olduğunu söylemek değildir. Ancak, pasifist ve savaşa karşı seslerin duyulması ve bu kişilerin savaşa muhalefet etme, savaşı ve savaşmayı reddetme haklarının her yerde korunmasıdır. İnsanların savaş hakkında “kendi seslerini yükseltmeleri” ve diğerlerinin seslerini duymayı ve onlara angaje olmayı öğrenmeleri hayatidir (3). Hakikati ifade edebilme, muhalefet ve vicdani reddin korunması devletlerin ve toplumların uyurgezer biçimde, doğası ve etkileri üzerine bir takım fantezilere kapılarak savaşlara girmelerini engellemek için gereklidir. Savaşa, bedel ve risklere dair tam bilgiyle girilmelidir.
Karşıt görüşlerin ve vicdani reddin korunması iddialı bir hedef ve muhakkak ki benim burada yaptığımdan çok daha ayrıntılı anlatılmalı ve savunulmalı. Yine de tamamen ütopik bir hedef de değil. Söz konusu prensipler yürürlükteki yasalarda bulunmaktalar ve bir takım yer ve değişik zamanlarda uygun ölçülerde benimsendiler. Açık bilgilendirme ve karşıt görüşlerin korunması (vicdani ret buna dahil olmasa da) sadece bireylerin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde düzenlenen ve hükümetlerin de en azından beyan yoluyla taahhüt ettikleri haklara erişimini talep etmektedir. Herkesin düşünce ve vicdan özgürlüğü ve bu inançları pratikte de açığa vurma hakları vardır (Madde 18). Hepimiz- sınırlar mevzubahis edilmeksizin ve müdahaleye maruz kalmaksızın düşünce sahibi olma ve bunu ifade etme hakkını içerecek biçimde- fikir ve ifade özgürlüğü hakkına sahibiz (Madde 19).
Bununla birlikte, vicdan özgürlüğünün vicdani ret hakkını getirip getirmeyeceği tamamen ayrı bir mesele. Ama dünyayı genel barışa doğru taşıyacaksak, getirmelidir. Ne Evrensel Beyanname ne de onu takip eden medeni ve siyasi haklarla ilgili sözleşmeler konu hakkında net. BM’nin İnsan Hakları organları (oybirliğiyle olmasa dahi) zorunlu askerlik hizmetini vicdan özgürlüğünün ihlali olarak tanımlayan bir takım kararlar aldılar, ancak hükümetlerin büyük çoğunluğu savaşa muhalefet hakkını hâlâ tanımayarak konuyu farklı biçimlerde yasalaştırdı.
Yine de Vitoria’nın yüzlerce yıl evvel ortaya koyduğu gerekçelerden hareketle askeri hizmetin reddi, savaş hakkında hakikatin dile getirilmesi hakkı ve muhalefet edebilme hakkıyla birlikte korunmalıdır. Hakikat, muhalefet ve ret savaşın tasavvuru ve gerçekliği arasındaki uçurumu kapatmaya yardımcı olur ve insanların, savaşın kendisi ve belirli savaşların meşruiyeti üzerine kendi yargılarına varmaları ve bu yargılar üzerinden hareket etmeleri için gereken alanı yaratır.
(1) Sontag, Regarding the Pain of Other, sf. 102
(2) Francisco de Vitoria, ‘On the Law of War’, Anthony Padgen ve Jeremy Lawrence (ed.), Vitoria: Political Writings (Cambridge: Cambridge University Press, 1991) sf.306-11
(3) Hedges, War Is a Force That Gives Us Meaning, sf.15
*Prof. Alexander Bellamy, Avusturalya Queensland Üniversitesi, Barış ve Çatışma Çalışmaları Bölümü öğretim üyesi; Asya Pasifik Responsibility to Protect (R2P)-Koruma Sorumluluğu Merkezi yöneticisi. 
Çeviri: Binnur Aloğlu  
Bu yazı ilk olarak alexjbellamy.com‘da yayınlanmıştır.
DÜNYA FORUM

17 Ekim 2019 Perşembe







Nazım’ım veTaranta Babu’ya mektupların hikayesi:
Taranta Babu’nun kocası kimdir?
 İtalya’da neden kurşuna dizilmiştir.
Henri Barbüsse kimdir?

DÜN, BUGÜN, YARIN – Hülya Öztürk

Geçenlerde eski Beylerbeyi’li,  yoldaşım Nilgül’le eski kitaplar üzerine sohbet ederken, Nilgül kitaplığından, Nazım Hikmet’in 1935 yılında basılan, “ Taranta Babu’ya Mektuplar”  adlı kitabının, Nazım tarafından imzalanmış bir baskısını uzattı. Son günlerde toplumsal olarak yaşadığımız olaylardan mütevellit üzgün ve dalgın bakışlarım, kitabın üzerindeki grafik tasarımın sadeliği ve çekiciliğiyle parıl parıl parladı.  Bir yandan yoldaşımın kitapla ilgili anlattığı hikayeyi dinlerken, öte yandan parmaklarım kitabın solmuş sararmış sayfaları arasında ileri geri gezindi durdu.  

Nazım Hikmet kitabı Henri Barbüsse’ün hatırasına bastırmış.

 Kitabın ilk sayfası, “Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için, Asya ve Afrika dillerine merak saran bir İtalyan arkadaştan, geçenlerde bir paketle bir mektup aldım. 

Arkadaşın adını yazmak istemiyorum. Başı belaya girer, Fakat mektubu olduğu gibi aşağıya geçiriyorum.   
ROMA.5. AĞUSTOS.1935    

Kendi el yazısıyla “ En büyük meraklılarımdan birine, Nazım,     tarih: 1935/11/24” imzalamış…

Kardeş,

Sen Roma’yı kartpostallardan, tarih ve coğrafya kitaplarına basılan fotoğraflardan tanırsın. Taşları Sezarların ve Lejyonların kabartmalarıyla oymalı üç gözlü kapılar; kıyılarının yarısını fareler yemiş kocaman bir eleğe benziyen Koliseum; Batrus resul kilisesi meydanı ve güvercinler, Palazzo Venezia sarayı, balkonu ve bu balkonda ağzı bir karış açık, sağ eli kalçasında, sol eli havada, öylece dona kalmış Mussolini.

Fakat bu kartpostallar Romasına benzemiyen bir Roma daha vardır. Onun ne fotoğraflarını çekerler, ne de kartpostallarını satarlar. 

Bu ikinci Romanın adı: Kartieri Populari-HALK MAHALLELERİ’DİR…

Burada evler, Amerikaya göç edemiyen bir İtalyan işsizin umutsuzluğuna benzer. 

Buranın karanlığı terlidir, yapışkandır ve kokusu ağırdır. 

Bu mahalleler, boyalı kartpostalların parlaklıklarında bile ışık bulamadıkları için ne                                   coğrafya kitaplarına girerler, ne de güzel, tarihi manzaralar meraklısı yolcuların koleksiyonlarına…

Anladığım kadarıyla Nazım’a mektubu ve çevirileri  gönderen Henri Babüsse, bir gün Roma’nın halk mahallelerinden Garbatella’da üç katlı bir evin kapısını çalar. Kapıyı açan kadına bir oda kiralamak istediğini söyler. 

“ Kiralık odalar, kiralık elbiselere benzerler. Her ikisinde de aklıma ilk gelen şey: Bunu benden önce kim giydi? Burada benden önce kim oturdu?  Olur.”

Henry Babüsse karyolanın kıyısına oturur ve benden önceki kiracınız kimdi diye sorar kadına. Kadın, kaba etine iğne batırılmış gibi silkinir. Sonra kuşkulu gözlerle Henry’nin yüzüne bakar.

“ Size haber vermediler galiba, iki gün önce onu tevkif edip götürdüler.”

Henry kadının bu cevabına şaşırınca, kadın odada  İtalya’ya resim öğrenmek için geldiğini söyleyen, Habeşistan’ın Galla boyundan putperest bir zencinin kaldığını, ama iki gün önce öğrencinin emniyet memurlarınca tutuklanarak götürüldüğünü söyler. Bütün bunları söyledikten sonra kadın, Henry’nin odayı kiralamayacağını düşündüğünden olsa gerek, zencinin arkasından odayı iyice temizlediğini, hatta karyolanın demirlerini cilalattığını söyler. Fakat Henry odayı kiralamaktan vazgeçmez.

Odada yalnız kalır kalmaz hemen yatağa yatar. 

“ Düşünüyorum: Şimdi benim sırt üstü yattığım karyolada o Gallali delikanlı bir yıl yatmış. Gözüm tavan tahtasında bir budağa ilişti. Onun gözleri de bu budağa ilişmiş. Yastığın üstünde, benim saçsız, yarı dazlak kafamın yanında onun kara kıvırcık saçlı başını görüyordum….Kalktım oturdum. Ve anladım ki odada yalnız değildim. Belki dün gece kurşuna dizilen, belki bu gece kurşuna dizilecek olan bir adamın bir yıl soluk aldığı, kımıldadığı bir odada insan kendisini yalnız hissedemiyor.”

Daha sonra odada yanıbaşında bu kadar yakın hissettiği bir adamdan elle tutulur gözle görülür mutlaka bir şeyler kalmıştır diye düşünerek, etrafı araştırır Henry. Ve yatağın başucundaki komidinin gözünde, adamın Taranta Buba isimli karısına yazdığı mektuplarla böyle karşılaşır. 

TARANTA - BABU'YA
İKİNCİ MEKTUP
  

Boynunda mavi maymun dişinden
                            üç dizi gerdanlık taşıyan,
kırmızı tüylü bir kuş gibi göğün altında
ve bir akarsu gibi yerin üstünde yaşıyan,
sözleri sözlerimin
                     gözleri gözlerimin bakır aynası,
üçüncü kızımın
                     ve beşinci oğlumun anası
                                           TARANTA - BABU!..
Aylardır
kalmadı çalmadığım kapı.
Sokak sokak
               yapı yapı
                            adım adım
Roma'da
               Roma'yı aradım!..
Burda artık
büyük ustalar mermeri ipekli bir kumaş gibi
                                                        kesmiyor;
Floransa'dan rüzgâr esmiyor!.
Ne Dante Aligeri'den şarkılar,
ne Beatriçi'nin nakışlı yüzü var,
ne Leonardo da Vinçi'nin öpülesi eli!..
Mikel Ancelo
     müzelerde prangalı bir kürek mahkûmudur.
Ve sapsarı boynundan
     bir katedral duvarına asmışlar Rafael'i!.
Roma'nın büyük
                     Roma'nın geniş caddelerinde bugün;
dayamış sırtını beton-arme bankalara,
çifte başlı bir balta gibi duran
                                yalnız bir kara
                                     yalnız bir kanlı gölge var:
Her adımında bir
                           esir
                               başı vuran,
her adımında bir mezar
                                     açıp
                                          geçen
                                                  SEZAR!..

Roma!
Kovadis Roma?
diye sorma!
Bizim oraların güneşi gibi aydın
                                         ve ortada bu!
Sus TARANTA - BABU!
Sevgiyle
            saygıyla,
gülerek
            haykırarak
sus!..
Dinle bak:
zincirlerini kırıyor
Roma'nın varoşlarında SPARTAKUS!..

 Henry, Nazım’a yazdığı mektupta devam eder…

 “ Sana gönderdiğim pakette TARANTA - BABU'ya yazılan mektup karalamalarının kendileriyle, benim yaptığım çevirmeler var. Bunları burada basmak, yaymak mümkün değil. Sen orada neşredersin. Bunların matbaa harfleriyle basılmış, biçime sokulmuş, kitaplaştırılmış örneklerinden bir tanesini olsun, ne o, ne Taranta - Babu görecek, ne de ben göreceğim. 

O, kurşuna dizildi. 

Taranta - Babu'nun olduğu yere, gökte kanlı bir haç gibi uçan ölüm kuşları gidebilir, fakat posta uğramaz. 

Bana gelince, ben yeryüzünün dört bucağına, akla gelen bütün yollarla bağlanmış bir ülkede yaşıyorum. Fakat hiçbir İtalyan posta vapuru, bir tek İtalyan posta tayyaresi ve hiçbir Avrupa tireni TARANTA - BABU'ya yazılan mektupları bir daha İtalya'ya sokamazlar.”

Henry, Nazım’a yazdığı mektubun bir bölümünde  İtalyan Ansiklobedisinin yaptığı Faşizmin tanımı ile Roma’nın varoş mahallelerinde yaşayanların  Faşizm’den ne anladıklarını karşılaştırır.                                                                                                                                 

“Banka Komerçiale’de direktörlük ve İtalyan finansına Sezarlık eden Lehli Töplitzin en yakın dostu büyük idealist İl Duçe Benito Mussolini, İtalyan Ansiklopedisinin  “F” harfinde faşismin tarifini yaparken şöyle der:

“ FAŞİSM İÇİN HER ŞEY DEVLETİN İÇİNDEDİR. DEVLETİN DIŞINDA MANEVİ VEYA İNSANİ HİÇ BİR ŞEY YOKTUR, HER ŞEY DEĞERSİZDİR…”

TARANTA - BABU'YA
ALTINCI MEKTUP

Buranın yazıcıları üçe bölünmüş TARANTA - BABU. Bir çeşitleri var: yalnız iç gömleğine değil, ipekli bir mendile benziyen yüreğinin kenarına da altı dişli taç işleten Danunçio gibi; zıpır Marinetti ve dinamitçi Nobel'in mükâfatıyla İl Duçe'nin yumruğundan gayrı her şeyden kuşkulanan Pirandello gibi. Bunlar, faşist edebiyatının dâhileri soyundan TARANTA - BABU. Bunlar, allahlar gibi konuşur, anlaşılmıyacak kadar karanlıklarla dolu, ulaşılamıyacak kadar yüksek ve dibi bulunamıyacak kadar derin yazarlar. Fakat yine bunların senin gibi karınları ağrır. Benim gibi karınları acıkır. Yaşayışları, ya Milanolu bir yünlü kumaşlar fabrikatörününki gibidir, ya geniş topraklarında traktör işleten eski bir prens hanedanının reisi gibi.

Bunlar, faşist edebiyatının dâhileri soyundandırlar TARANTA - BABU. Ve bunlar, bizim oralardaki altın külçelerinin kara toprağın altından güneş parçalar gibi çıkartılıp, Banka Komerçiale'nin çelik depolarına getirilmesi için; harbin yaratıcı dinamik bir kuvvet; sapsarı bir çölde boynunun damarı kesilerek ölmenin, İtalya'nın Akdeniz suyu gibi masmavi göğünün altında ebediyen yaşamak demek olduğunu edebiyatlaştırmışlardır.

 Ben, üç nehirle ayrılmış üç toprak parçası gibi üçe bölünen İtalyan yazıcılarının bu dâhiler soyuyla yalnız kitaplarının satırlarında konuştum ve yüzlerini, yalnız gazetelere basılan rötuşlu fotoğraflarından tanırım.

İtalyan yazıcılar dünyasının ikinci çeşidine gelince, bunlardan bir iki örnekle karşılıklı oturup konuşmuşumdur. Ve benim Afrika gecesinin ılıklığını taşıyan ellerim, onların, pırıltısı yaldızlı Meryem Ana tasvirleri önüne dikilen ince mumlar gibi sarı ve soğuk parmaklarına dokundu. Hele içlerinde bir tanesi vardı ki, TARANTA - BABU, gözleri, bir yaz günü güneşin ışığına ve sıcaklığına dayanamayıp kudurduktan sonra, sıra dağlardaki küçük mağaranın ıslak karanlığında ölen köpeğin, gözlerine benzerdi. Bu, bir şairdi, bir romancıydı, bir mütefekkirdi Taranta - Babu. Fakat her şeyden önce, zavallı bir kokainomandı.Onunla arkadaşlarına yarı lokanta ve yarı meyhanemsi bir yerde rastlıyordum. Bağıra çağıra konuşurlardı. Kavga ederlerdi. Hattâ bir gece, «İSA mı daha mistiktir? Konfüçyus mu daha mistik?» diye aralarında çıkan bir yüksek, bir derin, bir ilmî münakaşada, bir genç, benimkinin kafasında bir şarap şişesi kırdıydı.
Faşist miydi? Tam değil. Demokrat mıydı? Tam değil. Tam değil. Kafası da, kokainle harap olmuş uzviyeti gibi yarımdı. Onda tam olan bir şey vardı TARANTA - BABU, şaşkın zavallı ve kökü kurumuş bir ağaç gibi, mütereddî bir insan soyunun örneği olması. Faşizme düşman geçinmiş. Sonra günün birinde el altından mahalle faşyosuna istida vermek istediği duyuldu.

Bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum. Fakat kendini dünyanın mihveri sanan bir deli her şey yapabilir. Ve o böyle bir deliydi.İtalyan faşizminin bu ikinci çeşit yazıcılarının ne yazdıklarını sana anlatabilmek için, onun bir şiirini buraya geçiriyorum.

Bu şiir, o yarı lokanta yarı meyhanemsi yerdeki toplantılardan birinde okundu. O gece hepsi ordaydılar. Yaşlı bir romancının şerefine bir ziyafet veriliyordu. Benimki birdenbire ayağa kalktı. Sarhoştu. Ağzının açılıp kapanışlarını bile kullanamıyordu. Ortaya doğru bir iki adım attı:

        — Size, dedi, son kitabımdan, aklıma şöyle geliveren bir yazımı okuyacağım.
        Ve elleriyle havada geniş çizgiler çizerek şu şiiri okumağa başladı:

KÖR OLMAK..

Kör olmak ne iyi şeydir,
ne güzeldir sevmek karanlığı.
Ne yalın bir kılıç gibi bir ışık
ne renklerin ağırlığı
ve ne şekillerin kalabalığı..
Ne güzeldir sevmek karanlığı..

Kör olmak ne iyi şeydir.
Kapalı gözleriniz
                 çevrili içinize,
kıyısında oturup bakarsınız
içinizde dalgalanan denize.
Kapalı gözleriniz çevrili içinize..

Kör olmak ne iyi şeydir.
Körlerdir ki yalnız
             kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Ne kimseye kendi gözlerinden verirler
ne kimsenin gözlerinden alırlar.
Körlerdir ki yalnız
             kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.

Ne güzeldir sevmek karanlığı.
Karanlık allah gibidir ve tek başınadır.
Karanlık ölüm gibidir
                         rengi yok
                                ahengi yok
                                      dengi yoktur karanlığın.

Dağıtın yanınızdan sopalarınızla
karanlığın peygamberleri, körler,
                                                  kalabalığı..
Kör olmak ne iyi şeydir
ve ne güzeldir sevmek karanlığı..

Şiir bitti. Alkışladılar. O, saatlerce çalışıp beyaz bir duvarı renkli resimlerle doldurmuş bir nakkaş yorgunluğuyla, sallanarak yerine döndü. Tam benim yanımdaki masada, şerefine ziyafet verilen yaşlı romancıyla modellerini baştan çıkarmaktan resim yapmağa vakit bulamıyan bir ressam oturuyordu. Ressam, şiir biter bitmez, romancının kulağına eğildi, alaycı bir sesle:
        — Nasıl buldunuz? dedi. Onun, bu şiiri bir Fransız şairinden aşırdığını söylüyorlar.
        Romancı birdenbire cevap vermedi, düşündü. Sonra:
        — Bu şiiri okuyan delikanlı sizin en yakın dostunuzmuş, diye duydum, dedi.
        Ressam güldü:
        — Dostluk, diye cevap verdi, kabzasına birbirine düşman iki elin yapıştığı bir bıçağa benzer.
        Ne yalan söyliyeyim, Taranta - Babu, ben, bu dostluk tarifini anlamadım. Bu, yalnız Faşist İtalya'da mı böyledir, yoksa bütün Avrupa...
******

Bu ismini bilmediğimiz kurşuna dizilen Habeşistanlı resim öğrencisi sanki 1930’lu yılların dünyasını değilde, bugünü anlatır gibi.. 

80 yıldır dünyada sözümona endüstriel ve teknolojik devrimler yaşandı; modern sanat ve kültür anlayışı yaşamın her alanına girdi de, bu gelişmeler kime ve kimlere yaradı? 

“Şimdi burada biz kaybettik onlar kazandı”,  diyerek kendimi ve benim gibileri mazlum rolüne sokmak istemiyorum. Çünkü, meseleye  “Biz kaybettik, onlar kazandı”  gibi maddeci ve maddici biri gibi bakmıyorum.  

Bence birilerinin cepleri daha daha çok dolarak, birilerininse her zamanki gibi daha daha boşalarak, 
HEPİMİZ KAYBETTİK.

NEYİ Mİ? 

BENLİĞİMİZİ,

MASUMİYETİMİZİ,

SAMİMİYETİMİZİ

YAŞAMIN ANLAMINI,

VE VARLIĞIMIZIN DEĞERİNİ…

İşte tam da bu yüzden “Taranta Babu’ya Mektuplar” kitabı bana her şeye rağmen hayata tutunacak ve sığınacak bir ANLAM VE DEĞER verdi. 

Varlığımızın değerlerini tekrar fark etmek için başka bir dünya, başka bir evren tasavvuruna mı ihtiyacımız var!   

Nasıl bir dünya istersiniz?

TARANTA - BABU'YA
BEŞİNCİ MEKTUP
  

Görmek
        işitmek
                duymak
                     düşünmek
                               ve konuşmak
koşmak alabildiğine
başı dolu
         başı boş
koş-
      -mak... 

Hehehey TARANTA - BABU
                                  
hehehey

yaşamak ne güzel şey

                          anasını sattığımın
                                           yaşamak ne güzel şey..
Düşün beni
kollarım, senin üç çocuk doğurmuş
                                    geniş kalçalarındayken...
Düşün sıcak...
Düşün kara bir taşa damlıyan
                                         çırılçıplak
                                                bir su sesini...
İstediğin yemişin
                 rengini, etini, adını düşün...
Gözdeki tadını düşün
kıpkırmızı güneşin
                yemyeşil otun
                          ve koskocaman
                             masmavi bir çiçek gibi açan
                                                         ay ışığının...
Düşün TARANTA - BABU! 

İnsanoğlunun yüreği
                                kafası
                                        kolu
yedi kat yerin altından
                             çekip çıkarıp 

öyle ateş gözlü çelik allahlar yaratmış ki
kara toprağı bir yumrukta yere serebilir,
yılda bir veren nar
                        bin verebilir.
Ve dünya öyle büyük,
öyle güzel
        öyle sonsuz ki deniz kıyıları
her gece hepimiz
        yan yana uzanıp yaldızlı kumlara
yıldızlı suların
        türküsünü dinleyebiliriz...

Yaşamak ne güzel şey
                        TARANTA - BABU
                                        yaşamak ne güzel şey...
Anlıyarak bir usta kitap gibi
bir sevda şarkısı gibi duyup
bir çocuk gibi şaşarak
                           YAŞAMAK...
Yaşamak:
birer birer
            ve hep beraber
                          ipekli bir kumaş dokur gibi...
Hep bir ağızdan
                sevinçli bir destan
                                        okur gibi
                                                YAŞAMAK..

Not: Ben Taranta Babu’ya Mektupları 1 Kasım 2015’ te okumaya başladım. Günlerce Beylerbeyi- Çengelköy- Kuzguncuk sahillerinde ülkemin doğusunda, güneydoğusunda, Paris’te, Kenya’da canlı bombalı saldırılarında, yüzlerce insan ölürken ve öldürülürken; akıl ve ruh sağlığımı korumak için haberleri seyretmekten yorulduğum zamanlarda, 

Taranta Babu’yu okudum. Haber dinlemediğim, kitabı okuyamadığım zamanlarda ise uzun, çok uzun yürüyüşler yaptım. Aval aval denize baktım. Havada dans eden kuşları seyrettim. Boğazın sularında yüzen balıkları, balık tutmaya çalışan insanları izledim. Sonbaharın sarartıp sonrada kıpkırmızı kızarttığı yapraklara dokundum, öptüm, kok ladım… Bütün olan bitene rağmen hergün kıpkırmızı batan güneşi seyrederken Taranta Babu’ya tutunmayı, ona sığınmayı istedim. Ve yazmaya, bunu sizlerle paylaşmaya     karar verdiğim gün fark ettim ki, günlerden 23 Kasım 2015! Yarın kitabın, yoldaşım Nilgül’ün kitaplığına gelmesinin üzerinden tam 80 yıl geçmiş! Bu yazıyı hemen yazıpbitirmeliydim… Çünkü bu kitap bana Dün, Bugün, Yarın…

Geçenlerde eski Beylerbeyi’li,  yoldaşım Nilgül’le eski kitaplar üzerine sohbet ederken, Nilgül kitaplığından, Nazım Hikmet’in 1935 yılında basılan, “ Taranta Babu’ya Mektuplar”  adlı kitabının, Nazım tarafından imzalanmış bir baskısını uzattı. Son günlerde toplumsal olarak yaşadığımız olaylardan mütevellit üzgün ve dalgın bakışlarım, kitabın üzerindeki grafik tasarımın sadeliği ve çekiciliğiyle parıl parıl parladı.  Bir yandan yoldaşımın kitapla ilgili anlattığı hikayeyi dinlerken, öte yandan parmaklarım kitabın solmuş sararmış sayfaları arasında ileri geri gezindi durdu.  

Nazım Hikmet kitabı Henri Barbüsse’ünhatırasına bastırmış.

 Kitabın ilk sayfası, “Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için, Asya ve Afrika dillerine merak saran bir İtalyan arkadaştan, geçenlerde bir paketle bir mektup aldım. 

Arkadaşın adını yazmak istemiyorum. Başı belaya girer, Fakat mektubu olduğu gibi aşağıya geçiriyorum.   ROMA.5. AĞUSTOS.1935    

Kendi el yazısıyla “ En büyük meraklılarımdan birine, Nazım,     tarih: 1935/11/24” imzalamış…

Kardeş,

Sen Roma’yı kartpostallardan, tarih ve coğrafya kitaplarına basılan fotoğraflardan tanırsın. Taşları Sezarların ve Lejyonların kabartmalarıyla oymalı üç gözlü kapılar; kıyılarının yarısını fareler yemiş kocaman bir eleğe benziyen Koliseum; Batrus resul kilisesi meydanı ve güvercinler, Palazzo Venezia sarayı, balkonu ve bu balkonda ağzı bir karış açık, sağ eli kalçasında, sol eli havada, öylece dona kalmış Mussolini.

Fakat bu kartpostallar Romasına benzemiyen bir Roma daha vardır. Onun ne fotoğraflarını çekerler, ne de kartpostallarını satarlar. 

Bu ikinci Romanın adı: Kartieri Populari-HALK MAHALLELERİ’DİR…

Burada evler, Amerikaya göç edemiyen bir İtalyan işsizin umutsuzluğuna benzer. 

Buranın karanlığı terlidir, yapışkandır ve kokusu ağırdır. 

Bu mahalleler, boyalı kartpostalların parlaklıklarında bile ışık bulamadıkları için ne                                   coğrafya kitaplarına girerler, ne de güzel, tarihi manzaralar meraklısı yolcuların koleksiyonlarına…

Anladığım kadarıyla Nazım’a mektubu ve çevirileri  gönderen Henri Babüsse, bir gün Roma’nın halk mahallelerinden Garbatella’da üç katlı bir evin kapısını çalar. Kapıyı açan kadına bir oda kiralamak istediğini söyler. 

“ Kiralık odalar, kiralık elbiselere benzerler. Her ikisinde de aklıma ilk gelen şey: Bunu benden önce kim giydi? Burada benden önce kim oturdu?  Olur.”

Henry Babüsse karyolanın kıyısına oturur ve benden önceki kiracınız kimdi diye sorar kadına. Kadın, kaba etine iğne batırılmış gibi silkinir. Sonra kuşkulu gözlerle Henry’nin yüzüne bakar.

“ Size haber vermediler galiba, iki gün önce onu tevkif edip götürdüler.”

Henry kadının bu cevabına şaşırınca, kadın odada  İtalya’ya resim öğrenmek için geldiğini söyleyen, Habeşistan’ın Galla boyundan putperest bir zencinin kaldığını, ama iki gün önce öğrencinin emniyet memurlarınca tutuklanarak götürüldüğünü söyler. Bütün bunları söyledikten sonra kadın, Henry’nin odayı kiralamayacağını düşündüğünden olsa gerek, zencinin arkasından odayı iyice temizlediğini, hatta karyolanın demirlerini cilalattığını söyler. Fakat Henry odayı kiralamaktan vazgeçmez.

Odada yalnız kalır kalmaz hemen yatağa yatar. 

“ Düşünüyorum: Şimdi benim sırt üstü yattığım karyolada o Gallali delikanlı bir yıl yatmış. Gözüm tavan tahtasında bir budağa ilişti. Onun gözleri de bu budağa ilişmiş. Yastığın üstünde, benim saçsız, yarı dazlak kafamın yanında onun kara kıvırcık saçlı başını görüyordum….Kalktım oturdum. Ve anladım ki odada yalnız değildim. Belki dün gece kurşuna dizilen, belki bu gece kurşuna dizilecek olan bir adamın bir yıl soluk aldığı, kımıldadığı bir odada insan kendisini yalnız hissedemiyor.”

Daha sonra odada yanıbaşında bu kadar yakın hissettiği bir adamdan elle tutulur gözle görülür mutlaka bir şeyler kalmıştır diye düşünerek, etrafı araştırır Henry. Ve yatağın başucundaki komidinin gözünde, adamın Taranta Buba isimli karısına yazdığı mektuplarla böyle karşılaşır. 

TARANTA - BABU'YA
İKİNCİ MEKTUP
  

Boynunda mavi maymun dişinden
                            üç dizi gerdanlık taşıyan,
kırmızı tüylü bir kuş gibi göğün altında
ve bir akarsu gibi yerin üstünde yaşıyan,
sözleri sözlerimin
                     gözleri gözlerimin bakır aynası,
üçüncü kızımın
                     ve beşinci oğlumun anası
                                           TARANTA - BABU!..
Aylardır
kalmadı çalmadığım kapı.
Sokak sokak
               yapı yapı
                            adım adım
Roma'da
               Roma'yı aradım!..
Burda artık
büyük ustalar mermeri ipekli bir kumaş gibi
                                                        kesmiyor;
Floransa'dan rüzgâr esmiyor!.
Ne Dante Aligeri'den şarkılar,
ne Beatriçi'nin nakışlı yüzü var,
ne Leonardo da Vinçi'nin öpülesi eli!..
Mikel Ancelo
     müzelerde prangalı bir kürek mahkûmudur.
Ve sapsarı boynundan
     bir katedral duvarına asmışlar Rafael'i!.
Roma'nın büyük
                     Roma'nın geniş caddelerinde bugün;
dayamış sırtını beton-arme bankalara,
çifte başlı bir balta gibi duran
                                yalnız bir kara
                                     yalnız bir kanlı gölge var:
Her adımında bir
                           esir
                               başı vuran,
her adımında bir mezar
                                     açıp
                                          geçen
                                                  SEZAR!..

Roma!
Kovadis Roma?
diye sorma!
Bizim oraların güneşi gibi aydın
                                         ve ortada bu!
Sus TARANTA - BABU!
Sevgiyle
            saygıyla,
gülerek
            haykırarak
sus!..
Dinle bak:
zincirlerini kırıyor
Roma'nın varoşlarında SPARTAKUS!..

 Henry, Nazım’a yazdığı mektupta devam eder…

 “ Sana gönderdiğim pakette Habeşistan’la genç ressamın karısı TARANTA - BABU'ya yazdığı mektup karalamalarının kendileriyle, benim yaptığım çevirmeler var. Bunları burada basmak, yaymak mümkün değil. Sen orada neşredersin. Bunların matbaa harfleriyle basılmış, biçime sokulmuş, kitaplaştırılmış örneklerinden bir tanesini olsun, ne o, ne karısı Taranta - Babu görecek, ne de ben göreceğim. 

O, kurşuna dizildi. 

Taranta - Babu'nun olduğu yere, gökte kanlı bir haç gibi uçan ölüm kuşları gidebilir, fakat posta uğramaz. 

Bana gelince, ben yeryüzünün dört bucağına, akla gelen bütün yollarla bağlanmış bir ülkede yaşıyorum. Fakat hiçbir İtalyan posta vapuru, bir tek İtalyan posta tayyaresi ve hiçbir Avrupa tireni TARANTA - BABU'ya yazılan mektupları bir daha İtalya'ya sokamazlar.”


TARANTA - BABU'YA
ALTINCI MEKTUP

Buranın yazıcıları üçe bölünmüş TARANTA - BABU. Bir çeşitleri var: yalnız iç gömleğine değil, ipekli bir mendile benziyen yüreğinin kenarına da altı dişli taç işleten Danunçio gibi; zıpır Marinetti ve dinamitçi Nobel'in mükâfatıyla İl Duçe'nin yumruğundan gayrı her şeyden kuşkulanan Pirandello gibi. 
Bunlar, faşist edebiyatının dâhileri soyundan TARANTA - BABU. Bunlar, allahlar gibi konuşur, anlaşılmıyacak kadar karanlıklarla dolu, ulaşılamıyacak kadar yüksek ve dibi bulunamıyacak kadar derin yazarlar. Fakat yine bunların senin gibi karınları ağrır. Benim gibi karınları acıkır. Yaşayışları, ya Milanolu bir yünlü kumaşlar fabrikatörününki gibidir, ya geniş topraklarında traktör işleten eski bir prens hanedanının reisi gibi.

Bunlar, faşist edebiyatının dâhileri soyundandırlar TARANTA - BABU. Ve bunlar, bizim oralardaki altın külçelerinin kara toprağın altından güneş parçalar gibi çıkartılıp, 
 Banka Komerçiale'nin çelik depolarına getirilmesi için; harbin yaratıcı dinamik bir kuvvet; sapsarı bir çölde boynunun damarı kesilerek ölmenin, İtalya'nın Akdeniz suyu gibi masmavi göğünün altında ebediyen yaşamak demek olduğunu edebiyatlaştırmışlardır.

 Ben, üç nehirle ayrılmış üç toprak parçası gibi üçe bölünen İtalyan yazıcılarının bu dâhiler soyuyla yalnız kitaplarının satırlarında konuştum ve yüzlerini, yalnız gazetelere basılan rötuşlu fotoğraflarından tanırım.

İtalyan yazıcılar dünyasının ikinci çeşidine gelince, bunlardan bir iki örnekle karşılıklı oturup konuşmuşumdur. Ve benim Afrika gecesinin ılıklığını taşıyan ellerim, onların, pırıltısı yaldızlı Meryem Ana tasvirleri önüne dikilen ince mumlar gibi sarı ve soğuk parmaklarına dokundu. Hele içlerinde bir tanesi vardı ki, TARANTA - BABU, gözleri, bir yaz günü güneşin ışığına ve sıcaklığına dayanamayıp kudurduktan sonra, sıra dağlardaki küçük mağaranın ıslak karanlığında ölen köpeğin, gözlerine benzerdi. Bu, bir şairdi, bir romancıydı, bir mütefekkirdi Taranta - Babu. Fakat her şeyden önce, zavallı bir kokainomandı.Onunla arkadaşlarına yarı lokanta ve yarı meyhanemsi bir yerde rastlıyordum. Bağıra çağıra konuşurlardı. Kavga ederlerdi. Hattâ bir gece, «İSA mı daha mistiktir? Konfüçyus mu daha mistik?» diye aralarında çıkan bir yüksek, bir derin, bir ilmî münakaşada, bir genç, benimkinin kafasında bir şarap şişesi kırdıydı.
Faşist miydi? Tam değil. Demokrat mıydı? Tam değil. Tam değil. Kafası da, kokainle harap olmuş uzviyeti gibi yarımdı. Onda tam olan bir şey vardı TARANTA - BABU, şaşkın zavallı ve kökü kurumuş bir ağaç gibi, mütereddî bir insan soyunun örneği olması. Faşizme düşman geçinmiş. Sonra günün birinde el altından mahalle faşyosuna istida vermek istediği duyuldu.

Bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum. Fakat kendini dünyanın mihveri sanan bir deli her şey yapabilir. Ve o böyle bir deliydi.İtalyan faşizminin bu ikinci çeşit yazıcılarının ne yazdıklarını sana anlatabilmek için, onun bir şiirini buraya geçiriyorum.

Bu şiir, o yarı lokanta yarı meyhanemsi yerdeki toplantılardan birinde okundu. O gece hepsi ordaydılar. Yaşlı bir romancının şerefine bir ziyafet veriliyordu. Benimki birdenbire ayağa kalktı. Sarhoştu. Ağzının açılıp kapanışlarını bile kullanamıyordu. Ortaya doğru bir iki adım attı:

        — Size, dedi, son kitabımdan, aklıma şöyle geliveren bir yazımı okuyacağım.
        Ve elleriyle havada geniş çizgiler çizerek şu şiiri okumağa başladı:

KÖR OLMAK..

Kör olmak ne iyi şeydir,
ne güzeldir sevmek karanlığı.
Ne yalın bir kılıç gibi bir ışık
ne renklerin ağırlığı
ve ne şekillerin kalabalığı..
Ne güzeldir sevmek karanlığı..

Kör olmak ne iyi şeydir.
Kapalı gözleriniz
                 çevrili içinize,
kıyısında oturup bakarsınız
içinizde dalgalanan denize.
Kapalı gözleriniz çevrili içinize..

Kör olmak ne iyi şeydir.
Körlerdir ki yalnız
             kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Ne kimseye kendi gözlerinden verirler
ne kimsenin gözlerinden alırlar.
Körlerdir ki yalnız
             kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.

Ne güzeldir sevmek karanlığı.
Karanlık allah gibidir ve tek başınadır.
Karanlık ölüm gibidir
                         rengi yok
                                ahengi yok
                                      dengi yoktur karanlığın.

Dağıtın yanınızdan sopalarınızla
karanlığın peygamberleri, körler,
                                                  kalabalığı..
Kör olmak ne iyi şeydir
ve ne güzeldir sevmek karanlığı..

Şiir bitti. Alkışladılar. O, saatlerce çalışıp beyaz bir duvarı renkli resimlerle doldurmuş bir nakkaş yorgunluğuyla, sallanarak yerine döndü. Tam benim yanımdaki masada, şerefine ziyafet verilen yaşlı romancıyla modellerini baştan çıkarmaktan resim yapmağa vakit bulamıyan bir ressam oturuyordu. Ressam, şiir biter bitmez, romancının kulağına eğildi, alaycı bir sesle:
        — Nasıl buldunuz? dedi. Onun, bu şiiri bir Fransız şairinden aşırdığını söylüyorlar.
        Romancı birdenbire cevap vermedi, düşündü. Sonra:
        — Bu şiiri okuyan delikanlı sizin en yakın dostunuzmuş, diye duydum, dedi.
        Ressam güldü:
        — Dostluk, diye cevap verdi, kabzasına birbirine düşman iki elin yapıştığı bir bıçağa benzer.
        Ne yalan söyliyeyim, Taranta - Babu, ben, bu dostluk tarifini anlamadım. Bu, yalnız Faşist İtalya'da mı böyledir, yoksa bütün Avrupa...
*****


Bu ismini bilmediğimiz kurşuna dizilen Habeşistanlı resim öğrencisi sanki 1930’lu yılların dünyasını değilde, bugünü anlatır gibi.. 

80 yıldır dünyada sözümona endüstriel ve teknolojik devrimler yaşandı; modern sanat ve kültür anlayışı yaşamın her alanına girdi de, bu gelişmeler kime ve kimlere yaradı? 

“Şimdi burada biz kaybettik onlar kazandı” diyerek kendimi ve benim gibileri mazlum rolüne sokmak istemiyorum. Çünkü, meseleye  “Biz kaybettik, onlar kazandı”  gibi maddeci ve maddici biri gibi bakmıyorum.  

Bence birilerinin cepleri daha daha çok dolarak, birilerininse her zamanki gibi daha daha boşalarak, 
HEPİMİZ KAYBETTİK.

NEYİ Mİ? 

BENLİĞİMİZİ,

MASUMİYETİMİZİ,

SAMİMİYETİMİZİ

YAŞAMIN ANLAMINI,

VE VARLIĞIMIZIN DEĞERİNİ…

İşte tam da bu yüzden “Taranta Babu’ya Mektuplar” kitabı bana her şeye rağmen hayata tutunacak ve sığınacak bir ANLAM VE DEĞER verdi. 

Varlığımızın değerlerini tekrar fark etmek için başka bir dünya, başka bir evren tasavvuruna mı ihtiyacımız var!   

Nasıl bir dünya istersiniz?

TARANTA - BABU'YA
BEŞİNCİ MEKTUP
  

Görmek
        işitmek
                duymak
                     düşünmek
         &n
...

[




... bir karışıklık olmuş, 
(Taranta Babu’nun kocası Mussoluninin İtalyasında kurşuna dizildi. Nazım Hikmet 3  Haziran 1963 yılında ben doğmadan yaklaşık üç sene önce, kalp krizi sonucunda öldü.Henry Barbüsse ve Taranta Babu yaşıyor mu? Yoksa ne zaman ve nasıl öldüler bilmiyorum. Fakat o gün bugündür ve daha çok daha evvelden beri, yeryüzünde yüzbinlerce insan, dinci ve dinsiz emperyalizmin kılıcıyla, her türlü silahlarıyla, uçaklarıyla,  tanklarıyla, gazlarıyla öldü, öldürüldü, öldürülmekte …) 

Hülya Öztürk 24 Kasım 2015