31 Ekim 2021 Pazar

İCAT ÇIKARANLAR SINIFI

Bahar Eriş


Yoklama çağlar boyu sürdü, isimler değişti, hikaye değişmedi:Deha asla cezasız kalmadı, cezasız kalanlar da asla dahi olmadı.

Charles Darwin-Jamie Oliver - Maryam Mirzakhani –

Picasso -Einstein-Lenoerdo da Vinci

Okulun ilk günüydü. Bodrum katındaki loş, rtubetli sınıftaki çocukların bir ortak noktası vardı: Hepsi “sorunlu”ydu, sürekli icat çıkartıyor, öğretmenlere illallah dedirtiyorlardı.

Sınıfa giren öğretmenin yüzü asıktı.Okul yönetimi bu haylazları ancak onun yola getirebileceğini düşünerek bu zorlu görevi ona vermişti. Kararlıydı, görevinin hakını verecekti.Selam sabahla vakit kaybetmeden konuya girdi.

-Bu yıl öğretmeniniz benim.Adınızı okuyunca elinizi kaldırın. Kim kimmiş bilelim, gardımızı baştan alalım.

Yoklama listesine baktı:

-Charles hanginiz?

-Benim öğretmenim.

-Niye buradasın?

-Küçükken her şeyi çok yavaş öğreniyormuşum. Şimdi de çok kötü bir öğrenciyim. Daha doğrusu okuldaki konular ilgimi çekmiyor. Okulda şiir yazmak önemli. Tembel değilim,şiir dışındaki konulara çok çalışıyorum. Hiç kopya da çekmedim. Ama öğretmenlerim ve babam zekamın çok düşük olduğunu düşünüyor.

-Sen öyle düşünmüyorsun yani!

-Doğaya, bitkilere çok meraklıyım. Babam köpek sevmekten, fare yakalamaktan başka bir şey bilmediğimi söylüyor. Ailemizi rezil edecekmişim. O tanıdığım en iyi kalpli insan ama, bana haksızlık ediyor.

-Baban haklı olmasa burada olmazdın. Otur. Jamie sen neden burdasın.

-Disleksi yüzünden. Okuma güçlüğü de diyorlar.

-Sende bir şeyin eksik olduğu belli de...

-Herkes aptalmışım gibi davranıyor, oysa sadece farklı öğreniyorum. Dersin ortasında sınıfa gelen biri beni özel eğitim dersi için almaya geldiğini söylüyordu. Sınıftakiler dalga geçiyordu. Oysa iyi yapabildiğim başka bir sürü şey var.

-Neymiş mesela?

-Tat ve koku algım çok iyi. Ellerimle bir şeylet üretmeyi çok seviyorum. Okulda ellerimizi yazı yazmak dışında kullanmıyoruz.

-Okumayı beceremediğin sürece şansın yok. Otur. Lui ve William. Tanışıyor musunuz?

-Evet. İkimize bir test yaptılar. Testi geçenler Prof. Terman'ın araştırmasına dahil edildi. 1528 çocuk seçildi. Onları hayat boyu izleyecekler. Biz araştırmaya alınmadık.

-Ne testiymiş bu?

-Adı IQ testi. Zeka testiymiş.

-Eh, zeki olsaydınız seçilirdiniz. Neyse, zaten Nobel alacak gibi bir haliniz yok. Maryam kim? En önde oturan kız çocuğu elini kaldırdı:

-Buradayım. Matematikte “umutsuz vaka” olduğumu söylüyorlar. Halbuki geçen gün kardeşimin verdiği dergideki zor matematik bulmacasını bulmaya çalışmak çok zevkliydi.

-Bu iş öyle oyunla, eğlenceyle olmaz kızım. Matematik ciddi iştir, kafa ister. Kız olduğun için matematiğinin kötü olmasına şaşırmadım. Gerçi burada matematikten çakan Poblo da var.

Pablo onu duymamıştı. Harıl harıl bir şeyler çiziyordu.

-Dünyadan Pablo'ya! Bakıyorum sanatınıza dalmışsınız beyefendi, yeri zamanı mı?

-Ben her yerde, her zaman resim çizebilirim. Hatta başka bir şey yapmak istemiyorum. Çizerken dünyayı unutuyorum; açlığı, susuzluğu, zamanı... ve dersleri!

-Her an çizermiş, dersi unutuyormuş. Dil pabuç! İşte hep bu asiliğiniz yüzünden kaybediyorsunuz. Okul burası, resim atölyesi değil! Müzikten, resimden kimin karnı doymuş hem? Boş işler bunlar. Bırak kalemi, anlatılanları dinle.

-Ama çizerken daha iyi odaklanıp dinliyorum.

-Bana itiraz mı ediyorsun? Bir daha kimseden itiraz istemiyorum. Albert

hanginiz? Arkadan bir el kalktı.

-Oğlum o saçlar ne öyle, papaz gibi? Yarın doğru düzgün saçını tara da gel, düzen istiyorum bu sınıfta! Farklı olup öne çıkmaya çalışanı disipline veririm. Seni niye buraya attılar?

-Geç konuştum. Gerçi bence erken-geç çok göreceli kavramlar. Bir öğretmenim “her çocuk kendi hızında ilerler” diyor.

-Görelilik teorilerini kendine sakla. Soruma cevap ver.

-Okumayı çok zor öğrendim. Matematik formüllerini de çok zor ezberliyorum. Yazı yazmayı sevmiyorum. Ben hayal kurmayı seviyorum. Bir ışık huzmesi yanında seyahat eden bir çocuk hayal ediyorum.

-Hayalperestliğin faydası olsa, bu sınfta olmazdın. Arkamı döner dönmez dilini çıkardığını da görmedim sanma. Ne dalgacıymışsınız siz ya, buraya topladıklarına şaşırmadım. Leonardo burada mı? Öğrenciler dalgın dalgın pencereden dışarıyı seyreden çocuğu işaret etti.

-Oğlum, ilginç bir şey varsa söyle biz de bakalım. Sorunun nedir?

-Her şeyi merak ediyorum. Her şeyi denemek istiyorum. O yüzden başladığım işi bitiremiyorum.

-Merakmış. Dikkat dağınıklığı onun adı. Tembelliğinize kılıf uydurmayın. İcat çıkarmayın.

Okuduklarınız bir kurgudan ibaret değil. Her biri ayrı dönemlerde yaşanmış gerçek hikayeler.


Yapabildikleri görmezden gelinip sürekli yapamadıklarına odaklanan bu “sorunlu” çocuklarneyse ki okulun eğitimlerine engel olmasına izin vermedi.

Köpek sevmekten başka işe yaramayan Charles, büyüyüp evrim teorisinin babası Charles Darwin oldu.


Herkesin dalga geçtiği disleksili Jamie, dünyaca ünlü şef Jamie Oliver'dı.


Matematiğe “kafası basmayan” kız, Fieldis Madalyasını kazanan ilk kadın matematikçi Maryam Mirzakhani'ydi.


Zekası kıt Pablo, eserleriyle çığır açan Picasso'ydu.


Aptal olduğu gerekçesiyle okuldan atılan Albert, fizik dehası Einstein'dı.


Bugün yaşasa dikkat eksikliği bozukluğu tanısı alıp ilaç kullanacak olan dalgın oğlan, tarihteki en büyük dahilerden Lenoerdo da Vinci'ydi.

Onlar merak etti, sebat etti sorguladı, itiraz etti, hayal kurdu, risk aldı, yanıldı, kuralları yıktı, kuralları yazdı, suçlandı, dışlandı, cezalandırıldı, ama tutkuyla yola devam ettiler.

Onlar okulda başarısız olmadı, okul onlarda başarısız oldu. Yoklama çağlar boyu sürdü, isimler değişti, hikaye değişmedi. Deha asla cezasız kalmadı, cezasız kalanlar da asla dahi olmadı.

Aziz Nesin:

Dalga mı geçiyorsun, düşler mi kuruyorsun / Öyle sonsuz, sınırsız düşler ki çocuğum / Düşlerini som somut görüp şaşsınlar / Böyle bir dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler / Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum / Derlerse ki bu işler bir şeye yaramaz / De ki bütün işe yarayanlar / İşe yaramaz sanılanlardan çıkar.”



 

29 Ekim 2021 Cuma

 

DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ

Selahattin DEMİRTAŞ


Demokrasi Tanımı – Demokrasi Kültürümüz Yok – Demokrasi

Devlet Tarafından İnşa Edilemez – Demokrat Olmasanız Ne Yazar!  Hiçbirimiz Henüz Kültürel Açıdan Demokrat Değiliz -     

     

Hayatta eksikliğini en çok hissettiğimiz şey her neyse, haliyle en çok onu arzular, onu ararız. Son yıllarda demokrasiyi bunca tartışmamızın, mücadelemizin odağına yerleştirmemizin nedeni de budur ve doğaldır, olması gerekendir. Çünkü yaşananlar, yaşatılanlar toplumu ve bireyi nefessiz bırakıyor, yaşam alanlarımızı daraltıyor, zaten azıcık kalmış neşemizi de çalıyor, ekmeğimizi de.

Demokrasi, anlamı üzerinde uzlaşılabilmiş bir kavram değil. Hakkında herkesin kendine özgü bir tanımı var. Kim en çok neyin yoksunluğundan muzdaripse oradan tutarak tanımlıyor demokrasiyi. Her birimiz kendi yaramızı, kanayan yerimizi tutarak demokrasi denilen merhemi arıyoruz. Bunda yadırganacak, anormal görülecek bir şey yok, bu da doğal.

Evrensel hukuk ve insan hakları belgelerine dayanarak genel bir demokrasi tanımı da yapılabilir. Devlet yönetiminde, toplumsal ilişkilerde, ekonomide, bireyler arası ilişkilerde veya özel alanda demokrasinin asgari ilkeleri rahatlıkla belirlenebilir. Atina şehir devletlerinden bu yana süregelen demokrasi uygulamaları incelenerek en iyi demokratik yönetim modelinin ne olduğu da teorik açıdan ortaya konulabilir. Demokratik ilkeler Anayasa’ya, yasalara, yönetmeliklere, bürokrasiye tümden hakim kılınabilir.

Bunların hepsi mümkündür ve olasıdır. Hepsi ve daha fazlası Türkiye’de de yapılabilir. Zaten önümüzdeki seçimi bu denli önemli kılan da tarihimizde ilk defa bir seçime demokrasi isteğini, demokrasi vaadini merkeze oturtarak gidecek olmamızdır. Bu, güzel ve sevindirici bir gelişme. Bedelleri ağır olmuştur ancak nihayet demokrasi arayışı toplumsal ve siyasal muhalefetin öncelikli gündemi haline gelmiştir. Bunu küçümsememek lazım. Bu kazanımları bir kenara koyalım, tamam. Fakat benim içim yine de rahat değil. Halen bir şeyler eksik sanki. Hem de esaslı bir şeyler. O halde ben de en fazla kanayan yerimden tutarak anlatmaya çalışayım.

DEMOKRASİ KÜLTÜRÜMÜZ YOK

Çoğunlukla annelerimize borçlu olduğumuz bir mutfak kültürümüz var, değil mi? Annelerimiz bu kültürü kendilerinden önceki nesillerden devralmış, üstüne kendi birikimlerini de katarak günümüze kadar taşımıştır. Sıradan ve basit gibi görünen bir mutfak kültürünün oluşması bile yüzyıllara dayanır. Öyle, göründüğü gibi kolay oluşmaz, kolayca da yok olmaz. Kültürün genel özelliğidir bu. Mutfak kültürümüz yaşamımızın o kadar doğal bir parçası haline gelmişti ki, komşudan gönderilip soframıza konulmuş bir yemeği bile tadına bakar bakmaz fark ederiz. Ya tuzu ya baharatı ya da pişme seviyesi annemizinkinden mutlaka farklıdır.

Bir davranışın kültüre dönüşmesi için nesiller boyunca sürdürülmüş, tekrarlanmış olması gerekir. Dini inançlarımız, dillerimiz, geleneklerimiz, yaşam tarzlarımız nesiller boyunca sürüp gelebilmişse kültürümüzün parçası olabilmiştir ancak. Peki bütün bu kültürel mirasımız içinde demokrasinin yeri ne kadar? Maalesef yok denilecek kadar az. Hatta üzüntüyle söyleyebiliriz ki bizim bir demokrasi kültürümüz yok. Mutfak kültürümüzün yüzde biri kadar bile demokrasi kültürümüz yoktur. Çünkü geçmişte nesiller boyu sürdürülebilmiş bir demokrasi deneyimimiz yok. Tersine, sık sık kesintiye uğramış, darbelenmiş demokrasi enkazının afetzedeleri gibiyiz.

DEMOKRASİ DEVLET TARAFINDAN İNŞA EDİLEMEZ

Peki hal böyleyken, önümüzdeki seçimle birlikte demokrasiye geçeceğimize dair umut pompalamanın kime ne yararı olabilir? Baskıcı bir yönetimin değişmesi, otomatik olarak demokrasiye geçtiğimiz anlamına mı gelir? Elbette hayır. Meselenin bu kadar basite indirgenerek ele alınması, doğrusu canımı çok sıkıyor.

Güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçilince her şey tastamam olacakmış gibi bir hava yaratılıyor sanki. Ben bu bakış açısını son derece yetersiz görüyorum. Devlet yönetimi, eskisine göre kısmen demokratikleşince demokrasi sorunu tümden çözülecek diye düşünenler demokrasiyi zerrece bilmiyorlar kanımca. Oysa demokrasi devlet tarafından inşa edilmez, devlet demokrasi kültürünü yaratmaz, yaratamaz. Devlet, en fazla demokrasinin önünde engel olmakta çıkabilir veya demokrasi kültürünün gelişmesine destek olabilir. Demokratik devlet budur, bu kadardır.

Demokrasiyi inşa edecek olan, giderek bir kültüre dönüştürecek olan esas özne toplumdur, bireydir. Toplum ve bireyler de bunu siyasetle değil, sadece ve sadece eğitimle (milli eğitimi kast etmiyorum elbette), sanatla, edebiyatla yapabilir. Çünkü demokrasi bir yasa, anayasa meselesi değil, kültür meselesidir. Anayasa ve yasalar, bu sürece yasakçı olmamakla yardımcı olabilir sadece.

DEMOKRAT OLMASANIZ NE YAZAR!

Mesela eğitim müfredatına ilkokuldan üniversiteye kadar zorunlu insan hakları, ayırımcılık, demokrasi, eşitlik dersleri konulmadan; evrenin, yerkürenin, insanlığın bilimsel ve evrimsel tarihi anlatılmadan; dinler, inançlar, devletler tarihi objektif şekilde bilimsel olarak öğretilmeden profesör yetiştirseniz de demokrat insan yetiştiremezsiniz.

Sinema filmlerinde, dizilerde, reklamlarda, tiyatro oyunlarında, romanlarda, öykülerde, resimlerde adaleti, kadın özgürlüğünü ve eşitliğini, tarihsel acılarımızı ve travmalarımızı, sömürüyü, doğa katliamını, hayvan dostlarımıza sevgiyi anlatamamışsanız sanatçı olsanız ne yazar dünya starı olsanız ne yazar.

Sivil toplum örgütlerinde, medyada, üniversitelerde, sendikalarda, fabrikalarda, siyasi partilerde demokratik işleyişi, karar alma ve denetleme süreçlerine hakim kılmamışsanız emeğin ve emekçinin hakkını layıkıyla teslim etmemişseniz başkan olsanız ne yazar patron olsanız ne yazar rektör olsanız ne yazar.

Kadını eve kapatmayı maharet sayıp ona köle gibi davranıp söverek, onu döverek, katlederek, aşağılayarak kendi kişisel iktidarınızın keyfini sürerken güçlendirilmiş parlamenter sistemi savunsanız ne yazar muhalif olsanız ne yazar.

Sizin kimliğinizden, dininizden, mezhebinizden, cinsiyetinizden, milletinizden olmayana selamı bile çok görürken; partinizden, mahallenizden, tuttuğunuz takımdan olmayanla aynı masaya oturmayı, aynı fotoğraf karesine girmeyi zul sayarken yüzde 60 alsanız ne yazar yüzde 90 alsanız ne yazar.

HİÇBİRİMİZ HENÜZ

KÜLTÜREL AÇIDAN DEMOKRAT DEĞİLİZ

Demokrasi bir kültür meselesidir. Seçim sandığına sıkıştırılamayacak kadar ciddi bir yaşam tarzıdır, davranışlar bütünüdür. Bizim neslimiz demokrasinin kültüre, bir yaşam tarzına dönüştüğünü görebilecek kadar uzun yaşamayacak. Ancak bizim neslimiz, demokrasi kültürünün tohumlarını bu kadim coğrafyaya atmakla sorumlu ve görevlidir. Bu nedenle, seçim çalışmaları dahil olmak üzere tüm süreçler geleceğin demokrasi kültürünü inşa etmenin parçası olarak ele alınmalıdır. Tüm söylemler, tüm programlar, tüm ilkeler, tüm planlamalar bu amaca hizmet edecek düzeyde öngörüyle hayata geçirilmelidir. Yüzeysel ve taktiksel demokrasi yaklaşımları demokrasinin kökleşmesine, kurumsallaşmasına ve giderek bir kültüre dönüşmesine katkı sağlamayacağı gibi, demokrasi yürüyüşünü de sonuçsuz bırakır.

Unutmayın ki hiçbirimiz henüz kültürel açıdan demokrat değiliz; ya teorik demokratlarız ya da sahte demokratlar. Meseleye bir de buradan bakalım istedim, işin esası budur bence. Yoksa iktidarlar gelip geçicidir, bugün var yarın yoklar. Demokrasi kültürü yeşerirse işte o, kalıcı bir kazanım olur ve hiçbir iktidar onu toplumun elinden alamaz. Mutfak kültürümüz gibi kalıcı olur. Şimdi mutfakta çalışma zamanı. Hep birlikte.





27 Ekim 2021 Çarşamba

 

SEVGİ HAKLARI BİREYSEL BEYANNAMESİ

Hasan Gürkan

Madde 1:

SEVME HAKKI

Her insan sevme, sevilme, cinsel tercihini özgür olarak yapma ve bunu hiçbir baskı olmaksızın yaşama hakkına sahip olarak doğar. Bu hak hiçbir sosyal, siyasi, dini, felsefi, ideolojik, ahlaki, ırksal vb. mülahazalarla sınırlandırılamaz.

Sevme hakkının zarf ve mazrufuna dokunulamaz.

Madde 2:

SEVME YETENEĞİ

Sevme yeteneği insanın insanlaşma sürecinin temel belirleyicisidir. Bu yeteneğin sınırsız bir biçimde gelişmesi ve kendini özgürce ifade etmesi için çalışmak insanlık vazifesidir.

Sevme yeteneği, sevme hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. Hakim ideoloji, gelenek, görenek ve aile ahlakı ile ters düşme, çatışma gibi endişelerle sevme yeteneğinin gelişimi kösteklenemez.

Madde 3:

CİNSELLİK

Cinsellik sevginin ayrı veya aynı cinsten iki ya da daha çok kişi arasında en üst düzeyde ve en yoğun olarak yaşandığı alanlardan başlıcasıdır. Cinsellikte önceden belirlenmiş normlara, rasyonaliteye, ‘akıllılığa’ hesaplılığa, tutumluluğa ve ayıba yer yoktur. Paylaşılması şartıyla cinselliğin her biçimi insan içindir ve güzeldir.

Madde 4:

SEVGİYE AYKIRI DUYGULAR

Mülkiyet, sahiplenme, kıskanma, borçluluk, ketumluk, gizlilik, tedbirlilik, suçluluk gibi duygular sevginin tabiatına aykırı, sevgi dışı ve sevgiye zararlı duygulardır. 

Madde 5:

ZORLAMA SEVGİYİ RED VE İNKÂR HAKKI

Hiç kimse kan, akrabalık bağı, ortak geçmiş, tanışlık gibi gerekçelerle veya toplumca kutsal sayılan kişi, kavram ve değerleri sevmeye zorlanamaz.

Herkes ‘diğerlerinin’ sevdiklerini sevmeden yaşama hakkına sahiptir.

Madde 6:

SEVGİ SUÇU

İnsan yüreği aynı anda iki ve daha çok kişiye karşı duyulan sevgi, aşk ve cinsel arzuyu barındıracak kadar geniştir. Bir sevgiyi diğer bir sevginin rakibi, karşıtı, düşmanı,  yok edicisi olarak anlamak, bir sevginin ‘korunması’ adına da olsa diğer bir sevgiyi öldürmek sevgi suçudur. 

Madde 7:

SEVGİNİN KORUNMASI

İnsan ilişkilerinde, kendi tabiatına aykırı bir sürü etkenin kuşatması, saldırısı altında olan sevgi korunmaya, özen gösterilmeye, emek verilmeye muhtaçtır. Bedeli ödenmeyen sevgi ölür.

.


25 Ekim 2021 Pazartesi

 

BALDIZLA ZİNA FETVASI

Feminist Berrin Sönmez



Fıkhın ve fakihlerin eril-ruhban oluşuna mükemmel örnek: Baldızla zina fetvası

Pagan kültürlerdeki yarı tanrı konumuna oturtulmuş olarak karşımıza çıkarıyorlar fıkıh ilmini...



                  Güldünya Tören

Güldünya Tören, kadın cinayetlerinin cins kırım olduğu görüşünü de ispatlayan sembol isimlerinden. Gerçi toplumda töre cinayetlerinin sembolü olarak hatırlanır ama adı ister kadın cinayet ister töre cinayeti olsun bu bir cinskırım sembolü. Cinsel saldırıya maruz bırakılan kadının “kirlenmiş/kirletilmiş” sayılarak suçlu görülmesi ama failin sadece evlilik yükümlülüğünü üstelenmesini isteyen, kadın onurunun hayat boyu çiğnenmesini önemsiz sayan adetlerin sembolüydü Güldünya. Tecavüzcü Servet Taş, aşiret tarafından Güldünya’yı kuma olarak “almakla” yükümlü kılınmıştı. Güldünya bunu kabul etmeyince ölüm fermanı verildi. Tecavüz eden erkek için değil Güldünya için ölüm kararı çıkması, eril failin kayırıldığı, kadın mağdurun cezalandırıldığı insanlık dışı, korkunç alışkanlıklardan. İnsaniyet bilincindeki iyileşmelerden uzak, ilk çağların pagan kültürlerinden günümüze taşınmış bu adet hala kadınların canını almaya devam ediyor. Çünkü din adına sürdürülüyor pagan alışkanlıklar.

                                                   Diyanet

Günümüzde din adına pagan alışkanlıkları sürdürme işini de Diyanet üstlenmiş halde. Cumhuriyet Gazetesi’nin Diyanet’ten baldız fetvası başlıklı haberi hemen Güldünya’yı hatırlattı. Nasıl da özgür ve özerk birey olduğu gerçeği yok sayılıp, suça maruz kaldığı dikkate alınmadan ailenin, aşiretin şerefinden ibaret nesne sayılarak yok edilmişti Güldünya. Tıpkı Diyanet’in fetvasında baldızın yok sayılması gibi. Tek sorun erkeğin nikahı, düştü mü düşmedi mi sorusuna cevap bulmak olarak görülmeye devam ediyor hala çünkü tüm eril bakışlarda olduğu gibi Diyanet tarafından da kadınlar, erkeklerin elinde seks oyuncağı olarak görülüyor hala. Şeref denilen şey erkeğe ait kabul ediliyor. Ve “şeytana uyup bir kusur ettiğinde” erkeğin şerefine halel gelmemesi için o erkek kayırılıyor, tereyağından kıl çeker gibi kolayca dini yorumlarla yani fıkıh ehlince, kolaylıkla sıyrılıyor, o kusurdan. Şeytanın ta kendisi olduğu halde şeytana uymak olarak tarif edilen eril zihniyetin işlediği o suçtan zarar gören kadının, kadınların, esamisi okunmuyor. Diyanet fetvalarıyla aşiret kararları arasında milim fark yok.

Bu uzun girişten sonra asıl meseleye gelecek olursam derdimin Diyanet tarafından yukarıda bağlantısını verdiğim haber üzerine yapılan açıklama olduğunu belirteyim. Açıklama da yine aynı gazeteden alınarak buradan okunabilir. Ancak buraya da alıntı yapmadan meramı ifade pek mümkün olmaz. Şöyle buyurmuş hazreti Diyanet açıklamasında:

"Fetva konusunda İslam hukukunda köklü bir gelenek ve güçlü bir usul vardır. Nasıl fetva verileceği ve fetvanın sonuçlarının nasıl uygulanacağı bu metodolojiye göre belirlenmektedir. Tüm bunları göz ardı ederek fıkhi metinler ve hükümler üzerine yorum yapmak, yanlış anlaşılmalara ve vahim sonuçlara yol açacak büyük bir cehalettir.” Hey gidi biz cahiller! Bilmez değiliz cehalet dediğinizde kastettiğiniz asıl sıfatın “bre ölümlüler” mealinde olduğunu.


     Fakih Ahmet

O köklü gelenek ve güçlü usul ile yaratılan gizem bulutu artında fıkıh ilmini, usulünü ve fakihler olarak kendilerine, Allah ile kul arasında bir makam ihdas ettiler. Ruhban sınıfı inşa ettiler. İslam’da ruhban yoktur, Allah ile kul arasına kimse giremez dedikten sonra verilen bu tür fetvaların anlamı sadece ve sadece “usul-ü fıkıhtan ve fakihlerden başka kimse yoktur” parantezi oluşturdu, bin küsur yıldır. İslam’ın ilk yüzyılında tek hüküm verici Allah iken sonraları Peygamber de İlahî Mesajı naklettiği için hüküm sahibi kabul edildi. Hem de ayetlere mugayir olarak. Çünkü ayetler sadece elçi olarak tanımlar tüm Peygamberleri. Azabı ve müjdeyi haber vermekle görevli elçilerdi ayetlere, Kur’an’a göre. Fakat ayetlere aykırı olarak Peygamber de hüküm sahibi olarak tanımlanmaya başlandıktan sonra gelsin fıkıh ehlinin saltanatı. Peygamber İlahî Mesaja dayanarak hüküm veriyordu ve fıkıh ehli Peygamberin hükümlerini de buna ekleyip biz cahillere yorumlayarak kendi hükümlerini veriyorlardı.

Pagan

Pagan kültürlerdeki yarı tanrı konumuna oturtulmuş olarak karşımıza çıkarıyorlar fıkıh ilmini. Fıkıh ilmi ki hukuktur ama Kur’an anayasa değildir, yasa değildir. Tarih kitabı veya masal da olmadığı gibi… İnsan yaratılmış olanın insaniyet bilincine varıp kemale ermesi, hikmete vakıf olabilmesi için inanç esaslarını, yaşam rehberi olacak prensipler halinde sunmuştur tüm insanlara İlahî Mesaj. Sadece Müslümanlara değil insanlara ama tabi ki bu mesaja uyanlara Müslüman denmiştir. Sadece o mesajın ilk muhataplarını tek muhatap saymak da O mesajı, kazuistik bir yasa gibi değerlendirmek de dine değil kuşkusuz ama Müslüman toplumlara ve birey olarak dindar insanlara zarar, çünkü son derece garip, kabul edilemez, anlaşılması ve tarifi imkansız bir tanrı tasavvuru oluşturuyor. İşte İslam Hukuku denilen Fıkıh ilmi, Kur’an’ı hukuk kitabı ve yasa gibi değerlendirip yanına Peygamber hükmü diyerek çoğunlukla uydurma rivayetleri ekleyerek yorumladığı için o yorumların makbul olanları ki açıklamada “temel kaynaklarımız” olarak geçer, her mezhepte, her Müslüman toplumun kendi şeriatında farklı uygulamalara yol açar. Kur’an tek, yorumlar farklı ama her toplumun fıkıhtan anladığı şey İslam’ın kendilerinin temsil ettiğidir. Burada fıkhın ve fakihlerin ruhban oluşu iddiamı destekleyen anahtar sözcük dinin temsiliyeti meselesi. Malum Katolik ve Ortodoks kiliselerinin savaşı da Protestanlığın ve diğer mezheplerin çıkışı da Hıristiyan dünyada Hıristiyanlığın temsilcisi olmak üzerineydi. Dinde temsiliyet makamı olmak ruhban sınıfının sorunuydu ve gücüydü elbette. O güç bilgiden geliyordu. Dine, İlahî Mesaj'a dair her türlü bilgiye yalnızca kendisinin sahip olduğu zannıyla elde edilen iktidar meselesi yani asıl dert. Bilgi güçtür, dini iktidarın temel kaynağıdır ve dini iktidar siyasal otoritenin ya üzerindedir ya da yönlendiricisidir ve doğu toplumlarında olduğu gibi aracıdır.

Fıkıh, tarih boyunca hep devlet yöneticilerinin otoritesini pekiştirme aracı olageldi. Monarşi de olsa cumhuriyet adını da alsa laik hukuk sistemine sahip olmadıkları veya günümüzde bize yaşatıldığı gibi, laiklik ilkesinin zaafa uğratıldığı dönemlerde din, fıkıh ilmi ve fıkıh ehlinin “ilmi gücü” aracılığıyla, muktedirin otoritesini sağlamlaştırmaya hizmet edecek şekilde kullanılmıştır. Fıkıh, siyasi otoriteye hizmet ettiği gibi şaşmaz bir şekilde ataerkiyi tahkim etme, eril tahakkümü sürdürülebilir kılma aracı oldu her zaman. Allah’ın ayetlerle eşit yaratıldığını söylemesine rağmen ayetleri eğip büken oldu fakihler. Yolsuzluk hırsızlık sayılmadı örneğin. Faizin haram olup olmadığı, devletin ihtiyacına göre belirlendi. Tecavüz ise suç sayılmadı, fail erkek olduğu için. Sadece zina olarak isimlendirildi. Sadece toplum ahlakında yozlaşma olarak görüldü. Bu suça maruz bırakılan kadınların, çocukların beden dokunulmazlığı, onurları hiç aklının ucundan geçmedi fıkıh ehlinin. Tanrı tasavvurunu eril imgeleri yansıtır şekilde sundukları, kadından peygamber olmaz hükmü verdikleri, kendilerine de Peygamberden sonraki hüküm vericilik makamıyla yarı tanrı konumu biçtikleri gibi, kadınlara handiyse kocalarına secde etmeyi tavsiye ettikleri gibi erkeklere aile içinde verdikleri hükümranlıkla özdeşleştirdiler fıkıh ilmini.

Aşırı uzun bir girizgah gerektiren “baldızla zina fetvasının” feminist perspektiften yorumlanışı mecburen sonraki yazıya kaldı. İçinde bulunduğumuz şartlarda ne kadar olursa artık o kadar iyi bir hafta sonu diliyorum.

Bir kez daha ifade edelim ki zina, Allah'ın açıkça haram kıldığı çirkin bir fiil ve büyük bir günahtır. Bu menfur davranışın aile çevrelerine taşınması, aynı zamanda korkunç bir ahlaki yozlaşma ve toplumsal felakettir. Her mümin tarafından bilinen bu kadar net bir konuda algı operasyonlarıyla zihinleri bulandırmaya çalışmak insanlık dışı bir davranıştır."







22 Ekim 2021 Cuma

 

MEHMET UZUN BENİM YAZARIM

Selim Temo’nun 14 yıl önce vefat eden Mehmed Uzun hakkında 13 yıl önce kaleme aldığı yazıyı, küçük değişiklik ve eklemelerle yeniden yayımlıyoruz.*


  DREJ MEHMED

Ağustosun 24’ü olmalı, 2007. Bahçede tek başına oturuyordu. Sırtında krem rengi bir kaban. Doğruldu; uzatamadı elini. Elimi kalbime götürdüm bir uluya selam durur gibi. Yüzüne çöken renk, kirpiklerine, saçlarına uzanan beyazlık, avurtlarında derinleştikçe derinleşen yalnızlık. Onu son kez gördüğümü anlamıştım.


MEHMET UZUN YAŞAR KEMAL

Hiç konuşmamıştım. Bana her döndüğünde gülümsemeye çalışmıştım. Beyaz (beyaz mıydı?) masadaki ellerinden, parmaklarından ölüm tütüyordu. İçimdeki ses orada kırılmıştı işte. Bir yılda otuz yıl yaşlanmıştı yazarım. Dünyaya son sözcüklerini söylüyordu, bunu anlamıştım.

Arabaya doğru giderken bahçe kapısından çağırdı beni alçacık bir sesle: “Aradığında yorulurum diye konuşmuyorsun. Yorulmam seninle konuşmaktan. Sesin, heyecanın iyi geliyor bana” dedi. Boğazım düğümlendi. Ölümle randevusuna geldiğinden beri arar, eşiyle konuşur, sonra da “Mehmed abiye verme, yorulmasın” derdim. Meğer aramadığım sormadığım lafı çıkmış, kulağına kadar gitmiş. Bu yüzden geri çağırmış beni. Ne bileyim, yorulmasın diyordum, ölmesin istiyordum. Benim yazarım benimle beraber yaşlansın.

Kanatları kırık bir turna gibi çıktım bahçeden. Arka koltuktan iyice ufalmış, yumruk kadar olmuş yazarıma baktım. Baktım mı gerçekten? Yalnızca ölümü bekleyen biri değildi o, yalnızdı. O yalnızlıktan korkmuştum. Bir kaderi tersyüz eden yazarım, aynı kadere yeniliyordu. Son hücrelerine kadar direnmişti. Ama bu son, dünya kadar genişlettiği zihninin aynı trajik gerçeğe dönmesine neden olmuştu. Oradaydı işte, ölümün beklendiği yerde ölüm gibi bir simgeye dönüşerek.

HASTANEDE

28 Nisan 2005, saat 19:57’de bir telefon mesajı geliyor: “Sevgili Selim, yine hastanedeyim. Akciğer ve kalp zarları yine su toplamış. Bilgin olsun. Selamlar. M. Uzun.” Birkaç gün sonra eşi Zozan arıyor, kanseri haber veriyor. Oğlumun ilk sözcükleriyle çınlayan bahçemizde yığılıp kalıyorum. “Bu haksızlık” demişim boyuna. Sonra, kendime geldiğimde içimde kötü bir duygunun olmadığını fark ediyorum. Herkese söylüyorum bunu, “göreceksiniz, bir şey olmayacak”.

Son üç yılı yoğun bir dostlukla geçen on üç yıllık bir süreç. Hayatımda on yıl, yirmi yıl öncesinden bahsedebildiğim yaştayım. Şimdi zamana daha fazla ihtiyacım var. Onunla tanışmakla değişen hayatımda hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. O yalnızlığı bahçe kapısında bana verdi sanki. Konuşmaktan çok dinleyen yazarım, birikeni bir yük değil, bir imkân sayan yazarım olmayacak. Gece yarısı arayıp “ka”ları sevimli “ke”lere çevirerek konuşmayacak.

Nasıl anlatabilirim yazarımı? Türlü cümleleri bu yalnız ölümün ağırlığından nasıl kurtarabilirim? Neden sevdim Mehmed Uzun’u, neden yazarım oldu? Sadece ürettiği metinler mi özel kıldı onu, onun dostu olmak mı, bir metninin hayatıma girdiği an mı? Onunla nasıl bir ilişki kurdum, bir sevgi ilişkisi mi, kıskançlık ilişkisi mi? Dünyaya ulusal siyaset içinden bakarken aynı kimliği taşımanın bu seçimde bir etkisi oldu mu?

1994 yılı. Ankara’nın o zamanlar öğrenci evleri ve garsoniyerlerle dolu Batıkent semtinde bir ev. Ahmet Ataş’la yine evsiziz, bir hemşehrimizin yanına sığınmışız. Elektrik kaçak, odalar soğuk, komşular gürültücü, ev gözetleniyor. Hayatımız bütünüyle Türkçenin içinde şekilleniyor. Benim Kürtçeye yönelik ilgim, köylülüğümden kaynaklanıyor, öyle değerlendiriyor “arkadaşlar”. Tam o günlerde Rojek ji Rojên Evdalê Zeynikê’yi


okuyorum. Hayatımda okuduğum bu ilk Kürtçe kitabın tam on bir yıl sonra çevirmeni olacağım!

İlk okuyuşumda anlamakta zorlandım mı, hatırlamıyorum. Ama sözlüğüm yoktu, demek kolay okumuşum. Ancak çevirirken büyük bir sözlüğüm vardı ve ona sıkça baktığımı hatırlıyorum. İlk okuyuşumda romandaki katmanları anlamamışım. Daha çok bilgi edinmişim kitaptan, ne de olsa en ünlü Kürt destancısının hayatı hakkında bir kitaptı! Ama çevirime bir de önsöz eklemiş ve bu metnin bir “roman” olduğunu ısrarla vurgulamışım!

Sonra kitapları Belge Yayınlarından Türkçe çevirileriyle çıkmaya başladı. Kürtçeleri gibi çevirilerini de almadım, ama her kitapla birinci sayfada “yayınlanmış yapıtları” listesinin uzamasını izledim. Gendaş Yayınları sürecinde ise denemelerini okuyordum. Bağırmaktan, daha doğrusu feryat etmekten ibaret bir kültürün içinden süzülüp böyle zarif yazılar yazmasına şaşırıyordum.

Yazarımın Antolojiya Edebiyata Kurdî’sinin de hayatımda ciddi bir etkisi vardır.

1996 yılında, Konur sokaktaki Kelepir Kitabevinden aldım, çok iyi hatırlıyorum. Çocukluğumda ninemden, anne ve babamdan, evimize misafir edilen imamlardan, fakihlerden, dergâhında diz kırıp oturulan şeyhlerden çok şiir dinlemiştim. Bu yüzden kulağımda klasik Kürt şiirinin sesi vardı, ama bir Kürt edebiyatı tarihinin olabileceği bilgisi yoktu. On bir yıl sonra ben de bu edebiyatın tarihi üzerinde çalışacak ve Kürt Şiiri Antolojisi’ni yayınlatacaktım.

Yazarımın geniş okur kitleleriyle buluştuğu günlerde romanlarını okumadım. Hem ne olacaktı ki, Kürtçe yazan bir Kürt yazar nasıl büyük eserler verebilirdi ki? Belgesel mantığıyla yazılmış romanlardı bana göre, okumadan anladığım kadarıyla teknik olarak da zayıf kitaplardı! Sonra, bu kitaplardaki anlatı teknikleri üzerinde çalışacak ve son derece ilginç bulacaktım!

2004’ün 8 ya da 9 Mayısı olmalı. Yaşar Kemal’le görüşüyoruz. “Mehmed’i çağırdım” diyor, “mutlaka tanışmalısınız”. Kullanmayı pek de beceremediği cep telefonundan defalarca arıyor. Çıkageliyor Mehmed Uzun, üstünde krem rengi bir takım elbise. Hafif kilolu, sağlıklı, güler yüzlü, sıcak. Yaşar Kemal ona, Rojek ji Rojên Evdalê Zeynikê’yi yalnız benim çevirebileceğimi söylüyor. “Poe’yu Poe yapan Baudelaire’dir” diyor o da. Bu şekilde en önemli özelliğini öğreniyorum; iltifat etmek.

Onlarca yazarın, kuramcının, kitabın havada uçuştuğu sohbetler, ama hep benzeri iltifatlar eşliğinde. Diğer kitaplarını da çevirme durumu ortaya çıkınca bu yakın okumalar sonucunda anlıyorum ki, Mehmed Uzun Kürtçe yazdığı için değil, büyük romanlar yazdığı için büyük bir yazar – kendimden utanıyorum. Hele Bîra Qederê’nin (Kader Kuyusu) redaksiyonunu yaparken metnin içine giriyorum, delirecek gibi oluyorum. Sesli okuyorum, anlatı tekniğini dahice buluyorum. Dîcle ikilemesiyle bir dilin ne kadar genişleyebileceğini anlıyorum. Onlarca işitsel imaj bulup kaydediyorum.

Yedi romanı da artık bir edebiyat görgüsü edinmiş, ilk gençliğin mesnetsiz itirazı marifet bilen zihninden kurtulmuş biri olarak tamamlıyorum. Artık aynı kimlikten olmanın terkisinde getirdiği ön kabullerden de kurtulmuşum. Büyük bir şevkle çeviriyorum, bir sözlükçe oluşturuyorum, başka metinlere yapılan göndermeleri kaydediyorum. Bir taraftan yazarımla tartışıyorum, bir taraftan yayınevinin editörüyle. Bir monografi hazırlamaya başlıyorum, derinlemesine bir Mehmed Uzun okuması olacak. Çözümlemelerde katılmadığı yerler çok, ama metinle desteklememden etkileniyor. “Bu kitap önemli” diyor, “Kürtçenin önemli eleştiri kitaplarından olacak”. Hem bu konuda, hem de başka konularda gönendirici mektuplar gönderiyor. Onları asla yayımlamayacağım.

Daha pek çok şeyi yazmayacak ve yayımlamayacağım. Her ne kadar ölüm, en özel anların paylaşılmasına bir vesile sayılsa da, kararlıyım. Yaşarken örnek almaya çalıştığım yönlerini şimdi daha fazla sahiplenmeye çalışacağım. Bunların başında, içinde müthiş bir heyecan barındıran yavaşlık geliyor diye düşünüyorum. Yazma ve yaratma tutkusu, boyuna kendi üstüne kapanan anlatılar, farklı bir tarih okuması, sürgün yazarlarla kurduğu kan bağıyla bireyselleşme, hatta bütün edebiyat tarihini bir sürgün edebiyatı olarak görme.

Ben yazarımın aynı zamanda eleştirmeni de olmaya çalıştım. Bu anlamda onun metinlerine, içinden çıkıp geldiği tarihsel yalnızlığı göz ardı ederek baktım. Hem önemli olan şey metnin kendisiydi, hem de “bağlam” soyutlaması, eserinin değerini öteliyordu. Ama böyle bir ölümle başladığı yere döndü sanki. Fizikî olarak değil, yalnızlığın kader olmasıyla.

Yalnızlık demiştim. O müthiş entelektüel çabanın, öğrenilen onca dilin, onca deneysel girişimin, onca kalem macerasının, onca çilenin, onca gurbetin, onca eziyetin, onca dışlanmanın, onca kabulün gelip dayandığı nokta: İçinden çıkılan yalnızlığa ulanmak.

Morgun kapısında. Birazdan cenaze arabasının önüne asılmış fotoğrafındaki o tatlı tebessümün arkasından şehre doğru gideceğiz. Bir milyon kişiden bir kişi eksik olsa, yapayalnız gidecek diye düşünüyorum. Bir milyon kişiden neredeyse bir milyon kişi eksik. Acayip sloganlar. Kameralı cep telefonları ordusu. “Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının” geldiği nokta.

Bir nar ağacı tesellisi.

Ama.

Yalnızlık beterdir ölmekten.

Not: Bu yazı, Mesele dergisinin “Benim Yazarım” dizi yazısı içinde ve aynı derginin Şubat 2008 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

*Gazete Duvar








3 Ekim 2021 Pazar

 

LİCE'Lİ DOKTOR

SAADET'İN TORUNU

PELİN'İM BEN

Pelin Ayık

Düşünün, yıl 1915, dul bir genç kadın, atı ve kucağında bebeğiyle, başka kimi kimsesi yok. Doktor Saadet diyorlar, Lice’nin tek doktoru. Kocakarı ilaçları ile hayat kurtarıyor. İnsanların ona saygısı bundan geliyor. Öyle cesur, öyle becerikli ki, insanlar neredeyse önünde eğiliyorlar. Diyarbakır’a kadar ün salıyor Saadet. Çoluğu çocuğu, yaşlısı, gebesi, sakatı, herkes Saadet’in elleriyle hazırladığı ilaçlarla şifa buluyor.

Liceli Doktor Saadet

1980’li yıllarda cemaatsiz kaldıktan sonra harabe halini alan, ancak Diyarbakır Belediyesi’nin de katkılarıyla yenilenerek ayağa kalkan Surp Giragos Kilisesi yöneticilerinden Pelin Ayık, ailesinin üç kuşağının hikâyesini ve Liceli büyükannesi “Doktor” Saadet’i anlatıyor.

Pek çok Ermeni ailede olduğu gibi, bizim evde de, kalabalık yemek sofralarında, günlük konuşmalardan sonra konu bir şekilde 1915 yılına kilitlenir. O sohbetlerde, defalarca duyduğum hikâyelerin değişik versiyonları anlatılır. Sanki bize kalan bir miras gibi, ölenlerin kulaklarını çınlatmadan, acılarını paylaşmadan içimiz rahat edemez.


Hem anne hem de baba tarafımdan Diyarbakırlıyım. Babam Liceli, annem ise “Çocukluğum dört ayaklı minarenin etrafında oynayarak geçti” cümlesiyle anlattığı gibi, Suriçi’nde doğmuş. Doğrusunu söylemek gerekirse, Diyarbakır’la ilişkim, belli bir yaşa kadar, Mıgırdiç Margosyan’ın kitaplarında anlattığı karakterlerle ya da “Hatırlıyor musun, Diyarbakır’daki ‘kıti’ (salatalık) ne güzeldi!” gibi kulaktan dolma cümlelerle sınırlıydı. Anne babamın doğduğu toprakları gidip görecek kadar yakından bir ilgim yoktu. Hikâyelerden duyduğum kadarıyla, hayalimde bir Diyarbakır vardı, hepsi bu.

Babamın inadı

Eğitime önem veren, Ermeni cemaatinin fazla içinde olmayan mütevazı bir ailenin içinde büyüdüm. Yurtdışında lisans ve yüksek lisansımı tamamlayıp birkaç yıl çalıştıktan sonra 2005’te doğduğum yere, İstanbul’a geri döndüm. 2008’de, babamın cemaat işlerinde aktif olan birkaç arkadaşı; Diyarbakır’da harabe halindeki Surp Giragos’u kurtarmak için ne yapabileceklerini düşünürken, “Bu işi becerirse tek Ergun yapar” diye düşünüp babamın kapısını çalmışlar. Babam, hayatımda tanıdığım en sorumluluk sahibi, çalışkan ve yaptığı hiçbir işi yarım bırakmayan, Alman ekolünden bir yüksek inşaat mühendisidir. Bu kilisenin babam için ayrı bir yeri var, çünkü zamanında dedem tapusunu geri alabilmek için çok uğraşmış. Babam arkadaşlarının teklifini bu yüzden fazla düşünmeden kabul etti ve Diyarbakır serüvenimiz böylelikle başladı.

Sürgünde Ermeniler

Annem pek gönüllü değildi başlarda, korkuyordu. Geçmişin acıları hafızasından silinmemişti. Ama babam olur demişti bir kere. Babamın bitmek tükenmek bilmeyen Diyarbakır yolculuklarına önceleri katılmadım. Ama elinde kocaman dosyalarla, üstü başı kir toz içinde İstanbul’a dönüşlerinin birinde “Benim de ona eşlik etme vaktim geldi artık sanırım” dedim kendime.

Elektrik çarpan Sevo’nun kızı

Uçaktan inip kendimi Hançepek Mahallesi’nde bulduğum o ilk seferde karşımda hemen dört ayaklı minareyi gördüm. Çocukluğumdan beri dinlediğim hikâyeler ilk kez yerli yerine oturuyordu.

Annemin küçüklüğü mesela... Surp Giragos Kilisesi’nin paralel sokağında yaşarlarmış. 8 yaşındayken, evlerine elektrikçi gelmiş. Adam işini bitirip evden çıkmış. Anneannem büyük teyzeme, “Bu adam da evi batırdı, hele bir kova su ver de şurayı sileyim!” demiş. Islak bezle elektrik teline dokunduğu gibi yere savrulmuş. Büyük teyzem o panikle annesinin üstüne atlamış, onu da elektrik kapmış. Annem 8 yaşında, gözlerinin önünde, kucağında sarı kedisi Mestan, annesi düşüyor, ablası da üstüne… O da ablasının üstüne atlıyor, elektrik onu da kapıyor; fakat iki saniye sonra karşıdaki duvara fırlatıyor.

Surp Giragos Kilisesi


Annem 8 yaşında, kedisi, yaşlı babası ve kendinden 20 yaş büyük ağabeyi ve dört ayaklı minaresiyle baş başa kalıyor. Bu hikâye bütün Diyarbakır’a yayılıyor. Herkes yas içinde. Annem, “Sen kimin kızısın,  diye sorduklarında ‘Elektrik çarpan Sevo’nun kızıyım’ dediğimde dizlerine vuran insanlar gördüm ben” diye anlatır.

Soykırım

Benden Paşa torunu olur mu?

Babamlar annemlerin evinin bir paralel sokağında oturuyorlar. Onların evi anneminkinden daha büyük. Avlusunda küçücük bir havuz var. Anneannemin babamlara “Dikkat edin, boğulacaksınız!” diye bağırdığı havuz hayalimde o kadar büyüktü ki, onu ilk kez gördüğümde kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Dedemin Ulu Camii’nin karşısında tuhafiye dükkânı varmış. Paşa derlermiş dedeme, sebebi lise mezunu olmasıymış. Bilgili, herkesin akıl danıştığı bir kişilik. Bir oğlunu Robert Kolej’de, öbür oğlu ve kızını Alman Lisesi’nde okutuyor. Çocukları doğana kadar nüfusunda Müslüman yazıyor. Çocuklar doğduktan sonra tam 3 yıl onları Hıristiyan yazdırmak için uğraşıyor dedem. “Paşa’nın torunu, hoş gelmişsen Diyarbakır’a” selamlarına her seferinde mahcubiyetle karşılık veriyorum. Benden Paşa torunu olur mu?

İşte benim Diyarbakır sevdam hiç bitmemek üzere o seyahatle başladı. Ben buraya aitim dedim, çünkü benim ait olduğum insanlar buraya aitti. Annem çocukluğunda ayrıldığı Diyarbakır’a bir daha hiç gitmemişti. Onların ekmek aldıkları fırını, çocukluklarının geçtiği sokakları gezdim. Süleyman Nazif İlkokulu’nda annem ve babam aynı sınıftalarmış, orayı gittim, gördüm. Evlerini buldum, kapıyı çaldım, kimse açmadı. Kapının önünde, hiç görmediğim anneanneme, teyzeme ve dedeme dua ettim içimden.

14 kiliseden geriye kalan

Sonra Kiliseye girdik. Bir toz bir duman, nefes almak imkânsız. Taş ustaları ellerinde çekiçler, vur babam vur. Güneşin altında saçları, kirpikleri tozdan gözükmüyor. Yürüdüm bahçesinde, kulağımda küçüklüğümden beri duyduğum cümleler: “Çocukluğumuz bu kilisenin içinde geçti… Şu havuzun içinde nasıl da oynardık! Kolumu kilisenin avlusunda kırmıştım…”

Hani filmlerde, kendini geçmişi anlatan siyah beyaz görüntülerin içinde bulursun ya, işte aynen öyle. Sağımda annemin küçüklüğü, kıvır kıvır saçları, ablası ve kuzenleri, koşuşturuyorlar etrafımda. Solumda babaannem ve dedem, babamın ellerinden tutmuşlar, yürüyorlar. Bayram günü kilisenin bahçesi hınca hınç dolu, herkes en güzel elbiselerini giymiş. Kilisenin içinde oturacak yer kalmamış, insanlar bahçeye doluşmuş.

Yenilenen kiliseden içeri girdim, öyle güzel olmuş ki, o kadar huzur veriyor ki insana. Sanki bütün ruhlar benimle beraber. Tanıdık tanımadık herkes orada. “Kaç Ermeni kaldı ki Diyarbakır’da, ne gerek var restorasyona, o kadar masrafa!” diyenlere, ‘Bakın, herkes burada aslında, bütün ruhlar rahatlamış, burada toplanmışlar’, diyebileceğim. Dedem Ermeni başına bürokrasinin koridorlarından ne zorluklarla almış bu kilisenin tapusunu, ben mi sahip çıkmayacağım buraya! Ben mi yeniden ayağa kaldırmayacağım yıkık kiliseyi! Yarın öbür gün, Diyarbakır’daki Ermeniler için de ‘sözde’ dendiğinde, bu kilise olmadan nasıl kanıtlayabilirim kentteki derin aile tarihimin izlerini. Bu şehirde 14 Ermeni kilisesi varmış zamanında, hepsi yıkılmış. Biz buradayken, gücümüz kuvvetimiz yerindeyken, Surp Giragos da mı aynı akıbeti paylaşsın? Ermeniliği geçtim, hangi vicdanlı insan bir ibadethanenin yok olmasına razı gelebilir.

Tanımadan tanıdığım akrabam

Kilisenin bahçesinde bir çardağımız var, görmeniz lazım. Kocaman bir dut ağacının hemen altında, gölgesindeki rüzgârda ne sohbetler ediliyor. Çayımı yudumlarken, yaşlı bir amca girdi kapıdan. Geldi, oturdu yanıma. “Sen kimsin” dedi; dedim “Ben Vakıf Başkanı Ergun Bey’in kızıyım.”Baktı, gözleri doldu hafiften. “Ben” dedi,“Sizin baba tarafından akrabanızım.”

Dedemin hiçbir akrabasıyla tanışma şansım olmamıştı bugüne dek. Babamın anlattığı, “O zamanlar” Müslümanlığı seçmek zorunda kalan akrabalarımız geldi aklıma. Amca, hepimize çok aşina hikâyelere benzeyen hikâyesini anlattı. Durdu, yorgun gözleriyle bana bakıp, “Sen Saadet’e çok benziyorsun” dedi. Evet, Saadet; Lice’nin ufak tefek cesur Doktor Saadet’i.

Saadet: Tek başına bir kadın

Saadet, dedemin annesi, babamın nenesi.1915’te kocası askere alınıp geri dönmemek üzere gittiğinde yeni doğmuş dedemle tek başına… Ailede tek bir erkek kalmamış. Genç daha, kısa boylu, incecik... Bir de atı var, tanımayan yok Lice’de, adı Kolos. Vahşi mi vahşi, kimseyi yanına yanaştırmıyor. Sadece Saadet’e dokundurtuyor kendini. Saadet her yere Kolos’la gidiyor.

Düşünün, yıl 1915, dul bir genç kadın, atı ve kucağında bebeğiyle, başka kimi kimsesi yok. Doktor Saadet diyorlar, Lice’nin tek doktoru. Kocakarı ilaçları ile hayat kurtarıyor. İnsanların ona saygısı bundan geliyor. Öyle cesur, öyle becerikli ki, insanlar neredeyse önünde eğiliyorlar. Diyarbakır’a kadar ün salıyor Saadet. Çoluğu çocuğu, yaşlısı, gebesi, sakatı, herkes Saadet’in elleriyle hazırladığı ilaçlarla şifa buluyor.

Dedem okumak için Diyarbakır’a gittiğinde çok ısrar etmiş annesine,“Sen de gel, ne yapacaksın tek başına Lice’de!” diye. “Yok” diyor Saadet,“Ben burada doğdum, burada öleceğim.”

Bir fotoğrafı bile yok Saadet’in, ona benzeyip benzemediğimi bilmiyorum ama bazı huylarımı ondan aldığım kesin.“İnadı inattı Saadet’in” derler. Annem bazen inadım tuttuğu zaman “Sende Saadet inadı var” der bana. Saadet inat etmiş, Kolos’la tek başına Lice’de kalmış. Yaşadığı onca acıya rağmen kin tutmamış; din, dil, ırk fark etmeksizin hayat kurtarmış son nefesine kadar.

Sanırım insanın sahip olabileceği en büyük zenginlik, ya da evlatlarına, torunlarına bırakabileceği en büyük miras bu hikâyelerdir. Diyarbakır’da tanışma imkânı bulduğum benle akran insanların nenelerinden Saadet’in hikâyelerini dinlemek, hayatım boyunca yaşadığım en derin mutluluklardan biri oldu bana. Birisinin size gelip minnet duygusuyla“Eğer senin nenen olmasaydı benim dedem simdi hayatta olmayacaktı” demesine eş kaç olay vardır hayatta?

Tapu vesikalarındaki yüzler

Babamla kiliseden çıkıp Lice’ye doğru yol aldık. Harabe olmuş bir kilise ve birkaç mezar taşından başka hiçbir şey kalmamış eski Lice’den. Elimizde Saadet’e ait tapular var. Kadastro geçiyor, şimdi tam zamanı aile mülklerine sahip çıkmanın. Lice’nin kahvesinde muhtarı bulduk, beraber Belediye’ye gittik. Babamın elinde 10 tapu var, çıkara çıkara 3 tanesini çıkarıyor görevli. Saadet’in kanından geliyoruz ya, baba kız bir olup inatlaştık. Bulana kadar adım atmayacağız buradan.

Sonunda görevli eski tapu defterini getirdi önümüze. Ortadan açtı defteri, sayfaları hızlı hızlı çevirdi. Gözümün önünden Ermeni isimleri akıyor. Arman oğlu Bedros, Boğos oğlu Tekin... Eski vesikalık fotoğraflarından bana bakıyorlar. Çoğunun kaydının üzerinde “Takipsizlikten durdurulmuş” yazıyor. Birden, adamın kolundan tutuyorum, “Dur!” diyorum,“Geri git, al işte, Saadet oğlu Paşa Sabri… Bir tane daha...” O anki duygularımı kelimelere nasıl dökebilirim bilemiyorum…

Bileğimdeki diken

Eski Lice’ye doğru yol almak için arabaya bindik. Arabanın gidebildiği yere kadar gittikten sonra yürümeye başladık. Yorucu bir yürüyüşten sonra sadece birkaç taşın kaldığı Ermeni mezarlığına vardık. Saadet orada yatıyor. Taşların üzerinde yazı yok. Bizimkinin hangisi olduğunu bilemeyince bütün mezarlar bizim oluverdi. Bütün ölüler için okuduk dualarımızı.

Derken, bileğime koca bir diken battı. Batıl inanç mı dersiniz, yoksa kaderin hiç de tesadüfi denilemeyecek bir oyunu mu? Ben Saadet’in, dikenin battığı yerde yattığına inandırdım kendimi. Durdum ve şükrettim.“Sana çekmekle ne kadar şanslıyım” dedim içimden. Çok iyi biliyorum, Lice’nin o insanları ayırt etmeden seven, herkesin yardımına kosan, cesur yürekli Saadet’i benim içimde yaşıyor.