28 Şubat 2021 Pazar

 

1930'LAR TÜRKİYE'SİNDEN:

KÜRTÇE KONUŞMA, JANDARMA GELİR!”

Hasan Cemal T24

"Pazarda Kürtçe konuştu diye jandarma gelir, elinden parasını alırdı. Bu bana çok acı geliyordu"



Günlüğümün sayfaları arasında dolaşıyorum.

İstanbul, 14 Eylül 1999
Değerli bir Kürt aydını Tarık Ziya Ekinci'yle Kadıköy'de,
Şaşkınbakkal'daki evinde sohbet ediyoruz.
Kürtçe 1925'te yasaklanmış, Tarık Ziya Ekinci de 1925 yılında
Lice'de doğmuş.
Kürtçe'yi yasaklayan 
Şark Islahat Planı'nın 41. maddesinde Doğu ve Güneydoğu illeri tek tek sayıldıktan sonra şöyle denmiş:Hükûmet ve belediye dairelerinde ve diğer kuruluşlarda, okullarda,çarşı ve pazarlarda Türkçe'den başka
dil kullananlar, hükûmet ve belediyenin emirlerine aykırı davranmakla suçlanacak ve cezalandırılacaktır.

Tarık Ziya Bey anlatıyor:

"1932-1933 yılları. İlkokuldayım. Sekiz on komu, yani mezrası olan Karahasan Mahallesi'nde yaşıyoruz. Komlardan Lice'ye gelirdi köylü.Çarşıya yumurtasını, peynirini yoğurdunu getirirdi. Pazarda Kürtçe konuştu diye jandarma gelir, elinden parasını alırdı. Bu bana çok acı geliyordu. Kürtçe konuşmak yasaktı o zamanlar. Babam beni arada bir çarşıya gönderirdi.
Komlardan gelen akrabalara Türkçem'le göz kulak olayım diye. 
Onlar bir köşede durur, esnafla hiç konuşmazlardı.
Ben onlarla fısıl fısıl konuştuktan sonra esnafa gider pazarlığı başlatırdım. Böylece çarşı pazardaki Kürtçe yasağı delinmemiş olurdu. Ben de akrabalarıma yardımcı olduğum, onları jandarma cezasından kurtardığım için sevinirdim.

Tarık Ziya o zamanlar bu yasağa fazla akıl erdiremez. Babası da
bu konuyu hiç konuşmaz onunla. "Çocukken belleğinize ka zınmış, sizde iz bırakmış neler var?.."
Ömür boyu Kürt davasının içinde bulunmuş, solda siyaset yapmış1965'te 
Türkiye İşçi Partisi'nden milletvekili seçilerek Parlamento'ya girmiş, hapsi tanımış, esas mesleği tıp doktorluğu olan Tarık Ziya Ekinci'nin cevabı:

"İlk hatırladığım mı? Okula daha başlamamıştım. Hayal meyal
hatırlıyorum. O zamanlar 
Lice dağın eteklerine uzanırdı. Tepeye
kadar teras teras. Bizim mahallede bir cami vardı Jandarma  mitralyözlerini caminin toprak damının üstüne kurmuştu.
O mitralyözlerin güneş altında nasıl parıl parıl parladığı
gözümün önüne gelebiliyor hâlâ...
"

Çocukluk hatırası olarak silah...Devam ediyor Tarık Ziya Bey:

"Hafızama kazınmış bir başka şey var. Yazları kaldığımız mezraya jandarma gelirdi. Suyun başına oturur
 yanlarına varıp onlarla Türkçe konuşmaktan hoşlanırdım. Bir
seferinde yine yanlarına gitmiştim
.
'At bul!'
 dediler. Halama gittim, 'At yok' dedi. Halama ağır hakaret etti jandarma... Halam, Türkçe bilmese de hakareti fark etti, tepki verdi, Kürtçe küfretti. Bununla kalmadı, küreği eline alınca, jandarma da davranıp dipçikle halama vurdu.
Bunu hiç unutmadım. İçim buruldu. Biz köylüyüz, onlar şehirli diye kendi kendime izah etmeye çalıştım
bunları. Üniversiteye gelinceye kadar
böyle düşündüm
."

Yıl 1942-1943. Tarık Ziya Ekinci İstanbul'a, üniversiteye
gelir. On sekiz yaşındayken İstanbul Tıp Fakültesi'ne girer. 
Milliyetçilik düşüncesiyle nasıl ilk kez karşılaştığını
şöyle anlatıyor: "
Elbise palto verdiler. Sağlık Bakanlığı
finanse ederdi. Sonra dört yıl da mecburî hizmet vardı. Yurtlar da bakanlığa aitti. Yatılı yüz altmış öğrenciydik. Para verilmez, ihtiyaç karşılanırdı.
İstanbul Tıp Fakültesi'nde ilk defa milliyetçilik düşüncesiyle tanıştım.
Nihal Atsız'ın makaleleri kürsüden yüksek sesle okunurdu. Dinlemeyen birini gördükleri vakit, 'Hah işte bak bir komünist!' derlerdi. Anlamıyordum ne olduğunu...

Tarık Ziya Bey anlatıyor

Diyarbakır'da lisede okurken, gazete nedir bilmezdik. Hiç görmedim o kadar yıl.Hatırlıyorum, edebiyat öğretmenimiz,

'Bir de gazete var' diye bir laf etmişti.
Bir gün, tıp öğrencisi Niyazi bir sohbette bağırmıştı, 'Türkçe bilmeyen Türk değildir, bu ülkede onların yeri yoktur!' diye...
Ben de 'Sen ne diyorsun yahu?' diye bağırmıştım, 'Benim halalarım Türkçe bilmiyor. Öyleyse onlar da, ben de Türk
değiliz, yerimiz yok.' Niyazi'den 'Bana göre öyle' cevabını alınca, bu benim benliğimde yara açtı. Yarım yüzyıl
geçti hâlâ unutamadım o sahneyi...
" Böylece bende muhalefet fikri, duygusu uyanmaya başladı. Dışa vuramıyorum,
şekillendiremiyorum, nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Ama içimde bir tepki, bir muhalefet duygusu tomurcuklanıyor.
Bu arada yıl 1945, İkinci Dünya Savaşı bitmiş, Türkiye çok partili rejime doğru yol alıyor. 
Nuri Demirağ'ın partisi var,
yeni kurulmuş. Muhalefet dedik, ona oy verdik.
Çünkü 
Halk Partisi'nden farklı bir şey söylüyor. O yıllarda okumaya başladım. Demokrat Parti kurulmuş, büyük coşku yarattı. Düzene muhalefet varAziz Nesin ile Sabahattin Ali'nin
Marko Paşa'ları, Zincirli Hürriyet'ler... Yurtta, çocukların yanında okumuyorum. Haksızlıklar nedir, özüne inmeye çalışıyorum.Yazın Lice'ye gittim. Bir de baktım, babam CHP'ye girmiş, ilçe başkanı olmuş. Caminin önünde akşam vakti sohbetler yapılır. Kürsülere, yani taburelere oturulur,
ağalar sorar bana:
"Mektepli sen ne diyorsun?.." Bir gün caminin önü tenha, kimseler yok. Demokratlar geldi. Lice'de parti kuracaklarını, kiminle kuracaklarını sordular. Onları eve götürdüm.Ortalıkta gözükmek olmaz.Halk Partisi baskısı çok büyük.Kaymakam neredeyse çarşıya çıkmayı bile yasaklamış. Lice'de onlara beş kişi buldum. Demokrat Parti kuruldu.
Bana da "gir" dediler. "İşimden olurum, Sağlık Bakanlığı'ndan atarlar" dedim.

Bir miting düzenledi Demokratlar Lice'de. Yakınmalar, devlete eleştiriler. Liceli korku içinde, şaşırmış. Akılları almıyor devletin eleştirilmesini.Sesini çıkaramıyor ama içinden tutuyor Demokratları...

Bana gelip diyorlar ki miting sonrası:
"Senin evin demokrasinin kalesi olacak..." Hoşuma gidiyor. Babam sabahleyin

benden memnun, gurur duyar gibi.
Akşam gelince öfkeli. Çünkü kaymakam
çağırıp benim yüzümden azarlamış kendisini.

Bana çıkışıyor: "Sen bela mısın?.. Sen benim başıma Ömer mi kesildin?.."
Ömer, babamın amcasının oğlu.Şeyh Said İsyanı'ndan Lice'de
devletin ilk idam ettiği kişi...
O yıllar, 1924-1925.Lice'de Şapka İnkılabı'nın sonrası.
Şapka satan tek dükkân var Lice'de: Hikmet Çetin'in amcası Tahir...

Ucuza getirip bayağı pahalıya satıyorlar.Ömer de tel çekiyor Ankara'yaMustafa Kemal'e:

"Sıkıyönetim komutanı falan zatla şapka ticareti yapıyorlar; elli kuruşa alıp beş liraya satıyorlar."  Bu ihbar geri dönüyor,

isyan sonrası Lice'den ilk idam edilen babamın amca oğlu
Ömer oluyor. Kaymakam babama demiş ki: "Sen CHP'lisin ama oğlun Demokrat;ikili oynuyorsunuz!"

Babam beni evden kovdu.İstanbul'da, öğrencilik yıllarımda vaktiyle Batı'ya sürgün edilmiş ailelerin çocuklarıyla  görüşürdüm. Edirne'den Yusuf Azizoğlu,Ordu'dan Nejat CemiloğluKütahya'dan Edip Altınakar. Sonra Adana'da liseyi okuyup İstanbul'da hukuk tahsil eden Musa Anter...

Bunların hepsi sürgündeki feodal ailelerin çocuklarıydı. Doğu'ya gidemezlerdi,gitmeleri yasaktı. İstanbul'da oturuyorlardı.

Bizden büyüktüler. Onlardan etkilenirdik.İstanbul şivesiyle Türkçe konuşmaları da hoşumuza giderdi.

Kulak verirdim sohbetlerine: "Bize yapılan baskılar, Kürt olmaktan ileri gelir."Bunlar bizi etkiliyordu.Sürgüne tepki duyuyorduk. Mecburî İskân Kanunu'na,Takriri Sükûn kanunu'na tepki duyuyorduk.

Kendi ailemin içinde Türklere karşı olumsuz tek bir şey duymadım.Babam devletle çatışmak istemezdi.

Kürdistan'da şeyhler, ağalar devletle zımnî ittifak kurdular.
Devlet de onlara imkânlar açtı, teşvikler verdi ve kapitalist ilişkilere itti.Buna karşılık onlar da devletle iyi geçindi.
Bu ilişkiyi PKK kırdı. İşkence... Gözaltı... Hapis... Faili meçhul...
Boşaltılan, yakılıp yıkılan köyler...Doğu'da bugün bütün bunlardan etkilenmeyen tek bir aile yoktur.Kürtler devlete, topluma yabncılaşmışlardır. Kendilerini ruhen yabancı ve ikinci sınıf vatandaş hissediyorlar
. O zaman nasıl gönüllü birliktelik
kurulacak ki? Zorla birlik olur mu? "Ben Kürt olduğum için bana bu muamele yapılıyor. Ben Kürt olduğum için işsiz kalıyorum!" İşte bunun değişmesi lazım. Aradaki ekonomik
uçurum da devam ederse,bütünlük sağlanamaz. Devlet olarak dışarıda Bulgaristan Türklerinin, Batı Trakya Türklerinin,
Boşnakların, Kosovalıların,Moldavya'da Gagavuzların hakkını,

hukukunu savunuyorsun,ama kendi vatandaşın olan Kürtlerin
dilini, kültürünü unutuyorsun. Bunlara sahip çıkmıyorsun.
Bu çifte standart değil mi?Çirkin bir tutarsızlık değil mi?
Kendi anadilinle okumak, yazmak, anadilini serbestçe öğrenmek...
Bunlar özgürlüktür.Fransa da tek kültürlü ulus anlayışıyla
gitti hep. Ama o da değişti,özellikle son on beş-yirmi yılda...

Doğu'da on yedi on sekiz yıldır olağanüstü hâl var.Jandarma korkusu...Polis korkusu...Özel tim korkusu...Devlet korkusu...
Bunlarla huzur, sükûn nasıl olur? Kürtlerin Kendilerini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı hissetmeleri nasıl olacak? PKKyıbertaraf etmek başka, bu nasıl olacak? Ben Diyarbakaır'a en son annemin ölümü üzerine 1994'te gittim. Ondan beri gidemiyorum. 12 Eylül sonrasında gözaltına alınmıştım.
Polis bir şey bulamadı hakkımda.Cezaevinden çıkınca, "Çek git
Diyarbakır'dan, seni gözaltına getiren irade senin Diyarbakır'da bulunmanı istemiyor" dediler. Bu çok dokundu bana. Annemin ölümü üxerine gittiğimde sürekli olarak arkamda iki arabayla dolaştım.Bir daha gidemedim memleketime.Faili meçhul korkusu."



Tarık Ziya Bey sonra sözü,1994'te bir faili meçhul cinayete kurban giden kardeşi avukat Yusuf Ekinci'ye getiriyor.Belli, anlatırken içi acıyor, gözlerine hüzün oturuyor. "Yusuf çok iyi kazanan gözlerine bir avukattı. 1942 Lice doğumluydu. Fellik fellik kaçardı siyasetten. Ankara'da yaşıyordu.24 şubat 1994. O gün hem sekreteri gelmiyor işe hem şoförü. Akşamüstü kendisi alıyor arabayı. Oran'a doğru yola çıkıyor. Ama eve gelmiyor. Ertesi gün Gölbaşı'nda bulundu cenazesi. Uzi marka silahla vurulmuştu."
Masanın üstündeki kitabı alıp uzatıyor bana. Kardeşinin birinci ölüm yıldönümünde çıkarmış,
Faili Meçhul Bir Cinayetin İçyüzü diye...Dördüncü sayfasında Yusuf Ekinci'nin
eşi 
Ülkü Ekinci'nin şu satırları var: "Onu sabah evden yolcu ederken o aydınlık, yakışıklı yüzü... Akşam bürosundan
telefonda konuşurken, 'Biraz sonra eve
geleceğim' derken o neşeli sesi ve bekleyişlerimiz, kaygılarımız ve kulaklarımda da onun son günlerde söylediği sözler: 'Ülkü, bir gün Güneydoğu'da görülen bu faili meçhul cinayetler büyük
şehirlerde de görülebilir. Kürt aydınlarını
evlerinden alıp kurşuna dizebilirler ve bunlardan birisi ben olabilirim.'
Onun sezgilerine çok inanmakla beraber, bu laflara karşı koymam, dualarım... Ve fakat yine onun haklı çıkışı..."

Çantamdan bir mektup çıkarıyorum. Dr. Tarık Ziya Ekinci ile Avukat Tahsin Ekinci'nin birlikte imzalayarak
bana gönderdikleri bir mektup.
İstanbul, 26 nisan 1994
tarihini taşıyor. Kardeşleri Yusuf Ekinci'nin öldürülmesinden sonra
yazdıkları beş sayfalık bir mektup...
Şu satırların altını çizmişim:

"Güneydoğu'da yıllardır sürdürülen,devletin içinde yuvalanmış
kimi karanlık güçlerin işledikleri'faili meçhul' siyasal cinayetler,
son aylarda tırmanarak büyük şehirlere sirayet etmiştir.
Bu cinayetler genelde sinsi biçimde işlenmekle birlikte, kimi zaman
umuma açık yerlerden kaçırılan kişilerin infaz edilmesi biçiminde de işlenmektedir. Ne acıdır ki, rejimin meşruiyetiyle
ilgili bu olaylar basında ya hiç yer almamakta ya da polisin istediği doğrultuda birkaç satırlık haberlerle geçiştirilmektedir.
Güneydoğu'daki illerin, özellikle Diyarbakır merkez, Silvan,
Batman merkez ve Nusaybin ilçelerinde bu tarzda işlenen cinayetlerin son iki yıllık bilançosu 3 bini aşmıştır.
Basının, işitsel ve görsel iletişim araçlarının ilgisizliği, kamuoyunu da bu olaylar karşısında ilgisiz ve duyarsız yapmıştır." Mektubun sonundaysa
şu satır yer alıyordu: "Kürtleri hedef alan 'faili meçhul' cinayet

olayları, devlet içinde örgütlü kimi karanlık güçlerin devlet adına yaptıkları kanunsuz infazlardır."



26 Şubat 2021 Cuma

 

KARA KUTU - Ahmet Büke

Tavandaki ışık büyüdü. Güneş doğdu sanki içeriye. Döşek ısındı, kan yürüdü içimde. Yanar mıyız acaba bu sıcaktan? Bunca kar varken, çığ ve buz topu doğmuşken yollarda, nasıl olacak? Komşular nem koydu dudağıma: iki nokta su, iki serin çocuk, iki damla çeşme suyu.

Uyan oğlum.”

Ağlasa geçecek.”

Vur dizlerine.”

Gözlerimi açtım: annem köşede çökmüş, yanında iki halam. Gülüyorlar. Annem gülüyor, büyük halam sarılıyor ona, küçük halam gözyaşını siliyor ikisinin. Sonra elini göğsüne bastırıyor.

“ "Çok şükür ablam, ” diyor.

Çok şükür, bu günleri  gördük bak. Şimdi yeri yuvası belli. Değil mi ablam? Hemen köyün yukarısında artık. Atasının, dedesinin yanında. Sabah kalk, çocukları okula yolla, yemeği koy. Doğru git yanına abimin.”

Gözümdeki kar çözülüyor iyice. Kendime gelince amcaoğlunu gördüm. Yamacımda. Bana bakıyor. Hadi kalk. Dolaşalım bi. Açılırsın.”

Kalkınca elini koyuyor belime. Daldaki yaprağım. Kar var üstelik hala bende. Düştüm, düşeceğim.

Annem beni görünce koşuyor yanıma. Tutmaya çalışıyorlar ama dinlemiyor kimseyi. Elimden tutuyor. Koridora çıkarıyor beni. Konu, komşu hep orda. Yere diz çöküyor. Beni de çekiyor yanına.

Karşımızda bir bisküvi kutusu: Filli Kaymaklı: şöyle yazıyor kartonunda (doğadan buğday, mis yumurta, en temiz sütler el değmiyor bizde, her şey sizin çocuklarınız için mikropsuz ağrısız bisküviler arasında kaymak özenle yapıldı, sütü kaynattık taşırmadık. Güğümden pençelerimiz, sineklikli ayranımız . karasız ellerimizi yıkadık her karardan sonra her “iş” sonrası dua ettik, büyük kitaplara el koyup iki bisküvi arası en leziz en temiz en yüce kaymağımız, yiyiniz sizin çocuklarınız.)

O kadar yazıyor ki anneme rağmen okudum hepsini. Koridorda konu komşu. Susuyorlar. “Bak” dedi annem. Açtı kartonu. Uzandı.

Bak, bundan tanıdım. Bilemezsin, dediler. Bekleyeceksin, hükmüne gidecek bunlar. Ama ben bir baktım çukura. Görünce tanıdım.”

Annem yırtılmış ve delik deşik ve kara bir şalvarı elinde sallıyor. Gülüyor hem.

Babanın bu. Geldiler aldılar ya. O sabahtan aklımda. Hiç unutmadım ya ben. Çukurda görünce çamurun içinde, kemiklerin yanında…”

Annem ellerini başına vurunca aldılar, götürdüler içeriye.

Kara şalvar düştü önüme. Aldım, kutuya koydum. Bisküvi kutusunda babam.

(Allah çok büyük. Çok büyük Allah. O dokundu büyük dedem oldu. Dağlar oldu. İnsanlar oldu. O dokundu babam oldu. Babamdan ben oldum, yedi damla olduk. Sonra annem ocağa aş vurdu. Allah dokundu beyaz bir taksi oldu. Köyün yoluna dolandılar. Kapımıza kadar geldiler; babamı aldılar. Bir kalenin içine götürmüşler. Gözünü bağladılar, gözünü açtılar soru oldu. Allah dokununca kelimeler varmış . çünkü önce böyle havada uçuşan, kar gibi yan yana gelince yapışınca sorgu olmuş babama Çok kızmış o kelimeler yan yana gelince; ateşteki maşa gibi kızarmış, sonra babamın gömleğini yırtmışlar, gözünü bağlamışlar, yine iki koluna girip yerde ayakları kan içinde , buzda toprakta çukurun yanında çukur çukur kuleleri tersine çevirip en derin kuleleri toprağa batırıp çukur yapmışlar. Allah o kadar büyük ki annem buldu işte babamı.)

Amcaoğlu götür beni. Karşı tepeye. Sigara içtik sonra. Ardımız mezarlık: ata yurdu. Önümüz köy: anam, kardeşlerim, konu komşu orada…




 

Bunu E-postayla GönderBlogThis!Twitter'da PaylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş




25 Şubat 2021 Perşembe

 

ERDOĞAN DÖNEMİ BİTTİ

Politiken Gazetesi 24 Şubat 2021 Danca Çeviri: Hüseyin Duygu



Türkiye'de bir kuşak tehdit altında: Erdoğan ve yandaşları onlara terörist ve sapık diyor.

Türk öğrenci ayaklanması gelecek için bir umuttur.

Başkanın kendisi, yani Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, öğrencilere düpedüz terörist diyor.


 Şefin itaatkar ataması İçişleri Bakanı Süleyman Soylu biraz farklı bir bakış açısına sahip: Onlara sapıklar topluluğu diyor. 

Ama ikisi de aynı kişilerden bahsediyorlar. Yıl başından beri Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın parti arkadaşı Melih Bulu'yu üniversite rektörü olarak atamasını protesto eden İstanbul'un prestijli Boğaziçi Üniversitesi'ndeki yüzlerce öğrenciden bahsediyorlar.



Öğrenciler siyasi bir atamadan bahsediyorlar. Zira, Bulu'nun Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti'ye olan parti bağlılığından kimsenin şüphesi yokken, yeni rektörün akademik nitelikleri hakkında daha fazla şüphe var. Ayrıca 1980 askeri darbesinden bu yana üniversitenin kendi bünyesinden seçilmeden dışarıdan atanan ilk rektördür.

 Hepsi Erdoğan'a bağlılığın niteliklerden daha önemli olduğu şüphesini güçlendiriyor. Recep Erdoğan'ın 2016' da başarısızlıkla sonuçlanan darbenin ardından Türk toplumu üzerindeki kontrolünü

sıkılaştırmasından bu yana pek çok kamu ve yarı kamu kurumlarına atamalarda olduğu gibi. 

Ancak Boğaziçi Üniversitesi özel bir yer ve Türkiye'nin gittikçe daha çok gereksinim duyduğu liberallerinin kalesi konumunda. Erdoğan'ın, toplumun İslamileştirilmesine tam gaz devam etmesini, Türk demokrasisini nasıl yeniden ve otoriter yönetime çevirdiğini liberaller gördü.

 

Bu neslin bir özelliği daha var. Boğaziçi Üniversitesi'ndeki öğrenciler, genç işsizliğinin yüzde 29'a, yeni mezun akademisyenler için yüzde 38'e yakın olduğu bir Türkiye'de demografik yapıyı oluşturan bu gençleri de temsil ediyorlar. Erdoğan’ın politikasıyla sorunlarının kalıcı olarak çözüme ulaşmasının giderek zorlaştığını gördü bu gençler, bu yüzden şimdi sesleri çıksın istenmiyor. Çünkü burası Erdoğan’ın Türkiye'sidir: İnanç, bilginin üstündedir. Dini muhafazakârlık, akılcılıktan daha yücedir. Parti sadakati en yüksek niteliktir.

 Böylelikle Boğaziçi Savaşı, Türkiye'nin ruhu için bir başka büyük kampın da parçası.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dini-otoriter karanlık devleti temsil ettiği yerde, Boğaziçi'nin gençleri Türkiye'nin liberal akımını temsil ediyor. Diplomatik baskı ve kültürel ve akademik değişimler yoluyla konuşmamız ve desteklememiz gereken şey de budur. Erdoğan'ın geçmişi çizdiği yerde, Boğaziçi'ndeki gençler gelecek için iyi bir umut.

Politiken Gazetesi 24 Şubat 2021



22 Şubat 2021 Pazartesi

 

KÖYLÜ'YÜ DEŞİFRE EDİYORUZ

TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?

Hasan Gürkan 4 Aralık 1990

Bu yazı otuz sene önce yayınlandı.



             Numan Dönmez

Başyazarımızın Manalı Posta’da yazmasına izin verdiği Köylü takma isimli kişi, burada gizli gizli irticai faaliyetlerde bulunmaktadır. Düşünce özgürlüğü kisvesi altında, Atatürk’ün dil devrimine karşı çıkmakta, arapça farsça gibi ne idüğü belirsiz kelimelerle laik gençliğimizi zehirlemeye çalışmaktadır.

Kendisini devrimci olarak tanımlayan bu kişi, ayrıca halk edebiyatımızda ve devrimci edebiyatımızda pek çok sınıf mücadelesine destek olacak şiir dururken, halktan kopuk divan edebiyatından aşk beyitleri yayınlamakta, gençliğimizin sınıf bilincini köreltmektedir. Başyazarımız bu tutumu ,küçük burjuva reaksiyoner devrimciliği,

tatlı su sosyalistliği olarak etiketlemektedir.

Yazı işleri kurulumuz kendisini defalarca ikaz etmiş, fakat Köylü bizim kullandığımız arı, öz ve temiz Türkçeyi anımsamaz numaralarına yatmıştır.

Fakat biz cumhuriyetin uyanık bekçileri olarak ,bu gerici, şeraitçi kalemin kafasının ardındakileri biliyoruz. Takiye yaptığını biliyoruz. Biz Köylü’ye özzzzzz Türkçemizi anımsatmasını iyi biliriz.



              Yusuf Erdem


Manalı Posta’nın Muhterem Sermuharriri Hasan Gürkan Efendi’ye,

Köylü namıyla maruf refikimiz Numan Efendi’nin divan edebiyatı’ndan zevk-ı selimle seçtiği ve derin bir vukufla mealen günümüz Türkçesiyle cerideniz kar’ilerine arz ettiği mısra-ı bercesteler ve muhteşem beyitleri büyük bir keyifle kıraat ederken 40 yıl evvel şahsıma gönderilmiş bir nâmeyi - gözlerim yaşararak, burnumun direği sızlayarak ve o günlerimize duyduğum derin bir hasretle iç geçirerek hatırladım.

Zat-ı âlilerinizin de hatırlayacağı üzre 1968 Haziran’ının hitamında Gazi’yi bitirmiş çiçeği burnunda Türkçe muallimleri olarak kur’a çekmiş ve tespih taneleri gibi Anadolu’nun çeşitli şehir ve kasabalarına dağılmıştık. Zatınız memleketim Tokat’a, bendeniz Aydın-İncirliova’ya, aynı sınıftan refikimiz Rıdvan Sertlek efendi de Nevşehir’in Avanos (O Avanos ki Hititlilerden bu güne binlerce yıldır Kızılırmak’a rengini veren killi topraklar, bu yöre çömlekçisininin çarkında yeniden testi, çanak, çömlek olarak hayat bulmaktadır.) kasabasına tayin olunmuştuk. Bahis-i mevzu nâme Rıdvan biraderimiz tarafından bendenize gönderilmişti. Ne derece yalnızlık çektiğini, bunaldığını en tesirli şekilde ifade etmek üzre şiire sığınmıştı ve sık sık mektup yazmamızı reca ediyor –ne recası düpedüz yalvarıyordu.
Nâme, Seyranî’nin
Kör de bilir Avanos'un yolunu,
Testi, çanak kırığından bellidir." mısraları ile başlamaktaydı.
Nâmenin hitamında ise Bağdatlı Mehmet Fuzulî Efendi’nin şu yürek kavurucu beyt-i meşhuru yer almaktaydı:
Ne yanar kimse mene âteş-i dilden özge,
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı!

(Mealen: Tutuşup kavrulan gönlümden başka ne kimse benim için acı çeker; ne de sabah yeli dışında kimsecikler kapımı açar. )



              Rıdvan Sertlek

Apaçık meydandaydı ki Rıdvan biraderimiz, fiilî bir fikir hürriyetinin yaşandığı, dünyanın bütün büyük kentlerinde olduğu gibi devrim kasırgasının salladığı 68 Ankara’sını ve özellikle de her biri nev’i şahsına münhasır rengarenk şahsiyetlerden müteşekkil sınıfımız ortamına şiddetle ihtiyaç duymaktaydı. Ve anlaşılan Avanos kasabasının muhafazakâr içtimai iklimi biraderimize pek yaramamıştı.
1 Kasım 2010, İstanbul
Süleyman ŞAHİN,
(İsm-i müstearı Yusuf ERDEM)

Eziz biraderimiz Köylü’ye ve muhterem hemşiremiz Vildan Hanıma ve meni közel tanıyan tüm dostlara

KÖYLÜ'NÜN LÜZUMSUZ ŞEKVASI

"Ey kari, işiddim ki göz nuru akıtarak kaleme aldığım bazı latif mizahi eserler ve dahi kimi 'kanuni' elfaz sermuharrirce taht-ı deste alınıp (meali:el konulup) siz muhterem karilerimden fersah fersah uzak tutulmaktadır. İz’an-ı beşerin (meali:insan aklının) kabullenemeyeceği bu fecaiyat-ı muazzamayı (meali:büyük faciayı) siz muhterem karilerime bilvekalet efkar-ı umumiyyeye arz ederim."


*Sermuharririmizin her zaman isabetli karar verdiğinin şuuruna varmamış biçare.

Çok erken kaybettiğimiz Numan Dönmez yoldaşımızın hatırasına sevgilerimizle


21 Şubat 2021 Pazar

 

MADAM ANAHİT

Hasan Gürkan



          Madam Anahit


1967 yılı. Gazi Eğitim öğrencisiyiz. Komün kararıyla hafta sonu Ankara'dan İstanbul'a geldik. Madam Anahit akordionu, müziğiyle her daim çiçek pasajında ,kafayı çekenlere keyf veriyormuş. Öyle duyduk. O akşam ben de arkadaşlarla Çiçek pasajındayım. Kasa kollektif, komün şefi Peder'in (Hasan Kudat) onay verdiği şeyleri yiyip içebiliyoruz. İçki, meze, sohbet, canlı müzik , hepimizde keyfler keka.


                                               Çiçek Pasajı
 

Adamın biri masaların yanına tezgah kurmuş bizim tanımadığımız bir şey satıyor.Alalım diyor Peder. Ben gittim “ Dayı bu şeyden bir kilo ver” dedim. Adam “ Ulan karidesin adını bile bilmiyorsun, bir de bir kilo istiyorsun.Çok pahalı bu. Size ikiyüz gram yeter de artar ” dedi. Aldım, masaya götürdüm.Tadı güzelmiş. Bir süre sonra adını orada öğrendiğimiz kadın masamıza yaklaştı. “Gençler ne çalmamı istersiniz? ” dedi. Ben hemen “ Enternasyonal” dedim. Anahit enternasyonal çaldı.

Çok güzel bir akşamdı.

Hatıran her zaman yüreklerimizde güzel kadın ANAHİT!


Madam Anahit, tam adıyla Anahit Yulanda Varan (Anahit Kuyrig) ya da Akordeoncu Kadın (1917, İstanbul - 29 Ağustos 2003, İstanbul),Türkiye Ermenisi akordeon sanatçısı. Beyoğlu'nda, özellikle Çiçek Pasajı'nda Hohner akordeonuyla dolaşarak eski İstanbul tangoları, Rum kasap havaları ve Ermeni taverna şarkıları çalarak yaşamını sürdürdü ve 40 yıl süreyle pasajın vazgeçilmezleri arasında anıldı. Madam Anahit son yıllarında Nevizade Sokak'ta da çaldı. Beyoğlu ve Çiçek Pasajı belgesellerinde çokça yer buldu, Beyoğlu fotoğraflarının simgelerinden oldu.