29 Aralık 2012 Cumartesi


MANALI POSTA OLARAK HERKESE İYİ YILLAR!

BU TOPRAKLARDA, İNSANDAN, BARIŞTAN, DEMOKRASİDEN, KÜRT HALKININ VE BÜTÜN HALKLARIN TEMEL İNSAN HAKLARININ GERÇEKLEŞMESİNDEN YANA İYİ DİLEKLERİN KOLAY KOLAY GERÇEKLEŞMEDİĞİNİ ,YILLARDIR ACILAR YAŞAYARAK GÖRÜYORUZ. GENE DE UMUDUMUZU,DİRENCİMİZİ  MÜCADELE AZMİMİZİ DİRİ TUTUYORUZ.BU  DİLEKLERDEN YANA HERKESE İYİ YILLAR DİLİYORUZ.

27 Aralık 2012 Perşembe

Ez jî tu me* Ali Akay


BUGÜN 28 ARALIK, ROBOSKİ KATLİAMININ BİRİNCİ YILI
VİCDANI OLANLAR, ALİ AKAY’IN ÇIĞLIĞINA KULAK VERİN,
SESİNİZİ YÜKSELTİN!

İnsan ölür...
Çünkü insan ölümlüdür.
Ne zaman ve nasıl olacağını asla bilemeyiz.
Ölüm sınır tanımaz.
Sınırın berisindeyken, ötesindeyken...
Ölüm acıdır. Ölüm ürperticidir.
Ölüm soğuktur. Ölüm korkutucudur.
Köşeden göründüğü anlarda bile, yaşamaya dair bir umut vardır.

Ölüm zordur... Ölüm yadırgatıcıdır...
Yadırganan, inanılmayan, kabullenilmeyen bütün duygular ölüyle birlikte mezara gömülmez.
Ölümü kabullenirsin ama ölümün şeklini kabullenmezsin bazen.

Ölüm ağırdır dostlar!
Hele çoğu çocuk olan 34 kişinin ölümü daha da ağırdır.
Azrail, devletin F-16 savaş uçakları giyitlerine girince, ölüm kanlıdır.
O gün, kaçağa çıkan çocukların buharlı nefesi katırların nefesinde son buldu.
Vücutlarının etleri, katırlarının etlerine karıştı.
34 kişi böyle can verince, ölüm daha da ağırlaşır, yara daha da büyür, acı daha da derinleşir.
28 Aralık 2011 günü, ölüm onları soğuk bir gecede yakaladı.
Çelik kanatlı Azrail, gökten ölüm yağdırdı.
Kar, kana boyandı.

Toprağın üstündeki ölüler Roboskî ölüleridir.
Roboskî’nin ölüleridir. Bizim cenazelerimizdir, hepimizin.
Çelik kanatlı Azrail’i gönderen katilin kurbanlarıdır.
Ölüm mü zordur, yoksa nerede olduğunu bile bile her gün katili aramak mı!

Söyleyin bana dostlar:
Evladının cesedine sarılamayan annenin yürek acısını kim dindirebilir?
Hangi doktor yarasını sarabilir, hangi söz, hangi kelime!
“İlk gelen bilgiler operasyon kazası olduğu yönünde ancak hata varsa gereken yapılacaktır.”
Öyle mi?
“İncelemeler neticesinde gerekli olan neyse bütün bunlar da yapılacaktır.”
“Ölmeselerdi bundan dolayı yargılanacaklardı.”
Öyle mi?
“Hatayı da açıkladık, özrü de açıkladık. Tazminatı da açıkladık. Allah aşkına tazminatsa tazminat.”
Öyle mi?
“Yatıyorsunuz, kalkıyorsunuz Uludere diyorsunuz. Her kürtaj bir Uludere’dir.”
“Silahlı Kuvvetler bu Ahmet mi Mehmet mi bilemez ki?”
Öyle mi?

Ey ilahi adalet! Neredesin?
Roboskî katliamının üzerinden bir yıl geçti. 34 canın sorumluları adaletin önüne çıkartılmadı, yargılanmadı, hesabı sorulmadı.
Ve Roboskî’nin yıldönümünde yeni bir şey daha öğrendik.
Meğer devletin bir resmî, bir de gayrı resmî Kürt “teröristleri” varmış!
“Uludere’yi bu kadar basite indirgemeyelim. Sonuçta terörist de sivildir. Sürekli sivil denmesini bir beyin yıkama ameliyesi olarak görüyorum.”
Dağda çatışmada öldüyse resmî, sınır noktasında başına bomba yağdırıldıysa gayrı resmî...

Böylece, başına bomba düşen bir kere, geride kalanlar her gün öldürülür.
Roboskîli olmanın kaderi bu.
Ne kötü yazgın varmış Felek Abla!
Ne kötü acılar yazılmış sana Bedriye Nine!
Senin acını kim saklar Hediye Ana!


Annelerin yüreğinden sürgün yemek ne kötü.
Hangi özrün arkasına sığınacaksınız şimdi?
Hangi su, günahınızı paklar?
Tövbenizi hangi kutlu kitap sakladı?
Yüz sürecek bir mihrap bulabiliyor musunuz?
Roboskî niye oldu, Roboskî’de ne oldu?

Roboskî’ye düşen bombalar sadece bedenlerimizi mi parçaladı?
Yoksa bedenlerimizle birlikte dünyalarımızı mı?
Bir yıl önce Roboskî’de olanlar, kaç kere tekrarlandı!
Şeyh Said, Zilan, Ağrı, Dersim, Özalp neden olduysa, Roboskî de ondan oldu işte.
Roboskî’de yaşananlar, bu topraklarda bir asırdır yaşanıyor.
Daha fazla kan ve daha fazla gözyaşından başka elimize ne geçti?
Neden oldu, nerede oldu, nasıl oldu soruları hükümsüz artık.
Zaman geçiyor, daha fazla geç olmadan “Ne yapmalıyız” diye sorulmalı.

Devlet özür dilemek için çok geç kaldı.
Af ve tövbeyi konuşmak gerekirken, hâlâ özrü bekliyoruz.
Devlet günahlarını kabul etmeli artık. Tarihiyle yüzleşmeli.
Özür dilemeli, affını istemeli, tövbe etmeli.

Devlet Kürtleri reddetti, inkâr etti.
Asimile etmek istedi, sürgüne gönderdi.
Tedip ve tenkil uyguladı.
Kürt sorunu mu Kürdistan sorunu mu, adına her ne derseniz deyin, meseleyi çözme günüdür artık.
Kürd’ün Türk kardeşi için istediğini, Türk Kürt kardeşi için istemedikçe bu topraklara huzur gelmez, daha çok kan akar.
Türk, Kürt kardeşinin dilini anlamaya çalışmadıkça (Ez jî tu me: Ben de senim) Türk’ün de Kürd’ün de ocağı sönmeye devam eder.
“Ne mutlu Türk’üm diyene!” kelimeleri bu toprakların dağından, taşından kazınmadıkça, gözyaşları sel olup akar.
Kürt çocuklar, her günün sabahı varlıklarını “Türk varlığına armağan” ettikçe, annelerin yüreğine ateş düşmeye devam eder.
Vakit, daha da geç olmadan devletin affını dileme zamanıdır.
Kürtlerden, Türklerden, Lazlardan, Çerkezlerden...
Ermenilerden, Süryanilerden.
Alevilerden, Sünnilerden...
Sebebi olduğu her candan, her ana yüreğinden.
Vakit, devletin özür dileme, affını isteme zamanıdır. Bu acıları bir daha yaşatmayacağına dair söz verme, tövbe zamanıdır.
Yeni Roboskîler, yeni Zilanlar, yeni Dersimler olmaması için...
Başka Hantepe, Gediktepe, Aktütün, Dağlıca olmaması için...
Yine! Yeni Sivaslar, Başbağlar, Maraşlar olmaması için...
O gün geldiğinde, gerçek kardeşliğin ne olduğunu işte o zaman anlarız. Birarada yaşamanın ne demek olduğunu, o zaman öğreniriz.


(*)Ben de senim. Taraf Gazetesi
25 Aralık 2012, Washington, DC

16 Aralık 2012 Pazar

ŞİİRİMİZİN USTALARINDAN MURATHAN MUNGAN'DAN İKİ ŞİİR


DİYALEKTİK MUTSUZLUKLAR


bir uzak sabah denizidir gittiğin kapı
ellerinde rüzgarın taşınmaz çamurları var
köpürmüş soylarımı toplarken çürüyen yanlarımdan
inan batmış şehirler gibi onarılmaz anılar
gözlerinde unuttuğum o eski aciz miras
almaya gelsem soluğumda dalgın yosun kokusu
biliyorum artık hiçbir gemi beni taşımaz
ve yeniden büyür içimde mağrur bir zakkum gibi terkedilmek korkusu

susarsın bir silahsızlanma akşamı
susarsın dudaklarında ıslıklar kanar
öpülmez dudakların ıslık yarası
mavzerdir dokunmalarım kirvem bilirsin
öpemem, öpersem tekmil bir aşiret tragedyası

hüznünü ver bana yeter, gizli hüznünü
kolları bağlı hüzün olsun dört yanım
ırağına vurma beni kirvem, ağlarım, delirirsin
sonra derler haklıdır sevdası
geç olur ki artık onarmaz rakılar
geç olur bir yaraya rakının dağılması

sen şehre sırtını dönen uykusuz dağlı
gemiler nerde (ki çoğu hüviyetidir melankolinin)
nerde aykırı mavzerler (onlara sığdıramazsın ki öfkelerini)
barut esmeri tenine sevdalarımı sürdüğüm
nasıl taşıdın bunca yıl delirmiş saçlarında o eski şark yelini
biliyorum dokunsam parmaklarım kırılır
dokunmasam eşkıya uykusuzluğu çetin silahlar gibi
 

İKİ YEMİN 


Ben hep çabuk çekilen tetiğe yaşadım
Yemin ettim
Yüreğimdeki ve bedenimdeki
bütün yaralar adına
yüzünün kuyusuna düştüğüm kuytuda
Sana olanca aydınlığım ve karanlığımla baktım
aşktan yorgun düştü dinim
dağıldı kehribarım
gül ve buğday yetiştiren
Ömrüm adına yemin ederim ki:
Ben seçmedim bu ölümü
Kaçmasan vurmayacaktım

 

 

 

 

 
 

 

11 Aralık 2012 Salı

HALE KORAY’IN KENDİ SEÇTİĞİ İKİ GÜZEL ŞİİRİ:



BİR SOKAK İNSANININ ÖLÜMÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Bu şiir soğukta donarak ölen bir savaşçıya adanmıştır.                             
Yurdu göreve demişti.                      
Gitti.

Kara saçlarını dökmüş yüzüne gece
            Kımıldıyor
Karanlıkları kımıldıyor kaldırımların  
İnsan kümeleri kımıldıyor
 
Sessizliği  konuşur gecelerin
” Maişetim tehlikede,
devran değişken
düzen kaypak
günübirlik sevgiler
İnsan ayağı değmemiş korkular cengelinde
haykıran bir dehşetle doluyor ruhum
Ruhum ki içerlek bir sokak,
şimdilik kendi karanlığına sığınıyor”


Sokak insanları korkulu şeyler düşündürüyor
daha önce düşünmeye yüreğimizin yetmediği
Varolmakla olmamak arasındaki alacakaranlıkta
öfkesi güdükleştiğinden bağıramayan
Arthur gibileri
İsmin
in Arthur olduğunu öğrendi başkalarından.
Hiçbir kanıtı yok o ismin
ne bir senette imza
ne de bir sevda namesinde
Henüz doğmuş bir bebek gibi beceriksiz,
Arthur varolma oyununda
Göbeği  kesilmemiş bir bebek, doğumda ölmüş bir anadan
Gündeminde ekmek var Arthur' un çöp kutularından
Alesta bu gece Arthur
Bir şişe bürbonla takasa 'Purple Heart' ını
Dindirecekse şayet kulaklarını kemiren çığlıklarını
Çekik gözlü Hanoili  çocukların


'Hepsi senin kafanda ' diyorlar
'çığlık mığlık hepsi kafanda'
Shelter'deki silah arkadaşları
İlerde ışıyor, karanlıkta
Dupond Circle'ın beyaz kadınları
Sular fışkırıyor mermer memelerinden
Çevresinde fıskıyeli havuzun sereserpe sefalet
keyifle güneşleniyor
''It's a fucking free country'' diye söyleniyor biri
rüzgara çarparak sesini.
Yanındaki boğulurca öksürüyor,
gülüyor deliler gibi.
Senin benim boşluk dediğimiz yere bakarak
kahkahalarla sarsılıyor.
Giderek çırılçıplak soyunuyor korkularından
Arthur ve gibileri
Şiiri, bir çınar gölgesinde usulca öpüşmeyi,
ve daha kimbilir başka ne güzellikleri
çoktan çıkarmış gözden                                                                   

Bir başkası, bir başka kaldırımda  paçavradan bir yumak
ölüme Arthur'dan bir kaç gün daha uzak,
krallığını sürüyor
bir kalp atışıyla duruşu arasındaki o şahane ülkenin                                   


Arthur bir küheylan üstünde dolu dizgin
geceyle gündüzün farkını koşuyor
Her solukta tükeniyor filozofluğu
Yıldızların teker teker düşmesine itirazı yok semadan.
Üstüne basarak yıldızların,
müstesna bir güneşe yükseliyor.


Ocak 1990

ÖĞÜT

Öyle geceleriniz varsa sürün keyfini
Bilin kıymetini
Vezneciler yokuşunda bir meyhanenin
Örselenmiş, buruşuk
Ekose masa örtülerinde, ikiyüzseksen kuruşluk
Kırmızı Marmara şarabı içilen
Ve Laleli’den sulusepken
Erguvan ışıklarla örülü bir gecede
Aşk sıyrılmış buluttan
Yağıyor üstünüze
Köşede süngülü nöbetçiler
Evrenin merkezine öfkeyle yürüdüğünüz
Kolunda bal gözlü, parkalı
Dünyayı değiştirmeye talip,
Okumaya meraklı
Bir delikanlının 

Varsa böyle geceler ömrünüzde
Hakkını verin namütenahi
Yaşayın doludizgin
Tadını çıkarın 

 Mümkünü yok çünkü başka bir zaman diliminde
Geçmenin mümkünü yok
Aşifte Bizans’ın akuadaklarından
Fatih’te ilk yarısından sonra gecenin
Yarınki gazeteleri okuyarak süzme ışığında
Derman ya da da Lokman isimli nöbetçi eczanelerin

İhanete uğrayanlar adına
“Önemli kararlara” vardığınız
            geceleriniz sayılıdır çocuklarım 

Üsküdar Beşiktaş yolcu vapurunun lumbarında
Masum ve utangaç bir ihtirasla öpüştüğünüz
Gece yıldızlarını da alıp düşerken suya
Anadolu Kavağı’nda
Dünyanın ahvalini konuştuğunuz
Haksızlıkları yoketmeye
“Müthiş azimli” ve “dehşetli kararlı”  olduğunuz
Geceleriniz olursa bilesiniz kadrini
Kadrini bilesiniz yavrularım 

8 Ocak 1984

 

 

 

 


 

6 Aralık 2012 Perşembe

KARI KOCA VE SEVGİLİ:-Hasan Gürkan

    Eroporno Sayıklamalar
1.
Havaalanında kocam karşıladı. On gündür ayrıydık. Sevgilimle Uzakdoğu gezisine-Malezya, Singapur, Tayland - gitmiştik. Arabada ben öne oturdum. Garip bir tedirginlik, biraz suçluluk hissediyordum. Durmadan konuşuyor, gezdiğimiz, gördüğümüz yerlerden bahsediyordum. Melih’in dinleyip dinlemediği belli değil. Ama gergin ve canının sıkkın olduğu aşikâr. Arkada bir iki lafa karışacak gibi oldu, sonra vazgeçti, sustu.
2.
Acıbadem’e benim eve geldik. Havaalanından içki almıştık. Bir şişe Famus Graus açtık, kuru yemiş çıkardık. Tonet yemek masasına oturduk, içmeye başladık. Ortama hissedilir, yoğun bir suskunluk çullanmıştı. Selma bütün dişiliğini takınmış ortamı yumuşatmaya çalışıyordu. Elini kocasının gömleğinden içeri sokmuş çıplak, göğsünü okşayarak konuşuyordu. Melih epey gevşedi. Sohbete o da katıldı. Kendisine yönelik dişi tahrik çeşitli biçimlerde devam ediyor. Bir ara Selma tuvalete gitti. Salonda yalnız kaldık. Kısa bir suskunluk oldu. “İstiyorsan git seviş” dedim. ”Kızmaz mısınız?” diye şaşkınlıkla sordu. ”Selma isterse niye kızayım!”
3.
Tuvaletin kapısı önünde bekliyordu. Bir şey söylemeden ihtirasla sarıldı. Yatak odasına sürükledi. Küskünlüğü üzerinden atması ve beni böyle arzulaması hoşuma gitti. Üzerimdekileri yırtar gibi çıkardı.
4.
Yatak odasından sevişme sesleri geliyordu. Ben de gerilmiştim. Gidip bakıp bakmamakta kararsızdım. Sonra kalktım, koridora çıktım. Odanın kapısı açıktı. Çırılçıplaktılar. Selma “Hadiii, hadi canım daha hızlı, hadi canım “ diye inliyordu. Beni gördüler, en azından kapıdaki varlığımı hissettiler, ama sevişmeye devam ettiler. Salona döndüm. Çok tahrik olmuştum. Bir içki daha doldurdum. Koltuğa oturdum. Uzakdoğuda her gün bitap düşünceye kadar, sabahlara kadar sevişmiş ertesi gün hiç yorgunluk hissetmeden grupla programa katılmıştık. İkimiz de doymuyorduk. Her sevişmeden sonra kan ter içinde aynı soruyu soruyordu : “En çok neremden hoşlanıyorsun?”  Elimle küçük narin bedeninde tüylerini hiç tıraşlamadığı, ağdalamadığı çiçeğini avuçluyordum.” En çok buranı ”

Kocam yılar sonra ilk defa hırsla, heyecanla sevişiyordu, uzun uzun birleştik. Sonra yatağa uzanıp birer orgazm sigarası yaktık. Hakkı bizi seyretti” dedim. “Gördüm, zaten sen sesimizi duysun, seyretsin diye kapıyı açık bıraktın.”  “ Evet, çağırayım mı, birlikte sevişelim mi?” “İstiyor musun?” “Hem de çok, ne zamandır hayal kuruyorum. Aynı yatakta kocam ve sevgilimle” “Çağır o zaman”
5.
Salonun kapısında belirdi. Çıplaktı, sırtında Melih’in gömleği vardı. Kumral tüylü çiçeği açıktaydı. “Hadi gel, konuşalım” dedi. Kalktım yatak odasına gittim. Melih gibi ben de yatağın kenarına iliştim. O sırtını yastığa verip uzandı. Gergin bir suskunluk çökmüştü odaya. Kimse bir şey söylemiyordu. İkisi soyunuktu, ben giyinik. “Önce eşitlenelim” dedim, soyundum.
6.
Melih de Hakkı da susuyordu. Biri sağımda diğeri solumda oturuyor. Ortamı yumuşatmalıyım. “Biriniz kocam, biriniz sevgilimsiniz. Bazen gündüz birinizle birlikte oluyorum, gece birinizle. Her ikiniz de bunu biliyorsunuz. Hadi şimdi ikiniz birden sevişin benimle .İkinize birden sahip olmak, ikinizi birden eritmek, tüketmek istiyorum.”
7.
Hayatımızda Hakkı yokken cinsel hayatımız bütün evliliklerde olduğu gibi, rutine bağlanmştı. Hafta sonu, yani cuma günleri yemekte bir şişe şarap içiyor, yatak odasına geçiyorduk. Karım soyunup uzanıyor. Ben önce dudaklarından, memelerinden öpüyor. Sonra yavaşça içine giriyordum. İkimiz de boşaldıktan sonra, sırtımızı dönüp uyuyorduk. Bu tekdüzelik bozulsun diye eve porno yabancı dergiler getirdim. Selma pek ilgilenmedi. Bir gün işten döndüğümde onu salonda bir elinde dergi kanepeye uzanmış mastürbasyon yaparken gördüm. Yanına gittim. Fotoğrafta bir erkek koltuğa kaykılarak oturmuş, kadın onun önüne eğilmiş, penisini ağzına almış emiyor, ikinci bir erkek de kadına arkadan girmiş birleşiyordu. “Bu sahne çok tahrik etti beni!” dedi. “Beni de!” dedim. “Seni bir başka erkekle sevişirken seyretmek, siz sevişirken mastürbasyon yapmak isterim.”
8.
Gözlerini, yüzünü öperek başladım sevişmeye. Melih yatağın kenarında seyrediyordu. Sol memesini uzun uzun emdim. Ağzıma alıp dişledim. Çiçeğini avuçladım, sırılsıklamdı. “ yala onu n’olur, ye onu “diye inliyordu. Önce uzun uzun seyrettim çiçeğini. Sonra nefesimle okşadım, üfledim. Üst dudaklarda, yarığında dilimle gezindim. Bızırını dudaklarımın arasına aldım, dişledim. Hadi! Hadi canım! “diye bağırıyordu.Orgazmın eşiğindeydim, boşalmak istemiyordum. Başımı apışarasından kaldırdım. “Gel” dedim Melih’e. Erekte olmuştu. Selma ayak bileklerini tutarak bacaklarını iyice açtı. Melih içine girdi. Sol memesini ağzıma aldım. İşaret parmağımla bızırını okşamaya başladım. Üçümüz o ana kadar tanımadığımız başka bir âleme geçmiştik. Bir ara Melih’in kıllı kalçalarını okşadım. Çok hoşlandı, karısının içine daha hızlı gidip gelmeye başladı. ”Vur ulan, daha hızlı vur!” diye haykırıyordu Selma. İkisi sarsıla sarsıla boşaldılar. Melih’i ittim. Dudakları kabarmış ıslak çiçeği iştahla yaladım.
Sırtını duvara dayayarak yatağa oturttum Melih’i. ”Hadi ” dedim sevgilime “Hadi, porno dergideki gibi em kocanı .” Yanaştı, emmeye başladı. Arkadan kalçaları, küçük esmer deliği ve kabarmış çiçeği çok güzel görünüyordu. Önce elimle, sonla dilimle gezindim oralarda. Sonra hızla içine girdim. Biri ağzında, biri çiçeğinde, aynı anda iki erkeklik organından zevk alıyor, zevk veriyordu. Önce Melih boşaldı, sonra Selma sonra ben. Üçümüz de soluk soluğa serildik yatağa. “Hadi, ben istekliyim!” diyordu Selma “devam edin ben hazırım, istekliyim.” Ölmüş erkekliğimi gösterdim.” Şimdi yapamam ben “ dedim. Melih de aynı şeyi söyledi. ”İkinizi de buruşturdum “ diye dişi bir gururla kıkırdadı. “Bakın hala ıslak, hadi birleşin benimle.”

1998 acıbadem

 

 

 

 

2 Aralık 2012 Pazar

Benden Selâm Söyle İstanbul’a!

 

Kemal Yalçın


                          
                              İstanbul hasreti,
                              İstanbul aşkıyla yananlara.. 

„İstanbul’a gidiyorum,

Bir isteğin var mı Meline?“

„Tek bir isteğim var senden!

Benden selâm söyle İstanbul’a!

İstanbullu Meline seni unutmamış, de

İstanbul’un taşı kırmızı bir güldür benim için,

Bulursan oralarda bir taş,

               Atıver benim yerime,

                           Hasretimin dalgalı denizine!”
* * *
İstanbul kanatlarımın altında şimdi,
Karadeniz, Marmara, Boğaz,
Ayasofya, Sultan Ahmet, Süleymaniye,

Kiliseler, camiler, saraylar,

Şarkılar, türküler, şiirler...

İstanbul kanatlarımın altında şimdi. 

Sokaklar insan, meydanlar insan,

Renk renk, çeşit çeşit

İstanbul tarih,

              İstanbul acı,

                            İstanbul umut,

                            İstanbul dikenli bir gül,

İstanbul kanatlarımın altında.

Aklımda sen varsın Meline!

İstanbul’a ayak basınca,

Sen kucakladın beni İstanbul yerine
 
* * *
Günlerden cumartesi,
Öğlen sonu, saat on yedi.

Tünel’den Taksim’e yürüdüm

Beyoğlu’na sığmıyordu insan seli. 

Taksim çiçekçilerinde mevsim bahar.

“Çiçekçi, bana bir kucak kırmızı gül ver,”

Çiçekçi, esmer güzeli bir kadın,

Gözlerine yansıyor çiçeklerin rengi
 

“Abi, ne yapacaksın bir kucak gülü?

Sevgiline mi vereceksin?”

“Hayır! Denize atacağım!”

“Neden atacaksın gülleri denize Abi?”

“İstanbul aşkıyla yanan,

                İstanbul hasretiyle yaşayan

                         İstanbullu Meline selâm söyledi.

“İstanbul’un taşı bir güldür benim için,

             Eğer uygun bir taş bulursan

                         atıver benim yerime denize,” dedi                         

İşte onun için çiçekçi kardeşim

Bu gülleri Meline için,

İstanbul hasretiyle yanan,

Dünyanın dört bir yanındaki İstanbullular için

Bugün denize atacağım,

İstanbulluların selâmını söyleyeceğim İstanbul’a!”

 

Esmer güzeli çiçekçi güldü:

“Bunca yıldır çiçek satarım burada,

Hiç göremedim gül atanı Boğaz’a,

Bu ne hasret, bu ne aşk?

Kurban olam İstanbul için yananlara.

Abi güllerin tanesi beş liradır.

İstanbul’u sevenler,

                  İstanbul’a selâm söyleyenler için

                                     iki lira!

Bu iki gül de hediye,

Benden selâm olsun İstanbullu kardeşlerime!”                                   

 

 

Taksim’den Kabataş’a indim

Yanımda Ayşe Ablam,

Müzik öğretmenim Seniha Şen de vardı.

Kabataş İskelesi’nin kenarında durdum.

Balıkçılar oltalarıyla meşguldü.

Boğaz’ın suları dalgalıydı,

Karşı yaka Üsküdar, Kadıköy.

Yanıbaşımda Tophane, Sarayburnu.

Deniz bana bakıyor mavi gözleriyle,

Ben senin gözlerinle bakıyorum denize,

Deniz masmavi,

                        dalgalı,

                                   ferah...

Dünya bir kucak kırmızı gül,

Evren çiçek bahçesi bugün...

* * *
Dalgalar vuruyor başını
               Kabataş iskelesine,
Dalgalar beyaz bir gül oluyor,

Dalgalar
             alçalıyor
                          yükseliyor..   

                  dalgalar

           tekrar

     denize

düşüyor...

Martılar

           çığlık çığlığa

                              konuyor...

                  dalgaların

      köpükleşen

başına.. 

Boğaz’ın mavi gözlerinde,
                   denizin mavi yüreğinde,
                                                 seni görüyorum,
                     sizleri görüyorum Meline!

Dünya bir kucak sevgi,
                                     hayat ateşli bir hasret,

Mekân ve zaman başka akıyor şimd 

İstanbullu Brenda Başar

El sallıyor Bremen taraflarından.

Dilinde özlem şarkıları...

Yüreğinde İstanbul hasreti...
Anjel Anne yüz bir yaşında
Bremen’de huzurevinde huzursuz şimdi.
Ey İstanbul, bilmem hatırlar mısın Anjel Başar’ı...
                                          O seni hiç unutmadı.
Anjel Başar, yıllardır suskun...
                               dili diline küskün...
Kaybolup gitti kendi yalnızlığı içinde..
Bir ay kadar önce
“Gelecek yıl İstanbul’a gidelim!”
                                            demişti
Bugün uçup gelmiş İstanbul’a
Anjel Anne’yi görüyorum dalgalar arasınd
İstanbullu Seta Ağacan,
Ta Arjantin’den, Bounes Aries’ten el sallıyor;
“Vasiyet etmiştim:
              Ölürsem bir gün,
                             yakın ben
                                atın küllerimi denize!
Deniz ulaştırır bir gün beni İstanbul’a,
                                              demiştim.
Vasiyetimi yerine getiren olmadı.
Kaldım buralarda!
             İstanbul’dan çok uzaklarda!
Artık bir daha göremeyeceğim İstanbul’u!
Benden de selâm söyle İstanbul’a,”                                                
Sonra yanıbaşımda, karşımda,
Dalgaların arasında görüverdim
Vartkes Kaprielyan ile Zağik Kaprielyan’ı
Los Angeles’ten,
       Ararat Huzurevi’nden uçup gelmişler
                         Karı koca, el ele tutuşarak,
Son dileklerini söylüyorlar:
“Bizim de selâmımızı söyle İstanbul’a
Herhalde nasip olmayacak
Dünya gözüyle bir daha görüşmek İstanbul’la!”                                                   
Bir varlardı, bir yok oldular!
                   Vartkes Kaprielyan’ı, hatırlar mısın İstanbul?
                    Beyoğlu’nun en meşhur tüccar terzilerindendi.
                    Ömrünü okul işlerine ve koro yönetimine vermişti.
Deniz bana bakıyor
                               ben denize bakıyorum.
Dünya dönüyor,
                        dünya bir yaklaşıyor,
                                          bir uzaklaşıyor.
                 Dün bugün oluyor,
Bugün düne,
             dün geçmişe,
                          hasretler çok derinlere gidiyor
Dünün acıları,
Eylül çığlıkları içinden çıkıp geliyor Amerika’da
İzmit Bahçecikli Hırant Torunyan,
İstanbullu Araksi Torunyan,
Gülleri hasret kokuyor!
Sonra Kanada’dan, Montreal’den  sesleniyor
Sivaslı Nişan Şişmanoğlu:
“Benim selâmımı sakın unutma!”
El sallıyorlar, selâm söylüyorlar Los Angeles’ten
Ohannes Garavaryan ile Karmen Garavaryan!
Gözlerinden iki damla yaş akıyor İstanbul’un gözlerine
Uzaklardan, taa Detroit’ten sesleniyor
Üsküdarlı Herman Hıntiryan:
“Benim selâmımı, bizim selâmımızı da söyle İstanbul’a!
Sonra New York’tan el sallıyor,
32 yıldır vatan hasretiyle yanıp tutuşan
Köyünün bir taşını vatan diye cebinde taşıyan
                                     Midyatlı Sabri Atman:
“Benim selâmı söylemeyi unutma İstanbul’a!”                                              
Sonra 12 Eylül mültecileri sesleniyor,
Almanya’dan, Avrupa’dan, çok uzaklardan,
Dün gibi bugün gibi 32 yıl geçmi
Kanlı darbenin üstünden.
Alınmamış ahlar,
                    yarım kalmış düşler
                                      sızlatır artık hatıraları.
“Vatan nere, sıla nere belli değil artık.
Fakat İstanbul hasretimizdir,
                İstanbul kalbimizdir,
                             İstanbul sevdamızdır.
Bizlerden de selâm söyle İstanbul’a!”
* * *
Tek tek atıyorum kırmızı gülleri
              Kabataş İskelesi’nden denize,
İstanbul seni gülünden tanıdı Meline,
Daha ben senin adını söylemeden önce.
Dalgaların kollarında dalgalanıyor güller.
Dalgalar umutla,
               Dalgalar hasretle vuruyor
Başlarını Kabataş İskelesi’ne.
Denizin üstü köpürüyor,
Dalgalar beyaz başlarını uzatıyor uzatıyor İstanbul’a,
Beyaz dalgaların bağrında kırmızı güller...
            Beyaz dalgaların bağrında sen varsın,
                                   sizler varsınız, Meline
* * *
Son bir gül kalmıştı elimde,
Bir çocuk yanıma geldi,
Meraklı gözleriyle sordu:
“Abi, bu gülleri neden atıyorsun denize?”
Anlattım, anlayacağı dille;
“Abi, ben de seviyorum İstanbul’u,
Bana da bir gül ver!”
Son gülü de ona verdim.
Sevindi, teşekkür etti.
“Anneme vereceğim bu gülü,” dedi.
Beyaz bir güvercin gibi uçup gitti...
* * *
Evlatlarının selâmını söyledim İstanbul’a
Bir bir,
          çiçek çiçek,
                            gül gül!




İstanbul selâmını söyledi evlatlarına,
              martı çığlıklarıyla,
                          damla damla, 
                                      dalga dalga...
Hoşça kal deniz!
Hoşça kal Ayasofya, Süleymaniye,
Kızkulesi, Topkapı Sarayı, Haliç!
Hoşça kal Beyazıt Kulesi,
Galata Kulesi!
Hoşça kal İstanbul! 
Kemal Yalçın
15-19 Kasım 2012,
Bochum- Düsseldorf-İstanbul-Bochum
 
 
 



 !

30 Kasım 2012 Cuma


'Türkiye’nin tarihi ile benim kişisel tarihim aynı'
Karin Karakaşlı (Agos – 23 Kasım 2012)
“Dücane Cündioğlu: Çamlıca'da üç mabed... Cami, kilise, havra... Kucaklamak Çok mu zor”
Çamlıca tepesine dikilmesi öngörülen camiye ilişkin tartışmalar sürerken, İslami kesimin özgün ve aykırı sesi Dücane Cündioğlu’ndan İstanbul’un kozmopolit mirasını anımsatan ve vicdana seslenen yazılar geldi peşpeşe. İstanbul’u selamlayan üç büyük dinin üç mabedini aynı anda görmeyi düşleyen bir ufukla “Elimde değil, ürperiyorum. Kendimce. Çamlıca'da üç mabed... üç siluet... cami, kilise, havra... Kucaklamak çok mu zor, bir ‘emin belde’ olmak mesela? Tüm sakinlerine. Ehl-i Kitab'a. Lütfen, bu sefer olsun ses ver ey İstanbul! Sırf bizim için değil, kendin için de. İstikbalin için. İnsanlık için” diye seslendi. Cündioğlu, ardından, ‘Çamlıca için Yakarış’ başlığıyla Başbakan’a projenin durdurulması yönünde çok içeriden bir üslupla çağrıda bulundu.
Dücane Cündioğlu bir üslup ustası, çünkü içinde söyleyeceklerinin gönüllere ulaşması, bir fark yaratması arzusunu taşıyor. Ama bir insanı, ne kadar kendini açsa da, sadece yazılarından tanıyamazsınız. Oturup gözüne bakmanız, onunla konuşmanız gerekir. Biz de öyle yaptık. Ferda ve Uygar ile birlikte Büyükada’ya, yanına gittik; açıklardan esen rüzgârın ortasında karşılıklı oturup içimizdeki fırtınaları paylaştık. Bu satırlar da o fırtınaların tortusudur.
Bir insanın kendine mesafelenerek bakabilmesi demek, geri kalan herkesle kaynaşabilmesi demek. Dücane Cündioğlu şaşırmaya hazır, şaşırtmaya hevesli. Kimseye yaslanmadan kendini varetmişlerin o yabanıl gücüne sahip. Ama o güce yaslanıp adanın Robinson’u olacak değil. Şehrin ve hayatın tam ortasına, atar damarına talip. Çünkü hem söyleyecekleri sahici hem de bu devirde az insana nasip olacak biçimde söylediklerinin kudretiyle dönüştürme yetisine sahip.
Yolun ilk durakları
Onu bu denli özel kılan, dönüşüme bizzat kendinde başlamış olması. On beş-on altı yaşlarında Ülkücü hareket içinde başladığı yolculuk, henüz on sekizine varmadan iki kez hüküm giyip mahkûm oluşuyla sonuçlanmış. Bir sonraki duraksa İslamcılık olmuş. “Türkçülük, milliyetçilikle çıktım yola. On altı yaşında içeri girdim. Sonra cezaevinde namazla tanıştım. Örgüt işlerinden nefret etmiş, bir daha bu tuzağa düşmeyeceğim demiştim ülkücülüğü bıraktığımda. İslam da bana daha geniş bir okuma alanı ortaya çıkarmıştı. Çünkü milliyetçi hareketlerin öyle çok kültürel bir tarafı yoktur. Fakat benim İslamcılığım da çok radikaldi. Vatan Darül Harpti. Devlet kafirdi, halk müşrikti, alimler satılmıştı, tarih hurafeydi. Sonra ben bunu deşifre ettim tabii, bir tür Kemalist Protestanlıktı.”
Bense ‘Ülkücüleri’ Agos gazetesi önünde 26 Şubat 2004’te eski İstanbul Ülkü Ocakları İl Başkanı “Hrant Dink sen artık bizim öfkemizin hedefisin. Ya sev ya terk et” diye haykırırken hatırlıyorum. İslamî hareket nezdinde ise ancak gavûr ve kâfir olabilirim. Ama işte buradayız. Dücane Cündioğlu ile karşılıklı oturmuş birbirimize bakarken, dil bulma derdinde iki insanız sadece. Sadece insan. Başka hiçbir şey. Dolayısıyla her şey.
İnsana değen söz
Dil içinde geçirdiği evrim hem yıllar boyu Arapça, İngilizce, Almanca dahil öğrendiği bütün dillerden yaptığı tutkulu okumaların ve yaşadığı travmaların sonucu. Şimdi artık acıdan geçmiş ve ısrarla umuda yönelik bir dili var: “Benim eskiden ettiğim küfürler yaşama değmiyordu ki. Kahrolsun komünistler dediğimde de değmiyordu, kahrolsun kâfirler dediğimde de bir şey olmuyordu. İslam gelecek dertler bitecek dediğimde de olmuyordu. Bir şey olması gerektiğini de düşünmüyordum ki. Sadece onu dediğimde kendimi iyi hissediyordum. Düşmanlarım vardı, savunduğum bir kale vardı ve ben de savaşıyordum. Oysa şimdi söylediğim söz zarar verebilir insanlara, yarar da verebilir. Bir çocuğun hayatını kurtarabilirim. O yüzden etkilemeyi düşünüyorsanız etkilenmeyi de göze alacaksınız.”
Kozmopolites denilen tılsım
Çamlıca için düşlediği resim, aslında İstanbul tahayyülünün ifadesi. İlle de camide ısrar edilecekse kilise ve havrası da olsun yanında, istiyor. Yaslandığı kuram ise seneler süren okumaları, Doğu ve Batı’ya yaptığı yolculuk birikimiyle oluşturduğu Kozmopolites tezi.
“Kozmopolites, farklı din, dil, ırk ve kültürleri bir arada tutmayı başarabilmiş toplumlarda yüksek düşünce ve sanatla ortaya çıkar ve böyle toplumlarda siyaset bu farklılıklara karşı müsamaha göstermek zorunda kalır. İslam dünyasında düşünce ve sanata dair övünülebilecek kişi, eser ve dönemleri düşününüz. Hangi dönemlerdir bunlar? Göreceksiniz, Kozmopolites dönemleridir. Farklı dil, din, ırk ve kültürlerle yan yana yaşayabildiğimiz ve onları hazmedebildiğimiz dönemlerde tavan yapmışız. İslam dünyasının 1500 yıllık tarihinde üç tane Kozmopolites dönemi mevcuttur. Bir, Bağdat dönemi. 9-11 yüzyıllarda Nesturi, Yakubi ve Monofizit Hıristiyanlarının çeviri emekleriyle Yunan bilimini ve felsefesini aldık. Abbasiler dönemi İslam dünyasının ilk Kozmopolitesidir. İkincisi, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanların bir arada yaşadığı 12-13. yüzyıl Endülüsü’dür. Üçüncüsü ise İstanbul’un 18 ve 19. yüzyıllarıdır.”
Ya sonrası? Resim ne zaman dağıldı? “Abbasilerde bu dönem ne zaman son buldu. I. Haçlı Seferleri çağrısı 1095’te. Ardından Moğol saldırıları ile birlikte önce Şiilerle Sünniler, İran Selçuklu ayrımı ortaya çıktı. Ardından Moğol ile Hıristiyanlar çil yavrusu gibi dağıldı, Sünni gövde Anadolu’da yalnız kaldı. Osmanlı Sünni gövdeye dayanarak ilerledi; yerleşince tekrar Kozmopolites’i üretti. Yahudisi, Ermenisi, Rumu birlikteydi; Bektaşilik ve Mevlevilik gibi bu işleri kolaylaştıran iki yorum gücü de bu entelijansiyanın oluşmasına yardımcı oldu. Fakat 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başı II. Meşrutiyet ve Cumhuriyetle birlikte biz bu hikâyeyi, unuttuk. Dahası bu hikâyeyi anlama, yorumlama şansımız bile kalmadı. Problem Türkçülükte oluştu, yeni bir ırk, toplum, devlet yaratıldı. Yaratılırken siyasi merkez zayıfladığında farklılıklar tehlikeli hale gelir. Olan buydu.”
Zihin haritamızın resmidir
Birlikte yaşamanın muhabbeti öyle lütuf diye verilen bir şey değil. Uğruna emek harcaman gerekiyor. Hele de zihin haritamız bu derece sınırlanmışken. Dücane Cündioğlu elinde bir kalem, beyaz sayfanın ortasına Türkiye haritasını çiziyor kabaca. Karadeniz’den, Akdeniz’den, Doğu’dan ve Batı’dan anladığımız sınırların daracık çerçevesini gösteriyor. Bütünlük içinde okuyamadığımız tarihi, Misak-ı Milli ile kısıtladığımız coğrafyamızı. “Muhabbet, korku karşısında dayanıklı değildir. Ona aklın destek vermesi lazım” diyor düşünceli düşünceli.
Bu aklı, bu muhabbeti siyasetten beklediği de yok. “Siyaset gücünü ayrımlardan alır. Siyaset bir simülasyon. Birleştiren sanat ve kültürdür” diyor. Ben kültür politikalarını, hâlâ kaçıncı kuşaktır okutulan ders kitaplarını ve elbette yaşadığımız onca acıyı düşündüğümde ona kıyasla karamsarım. O ise başta kendi değişiminden hareketle İslami kesimdeki dönüşümleri birebir yaşadığı için iyimser. Sanatı, sinemayı, mimarlığı, içinden geçtiği şehirler, filmler ve mabetler üzerinden yorumladığı üç kitabı aynı anda yayımlandı. Tabloları yorumladığı dersleri muhafazakâr kesimden coşkulu öğrencilerle dolup taşıyor. Ulaşıldığını bilmenin inancı onunkisi.
Şehirle gelen iyimserlik
“Biraz iyimser bakmak lazım. Dindarlar bu milliyetçi söyleme eklemlenerek, korkuyla olaylara bakarken şehirleşmeyi arzuluyorlar. Siyasetin dili dışında Kozmopolites uç veriyor. Eğer direnmezsek siyaset yumuşamaya izin vermeyecektir. Eğer üslubu iyi kullanabilirsek siyaseti hizaya getirebiliriz. Bu insanların değerlerini temsil eden biriyim. Yazıp çizen insanların bu muhabbet ve şefkati gösterebileceklerine inanıyorum. Kozmopolites açısından bakıldığında ‘yukarıda’ geçiş çok, mesele insanlara orayı gösterebilmekte. Düşünürler, sanatçılar arasında borçlanma daha çok. Ben niye bu borçlanmayı inkâr edeyim ki. Ben bir Heidegger’e, Wittgenstein’a, Kafka’ya borcumu nasıl inkâr edebilirim ki. Ben bir azizden söz eder gibi Kafka’dan, Van Gogh’dan söz ediyorum. İşin özü şu: Anlamak zorundayım. Bu yaşamda anlamayı istemekten başka bir gaye bulamadım.”
Çözüm ille de şehir. Dini de dengeleyebilecek olan şehir. “Kozmopolites’in tehlikeli yanı. Üç büyük dinin başkenti Kudüs. Ama Kudüs’te Kozmopolites sıfır, aralarında hiç diyalog yok. Çünkü sırf din var ve herkes en dibine kadar ben haklıyım diyor. Sırf inanç işe yarasaydı Kudüs herkese örnek göstereceğimiz bir yer olurdu. Mekke zaten herkesi kucaklamıyor. Sadece müminler oraya girebilir. Ama Allahtan İstanbul dini merkez değil. New York, Paris öyle değil. Yaşamın geniş alanları, büyük şehirler bize insanların inanmaktan başka yapabilecekleri şeyleri de gösteriyor; düşünmek gibi, duygulanmak gibi. Kozmopolites şehirle sirayet edecek. Şehirde Kozmopolites kaçınılmaz olarak ortaya çıkacak. Şu an Türkiye’de gayrı safi milli hasıla arttı. İki türlü sıkıntı vardır. Biri geçim sıkıntısı, biri can sıkıntısı. İnsanların %90’ı geçim sıkıntısı ile maluldür, orada düşünce ve sanat olmaz. Can sıkıntısı başladığında bunun tek çaresi vardır, düşünce ve sanat. Şehir böyle başlar.”
Keşkesiz bir hayat
Dücane Cündioğlu en zorunu başarmış. Kendiyle, nefsiyle verdiği mücadele sonrası belli ki pek çok yanını kabullenmeyi ve bir miktar tevekkülü öğrenmiş. Kendini kandırmayan bir insanın başkalarının manipülasyonuna da izin verecek hali yok. “Peygamber efendimiz ‘levla’ yani keşke demeyi tavsiye etmiyor. O yüzden ben de doğru bulmam. Çünkü ben öyle inanmıştım. Yanlıştı ama öyle inanmıştım. Türkiye’nin tarihi ile benim kişisel tarihim aynı. Türkiye ne tür kırılmalar yaşıyorsa, ben de onu yaşıyorum. O mu benden önce geliyor, ben mi ondan önce gidiyorum. O benden önce geliyor; kategorileri o koyuyor ve beni dönüştürüyor. Ama zannediyorum on yıldır bunu beceremiyor. Ben ona rağmen düşünmeyi biliyorum. Ben artık kendim için, kendi kavramlarımla düşünüyorum. Kendi istediğim yönde düşünüyorum. Bu benim için çok zor oldu. Koca bir yaşamı toplum dışı olarak geçirdim. Arapça öğrenirken öyle demiştim. Hiç kimse beni Allah, kitap, İslam deyip cepheye süremeyecek ve aldatılmayacağım demiştim. Ben aldatılmamak, tongaya basmamak için bu kadar öğrendim. Kendim için düşündüğümü biliyorum artık.”
Keşke dedim, bugünkü bilinciyle Dücane Cündioğlu Agos’u bilseydi, Hrant Dink’in insan sesini işitseydi. Eminim etkilenirdi ve etkilerdi de. Halleşirdik. Elbet, hayat döngüsünde hiçbir şey için geç değildir ve hatta bazen zamanı ancak gelir. Belki bu da bizim zamanımız, kimbilir.
“İnsanın haysiyetine umutsuzluğu yakıştıramam” diyen bir insan o. Günlük siyasete uzak duran, televizyonsuz, gazetesiz, sadece kitaplarla baş başa bir hayat kuran insan. Ama işte Kozmopolites ister istemez, “E bu insanlar, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler neden gitti?” diye sormayı, o sorunun yanıtları üzerinden yeniden yan yana durmayı dayatıyor. Üstelik bu kadar sahici bir insan tanıyınca, bırakın siyasi pragmatizmi, basbayağı gönlü Ermenilere de açılsın, onları da ilk elden bilsin, kucaklasın istiyorum. Tıpkı benim de onu kucakladığım gibi. Onca saat sonunda kucaklaştığımız gibi. Muhabbet dediğin de birbirinin gönlünde kalmaktan başka ne ki. Bu da benim iyimserliğim.
Gerisi Allah kerim.