30 Kasım 2012 Cuma


'Türkiye’nin tarihi ile benim kişisel tarihim aynı'
Karin Karakaşlı (Agos – 23 Kasım 2012)
“Dücane Cündioğlu: Çamlıca'da üç mabed... Cami, kilise, havra... Kucaklamak Çok mu zor”
Çamlıca tepesine dikilmesi öngörülen camiye ilişkin tartışmalar sürerken, İslami kesimin özgün ve aykırı sesi Dücane Cündioğlu’ndan İstanbul’un kozmopolit mirasını anımsatan ve vicdana seslenen yazılar geldi peşpeşe. İstanbul’u selamlayan üç büyük dinin üç mabedini aynı anda görmeyi düşleyen bir ufukla “Elimde değil, ürperiyorum. Kendimce. Çamlıca'da üç mabed... üç siluet... cami, kilise, havra... Kucaklamak çok mu zor, bir ‘emin belde’ olmak mesela? Tüm sakinlerine. Ehl-i Kitab'a. Lütfen, bu sefer olsun ses ver ey İstanbul! Sırf bizim için değil, kendin için de. İstikbalin için. İnsanlık için” diye seslendi. Cündioğlu, ardından, ‘Çamlıca için Yakarış’ başlığıyla Başbakan’a projenin durdurulması yönünde çok içeriden bir üslupla çağrıda bulundu.
Dücane Cündioğlu bir üslup ustası, çünkü içinde söyleyeceklerinin gönüllere ulaşması, bir fark yaratması arzusunu taşıyor. Ama bir insanı, ne kadar kendini açsa da, sadece yazılarından tanıyamazsınız. Oturup gözüne bakmanız, onunla konuşmanız gerekir. Biz de öyle yaptık. Ferda ve Uygar ile birlikte Büyükada’ya, yanına gittik; açıklardan esen rüzgârın ortasında karşılıklı oturup içimizdeki fırtınaları paylaştık. Bu satırlar da o fırtınaların tortusudur.
Bir insanın kendine mesafelenerek bakabilmesi demek, geri kalan herkesle kaynaşabilmesi demek. Dücane Cündioğlu şaşırmaya hazır, şaşırtmaya hevesli. Kimseye yaslanmadan kendini varetmişlerin o yabanıl gücüne sahip. Ama o güce yaslanıp adanın Robinson’u olacak değil. Şehrin ve hayatın tam ortasına, atar damarına talip. Çünkü hem söyleyecekleri sahici hem de bu devirde az insana nasip olacak biçimde söylediklerinin kudretiyle dönüştürme yetisine sahip.
Yolun ilk durakları
Onu bu denli özel kılan, dönüşüme bizzat kendinde başlamış olması. On beş-on altı yaşlarında Ülkücü hareket içinde başladığı yolculuk, henüz on sekizine varmadan iki kez hüküm giyip mahkûm oluşuyla sonuçlanmış. Bir sonraki duraksa İslamcılık olmuş. “Türkçülük, milliyetçilikle çıktım yola. On altı yaşında içeri girdim. Sonra cezaevinde namazla tanıştım. Örgüt işlerinden nefret etmiş, bir daha bu tuzağa düşmeyeceğim demiştim ülkücülüğü bıraktığımda. İslam da bana daha geniş bir okuma alanı ortaya çıkarmıştı. Çünkü milliyetçi hareketlerin öyle çok kültürel bir tarafı yoktur. Fakat benim İslamcılığım da çok radikaldi. Vatan Darül Harpti. Devlet kafirdi, halk müşrikti, alimler satılmıştı, tarih hurafeydi. Sonra ben bunu deşifre ettim tabii, bir tür Kemalist Protestanlıktı.”
Bense ‘Ülkücüleri’ Agos gazetesi önünde 26 Şubat 2004’te eski İstanbul Ülkü Ocakları İl Başkanı “Hrant Dink sen artık bizim öfkemizin hedefisin. Ya sev ya terk et” diye haykırırken hatırlıyorum. İslamî hareket nezdinde ise ancak gavûr ve kâfir olabilirim. Ama işte buradayız. Dücane Cündioğlu ile karşılıklı oturmuş birbirimize bakarken, dil bulma derdinde iki insanız sadece. Sadece insan. Başka hiçbir şey. Dolayısıyla her şey.
İnsana değen söz
Dil içinde geçirdiği evrim hem yıllar boyu Arapça, İngilizce, Almanca dahil öğrendiği bütün dillerden yaptığı tutkulu okumaların ve yaşadığı travmaların sonucu. Şimdi artık acıdan geçmiş ve ısrarla umuda yönelik bir dili var: “Benim eskiden ettiğim küfürler yaşama değmiyordu ki. Kahrolsun komünistler dediğimde de değmiyordu, kahrolsun kâfirler dediğimde de bir şey olmuyordu. İslam gelecek dertler bitecek dediğimde de olmuyordu. Bir şey olması gerektiğini de düşünmüyordum ki. Sadece onu dediğimde kendimi iyi hissediyordum. Düşmanlarım vardı, savunduğum bir kale vardı ve ben de savaşıyordum. Oysa şimdi söylediğim söz zarar verebilir insanlara, yarar da verebilir. Bir çocuğun hayatını kurtarabilirim. O yüzden etkilemeyi düşünüyorsanız etkilenmeyi de göze alacaksınız.”
Kozmopolites denilen tılsım
Çamlıca için düşlediği resim, aslında İstanbul tahayyülünün ifadesi. İlle de camide ısrar edilecekse kilise ve havrası da olsun yanında, istiyor. Yaslandığı kuram ise seneler süren okumaları, Doğu ve Batı’ya yaptığı yolculuk birikimiyle oluşturduğu Kozmopolites tezi.
“Kozmopolites, farklı din, dil, ırk ve kültürleri bir arada tutmayı başarabilmiş toplumlarda yüksek düşünce ve sanatla ortaya çıkar ve böyle toplumlarda siyaset bu farklılıklara karşı müsamaha göstermek zorunda kalır. İslam dünyasında düşünce ve sanata dair övünülebilecek kişi, eser ve dönemleri düşününüz. Hangi dönemlerdir bunlar? Göreceksiniz, Kozmopolites dönemleridir. Farklı dil, din, ırk ve kültürlerle yan yana yaşayabildiğimiz ve onları hazmedebildiğimiz dönemlerde tavan yapmışız. İslam dünyasının 1500 yıllık tarihinde üç tane Kozmopolites dönemi mevcuttur. Bir, Bağdat dönemi. 9-11 yüzyıllarda Nesturi, Yakubi ve Monofizit Hıristiyanlarının çeviri emekleriyle Yunan bilimini ve felsefesini aldık. Abbasiler dönemi İslam dünyasının ilk Kozmopolitesidir. İkincisi, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanların bir arada yaşadığı 12-13. yüzyıl Endülüsü’dür. Üçüncüsü ise İstanbul’un 18 ve 19. yüzyıllarıdır.”
Ya sonrası? Resim ne zaman dağıldı? “Abbasilerde bu dönem ne zaman son buldu. I. Haçlı Seferleri çağrısı 1095’te. Ardından Moğol saldırıları ile birlikte önce Şiilerle Sünniler, İran Selçuklu ayrımı ortaya çıktı. Ardından Moğol ile Hıristiyanlar çil yavrusu gibi dağıldı, Sünni gövde Anadolu’da yalnız kaldı. Osmanlı Sünni gövdeye dayanarak ilerledi; yerleşince tekrar Kozmopolites’i üretti. Yahudisi, Ermenisi, Rumu birlikteydi; Bektaşilik ve Mevlevilik gibi bu işleri kolaylaştıran iki yorum gücü de bu entelijansiyanın oluşmasına yardımcı oldu. Fakat 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başı II. Meşrutiyet ve Cumhuriyetle birlikte biz bu hikâyeyi, unuttuk. Dahası bu hikâyeyi anlama, yorumlama şansımız bile kalmadı. Problem Türkçülükte oluştu, yeni bir ırk, toplum, devlet yaratıldı. Yaratılırken siyasi merkez zayıfladığında farklılıklar tehlikeli hale gelir. Olan buydu.”
Zihin haritamızın resmidir
Birlikte yaşamanın muhabbeti öyle lütuf diye verilen bir şey değil. Uğruna emek harcaman gerekiyor. Hele de zihin haritamız bu derece sınırlanmışken. Dücane Cündioğlu elinde bir kalem, beyaz sayfanın ortasına Türkiye haritasını çiziyor kabaca. Karadeniz’den, Akdeniz’den, Doğu’dan ve Batı’dan anladığımız sınırların daracık çerçevesini gösteriyor. Bütünlük içinde okuyamadığımız tarihi, Misak-ı Milli ile kısıtladığımız coğrafyamızı. “Muhabbet, korku karşısında dayanıklı değildir. Ona aklın destek vermesi lazım” diyor düşünceli düşünceli.
Bu aklı, bu muhabbeti siyasetten beklediği de yok. “Siyaset gücünü ayrımlardan alır. Siyaset bir simülasyon. Birleştiren sanat ve kültürdür” diyor. Ben kültür politikalarını, hâlâ kaçıncı kuşaktır okutulan ders kitaplarını ve elbette yaşadığımız onca acıyı düşündüğümde ona kıyasla karamsarım. O ise başta kendi değişiminden hareketle İslami kesimdeki dönüşümleri birebir yaşadığı için iyimser. Sanatı, sinemayı, mimarlığı, içinden geçtiği şehirler, filmler ve mabetler üzerinden yorumladığı üç kitabı aynı anda yayımlandı. Tabloları yorumladığı dersleri muhafazakâr kesimden coşkulu öğrencilerle dolup taşıyor. Ulaşıldığını bilmenin inancı onunkisi.
Şehirle gelen iyimserlik
“Biraz iyimser bakmak lazım. Dindarlar bu milliyetçi söyleme eklemlenerek, korkuyla olaylara bakarken şehirleşmeyi arzuluyorlar. Siyasetin dili dışında Kozmopolites uç veriyor. Eğer direnmezsek siyaset yumuşamaya izin vermeyecektir. Eğer üslubu iyi kullanabilirsek siyaseti hizaya getirebiliriz. Bu insanların değerlerini temsil eden biriyim. Yazıp çizen insanların bu muhabbet ve şefkati gösterebileceklerine inanıyorum. Kozmopolites açısından bakıldığında ‘yukarıda’ geçiş çok, mesele insanlara orayı gösterebilmekte. Düşünürler, sanatçılar arasında borçlanma daha çok. Ben niye bu borçlanmayı inkâr edeyim ki. Ben bir Heidegger’e, Wittgenstein’a, Kafka’ya borcumu nasıl inkâr edebilirim ki. Ben bir azizden söz eder gibi Kafka’dan, Van Gogh’dan söz ediyorum. İşin özü şu: Anlamak zorundayım. Bu yaşamda anlamayı istemekten başka bir gaye bulamadım.”
Çözüm ille de şehir. Dini de dengeleyebilecek olan şehir. “Kozmopolites’in tehlikeli yanı. Üç büyük dinin başkenti Kudüs. Ama Kudüs’te Kozmopolites sıfır, aralarında hiç diyalog yok. Çünkü sırf din var ve herkes en dibine kadar ben haklıyım diyor. Sırf inanç işe yarasaydı Kudüs herkese örnek göstereceğimiz bir yer olurdu. Mekke zaten herkesi kucaklamıyor. Sadece müminler oraya girebilir. Ama Allahtan İstanbul dini merkez değil. New York, Paris öyle değil. Yaşamın geniş alanları, büyük şehirler bize insanların inanmaktan başka yapabilecekleri şeyleri de gösteriyor; düşünmek gibi, duygulanmak gibi. Kozmopolites şehirle sirayet edecek. Şehirde Kozmopolites kaçınılmaz olarak ortaya çıkacak. Şu an Türkiye’de gayrı safi milli hasıla arttı. İki türlü sıkıntı vardır. Biri geçim sıkıntısı, biri can sıkıntısı. İnsanların %90’ı geçim sıkıntısı ile maluldür, orada düşünce ve sanat olmaz. Can sıkıntısı başladığında bunun tek çaresi vardır, düşünce ve sanat. Şehir böyle başlar.”
Keşkesiz bir hayat
Dücane Cündioğlu en zorunu başarmış. Kendiyle, nefsiyle verdiği mücadele sonrası belli ki pek çok yanını kabullenmeyi ve bir miktar tevekkülü öğrenmiş. Kendini kandırmayan bir insanın başkalarının manipülasyonuna da izin verecek hali yok. “Peygamber efendimiz ‘levla’ yani keşke demeyi tavsiye etmiyor. O yüzden ben de doğru bulmam. Çünkü ben öyle inanmıştım. Yanlıştı ama öyle inanmıştım. Türkiye’nin tarihi ile benim kişisel tarihim aynı. Türkiye ne tür kırılmalar yaşıyorsa, ben de onu yaşıyorum. O mu benden önce geliyor, ben mi ondan önce gidiyorum. O benden önce geliyor; kategorileri o koyuyor ve beni dönüştürüyor. Ama zannediyorum on yıldır bunu beceremiyor. Ben ona rağmen düşünmeyi biliyorum. Ben artık kendim için, kendi kavramlarımla düşünüyorum. Kendi istediğim yönde düşünüyorum. Bu benim için çok zor oldu. Koca bir yaşamı toplum dışı olarak geçirdim. Arapça öğrenirken öyle demiştim. Hiç kimse beni Allah, kitap, İslam deyip cepheye süremeyecek ve aldatılmayacağım demiştim. Ben aldatılmamak, tongaya basmamak için bu kadar öğrendim. Kendim için düşündüğümü biliyorum artık.”
Keşke dedim, bugünkü bilinciyle Dücane Cündioğlu Agos’u bilseydi, Hrant Dink’in insan sesini işitseydi. Eminim etkilenirdi ve etkilerdi de. Halleşirdik. Elbet, hayat döngüsünde hiçbir şey için geç değildir ve hatta bazen zamanı ancak gelir. Belki bu da bizim zamanımız, kimbilir.
“İnsanın haysiyetine umutsuzluğu yakıştıramam” diyen bir insan o. Günlük siyasete uzak duran, televizyonsuz, gazetesiz, sadece kitaplarla baş başa bir hayat kuran insan. Ama işte Kozmopolites ister istemez, “E bu insanlar, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler neden gitti?” diye sormayı, o sorunun yanıtları üzerinden yeniden yan yana durmayı dayatıyor. Üstelik bu kadar sahici bir insan tanıyınca, bırakın siyasi pragmatizmi, basbayağı gönlü Ermenilere de açılsın, onları da ilk elden bilsin, kucaklasın istiyorum. Tıpkı benim de onu kucakladığım gibi. Onca saat sonunda kucaklaştığımız gibi. Muhabbet dediğin de birbirinin gönlünde kalmaktan başka ne ki. Bu da benim iyimserliğim.
Gerisi Allah kerim.

29 Kasım 2012 Perşembe


EROPORNO SAYIKLAMALAR
          
KARISI - Hasan Gürkan 

Benim için taşradan kalkıp bu büyükşehre gelmek, tebdili mekândan daha başka anlamlar taşıyor. Tahlillerden mucize beklemiyorum. Onlar bir bakıma işin bahanesi. Kör umutlara tutunmaya çalıştığım uykusuz gecelerim gerilerde kaldı. Tahlillerim sayesinde kendini durmadan tekrarlayan hayatımdan, alkole batmış ter kokusundan, horlamalardan ve kıllı erkek bedeninden kurtuluyorum. Gece yarısı tekmil verdiğim tatsız telefonlar da olmasa, kendimi kendimin mimarı olduğu yıllardır bitmeyen kâbustan uyanmış sanacağım. Zaman zaman içimde taşraya hiç dönmeyecekmişim, hep bu kalabalık şehirde yaşayacakmışım duygusu pır pır ediyor, yüreğimde bahar kelebekleri uçuşuyor.
 
Geçen gün yıllardır görmediğim bir çocukluk arkadaşımla birlikteydim. Şirin bir bekar evi var. Yanlamasına sere serpe yatabileceği bir yatağı ve cebinde sadece kendisine ait ev anahtarı.Birbirimizin varlığından ferahlayarak, domateslerin böyle kırmızı, yeşilbiberlerin gevrek oluşlarına sevinerek bir çilingir sofrası kurduk. Kimse kimseye katlanmıyordu. Kimse dinleye dinleye gına getirdiği aptal uçkur fıkralarına gülmek zorunda değildi. Kimse alkolün kışkırttığı fantezilerle kızışmış “hayat arkadaşının”  altına yatmak zorunda değildi. 

Akreplerle, zehirli örümceklerle ürkütülmüş çocukluğumuzun geçtiği o sarı sıcak güney şehrinde, yıkanmış avluların, taşlıkların serinliğini bölüştük. Komedindeki misafir paketinden aşırılmış Gelincik cigaraları içtik. Gizli aşklarıyla rüyalarımı süsleyen öğretmenlerimizden, Ayhan Işıklardan, mahallemizin tüysüz oğlanlarından konuştuk. İlk öpüşlerimizin çoktan unuttuğumuz tadını hatırladık.Bir ara yeni tanıdığım bir erkekten söz ettim. “Hoşlanıyor musun?” diye sordu.
-Nasıl yani?
-Bas baya hoşlanıyor musun?
-Evet dost olarak, dedim. Güldü.” Her şeyin bir ilki olur” dedi. Birlikte Burgaz Ada’ya gittiğimizi anlattım da, beni okşadığını söylemedim. Belki utandım, belki de o kadar yakın olmadığımızı düşündüm, bilmiyorum. 

Bu yaşa geldim, çoluk çocuğa karıştım, böyle konular hala geriyor beni. Doğal olamıyorum. İçimden geçen, aklıma düşen pek çok şeyi kendime bile bastırarak, yontarak, çarpıtarak anlatıyorum. Hele bazı şeyler var ki düşünmekten, Hayal etmekten bile korkuyorum. Rakı sofrasında anlattıklarımın ne kadarı karanlık kuytularıma gizlenmiş gerçeğimi yansıtıyordu; ne kadarı arkadaşıma ve o an ki bana göre ayarlanmıştı, kim bilebilir! 

Sen biliyorsun, bize yatıya geldiğin bir gece yalnız kalınca anlatmıştım. Kocamla yıllardır sevişmiyoruz. Ameliyatımdan beri sertleşemiyor. Aşıl mesele bu değil. İnsan birleşmeden de sevişebilir. Onun kafasında sevişmek illa kadını “yapmak” olduğu için ve bamya gibi bir çük erkekliğine halel getirdiğinden sevişemiyor. Bu kafayla orospulara da gidemez. Tek çare olarak kendini alkole hoyratlığa, kabalığa vuruyor. Ucu bana dokunmasa çok da umurumda değil. 

Bazen açlık iyice başıma vurduğunda herife el atıyorum. Bedenimi misler gibi yıkamış, kokular sürünmüş, en edepsiz geceliğimi giyinmişim. Bana mısın demiyor. Ya, geçmişte kalmış boktan bir şeyden kavga çıkarıyor ya yaralı bedenimi aşağılıyor, ya da çekip salona içkisine gidiyor. Ben de duşun sıcak suyunun altında kendimi okşayarak doyuma ulaşıyorum. Sen hiç hoşlandığın bir erkeğin tütün kokan yüzünü içine çekerek kukunu sıcak sulara verdin mi? Sahi sen öyle “terbiyesiz” şeylerden hoşlanmazsın. Kukunu ancak sahibine verirsin. 

Konuşmadım ama rakı içtiğim arkadaşım, açlık uslanmaz bir sızı olup kasıklarına ve memelerine oturduğunda benim duşta yaptığımı yapıyordur. Bir sevgilisi var elbet.Ama  her kes kendi evinde oturuyormuş. Kirli çorap,boklu don yıkama derdi yok...
 
Güneşli güzel bir bahar günüydü. Adada diyorum. İskelede ünlü bir romancıyla karşılaştık. Arkadaşım tanıyor. Oturup çay kahve içtik. Adam karısını kastederek, biz de sık sık bu adaya geliriz dedi. Yanlış anlamasın diye evli olduğumu arkadaşımla yalnız arkadaş olduğumuzu söyledim. Ben romancının sadece adını duymuştum. Ona lise çağındaki oğlumun nasıl kitap kurdu olduğunu, koca koca romanları bir gecede nasıl devirdiğini anlattım. Sonra izin isteyip ayrıldık. Tepedeki ünlü bir hikayecinin müze haline getirilmiş evini gezerken, ahşap köşkte bizden başka ziyaretçi yoktu. İlk defa bana sarıldı. Yıllar sonra ilk defa içim bana arzuyla sarılan bir erkeğin kokusuyla ezildi. Müzeye göz kulak olan kadın görüverecek diye de ödüm koptu. 

Faytonda soluk almadan, telaşla anlatıyorum. İyot kokusunun, her tondan mavinin ,kır çiçeklerinin, çam ağaçlarının arasından Kalpazan’a gidiyoruz. Sözümü kesip, bana bir bardak su ver, der gibi “seninle sevişmek istiyorum” diyor. Nutkum tutuluyor, ne diyeceğimi bilemiyorum. Şaşkın ve mahcup gülümsemeye çalışıyorum. 

Çilingir sofrasındaki kendine güvenli kişilikli bir kız. Dal gibi gövdesi küçük göğüsleri var. Etine dolgun vücudumda bisturiler parçalamadan önce benim erkeklerin gözlerini ayıramadığı iri gergin memelerim vardı. Arkadaşı sabah kahvaltısına çağırabilir miydim? “Elbette, ben de tanışmış olurum” dedi. 

Sahilde insanlardan uzak bir yere, ağaçların dibine oturduk. Yüzümüz denize dönük, önümüzde piknikçilerin atıkları. Kocamı tanıyorsun, hödüğün teki. Bizi böyle yan yana görse, beni keser. Yüzünün öfkeden alacağı hali düşündükçe hem korkuyor, hem de hınzır bir sevinç duyuyorum.

Görürler diye direttim ama dinlemedi, başını kucağıma koyup uzandı. Konuşmuyoruz. Kot pantolonun üzerinden bacaklarımı okşuyor. Eli telaşsız yukarılara, baldırlarıma uzanıyor. Tüylerimi daha yeni aldım. Keşke etek giyseydim. Elinin sıcaklığını çıplak etimde apış aramda duymak istiyorum Gazeteyi kucağıma koyarak alttan pantolonumun fermuarını açtım.  “ Islandım, okşasana!” Pantolon dar, eli zor yanaşıyor. Bir iki zorlamadan sonra çiçeğimi sımsıkı avuçladığında heyecandan dilim damağım kuruyor. “Biraz yukarısını…” Parmaklarına bızırımı bulduruyorum. Sesim kısık, zor çıkıyor. Evet, daha hızlı!” Bağırmamak için dudaklarımı ısırıyorum. Beynim uyuşuyor. Rahat okşayabilse, yatağa çırılçıplak uzanmış, bacaklarımı açmış olsam haykıra haykıra avcuna boşalacağım. “çiçeğini ağzıma almak yalamak istiyorum.” diye fısıldıyor. Kocam beni hiç yalamadı. Geliverecekler, görüverecekler ürküntüsü, gövdemde depremler ayaklandıran orgazmı doğmadan boğuyor. Yaklaştığım zirveden aşağılara yuvarlanıyorum.

Ben hep adadaydım. Rakı masasındaki arkadaşım neşe içinde kendisine iş yerinde sulanan hademeyi anlatırken, teybe müzik koyarken, hadi sağlığa derken ben hep adadaydım Lafların çoğu kulağıma girmedi. Epey içmiştik. Üçümüz olsaydık.
Masayı birlikte topladık. Bu gecelik de olsa yalnız bana ait olan yatağıma uzandım. Elimi külotumun içine sokup yeni büyümeye başlayan tüylerimle oynayarak uyudum. 

Sabah uyandığımda içimde sebepsiz bir tedirginlik kımıldıyordu. Kendimi yorgun hissediyorum. Yıkandım. Sıcak su biraz iyi geldi .Kısa şortumu geçirdim bacağıma, kolsuz açık bulüzümü giydim.. Müstehcen sayılırım, olsun. Kapının zili çalıyor. Heyecanımı belli etmemeğe çalışarak açtım. Her zamanki alışık, güleç tavrıyla karşımdaydı. Yanaklarımızdan öpüştük. Yüzü tütün kokuyor. Arkadaşıma kitap getirmiş. Bir süre müzikten, kitaplardan konuştuk. Çay kahve içtik. Üçümüz de tutuğuz. Aramıza sık sık suskunluk giriyor. Cümlelerimiz topal. Biri kendini vazifeli sayıp laf açsa diye bekliyoruz. Sıkılacak, sıkılıp çekip gidecek diye korkuyorum. Ev sahibemiz yorgunluğunu bahane edip odasına çekildi. Koskoca salonda yalnız kaldık. Şimdi ben ne halt edeceğim?
 
Sıkıştırılmış zamanları sevmiyorum. Keşke dün akşam yemeğe çağırsaydım. Aramızdaki her şeyi olanları, olabilecekleri konuşsaydık. Şimdi böyle kendi günahlarımla, işlemediğim günahlarımla çırılçıplak yakalanmış gibi hissetmezdim kendimi. Böyle suç işlemişte yakalanmış gibi garip, mahcup. İç dünyamdaki med cezir beni bir uçtan diğer uca savuruyor. Kadınlığımın kalın duvarlarına yeni barikatlar ekliyor. Benimle yatmayan kocamdan, içimdeki hayvanın zincirlerinden boşanmasından korkuyorum. Korkularımdan korkuyorum. 

Elimde sığındığım bira bardağı, koltuğun yanına, yere, dizinin dibine oturdum. Elleri sıcacık.Saçlarımı,çıplak omuzlarımı,kollarımı,eğilerek bacaklarımı okşuyor. Bu defa kot pantolonum yok. Başımı avuçlarının arasına alıp uzun uzun dudaklarımı öpüyor. Direnmiyorum, kaçmıyorum da. Ama öpüşmenin lezzetine kendimi veremiyorum, çok istediğim halde ağzının içine dilimle  dişi lezzetimi yayamıyorum. N’olur acele etmese! 

Elimden tutup ayağa kaldırıyor. “ Senin odana gidelim.” Olurla olmazın arasındayım. Odam arkadaşımınkinin bitişiği. Ya görürse, ya duyarsa? Görmez, görürse görsün. Kapıyı usulca kapatıp üzerimdekilerle yatağa uzanıyorum. O soyunuyor. Gömleğini ve pantolonunu çıkarıyor. Önündeki kabarıklığa bakmıyorum. Yanıma uzanıp sarılıyor, öpüşüyoruz. Acemi ve beceriksizim. Kulağım kız arkadaşımda, kadınlığım karnıma batan erkekliğinde. Yatak eski, hareket ettikçe gıcırdıyor. Her ses, her gürültü uyanan iştahıma tedirginliği bulaştırıyor. Arkadaşım duyarsa rezil olurum. Arkadaşım bahane. Bizim şu an seviştiğimizi bal gibi biliyordur. Dün gece üçümüz beraber olsaydık. Rakı içerken, masada demek istiyorum. Şimdi bu kadar tutuk olmazdım. Dans ederken benim kalçalarımı, hayır arkadaşımın küçük kalçalarını okşuyordu. Hayır, öyle değil. Aramızdaki bütün aptallıkları kirli çamaşırlar gibi fırlatıp soyunmuş, ev sahibimin dal bedeni, benim yaralı gövdem, onun örselenmiş vücudu üçümüz birlikte sevişiyorduk. Ben arkadaşımın zevkten sırılsıklam olmuş çiçeğini okşarken bana ayaklanmış erkekliğini yalattırıyordu. Yasaksız uykularda ilk defa tattığımız yemişleri dişliyorduk. Nefes nefeseydik. Bir ara heyecandan ağzım dilimin kuruduğunu hissettim. Ev sahibim başını bacaklarımın arasına yerleştirerek ıslak dudaklarıyla uzun uzun emdi beni. Vıcık vıcık oldum. Sarsıla sarsıla boşaldım. 

Yataktan yavaşça indi. Ses çıkarmasın diye ayaklarımdan tutup beni yataktan aşağı çekti. Bacaklarımın arasına diz çöktü. Şortumu çıkarmak istiyor. Kalçamı kaldırarak yardımcı oluyorum. Odanın serinliği terli kasıklarıma vuruyor. Çıplaklığımdan utanıyorum. Gözlerim kapalı ama hissediyorum. Bakışlarını apışarama dikmiş, gövdemin en koyu esmerliğini seyrediyor. Eliyle belli belirsiz uç vermiş tüylerimi sıvazlıyor. Elektrik verilmiş gibi titriyorum. Önce nefesinin sıcaklığı ulaşıyor kasıklarıma, sonra dudakları. Sakin ama istekli öpüyor. İlk defa bir erkek çiçeğimi öpüyor. Dilinin ıslaklığı iştahla kabaran dudakları yalıyor, ağzına alıp hırsla emiyor, soruyor, dişliyor. Dilini derinlere, çıldıracağım, delireceğim yerlere daldırıyor. Dipsiz bir boşluğa yuvarlanıyorum. Dozu durmadan artan bir şiddetin bağrında kıvranıyorum. Yalaya yalaya büyüttüğü bızırımı dudakları arasına kıstırdığında haykırmamak için can havliyle doğrulup yatağa oturuyorum. 

Şaşkın, biraz düş kırıklığına uğramış yüzüme bakıyor. Elimi tutup külotunun kenarından çıkardığı erkekliğine götürüyor. Önce koparmak istercesine avuçluyorum, sonra ateşe değmiş gibi kaçıyorum. Dayanamamaktan, tutup içime almaktan taşakları  etime değdiğinde çığlık çığlığa kocama ihanet etmekten korkuyorum. 

Gülümsemekte haklısın. Sen elin adamıyla yatağa gir, seviş, sonrada kocana ihanet etmekten korktuğunu söyle. Kafam karmakarışık.Taşradan bir daha kurtulup ona gittiğimde önceki şaşkınlığımın acısını çıkaracağım. 

eylül 95-Nurtepe

 

27 Kasım 2012 Salı


İSRAİLLİ ŞAİR YEHUDA AMICHAI’DEN İKİ ŞİİR:

AUSCHWİTZ’TEN SONRA- BU YÜZYILIN ORTALARINDA 

YEHUDA AMICHAI
İsrailli şair Yehuda Amichai 1924'de Almanya'da Wurstzburg'da doğdu, 25 Eylül 2000'de Kudüs'te öldü. 1936'da ailesiyle birlikte Filistin'e göç etti. Almanca doğal dili olduğundan İbranice okuma yazmayı göç sonrası öğrendi. İkinci Dünya Savaşı'nda İngiliz Ordusunda Yahudi Tugayı'nda savaştı; ayrıca 1948 Arap-İsrail savaşında İsrail güçlerinde görev yaptı. İbrani Üniversitesi'nde Kutsal Metinler ve İbrani Edebiyatı okudu, öğretmenlik yaptı.Yazdığı şiirler dolayısıyla İsrail'de "Kudüs şairi" olarak ünlendi. 1982'de İsrail Şiir Ödülü'nü aldı, 1986'da Amerikan Sanatçılar ve Yazarlar Akademisi onur
üyeliğine seçildi.

AUSCHWİTZ’TEN SONRA 

Auschwitz’ten sonra teoloji öldü:   

Vatikan’ın bacalarından, beyaz dumanlar yükselir-
kardinaller tarafından seçilmiş bir Papa’nın işareti.
Auschwitz’teki krematoryumdan, kara dumanlar yükselir
Tanrılar Meclisinin seçmediği
Seçilmiş Ulusun işareti. 

Auschwitz’ten sonra teoloji öldü:
İmha edilecek sâkinlerin bileklerinde
Tanrı’nın telefon numarası
Ama numara cevap vermiyor bir türlü
Ve şimdi bağlantı kuramıyor hiçbiri. 

Auschwitz’ten sonra yeni bir tanrıbilim var:
Shoah’ta ölen Yahudiler
Onların Tanrısı gibi oluyor şimdi,
O Tanrı hiçbir şeye benzemez ve yoktur gövdesi.
Ölenler de hiçbir şeye benzemez ve yoktur onların da gövdesi. 

Shoah: İbranice’de, İsrail dışındaki Musevilere uygulanan mezalimi, özellikle 3. Reich döneminde,
yeniden yerleştirme politikası adı altında, Avrupa'nın dört bir yanından toplama kamplarına
gönderilen genellikle Auschwitz’le simgelenen Yahudilerin yaşadığı dramı anlatır.(ç.n.)

Çeviri: Tuğrul Asi Balkar 

BU YÜZYILIN ORTALARINDA

Bu yüzyılın ortalarında birbirimize döndük
Yüzlerimizin yarısı ve dolu gözlerle
Eski Mısır'dan bir sahne gibi
Bir an, öylece.

Saçlarını okşadım
Geldiğin yöne doğru,
Çağırdık birbirimizi,
Bilinmez kentlerin adını söyler gibi
Yol boyunca
Kimsenin uğramadığı kentler. 

Şarap gibi
İnsanları içiyor dünya, ve sevilerini,
Unutmak için.
Unutamıyor
Ve Filistin tepelerinin etekleri gibi
Huzur bulamayacağız hiçbir zaman. 

Bu yüzyılın ortalarında birbirimize döndük,
Beni bekleyen vücudunu gördüm gölgelerin arasında
Daha o zaman sıkılıyordu sırtımda
Uzun bir yolculuğun deri kayışları.
Ölümlü kalçalarına övgüler düzdüm,
Geçici yüzümü övdün sense,

Saçlarını okşadım gideceğin yöne doğru,
Sonunun peygamberi derine dokundum
Uykusuz ellerine dokundum
Belki bir gün şarkılar söyleyecek dudaklarına dokundum. 

Çölün tozları kapladı
Üzerinde yemeye zamanımız olmayan masayı,
Fakat parmağımla
Adının harflerini yazabildim tozlara
Çeviren : Roni Margulies

 

 

 



 

 

 

23 Kasım 2012 Cuma


Karin’in adı gizemli şiir kitabı:
H e r   K i m s e n   S a n a!
Oşin Çilingir
 
Ve bir şiiri:UĞRAK

       “Şiirlerden bir hayat yaratmaktansa,
                                                                  hayatın kendisini şiire dönüştürmek
                                                                  daha iyi olmaz mı?” (O.Paz) 

Karin, şiirin ona kazandırdığı doyumsuz ruh estetiğinin ayırımında olsa gerek. Ne de olsa şiir yalnız yazınsal bir tür değil, aynı zamanda güzel sanatların bir dalıdır.
“Her Kimsen Sana”, meçhule yazılmış bir şiirdir.
Taş, Tersten Sağlama, Öte Nüfus adlı şiirler 1915 trajedisinin atmosferine dair birer güçlü örnekler  olmalarına karşın ‘tek tek’ yazılmışlardır.      

Karin Karakaşlı’nın ilk şiir kitabı yayınlandığında (Benim Adım Gümüş, 2009) şiirlerindeki ustalığı görüp etkilenmiş, ona artık düzyazı yazmayı bir yana bırakmasını, tümüyle şiire yönelmesini salık vermiştim.
Karakaşlı’nın önerimi kısmen uyguladığı anlaşılıyor. Şiire geçmişe oranla daha çok zaman ayırmış. Bunu üretkenliğinden, üç yılda yazdığı 50’ye yakın şiirden anlıyoruz.
Karin, şiirin ona kazandırdığı doyumsuz ruh estetiğinin ayırımında olsa gerek. Ne de olsa şiir yalnızca yazınsal bir tür değil, aynı zamanda güzel sanatların bir dalıdır.

Karin’i şiirde zor günler bekliyor. Düzyazının kurallarına göre şekillenmiş olan sözcüklerin şiirsel yaratının asli unsurlarına dönüşmeleri uzun zaman ve büyük emek gerektiriyor. Düzyazı ile şiir arasındaki bu tezatlık, ancak sözcüklerin değişip
dönüşmeleriyle aşılabilir.
            Octavio Paz, şiirde kullanılan sözcüklerin bu trajik serüvenini ustaca şöyle aktarıyor: “Şiirsel yaratı dile saldırı olarak başlar. Sözcükler önce tahrip edilir. Şair onları alışılmış bağlantılarından koparıp alır. Konuşulan dilin şekilsiz dünyasından  ayrılan sözcükler sanki yeni doğmuşçasına, biricik hale gelirler. İkinci aşama sözcüklerin geri dönüşüdür.”
            Yıkmak, ardından  yeniden inşa etmek!
            İşte, şiirin karakterindeki devrimci maya!
            Karin’in ikinci şiir kitabının adı, “Her Kimsen Sana”. Üretkenliğinden ötürü onu artık bir şair olarak vaftiz edebiliriz. Yeni adı Şaire!
            Şiirlerinin tematik tasnifinde trajik temalı olanların öne çıktığı, bu şiirleri dram, sevgi, aşk, doğa ve sorgulama  üzerine yazılmış şiirlerin  izlediği görülmektedir.. Ne var ki,  aynı kategoride bulunmalarına karşın şiirler  çoğu kez kendi aralarında bir bütünlük oluşturmazlar.  Örneğin Taş, Tersten Sağlama, Öte Nüfus adlı şiirler 1915 trajedisinin atmosferine dair birer güçlü örnekler  olmalarına karşın ‘tek tek’ yazılmışlardır.
            Bu durum, Karin’in yeni bir misyon yüklenmesini gerekli kılıyor. Ondan artık destansı şiirler yazmasını bekliyoruz. Uzun soluklu, ırmak şiirler!
Anadolu, trajediler coğrafyasıdır. 1915 trajedisi ise yakın tarihin son insanlık durumudur, sadece bir halkın değil, bütün dünya halklarının trajedisidir.
            Anadolu’nun şiiri henüz yazılmadı. Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” eksik kalmış, kusurlu bir destandır. Bu büyük şair, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun destanını yazmış, ancak bu yeni ülkenin doğmasında ana etken olan 1915 trajedisine  bir- iki mısraın dışında değinmemiştir.
            Karin metaforu seven bir şair. Bu özelliği nedeniyle bazı şiirlerinin tahlilinde zorlandığımı belirtmeliyim. Hele estetik kaygının öne çıktığı bazı şiir ve mısraların anlam bakımından anlaşılabilirlikten uzaklaştığı görülmektedir.
            Karin, ilginç kurgulamaları da sever.  Örneğin kitabın adı olan “Her Kimsen Sana”, kitabın son şiiri “Zamanında”nın son mısrasıdır. Kısacası, şair, bazı teknik kurgulara bilinçlice yönelerek,‘son’larda
‘bir şeyler’ aramıştır.
“Her Kimsen Sana” kitabındaki şiirlerin gizi, “ Her Kimsen Sana” mısraında içkindir. Kolaylıkla görüleceği üzere son mısra üç sözcükten oluşan iki bileşenli bir söz dizisidir. İlk iki sözcük – her kimsen - meçhul bir kişiye sesleniştir. İkinci bileşen – sana- bu seslenişi tamamlayan sözcüktür.
“Her Kimsen Sana”, meçhule yazılmış bir şiirdir.
Aynı şiirin biçime dair ilginç özelliği, farklı ‘zaman’ kiplerinin şaşırtıcı çeşitlilikte kullanılmasıdır. İşte mısra ve kıtaların  zaman dağılımları: İlk dokuz mısra 1.tekil şahıs, izleyen dört mısra 3.tekil şahıs, izleyen altı mısra 2.tekil şahıs ve son beş mısra 1.tekil şahıs.
Aynı şiirde bütün zamanlar!..
Zamanda süreklilik, yekpare oluş!..
 Şiirin adı, “Zamanında” !
Bu şiir, yaşanmışlığın, paylaşılan bir yaşam deneyiminin şiirsel dile gelişidir. Bu şiiri kırık bir sevda öyküsü olarak yorumlayabiliriz.
İlk dört mısrada ‘seramik kabuk’ tamlamasıyla simgelenen içe dönük bir kişiliğin kabuğunu çatlatarak çini mozaik misali  ansızın gün ışığına çıkışı öykülendirilmektedir.  Bu kıtada seramik kabuk ‘iç’ dünyayı, çini mozaik ‘dış’ dünyayı simgelemektedir.
‘Yeni kişilik’, eski ve zamansız olmasına karşın içte ve dışta gerçekleşen radikal değişim ve dönüşümün etkisiyle yeni bir yapılanma sürecine girer. Radikal dönüşümde eskinin ‘kıymetli’ ve ‘kalender’ değerlerinden  imalı bir sevecenlikle söz edilir.
İzleyen beş mısrada yeniden doğan kişiliğin sevdayla karşılaşması betimlenir. Sıcak, tutkun, coşkun, doğayla iç içe…Gökyüzünün sonsuzluğu, toprak, sırtüstü uzanış ve bir bulutun   kanatlarında kıkırdayış…Ve mutlu bir sevda bekleyişi ve bu bekleyişin mısra kurgusu: “İçimde umut saçımda otlarla kaldım.”
İkinci kıtanın ilk dört mısraında şiir  soluklanır, gerilim düşer,  ve nostaljik bir havaya bürünür.  Mısraların kurgusu basitleşir, ifadeler lirikleşir. Eskiden olduğu gibi çimler, sırtüstü uzanışlar vegereksizce elde taşınan şiir kitapları… Bu noktadan sonra şair kendini açıkça ortaya koyuyor,  ‘hayatın kendisini şiire dönüştürüyor.’
            Üçüncü kıtanın altı mısraında yaşanmışlık gibi şiirsel ifade de hoyratlaşır. Nasıl unutabilirdin ki otların kökünü emdiğin o sakıncasız anı ?
İkinci tekil şahıs zamanın kullanıldığı bu kıtada şair, ‘şiirlerden bir hayatın yaratılamayacağını ‘ der gibidir!.. Birlikte yaşanmışlığın  dileğe bağlı koca bir şaka olduğunu dile getiren  “Her kimse…tıpkı kendi gibi ‘eski ve zamansız’ ama ‘kıymetli ve kalender’.
Şiirin son kıtası bir ‘lades’tir!
Bir uykuya dalışın ve bir rüyadan uyanışın mısralarını kurgular. Şiir başladığı yerde, bir ağacın altında,  saçında  otlarla biter. Umutlu bekleyişle, uyanışla, serzenişle, ve düş kırıklığıyla yoğrulu bir sevda için ‘böyle tamamız’ ve ‘böyle zamanında’ demek için…
Her kimsen sana!

UĞRAK
Uyanmamış bir şehirden /geçtim mahmur
kapalı kepenklerini ovuşturdu
Masaları ters çevriliydi daha
Temizlik suları minik derelerde birikmiş
kaldırım kenarında 

Mutlaka bir nöbet tutanı vardır şehrin
uğrayanı, selamlayanı, ayrılanı, uğurlayanı
Bir emanet edileni vardır illa

İşte onu bulacaksın
seni bakışından tanıyanı,
Çayını, kahvesini içeceksin
Hatırı olacak bir şeylerin
konup göçtüğün bu yerde 

Şehir bana uyandı oturduğum meydanda
Gökten, ağaçtan, taştan bir parça
gösterdi cömertçe
Saçımdan birkaç teli bıraktım ona
nehrine de bozuk para
Tekrar döneyim diye

Her Kimsen Sana, Karin Karakaşlı, Aras Yay.,