20 Kasım 2018 Salı






“ BİRİ “ HAKKINDA
  Hasan Gürkan

B
en kalemimden çıkan bütün yazıları kendime yazdım. Bir yanım kopmaz karmaşık bağlarla geçmişime bağlı. Geçmişimi yıktılar, üzerinde tutunamıyorum. Öbür yanım geleceğim; yok.

Geçmişim on altı-on yedi yaşlarımda başlıyor.Daha öncesinin köklü bir reddiyesi olarak giriyor hayatıma.Bütün benliğimi saran büyük ve lekesiz bir adanış.Hayatımda bu adanışın dışında her şey tali ve ihmal edilebilir oluyor.Yeniden doğuyorum. 
Erkek biçimlenişim,taşralıklarım,zaaflarım,çirkinliklerim, -bütün zamanların en doğru ve  şaşmaz ideolojisi önünde – ufalıyor,küçülüyor,zavallılaşıyor,ama yok olmuyor.Kendi temellerimle,yapılanmamla çatışma “ biri” olmaktan kurtulma yerine uzlaşmayı,yok olmayanı yok saymayı  tercih ediyorum.Bu benim ilk büyük aldanışımdır.  

Artık  “bu tarafta ve bizim saf ta” yım. Ev,aile,çocuk,meslek gibi ‘dünyevi’ meşgaleler   başkalarının  işi.Hayatımın sonraki dönemine rengini veren  bu hercümerçte  iradem ne kadar rol oynuyor,ne kadar birey olabiliyorum? Yolun bütün doğrultuları sanki kendimin dışında oluşturulmuş. Şiiri, türküyü ve çiçekleri sevme yeteneğimi korumaya çalışıyorum.Öte yandan bir kavga adamı olarak beğeniliyor ve seviliyorum.O soluksuz koşturmaca da durup geriye bakacak zamanım ve cesaretim yoktu.Başka hiçbir yerde bulamayacağım dostluklar,öfkeler,aşklar,acılar, arkadaş ölümleriyle gelen kahırlar yaşadım,Dünyanın bütün haksızlıkları,çirkinlikleri gözüme sinek gibi görünüyordu. “Her mil-i bahride dostum ve düşmanım var” dı. 
Şimdi kopmak istediğim geçmiş,bu geçmiş değil.O dönemde yıllar süren, kendime dair bir yanılsamadan kurtulmak istiyorum.Kendi çapıma,derinliğime dair önce kendimde sonra yakın ve geniş çevremde var olan ,benim durmadan beslediğim zehabı yıkmalıyım:
  
Hasan yoldaş sen, hep vasatların biçimlendirdiği,hep güdülmüş,sürüden “biri” idin Üyesi olduğun cemaatte hiçbir zaman yalnız kalmayı,diğerleri tarafından reddedilmeyi,lanetlenmeyi tam olarak göze alamadın.Her çatışma,her ayrılık noktasında  zemzem kuyusuna işememenin ince yollarını aradın ve buldun. 

Sonra kabenizi yıktılar ,ayağının altındaki zemin kaydı.Hala karar verici soruyu adam gibi soramıyorsun,ellerin titriyor.Her defasında bahaneler  buluyorsun.Ya “biri” olduğunu kabul et,yahut “biri” gibi yaşama! Soruyu süründürmek neyi değiştirir. Sünepelik. Geleceği manasız bitmez tükenmez tekrarlarla yaşamaya boyun eğme  hali. İğretilik bir yanı geçmiş olan “biri” nin, öbür yanının adı.Çürüme.Uzun yavaş yavaş,uyuşuk bir ölüm.  

Şimdi var gücünle kollarına atıldığın bir sevdaya tutunmaya çalışıyorsun. Gözlerin hakikatin ve ışığın kaçağıdır.Neden “büyü bozulduğunda…” diye başlayan cümleleri tamamlayacak cesaretin yok? Eylemin bizatihi kendisi sade,sessiz ve vakur. 
1993 kış Beşiktaş

26 Eylül 2018 Çarşamba


KÖTÜ ZAMANLARDA 
KÜÇÜK İYİLİKLER
Birikim Dergisi

Yaşar Kemal  ve Samet Ağaoğlu hakkında

On gün sonra, 6 Ekim, Yaşar Kemal’in doğum günü. Ölümünün üzerinden dört yıla yakın zaman geçen büyük adam, yaşasaydı, 95 yaşında olacaktı.
Samet Ağaoğlu İlk Köşe[1] adlı edebiyat hatıraları kitabında, Yaşar Kemal’i de anar. Sadece kendi döneminin en parlak bulduğu (Sabahattin Ali ve Sait Faik’le birlikte) edebiyatçılarından biri olmasıyla değil. Medenî cesaret, vefa ve politik etik timsali biri olarak saygı duruşunda bulunur ona. Samet Ağaoğlu, 27 Mayıs darbesinden sonra, kurucularından olduğu Edebiyatçılar Derneği’nden çıkartılmak istenmiş, buna sadece Yaşar Kemal karşı çıkmıştır. Onun “Nasıl olur bu? Ağaoğlu bizi bir araya getirenlerin başında idi. Ona öyle muamele reva görülebilir mi?” diye bağırdığını aktarır. İleriki sayfalarda, 1954’te kuruluşunda yer aldığı bu dernekten çıkarılmasına tek karşı çıkan üyenin o olduğunu tekrarlar (a.g.e., s. 10 ve 25). Ağaoğlu, Yaşar Kemal’in bu tavrının onun edebiyat anlayışında da izini arar. Diğer “toplumcu” ve “toplumcu gerçekçilerden” farklı olarak kişiyi topluma feda etmeyişini, kişinin “ruh yapısını” aslî bir kaynak olarak önemseyişini, ahlâken de hakikatli oluşuyla alakalı görür.
Oysa mesela ta mektepten arkadaşı, şairliğine de hayran olduğu Ahmet Muhip Dıranas, bir radyo programında bir başka edebiyat topluluğu ve dergisinin bütün kadrosunu sayarken o sıralar “siyasi suçlu” mevkiinde olan Ağaoğlu’nu atlamıştır. Ağaoğlu bunun için daha sonra dostuna nezaketle sitem edecektir (a.g.e., s. 73-4).
***
Samet Ağaoğlu, Demokrat Parti’nin kuruluş döneminin önemli şahsiyetlerinden, onun ideologu olmayı istemiş bir siyasî figür. (Bence memleketin fikir tarihinde liberal veya liberal-muhafazakâr düşünüşün ender insicamlı şahsiyetlerinden biri.) Bana kalırsa onun esas ustalık sahası, siyasî anı-portre denemeleridir (Arkadaşım Menderes, ama asıl Babamın Arkadaşları, Aşina Yüzler) - leziz metinlerdir. Aynı zamanda üretken bir hikâyeciydi kendisi.
Nispeten az bilinen bu İlk Köşe kitabında, en geniş yer ayırdıklarından biri, hikâyeciliğini beğendiğini belirttiğim Sabahattin Ali’dir. Arkadaştırlar, ailece görüşür, bu arada siyasetle ilgili dostluk dairesinde didişirler. Ağaoğlu, bu münakaşalar esnasında arkadaşına şöyle söylediğini aktarır: 
“Bak Sabahattin… bu kavgayı biz milliyetçiler, sana göre burjuvalar kazanacağız. İşte söz veriyorum, eğer sen o zafer günü hayatta olmazsan hanımın ve kızın her başları sıkıştığı gün bana gelebilirler. Ben fikir ayrılığı ile arkadaşlığı ve insanlığı birbirine karıştırmam.” 
Sabahattin Ali’nin, şu karşılığı verdiğini aktarır: 
“Samet, son zafer bizim olacak. Ama siz burjuvalardan, karınız, çocuklarınız da içinde hiç kimseyi hayatta bırakmayacağız. Bizim idealimiz yepyeni insanlardan bir cemiyet kurmaktır.”
Samet Ağaoğlu, bir zaman sonra Sabahattin Ali’nin ölüm haberini aldığında, “hükümetin gizli kuvvetleri onu sınıra götürerek orada öldürdüler yolunda çıkan söylentilere inanmak iste”mez (a.g.e., s. 81-3). “Böyle bir hareket devletin manevî varlığına, haysiyetine yakışmaz,” der. Burayı kaydedip geçelim. Asıl şunun üzerinde duracağım… 1950’de Demokrat Parti iktidara gelip Samet Ağaoğlu bakan olunca, Sabahattin Ali’nin eşi Aliye Ali, kendisine mektup yazarak, başvurduğu bir işe yerleşmesi için yardımını dilemiştir. Ağaoğlu Aliye hanıma bürokraside “rahat bir iş” verilmesine aracılık ettiğini anlatır. Hatta iki sene sonra Aliye hanımın kendisine selâmla hürmetlerini bildiren bir mektubunu da nakleder. Şuraya bağlar: “Neden bu mektupları açıklıyorum? Sabahattin Ali’ye verdiğim söze sadık kaldığımı göstermek için!” (a.g.e., s. 89-90).
***
Vefa ve âlicenaplığın böyle ilanen tebliği, irkiltici gelmiyor mu? (27 Mayıs mağduriyetinin acılığıyla anlatılmış olduğunu hesaba katsak da…)
Bana daha irkiltici gelen, buradaki bir ‘münasebetsizlik’, oransızlık… Sabahattin Ali’nin, Ağaoğlu’nun hayli müphem ve romantik bir angajman olarak tasvir ettiği “komünizmi” ile, Samet Ağaoğlu’nun “biz milliyetçiler” dediği taraf, yani eninde sonunda mevcut rejim, müesses nizam, sanki iktidar için yarışmakta mıydılar ve sanki denk kuvvetler miydiler? Sabahattin Ali’nin, dost münakaşasının provokasyonu içinde savurduğu ‘hepinizi keseceğiz’ tehdidinin cürmüyle, -işin içinde “hükümetin gizli kuvvetleri” olsun olmasın veya ne kadarıyla olursa olsun-, onu memleketten kaçmaya sevk eden kanlı canlı istibdat mekanizmasının cürmü bir midir? 
Ağaoğlu’nun, düello kazanmış centilmen edasıyla anlattığı ‘vefakârlık’ ve ‘iyilik’ hikâyesinde, iktidar ve ikballe barışıklığı da, onları tam eline uyan bir eldiven gibi giyinivermesi de biraz irkiltici değil mi? Eski arkadaşının ailecek görüştükleri, sofra ve sohbet paylaştıkları eşi[2] karşısında behemehal “sayın bakan” mesafesine çekilebilmek… İktidar ve ikbali kullanmaya hazır, “güç bende” hissine amade olmakla ilgili bir şey… O şahsın “sakıncalı” olması, etik kabahati büyüten bir özür olurdu…
***
Yaşar Kemal’in, Ağaoğlu’nun vefakârlık övüncüyle aynı tartıya konamayacak ‘hasbî’ tavrı; arkadaşlık hukukundan öte kamusal olarak bir ilkesel tutumu savunması, alanların özerkliğini hatırlatması (tavrıyla söylediği, şudur: siyaseten ayrı düşmüş olabiliriz, Ağaoğlu bugün siyaseten suçlanıyor olabilir ama edebiyatçı kimliği ayrıdır, bu platformdaki ortak hikâyemiz ayrıdır, hukukları karıştırmayalım)…  
Ağaoğlu’nun ikbal ve iktidar mevkiindeyken arkadaş hatırı gözeten bir koruma-kollama performansı ve kamusal bir eylem olmayan bu iyiliği ifşa ederek sahiden bir performansa dönüştürmesi…
Kötü, zor zamanlarda dürüstlük, tutarlılık… alanların özerkliğini ve hukukunu tefrik edebilmek… arkadaşlık erkânını korumak, vefa… iyilik, sıyanetkârlık… hasım taraftaki eski ahbapları ufaktan kayırmak - veya o kadarını bile yapmamak… Yaptığı ufacık bir cemileyle veya bir eziyeti askıya almış, az frenlemiş olmasıyla kendi kendine âlicenaplık tacı takınmak… velhâsıl iktidar ve ikbali ‘taşıma’ biçimi… ve tabii insanların bütün bunları nasıl izah etiği - ve kendine nasıl izah ettiği…
Şu yaşadığımız devrin bir Yaşar Kemal’i var mı? Yarın öbür gün, bir Samet Ağaoğlu’su çıkar mı? Çıkacak olursa, bilmem Samet Ağaoğlu kıratını bile tutturan olur mu?


[1] İlk basımı: Ağaoğlu Yayınevi, İstanbul 1978 (alıntıları bu baskıdan yapıyorum). Güncel baskısı: Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2013.

[2] Ailece görüştükleri zamanları anarken, şöyle yazmıştı onun hakkında: “Galiba Sabahattin Ali’nin sosyal görüşlerine en az katılan, her yönden zarif, ince nazık hanımı idi.”

3 Eylül 2018 Pazartesi





KEFERE'NİN SESSİZ  ÇIĞLIKLARI.
6 – 7 EYLÜL IRKÇI SALDIRILARI
Sedat Kaya


Yıl 1955'di.
Eylül'ün 6'sı.
İstanbul'da serin bir sonbahar akşamıydı.
Vural Öger henüz 13 yaşındaydı.
Dayısının elini tutmuş, İstiklal'de yürüyordu.
Rebul Eczanesi'nden limon kolonyası alacaklardı.
Ana cadde ve ara sokaklar o gün çok kalabalıktı.
Çevrede boş boş duran yüzlerce insan vardı.
Birden paltolarının altından kalın sopalar çıkardılar..
Cadde boyunca dağılıp, önce vitrinlere sonra da öfkeyle dışarıya fırlayan dükkan sahiplerine vurmaya başladılar.
Bir Rum başına aldığı darbeyle kan revan içinde çığlıklar atıyordu.
Sonrasını Vural Öger anlatıyor.
"Taksim’den Tünel’e kadar bütün dükkanlar tarumar olmuştu. Bir buçuk metre boyunda kumaşlar, buzdolapları, ev aletleri, çoraplar, sandviçler… Sopalarla dükkanlara giriyorlar, ne varsa kırıyorlar sonra da ‘Rum nerede Rum nerede’ diye dolanıyorlardı. Arkadaşlar anlattı, Taksim’deki kilisenin papazını tutmuşlar sünnet etmişler. Bütün Rum kiliselerine taaruz edildi. 17-18 papaz linç edildi.. Binlerce serseri ellerinde sopalarla Rumlar’ı dövmeye kalktı."
*. *. *
Anastasis Yordanoğlu, Beyoğlu'nda yaşayan bir Rum vatandaştı.
O gün her zamanki gibi mahallesindeki kahveye gitti.
Kahvenin sahibi kendisini çok severdi.
Yavaşça yanına yaklaşıp, kulağına fısıldadı.
"Antoncuğum sen bugün eve gitsen daha iyi olur.’ ‘
"Niye" diye sordu Anastasis.
Kahve sahibi tekrarladı.
"Sen beni dinle.. Acele et ve hemen evine git"
Sonrasını Anastasis Yordanoğlu anlatıyor.
" Birkaç cadde ilerledikten sonra ne olduğunu anladım. Baltalarla dükkanların kepenklerini ve evlerin kapılarını kırıyorlardı. Piyanolar, dolaplar camlardan aşağı atılıyordu ve bağırıyorlardı: ‘Bugün malınız mülkünüz, yarın hayatınız!’ "
*


. *. *
İsabella Öztaşçıyan 7 yaşındaydı.
Kefere(*) Misak'ın kızıydı.
O akşam Büyükada'da papaz olan dayısının evindeydiler.
Hava kararmıştı.
Caddelerinde bir gürültü koptu.
Çöp kamyonunun üzerine çıkmış kişiler ‘papazı isteriz, papazı isteriz’ diye bağırıyordu.
Sonrasını İsabella Öztaşçıyan anlatıyor.
"Arabanın tepesine koydukları projektörle evlerin içine ışık tutuyorlardı, biz hepimiz evde yere yattık, ışıkları kapatmıştık ama çok korkuyorduk. Araba bizim kapıya doğru gelip durdu. Sonra birden bizim karşımızdaki evi taşlamaya başladılar, kapılarını pencerelerini kırıp döküyorlardı, içeride kimsenin olmadığını anlayıp gittiler. Ev bizim Türk eczacı komşumuzun eviydi. Sonra anladık ki adaya o gün dışarıdan gelen kişilermiş, zaten bütün ada bizi tanıyor ve evimizin yerini biliyordu, demek ki dışarıdan gelenler bizim ev için tam bir tarif alamamışlar.”
*. *. *
İsabella Öztaşçıyan'ın bulunduğu evin hemen yakınındaki Hamam Sokakta Lefter Küçükandonyadis oturuyordu.
Çok yoksul bir lağımcının oğluydu, Lefter.
Ama Milli Takımın ve Fenerbahçe'nin de yıldız golcüsüydü.
Ay Yıldızlı forma ile nice goller atmıştı.
Atina'da Yunanistan ağlarını bile sarsmıştı.
Yunanlılar ona "Turko,Turko" diye tezahürat yapmıştı.
Çöp arabasıyla dolaşan saldırganlar onun da evine geldi.
Araçtan inip taşlamaya başladılar.
"Vurun şu gavura" diye bağırıyorlardı.
Sonrasını Lefter Küçükandonyadis anlatıyor.
"Onbeş gün önce gol attığımda omuzlardaydım.. O gün ise kayalar ve boya tenekeleriyle karşılaştım...En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Evde ne pencere, ne kapı kalmıştı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. İstanbul'dan emniyet müdürü evime geldi. gece gördüğü manzara karşısında 'aman allahım' demişti."


*. *. *
Tuğgeneral Yılmaz Tezkan 1950 yılında Harbiye'ye girmişti.
İlk günden itibaren herkes gibi o da Harbiye Marşı söylemeye başlamıştı..
"Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
Tufanları gösteren, tarihlerin yadıyız,
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,
Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız."
Harbiye'de onlar bu marşı söylerken, aynı binada Amerikalı yarbaylar bizim generallere danışmanlık yapıyordu..
Yağmalama ve linç girişimlerinden sonra sıkıyönetim ilan edildi..
Yılmaz Tezkan da olayların yatıştırılması için görev yapan askerlerden biriydi..
Gördükleri karşısında insanlığından utandı..
Rum vatandaşların evleri, bir tanesi bile atlanmadan basılmıştı..
İçindeki eşyalar caddeye atılmıştı.
Sonrasını Tuğgeneral Yılmaz Tezkan anlatıyor.
"Evlerinde oturanlar eşya enkazı içinden işe yarar olanları toplama çalışıyordu. Ufak bir kız çocuğunun bulduğu kolu bacağı kopmuş oyuncak bebeği annesine ‘Mama, Mama, buldum, buldum!’ diye seslenmesi ve gördüklerimiz utanılacak ve unutulmayacak bir manzaraydı."
*. *. *
Olaylar iki gün sürdü..
Azınlıkların yaşadığı tüm mahalle ve semtler talan edildi.
Saldırganların hepsinde aynı tornadan çıkmış sopalar vardı..
Saldırılacak yerlere otobüslerle getirilmişlerdi..
Organize idiler..
Asker ve polis iki gün boyunca saldırganlara hiç müdahale etmedi..
Sonrası..
15 gayri müslüm öldürüldü..
300 kişi yaralandı..
30'dan fazla kadına tecavüz edildi..
4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile fabrika, otel, bar gibi 5317 mekan talan edildi..
Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildi..
İstanbul'da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.
Rum ,Yahudi ve Ermeni mezarlıkları saldırıya uğradı..
Yıkılan, yağmalanan işyerlerinin yüzde 59'u Rumlar'a, yüzde 17'si Ermenilere, yüzde 12'si ise Yahudilere aitti..
Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekanlar bile saldırıya uğradı..
Dönemin parasıyla 100 milyon lira maddi hasar oluştu.
*. *. *
İki gün sonunda İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'na Tuğgeneral Nurettin Aknoz getirildi..
Aknoz Paşa, ilk iş olarak Harbiye'deki Sıkıyönetim Komutanlığı'na tüm gazetelerin yazıişleri müdürlerini çağırdı....
Gelmeyenin gazetesinin kapatılacağı bildirildi..
Aknoz, toplantıda medyaya resmen emir verdi.
“Baylar, gergin günler yaşadık. Şimdi artık sinirlerin yatıştırılması lazım.. Çok dikkatli olacaksınız. Sizden şunları istiyorum. Büyük Millet Meclisi’ndeki müzakereler halkı heyecanlandıracak nitelikte ise yazmayacaksınız. Yokluk ve kıtlık haberlerinin hepsi yasaktır. Örneğin fırınların önünde ekmek almak için sıra bekleyenlerin resimleri yayınlanamaz. Bu tür haberler ülkede panik yaratır. Hükümeti tenkit etmek yasaktır. Böyle bir şey yaparsanız gazetenizi kapatırım. 6-7 Eylül olaylarını komünistlerden başkasının yaptığı yolunda yazılar ve yorumlar yasaktır; kapatırım...Olaylarda zarar görenlerin istekleri gibi yazılar yazamazsınız. Heyecana uyandıracak haber yayını yasaktır. Hükümetin icraatını etkileyecek türde yazı yazılması yasaktır. Türklüğe hakaret, bayrak yırtma gibi haberler gazetelere giremez; kapatırım. İkinci, üçüncü baskı yapamazsınız; toplatırım. Basına sansür koymayacağım. Yayıncılığı sizin insiyatifinize bırakıyorum. Doğru kullanamazsanız bana verilen yetkileri kullanırım. Sizin kötü bir alışkanlığınız var, aklınıza geleni yazıyorsunuz, yazamazsınız. Anadolu Ajansı’nın ve Radyonun yayınladığı her şeyi alabilirsiniz. Ona izin veriyorum. Bu başımıza gelenler doğrudan doğruya komünistlerin hazırladığı bir hadisedir.Yazılarınızda bunu gözden uzak tutmayın. Ona göre aklınızı başınıza toplayın. İşimizi güçleştirmeyin.”
*. *. *
Asker sopası etkisini göstermişti..
Türk Medyası artık kör ve sağırdı..
Gazeteler o dönem ülkeyi yöneten Menderes hükümetinin olaylarla hiç ilgisi olamadığı ve hiç bir kusurunun bulunmadığı yazıldı..
Dönemin CHP Başkanı İsmet İnönü, meclis konuşmasında Menderes hükümetine destek verdi.
"Demokrat Parti grubunun, olayları ciddi şekilde tartıştığını tespit ettik. Hükümetin anavatanın büyük bir tehlikede olduğunu idraki, partiler arası rekabete, üstün gelmiştir. "
Sonunda askerin dediği oldu, fatura komünistlere kesildi..
Aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru'nun bulunduğu onlarca komünist tutuklandı..
Tutuklananlar üç ay sonra mahkemede suçsuzluklarını kanıtlayınca serbest bırakıldı..
Bir süre sonra dosya kapatıldı..
Yıl 2016..
İki gün sonra 6 Eylül..
Aradan tam 61 yıl geçti..
1955 yılında İstanbul'da sayıları 100 bini bulan Rum nüfusu, şimdi sadece yüzlerle ifade ediliyor..
Tarihimizdeki bu kara lekenin devlette kimler tarafından organize edildiği ve kaçan Rumlar'ın mallarına kimlerin el koyduğu hala büyük bir sır..
O dönem Özel Harp Dairesi'nde (Seferberlik Tetkik Kurulu) görevli olan, daha sonra dairenin başkanlığına getirilen ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekterliği yapan Tuğgeneral Sabri Yirmibeşoğlu'nun yıllar sonra yaptığı şu açıklama ise hiç unutulmadı.
"6-7 Eylül bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı."
(Sedat Kaya, Datça)©
(*) KEFERE: Osmanlı döneminde müslüman olmayanları aşağılamak için kullanılan, kafir anlamındaki Arapça kelime.. Argo dilde "Oynak, güven vermeyen, terbiyesiz, arsız köpek, kötü adam" anlamına geliyor..