30 Mayıs 2012 Çarşamba

MİLLİYETÇİLİK : CİNSİYET VE IRK - Emine Özkaya

Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği / Maskulen Batı İle Feminen Doğu/“Korumacılık” ve ”Esirgeme”/Oryantalizm/Umberto Eco:Erekte Olmuş Penis/ Kutsal Vatan ve Yakılan Kürt Köyleri /Ulusal Kurtuluş Hareketleri Ve Kadınlar/Nüfus ve Aile Planlamasının Sınıfsal Boyutu/ Atatürk:Türk Kadınının Görevi/ Sosyalizmde ve Faşizmde Vatan ile Ana İmajı/ Aile Kurumu Ve Annelik-
“They cannot represent themselves; they must be represented.”.
(Karl Marx, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte)
Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği
Milliyetçilik üzerine sayısız incelemenin çoğu, onun siyasi ve ideolojik yönü üzerine yoğunlaşmıştır. Bu yaklaşımda, erkek bakış açısının toplumsal cinsiyete gereken önemi vermeyişinin de payı olsa gerek.
Ben bu yazıda daha çok, biyolojik, sosyo-tarihsel ve kültürel gelişmelere, buna bağlı olarak milliyetçiliğin ırkçı ve cinsiyetçi, yani toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan yönüne vurgu yapmak istiyorum. Bu vurguyu yaparken, ağırlıklı olarak ulus ve ulusun inşası süreçlerinde kadınların toplumsal cinsiyeti üzerine inşa edilen siyasetlere yer vereceğim. Bu yaklaşımımın nedeni, bir kadın olarak yaşadığım ve algıladığım, okuduğum bilgi ve deneyimler sonucunda milliyetçi taşkınlığın ve genel olarak militarizmin, ağırlıklı olarak erkeklerin deneyim ve ustalığı alanına girdiğini düşünüyor olmamdır. Cynthia H.Enleo’nun sözleriyle özetlersek: “Milliyetçilik tipik olarak erkekleştirilmiş hafızadan, umutlardan doğmuştur.”
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, yaşanılan tarihi dönemin sosyo-ekonomik, siyasi ve etnik yapısından ayrı düşünülemez. Örneğin, bugünün Britanya’sında, tek bir kadınlık durumundan söz edebilir miyiz? Konuya daha sonra da değineceğim gibi, siyah kadınlara biçilen kadınlık durumuyla, beyaz kadınlarınki farklıdır.
Maskulen Batı İle Feminen Doğu
18 ve 19. yüzyıl sömürgeci Avrupa tarihi, hemen hemen her alanda kadınlara uygulanan ayrımcı ve cinsiyetçi siyaset ve anlayışların hakim olduğu bir dönemi kapsar. Kadınların, cins olarak, ekonomik, sosyal ve politik alandan, esas olarak toplumsal alandan dışlandıkları bir dönemdir bu.
O günkü orta-sınıf, beyaz heteroseksüel, maskülen erkek kimliği sömürgeci Batı’yı temsil ederken, edilgen, ikincil, feminen kadın kimliği de Doğu’yu temsil eder. Bu perspektiften baktığımızda feminen ve maskülen kadın ve erkek normlarının daha iyi anlaşılacağı kanısındayım. Bir başka deyişle, toplumsal egemenlik ilişkilerine göre belirlenen toplumsal cinsiyetin oluşturulması sürecinde, sömürgelerde uygulanan ırkçı politikalarla, içte kadınlara uygulanan cinsiyetçi, sosyo-politik, ekonomik ve biyolojik ayrımcılığın arasında derin bir bağ vardır.
19. yüzyılın cinsiyetçi erkek anlayışına göre, kadınlar fiziksel ve ruhsal olarak zayıf ve kırılgandır. Dolayısıyla, erkeklere ait alanlardan uzak kalmalı, geleceğin nesillerini yetiştirmeli ve ulusun, ailenin onurunu temsil etmelidir. Oysa o günün Britanya’sında, işçi sınıfından kadınların yaşadığı gerçeklik, orta sınıf kadınlara biçilen rolden çok farklıdır. On binlerce işçi kadın ev içi hizmet sektöründe ağır koşullarda çalışmaktadır.
Kadınlar doğaları gereği “zayıf, duygusal, irrasyonel” oldukları için, politika ve eğitim de dâhil, akıl, irade gücü ve yetenek gerektiren kamusal yaşamdan genelde dışlanmışlardır. Ayrıca, maddi ve manevi güç gerektiren bu tür alanlarda kadınlar erkeklerle boy ölçüşmeye kalktıkları takdirde, “kadınlık cazibelerinin” yok olacağı endişesi de vardır bu cinsiyetçi zihniyetin arkasında. “Bilimsel” verilerle de desteklenir bu yaratılan pasif kadınlık durumu.
Sanayi devrimi ve onun getirdiği sosyal, ekonomik gelişmeler sonucunda, erkeklerle aynı iş kollarında daha az ücretle çalışan kadınlar aynı sendikal haklardan ve eğitim olanaklarından yararlanmak isteyince, karşılarında hep, sistemin cinsiyetçi ideolojisiyle beslenen ayrımcı anlayışları bulmuşlardır.
Kadınların hak talepleri üzerine yürütülen tartışmalar sırasında, birçok ünlü yazar, sendikacı, düşünür, kadınlar aleyhinde tavır koymuştur. Bugünkü Labour Party-İşçi Partisi’nin esinlendiği, düşünür, yazar, eleştirmen, Oxfordlı J. Ruskin, “yasa yapıcısı” olarak erkeklerin, kadınları, günah ve tehlikelerden koruduklarını iddia etmiştir. Ruskin, edebiyat, tarih, sosyoloji ve mimari konularında ne kadar derinse, o günkü beyaz-Viktoryen İngiltere’sinin, ırkçı, cinsiyetçi ve sömürgeci siyasi ve kültürel anlayışları çerçevesinde de o kadar sığdır.
“Korumacılık” ve ”Esirgeme”
O dönemin Britanya İmparatorluğu’nun sömürgeci ve ırkçı politikalarıyla, içerde, kadınlara uygulanan, cinsiyetçi politikalar arasındaki paralelliğe gelince.
Korumacılık ve “esirgeme” adı altında uygulanan bu politika ve anlayışların arkasında, kadınları ve kolonileri sömürme ve idare etme, yani hâkimiyet düşüncesi yatmaktadır. Batılı beyaz erkek, kadınlar konusunda olduğu gibi, sömürgeler konusunda da benzeri söylemleri ileri sürmüştür. Afrikalılar, Malezyalılar, Hintliler vb. doğaları gereği, akıl ve bilgi gerektirecek işleri yapacak kapasitede değildir. Yaratıcı duyu ve yetenekleri gelişmemiştir. Siyaset biliminden anlamazlar. Medeniyete ulaşmaları için, Batılı adamın “kurtarıcı”lığına ve “koruyucu”luğuna muhtaçtırlar.
Aynı dönemde, Fransız yazar ve politikacı, Alphonse de Martine, Osmanlı topraklarını ziyaretinden sonra, söyle yazmıştır: “Başıbozuk milletler topluluğu... Yönetici, yasa, güvenlik yok... Batının işgalini bekliyor sabırsızlıkla sığınmak için...”
Bu mantığa göre, bir tarafta rasyonel ve maskülen olanı temsil eden Batı, diğer tarafta ise, irrasyonel, feminen, ikincil olan Kuzey Afrikalılar, Orta Doğulular ve kadınlardan oluşan ve “kurtarılmayı” bekleyen “ötekiler” dünyası vardır.
Batılı emperyalist sömürge kültüründe ( bu kültürün yaratıcılarının hemen hemen hepsi erkektir) ressam, yazar ve gezginlerin iştahını kabartan konulardan birisidir ötekilerin cinselliği.
Oryantalizm
 Bu “Orient” dünya, genellikle, harem ve gizemli peçeli kadın imgeleriyle karakterize edilir. İrrasyonel ve aşırı duygusal, anlaşılması zor, iletişim kurulamayan bu dünyaya karşı aşağılamanın yanında, gizli bir hayranlık da vardır. Ama bu kadar. Bu gizli hayranlığın ötesinde, içte kadınlara karşı uyguladıkları cinsiyetçi önyargıları, oryantal ötekiler dünyasına da, üstelik bu kez sömürgeci bir hor görüyü de ekleyerek uygularlar. Ötekilerin de toplumsal cinsiyeti, edilgenliği temsil eden kadındır.
Yazılı, sözlü ve görsel sanatların birçoğunda, bu konu sıklıkla işlenmiştir. Flaubert, Kızıl Deniz’de nasıl zevkle yüzdüğünü anlatırken, “...sanki binlerce sütlü memenin üstünde yatıyor gibiydim...” ifadesini kullanır.
Burton’un “Thousand and One Nights” adlı eseri, pornografik imajlarla doludur. ‘Oriental’, cinsel ihtirası, gizemi ve anlaşılmamayı simgelediği kadar, öteki olmanın da ifadesidir. O günkü Avrupa kültüründe, şu terimler, belli cinsel çağrışımlar için kullanılır: seraglio figure, Turkish beatuties ( kadın kalçaları) Asiatic ideas (cinsel ihtiras).
Bu yapıtların çoğu, kulaktan dolma bilgilerle, çeşitli cinsel fanteziler üretir. Örneğin, Cezayirli bir dansçı kızın, tüm “Orient” dünyayı sembolize eden erotik bir yıldız olarak işlenmesi gibi. Çoğumuzun malumu olduğu üzere, bu “sanat eseri” tablolarda, yarı çıplak harem kadınları birbirleriyle sarmaş dolaş eğlenirken, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte, siyah bir harem ağası onlara gözcülük ederken resmedilir. Kısacası, bu iç gıcıklayıcı oryantalizm, sırf cinsel fantezileri beslemek için kullanılmaz, öteki’nin karşısındaki Batılı kimliği (erkek kimliği) oluşturmak, onu sınamak ve pekiştirmek için de kullanılır. Peçenin arkasındaki ne olduğu belirsiz Kuzey Afrikalı, Mısırlı ya da İstanbullu gizemli bir “yaratığı” keşfetmek, ona sahip olmak ihtirasıyla, yeni bir sömürgeyi keşfetmek ve sahip olmak arzusu arasında bir bağlantı olduğu açıktır.
Elbette bugünkü toplum yapısında, kadın ve erkek kimliklerinin aynı olması beklenemez. Çünkü, her dönemin ve her toplumsal yapının farklı sosyo-ekonomik ve siyasi koşulları vardır. Kadın ve erkeklik kimlikleri de bu yapının içinde şekillenir.
Umberto Eco:Erekte Olmuş Penis
Ne var ki, sömürgeci, yayılmacı ve militarist anlayışların pek fazla değişmediğini, hatta yüz yıl arayla da olsa benzeri siyasetleri uyguladığını söyleyebiliriz. Son Afganistan ve Irak işgallerinde eski milliyetçi ve ırkçı politikaların tekrarlandığına tanık olduk. Afganlı ve Iraklı ötekilere “demokrasi” ve “refah” taşıyan ve Afganlı kadınları dini bağnazlığın elinden kurtarıp özgürleştirdiğini iddia eden aynı saldırgan, milliyetçi, cinsiyetçi anlayış değil midir?.. “Kurtarıcı” erkek, sonunda “kurtardığı” kadının sahibi olur. Umberto Eco, ilk Körfez Savaşını, erekte olmuş bir penisle tasvir ederken aynı gerçeği ironik bir şekilde vurgulamıştı.
Milliyetçi ideoloji, kadınları, ulusun oluşum ve gelişim süreçlerinde kullandığı gibi, toplumun militarizasyon sürecinde de kullanır. Hepimizin sıklıkla işittiğimiz, günlük hayatımızda öylesine kullandığımız terimlerdir anavatan, toprak ana ve yavru vatan. Namusunun ve şerefinin korunması gereklidir anavatanın! Tıpkı kadın gibi. Bu anavatanı koruyacak olanlar da, esasen ulusu temsil eden erkek milletidir. Erkek, vatanı savunan askerle özdeştir. Paul Theroux bu durumu şöyle ifade ediyor: “‘Erkek gibi davran’ ifadesi bana bir küfür gibi geliyor. Bu ifade, ‘aptal ol, duygusuz ol, itaatkâr ol, asker ol ve düşünme!’ anlamına geliyor.”
Kutsal Vatan ve Yakılan Kürt Köyleri
Şaşırtıcıdır ki, bunca kutsanan anavatan, yeri geldiğinde yerle bir edilir. Vatanı korumak ve parçalatmamak adına Kürt köyleri yakılıp viran edilebilir. Aynı, namus cinayetlerine kurban edilen kadınlar gibi, “uğruna feda olunan” topraklar insansızlaştırılır, yaşama alanı olmaktan çıkarılır. Ağızlarını açtıklarında vatanseverlikten dem vuranların sıkıya düştüklerinde yaptıkları ilk şey, istilacı ile işbirliği yapmak ya da ülkenin kapılarını istilacıya açmaktır. Aynı, namustan fazla söz edenlerin sıkıştıklarında karılarını sokağa attıkları gibi. Orduların gerçek görevi, vatanı savunmak değil, içerde halkları bastırmaktır. Tarihte yabancı istilasına karşı direnen ordu örneği çok azdır. Hitler, Fransa başta olmak üzere Avrupa ordularını birer ikişer günde bertaraf etmiştir.
Ulusal Kurtuluş Hareketleri Ve Kadınlar
Diğer yandan, ulusal kurtuluş hareketleri de, kadınların geniş katılımına ihtiyaç duyduğu için bir yandan kadını yüceltirken, bir yandan da onlara erkek imajı kazandırmaya özen gösterir. Cezayir, Sri Lanka ve PKK de dahil, ulusal hareketlerin içinde, cephede ve cephe gerisinde yer alan çok sayıda kadın vardır. Bu kadınlar, ellerindeki silahla ve aldıkları “sorumluluklarla” erkeklerden farksız bir biçimde tasvir edilirler.
Yine de kadınların toplum içinde inisiyatif almalarını sağlayan bir yanı vardır ulusal mücadelelerin. Oy hakkı elde etmek, eğitim ve çalışma hayatı ve siyasette bir ölçüde yer almak. Örneğin İngiltere’de kadınların oy hakkını elde etmeleri ancak 1. Dünya Savaşı sonunda, erkeklerden çok sonra olmuştur. Yakın geçmişte uluslaşan ülkelerde kadınlar erkeklerle aynı zamanda oy hakkını elde etmiştir. Bu, onlara eşit vatandaş haklarını kazandırmasa da, objektif durum budur. Ne var ki, ulusal mücadelede erkekleşerek belli ölçüde inisiyatif ve özgürlük kazanan kadının doğurganlığı kısa sürede yeniden ön plana çıkartılır. Musa Anter, Kürt kadınını şöyle tanımlar: “Kürt kadını kocasının karısı, çocuklarının annesi ve de toplumdaki ekonomik ilişkilerin canlı bir ortakçısıdır (...) Kürt kadınına kaç çocuğun var diye sorulduğunda, sayının 5-6’dan aşağı olması, şerefli bir kadın için aşağılayıcı bir durumdur.”
Kadınların cinselliği üzerinden yapılan “milli tasarruflar”, sadece savaş ve toplumun militarizasyonu dönemlerini kapsamıyor. Aşağıda göreceğimiz gibi, nüfus ve aile planlaması adı altında sınıfsal bir boyutu da içinde barındırıyor.
Nüfus ve Aile Planlamasının Sınıfsal Boyutu
1990’ların sonunda, Brezilya’da, gecekondu mahallelerinde, kadınların rahmi zorla alınarak kısırlaştırma yoluna gidilmiştir. Bu proje, Dünya Bankası fonlarıyla desteklenmiştir. Kısırlaştırılan birçok kadına, rahimleri alınacağı ve ömür boyu çocuk doğuramayacakları söylenmemiştir. Birçok kadın bu operasyonlar sırasında sakatlanmıştır. Kadınların kısırlaştırılmasına harcanacak fonlar, pekâlâ o gecekondu mahallelerinin su, elektrik, yol gibi temel ihtiyaçlarına, yoksul halkın yaşam standartlarının yükseltilmesine harcanabilirdi. Oysa Brezilya Devleti, yoksulluğu yok etmek yerine, kadınların doğurganlığını yok etme yoluna gitmiştir.
1990’lı yıllarda, Britanya’da, depo provera, artık sağlığa zararlı olduğu bilinmesine rağmen, bir doğum kontrol metodu olarak siyah ve göçmen kadınlara verilmekteydi. İsrail, Filistinli kadınlar üzerinde kısırlaştırma politikasını halen sürdürmektedir. Amerika da dahil yirmi dört devlet, 1910-1930 yılları arasında kısırlaştırma yasası çıkartmıştır. Amerika’da, göçmenleri hedef alan öjenik hareketin çıkışı, İngiltere ile aynı döneme rastlar. Sosyal Darwinizmden güç alır öjenik hareket. Daha sonra Nazi Almanyası yaygın bir şekilde uygular benzeri bir ırkçılığı. Nazilerin pratiğinde de görüldüğü gibi, öjenik hareketin çıkış nedeni, devletin ırkçı ve cinsiyetçi uygulamaları ile, ulus, devlet, milliyetçilik arasında hep bir ilişki vardır.
Devletlerin kadınların bedeni üzerinden geliştirdikleri nüfus planlama politikalarının bir yanı kısırlaştırmaysa, diğer yanı da doğurganlığın körüklenmesidir. Kadınların doğurganlığı, milliyetçi ideolojiler tarafından hep yüceltilir. “Cennet anaların ayağı altındadır” deyişiyle anneliği yücelten anlayış, bir başka yerde, “kadının karnından sıpası, sırtından sopası eksik olmamalı” diyerek erkek şovenizmini dışa vurur.
Atatürk:Türk Kadınının Görevi
Atatürk, Cumhuriyet Türkiye’sinin aile yapısını şekillendirirken, “Türk kadınının en büyük görevi analıktır” derken, devletin en küçük birimi olarak düşündüğü aile ve ailedeki kadının rolüne vurgu yapma gereği duymuştur. Ailenin istikrarsızlığı, altüst oluşu, toplumun istikrarsızlığından bağımsız düşünülemez. Ailenin, kültürel ve ahlâki şekillenmesi, korunması, kısacası gardiyanlığı kadınlara sunulan en büyük görevdir. Bu, savaş-barış zamanlarının değişmez politikasıdır.
Ne yazık ki, belli zamanlarda “vatanın analarının” da bu milliyetçi taşkınlığın içinde yer aldığını görmekteyiz.
Sosyalizmde ve Faşizmde Vatan ile Ana İmajı
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Britanya’da oy hakkı için mücadele eden kadınlar, askerliğe gitmeyi reddeden erkeklere “korkaklığın” simgesi olarak beyaz tüy dağıtmakla, daha o zamandan yükselen milliyetçi isterinin ve savaşçı faşizmin habercisi olmuşlardır. Hitler, Goebbels’in karısı ve çocuklarını, örnek Alman ailesi olarak boşuna lanse etmemiştir. Naziler, Almanya’daki kadınların büyük çoğunluğunun desteğini almışlardır. Öyle ki, bir kesim Alman feministi dahi bu isteriye göğüs gerememiştir. Keza İtalya’da, birçok kadın, Mussolini’ye alyans ve bilezikleriyle birlikte oğullarını da sunmuşlardır. Diğer ideolojilerde olduğu gibi, faşizmde de vatan imajı ile ana imajı kaynaştırılmıştır. Nasıl ananın namusu ve şerefi kutsalsa, anayla özdeşleşen vatanın korunması da kutsaldır. Benzer bir şekilde, Stalin de, “sosyalist” vatan savunmasında aynı özdeşliği kurmuş, analığı ve aileyi yüceltmiştir. Üstelik Stalin’de analık, hem vatanı, vatanı savunacak askeri üretecek doğurgan kaynağı, hem de yüksek üretimi temsil eder.
Vatan, millet ve aile, her ulusun temel direkleridir. Bu nedenle, milliyetcilerin ve politikacıların vazgeçilmez propaganda alanlarıdır.
Aile ideolojisini yalnızca faşist devletler değil, (Nazi Almanyası örneğinde olduğu gibi: kadın-çocuk-mutfak üçlüsü) tüm ulus devletler aile-vatan kavramına özel bir önem atfetmişlerdir. Bugünün ister “gelişmiş” kapitalist olsun, ister kendisine sosyalist desin tüm ülkeleri çekirdek aileyi örnek ve evrensel olarak kabul eder.
Aile Kurumu Ve Annelik
Gerçekten böyle midir durum? Aile de toplumlar gibi değişkendir. Resmi, çekirdek ailenin dışında var olan aile örnekleri görmezden gelinir. Evli olmayan anne örneğinde olduğu gibi. Oysa lezbiyen-gay çiftlerden oluşan aileler, bekâr baba ve çocuklardan oluşan aileler, arkadaşlardan oluşan aileler, tek tek bireylerden oluşan aileler, yaşlılardan oluşan aileler, çocuklu, çocuksuz birçok aile örneği vardır gerçek toplumda.
Sonuç olarak, aile evrensel olmadığı gibi, annelik de evrensel bir ideolojiyle tanımlanamaz. Annelik, kadının herhangi kimliğinden birisidir. Kurumsal anneliği kutsayan sistem, ne yazık ki, onu ödüllendirmez. Dünyanın birçok yerinde evli olmayan anneler, hâlâ gelir dağılımının en alt kesiminde yer aldıkları gibi, siyasi, ekonomik ve toplumsal alanlarda da temsil düzeyleri düşüktür.
Devlet, o kadar göklere çıkardığı anneliği ve onun getirdiği maddi-manevi sorumluluğu ailelerin sırtına yıkarak kendini kurtarmaya çalışır. Öte yandan, rekabetçi-acımasız dış dünyanın karşısında, aile sığınılacak, “sıcak” bir yuvadır. Özellikle göçmen ve siyah kadınlar için. Irkçı ve milliyetçi baskı karşısında ister istemez aileye sığınılır. Zorba bir devlete karşı Filistinlilerin aileyi savunmaları ve kadınları çocuk doğurmaya teşvik etmeleri de bu noktadan bakıldığında anlaşılır bir şey olmalı.
Yakın geçmişte, İngiltere’de yaşayan Kosovalı kadınların yaşamlarını içten gözlemleme olanağım oldu. Çoğu bekâr kadınlardı ve erkek arkadaş bulmakta sıkıntı çekiyorlardı. Çünkü, içinde yaşadıkları gettonun dışından bir “yabancıyla” birlikte olmaları hoş karşılanmadığı gibi, dışlanmalarına da neden olabiliyordu. Oysa Kosovalı erkekler için aynı kural söz konusu bile değildi. Kadınlar, bu dışlanmayı göze alamadıklarından, “evde kalmış” kız sayısı çoktu o günlerde bu toplumun içinde. Kısacası, kadınların cinselliklerinin üzerindeki baskı yöntemleri değişse de, baskıyı yapanlar değişmiyor. O günlerde ulusal bağımsızlık mücadelesi veren Kosovalı vatansever erkekler, kendi kadınlarının bedenlerini de “yabancılardan korumaya” çalışıyor olmalıydılar.
Oysa korunması gereken tek şey vardı, o da bizzat koruyucunun kendisiydi. Aynı, belli topraklar üzerinde yaşayan insanların kendilerini öncelikle vatanseverlerden korumaları gerektiği gibi.
Kaynakça:
Ayşe Gül Altınay, (der) Vatan Millet Kadın, İstanbul, İletişim, 2000.
Cynthia H. Enloe, Ethnic Conflict and Political Development, 1986: Does Khahi Become You?The Militarization of Women’s Lives, London, Pandora Press,1988.
Dorothy Thomson, Class, Gender and Nation, London, Verso, 1993.
John Freely, Insıde the Seraglio, Penguin Books,2000.
Mary Davis, Sylvia Pankhurst: Radikal Politik Mücadelede Geçmiş Bir Hayat, çev, Emine Özkaya, Versus, 2006.
Susan Mendus & Jane Rendall, (der) Sexuality & Subordination, London, Routledge, 1989.
Yiorgos Kalogeras &Domna Pastourmatzi, (der) Nationalizm & Sexuality: Crises of Identity, Thessaloniki, Aristotle University, 1996.


25 Mayıs 2012 Cuma

KUYUCAKLI YUSUF’UN FERYADI OLURUM, ŞİİR ÖLÜR-Hasan Gürkan

Sen bakma tatil olduğuna,bu şehrin en güzel yerleri bile kendini avutamıyor.Para’da  simli,allı güllü aptal bayramlıklar,iğreti urbalı kocalarının koluna abanmış.Taksim açık otoparkı paslı çürük dişleriyle sırıtıyor.

-Üç dört gün fırsat bulduk mu bir yerlere gideriz.
-Başka bir zaman
da Burgaz ada Saitsizdi. Martılar da olsa,deniz yosun da koksa, omzumun sana  dönük yanı üşüyor.Gecenin bir saatinde sevda ulaşılmaz bir ütopyadır.Her sevda hikayesi düşle gerçeğin trajik savaşını anlatır.Gecenin bu saatinde türkünün kendi büyüsünü bozmakta,minesini soldurmakta olduğunu fark ediyorum.Ütopya çarpışarak geriliyor.Geç kaldık,güçleri zamanında savaşa süremedik.
bir şafaktan bir
bir akşamdan bir
Tanyeri
karanlığın yavaş yavaş incelmesi
kızılın sayısız tonları
sonra aydınlık
Görmedim.
Ama gövdemle… 

O sabahların bir de hiç birinde uykusuzluktan ve yorgunluktan eser yoktu. Senin gözlerin mahmur. Bu türkü daha sevdanın iptidasında bir veda türküsü olarak,yeniden yeniden neden dinliyorduk.Her defasında söze ve nağmeye aslında onlarda olmayan başka hisler,manalar,derinlikler yükleyerek,atfederek,vehmederek başımı göğsüne gömüyordum,başını göğsüme gömüyordun.Kan ter içinde ama gönüllü,ama şikayetsiz,ama delirmiş,ama sevinçle olmayacak bir,hiç kuşku duymadığım.Akıl henüz yoktu,ne iyi! 

Hakikate boyun eğiş süreci sancılı ve uzun bir hüzün olarak yaşanıyor.Mucidi benim. 

Nisan,güneşli bir gün.Bahçede uzun Rusya kışından kalma karlar var.Moskova dışındaki Daçada Frobundo Marti cephesinden yoldaşlarla düş kuruyoruz,içim ürperiyor.Sen yoktun.Avuçların henüz merhabalarını kuşanmamıştılar.Bedeninin lezzeti meçhulümdü,ne gam! “gönül mahzun/ay karanlık/ yıldızlar gözden nihan olsa da / arşı ferşi ışıktan titretecek / bir aydınlık imkanıyız biz”(A.İlhan) 

Ayaklarımda postal,belediye otobüsüne kaçak bindim.Başım,yalazı dünyayı sarmış bir sevdanın bulutlarına değiyor.Kızılay’da Tuslog’u taşlıyorum.Sen omzbaşımdasın,bıraksalar da bırakmasalar da bütün satrapları yerle bir  edeceğim. 

Bıyıklarımın yeni terlediği vakitlerdi.Spartaküs yenildi.Komünarların mezarı Paris’te..Sen Madrid kapılarında öfkeden ve soğuktan dudaklarını dişliyorsun.Dağlardan  gelen  Rodrigez’in sesi başımızı döndürüyor. 

Sevda arınmanın,çoğalmanın,gözlerindeki efelenmenin sadeliğin gümüşü ve kilimiyse,
Hakikatin kıllı göğsü,pala bıyıkları ve altın dişleri var. 

Gecenin bir saatinde ütopya bir olmazlığın adı değil.Ben arkadaş ölümlerini omzumda,kolum dibinden koparılmış gibi,dinmeyen bir sızı,içimde kaskatı dilsiz bir karanlık olarak yaşadım.Kimselere ağlayamadım.Şimdi senin yatağında haykıra haykıra seviştikten sonra hıçkırıklara boğuluyorum.İçim yıkanmıyor. 

Benim aymadığım kalabalık bir Kızıl Meydan veya Faelled Parken olmalı.Sakız gibi beyaz önlüğü içinde gülen bir sarışından birer glög alıyoruz.Başın ağrımıyor,için ısınıyor.Sana ütopyaya inananların işkencede çözülmeyeceğini anlatmaya çalışıyorum.Martin Eden’i roman kahramanı sananlara gülüyorum.Sende yanılırsam diyorum,Kuyucaklı Yusuf’un feryadı olurum, şiir ölür.  

Ocak1992 Beşiktaş

21 Mayıs 2012 Pazartesi

KUTSAL AİLE MANİFESTOSU - Hasan Gürkan


KUTSAL AİLE KURUMUNUN YILMAZ SAVAŞÇILARI!
HALKALI KÖLELER!

Belediye nikâhlılar, İmam Nikâhlılar, evlilik normlarıyla nikâhsız yaşayanlar,
-Aslında bir kişiyle değil,iki tarafın bütün aile bireyleriyle,kendi çevreleriyle evlendiklerinin farkında olmayan uyanıklar,
-Erkek egemen kültürün,otoritenin,hiyerarşinin,şiddetin her gün yeniden üretildiği,kapitalist devlet ideolojisinin temel birimi olan aile kurumunu sorgulamadan kabul eden echelemin karagözler,
-Namuslarını apış aralarına sıkıştıran namusu mücessemler,
-Karısının, kocasının bedenini mülk  edinenler, ,namus cinayeti işleyenler.
-Karısıyla sevişirken başka kadını hayal eden,kocasıyla sevişirken başka adamı hayal eden ahlak sahipleri,
-Kocası yahut karısı kendisiyle seviştiğinde, çok hoşuna giden ama başka bir kadınla seviştiğinde ihanet, aldatma çığlığı atan ikiyüzlüler,
-Orospuları aşağılayıp ömür boyu bir adamın karısı olmayı kimliğinin karakteri yapmayı marifet sayan asalaklar,
-Erkek çocuklarının beden bütünlüğüne “İslam adına” müdahale edip çocuklarını sünnet ettiren laikler, solcular, devrimciler,
-Kocacığım, karıcığım, aşkım, bir,tanem,canım,ciğerim,işkem bem gibi kullanıla kullanıla içi boşalmış işporta malı kavramlarla  sevgi gösterisi yapanlar,
-Birbirinin adını sevimlileştirdiklerini zannedip kendileri gülünçleşenler; Ahmet’e Ahmooş, Ayşey’e ayşooş, Hasan’a Hasiş diyenler, 

-Kaynanası annesi,kayınpederi babası,kaynı abisi,görümcesi ablası falan fıstık ceviz içi badem olanlar,
-Evlilikleri ,evi,tarlası,arabası vb olan küçük bir şirkete dönüştüğü için ,aralarındaki sevgi,saygı yerlerde süründüğü halde,  ailenin birlik ve beraberliğini korur gibi yapıp,kendi çıkarını  kollayanlar,
-İhanet,aldatma,yeni bir evlilik  sebebiyle boşandıkları eşine ağza alınmayacak nefasetle yedi sülale sayanlar.Puşt,pezevenk,orospu… 

Manalı Posta Sermuharriri olarak hepinizi pak alnınızdan en derin takdirlerimle öperim.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

PINAR DOĞU'DAN İKİ ŞİİR:KIRMIZI DELTA-SUYUN ZIRHI


KIRMIZI DELTA – Pınar Doğu

uçurumundan vazgeçmiş
 ve hep aynı rüyaya meal
bir ömürsündür gecesi çöl
gündüzü melal
çevirelim yapraklarını kıdemli ağacın
toprağını kendi seçmiş
ve illa uzun sevişlere helal
yolculuğumuzdu kadınlığımız
kim bilir kaç uçurum sezmiş bir intiharda
ve romanını arayan orman
kaç dokunuşa kurar yalnızlığını
Mülahazalar ki hep eksiktir
ömür hep başka bir ömre revan
yani açamayan lalenin dildeki kahrı
ve hep bir başkasına bilal
halayıktır ki gezer gövdemizin kalesinde
kim sevebilmiş kendini
görmeden aynayı
görmeden aynayı 
şerh düşülmemiş
ve belki biraz geçmemiş bir ömürsündür
yani her lalede bir lal
bize gelip sorarlar
kendimiz, diye cevaplarız
en çok kendimizi beklettik
biz en geç sürgün vereniz toprağa
saçlarımızı tarar yalnızlık
ve yalnızlığın saçlarını tarar kadınlığımız 
diyelim tüm huzursuzluklarımızın künhü
bir laleye anlam verememenin hüznü
oysa kendimize ne vakit alışırız
aynayı görmeden
aynayı görmeden

 Haziran/ 2011 

SUYUN ZIRHI – Pınar Doğu
I.
Terzilerin vasiyetini yazmada sıra
Orkestra yeniden kurulurken
Yeniden okunurken şiirler
insan kendini ne zaman sever
Kaçıncı sözcükte
Bazı duyguların sarayı yoktur
Ey cennet! Çok mu beklettim seni
Çünkü en çabuk sözcükler yorulur  

Çünkü kaç kere öptümse cehennemi
İlk sözcükler yanar
Yeraltı hangimize ayrıldı ki
Kimbilir kaç sözcük geçti ömrümden
Kalelerim kimbilir kaç filin dişinden 
sonsuzluk: zamanın mesaisi
yani camın kuma hasreti
yeniden sayılacak hatıralar
kim sözcüklerle yetinebilir ki 
yeniden kapanacak gül

o mutasavvıf akşamlarda
kime benzeyeceğiz kimbilir
yüzümüz erince kemale
sözcüklerin kışında
gün gelir her toprak döner mezara
doğanın hatırası yoktur

kaç kuş eksildiyse sözcüklerden
yeniden kurulurken orkestra
şehrengiz yeniden yazılırken
o sonsuz tatminsizlik
ah hazırlıksız yakalanmanın büyüsü 
III.
çünkü terzilerin vasiyetini yazmada sıra
kemiksizdir bazı duygular
çünkü suyun zırhı yoktur
ve hiçbir acı ölçülmez ışık hızıyla 

kim varabilmiştir oysa cennete
terzilere vasiyet yazandan başka.
  3 Nisan 2012


14 Mayıs 2012 Pazartesi

ALBAY HANIM’IN KUKUSU*- Juan Manuel De Prada

ALBAYIMIN  KARISI
Benim alayımın albayı karısıyla birlikte kışlada kalır.Albayın karısı olgun bir kadındır,onun olgunluğu menapoz öncesinde zina ve iaşe subaylarıyla kırıştırma merakı  şeklinde baş gösteren cinstendir.Hem hürmetten hem de iyi mizah aşkımızdan,ona aramızda Albay Hanım diye hitap ederiz.Albay Hanım’ın en büyük zevklerinden biri avluda gezinip,esas emirleri kimin verdiğini iyi bellesinler diye,acemi erlere bağırıp çağırmaktır.Kocası ise bir köşeye sinme taraftarıdır ama kapılardan geçerken eşiklere takılıp,onu iki büklüm eden dev boynuzları buna müsaade etmez.Albay Hanım,çavuşları yok sayarak,bölükleri hazır ola sokar ve erleri kontrolden geçirme bahanesiyle bu sırada içlerinden en yakışıklı olanı seçer.Albay Hanım,böyle günlerde her daim edepsiz etini açıkta bırakıp,erlerin iştahını kabartan derin göğüs dekoltesiyle endam eder.Bunu yapar çünkü aslında o da,erlerin arkada bıraktıkları köylü yavuklularının etlerinin kendininkinden çok daha besleyici olduğunu ama onların,hayasızlık ve bayağılıkta Albay Hanım’ın eline su dökemeyeceklerini gayet iyi bilir.Bir erin itibarı açısından Albay Hanım tarafından gönül eğlendirilecek kişi seçilmesinin,hakkında yazılacak iyi bir rapordan;uzun soluklu olacağa benzeyen bir aşk kaçamağı için seçilmesinin ise terfi almaktan çok daha büyük anlamı vardır.
AŞK KAÇAMAĞI
Bölüğün sabah borazancısı olan bendeniz de işte bu son talihliler kategorisine dahilim.Albay olmadığında ya da tatbikata gittiğinde,Albay Hanım,ona biraz borazan çalmam için evine çıkmamı  buyurur.Albay Hanım öyle talepkar ve acımasız bir kadındır ki,repertuarımın mıntıka temizliği borusu,kalk borusu ve askeri marşlardan ibaret olduğunu bilmesine rağmen,benden ( bir de sanki borazan senfonik bir aletmişcesine) Beethoven  senfonileri çalmamı ister.Albay Hanım beni çıplak karşılar (teninin yoğrulmuş  balmumu gibi mat bir rengi vardır);o ahlaksız ve fena halde asimetrik poposunu sallaya sallaya yürür.Bu çıplak haliyle neolitik atalarımızın vakti zamanında yaptığı, kilden kadın heykellerini andırır.

Kendini şehvetli bir biçimde divanın üstüne atar ve işaret parmağıyla beni yanına çağırır.Albay Hanım’da  egemen kadın söylemi,despot kadın tavırları ve tepesinin tası ne zaman atar belli olmayan bir kadın mizacı vardır.Ayrıca kalçalarında selüloitleri ,göz kenarlarında ince kırışıklıkları da;ama bütün cazibesi de işte bu ince izler de yatar.
Beni elinin altında bulunca parmağıyla işaret edip şöyle der:
-Git kocamın madalyalarını getir, masanın birinci gözündeler.
Kocasına askeri hizmetleri karşılığında verilmiş, hep birlikte durdular mı bir boncukçu dükkanının andıran bu madalyalar, süsler, apoletler ve haçların (ki Albay sadece bir kaçını kullanırdı) ne kadar geniş olursa olsun bir insan göğsüne fazla geleceği aşikardır, ancak bu durum, Albay Hanım’ın haritalara sığmayan kukusu için geçerli değildir.
HARİTALARA SIĞMAYAN KUKU
 Albay Hanım kocasının madalyalarını kukusuna takıp,evde onlarla,baldırlarının arasına bir çıngırak asmış gibi tıngır tıngır gezmeyi pek sever.
Bana da kocasının yokluğunda kendisine askeri hizmet karşılığında verilmiş bu madalyaları,süsleri,apoletleri ve haçları.kilpsleriyle dudaklarını kıstırmamaya çalışarak özenle,itinayla karısının kukusuna takma görevi düşer.
Albay Hanım’ın kukusu bu süslerle bezendikten sonra tıpkı şaşalı bir avizeye benzer ve o bereketli kukusunun devasa oyuğundan çın çın öten müziğin aksi işitilir. Albay Hanım üzerine asılı onca metalle  şangur şungur yataktan kalkar ve peşi sıra, haliyle benden çok daha iyi tanıdığı evinde, beni oda oda gezdirir. Kukusundan, koridorlar boyunca sahte paralar gibi madalyalar saçılır,geride istikameti şaşmış bir şehvet yolu bırakır.
DUHUL EMRİ
Sonunda onu yakaladığımda,Albay Hanım hemen oracıkta,yerdeki fayansların üzerinde ona sahip olmamı buyurur,ben de bu buyruğa çok gecikmeden karşılık veririm.
Bazen aceleden, etimi, Albay’a ta gençliğinde, Afrika savaşı sırasında verilmiş bir madalyanın klipsine kıstırıverirdim. O zaman içimden meniyle karışık bir damla kan gelip, Albay Hanım’ın kuku aksesuarı olmuş madalyalara bulaşır ve birisinin üzerinde bir pas lekesi olarak donakalır.
*Kukular Kitabı,Juan Manuel De Prada,

Çeviren: Işık Seyyah,Cinsel Yayınevi


5 Mayıs 2012 Cumartesi

ÜMİT KIVANÇ’IN 77 1 MAYIS KATLİAMI KONUSUNDAKİ DOĞRU TAVRI

“(…)Bugün Türkiye'de, Kemalist değil sosyalist olan, hareketlerine din ve dindar düşmanlığıyla yön vermeyen, sosyalizmi demokrasinin çok derinleşmiş ve yayılmış bir hali olarak anlayan, kendi katillerinin tarafında saf tutmuş sözde solcular tarafından uğradıkları her türlü hakarete rağmen adalet ve demokrasi mücadelesinden vazgeçmeyen solcular var. Bizim gazete (Taraf) "solcular" derken nedense onları hiç kastetmiyor.”

HOŞCAKALIN -5 Mayıs Taraf
1 Mayıs 1977'nin ertesi günü Günaydın gazetesi, operasyon icabı, "Maocular Taksim'i kana buladı" ya da "...işçi bayramını kana buladı"manşetiyle çıkmıştı. Hangisiydi tam hatırlayamıyorum, ikisinden biri.
Bizim gazete de buna benzer bir yayını sürdürmeye girişti.
1 Mayıs 1977, iyi tasarlanmış bir devlet operasyonuydu. Solcular arasındaki akıl almaz gerginlikten yararlanarak, birileri, sosyalistlerin belini bir daha doğrulmayacak şekilde kırdılar. O meydana birçok yerden ateş açıldı. İnsanları vurup öldürmekten çok, panik ve izdihama yolaçma gayesiyle. (Yine de, vurulanlar oldu.) Alanın çevresinde görevli polislerin çoğunun bile olacaklardan haberi yoktu. "Vazifeliler" belli ki daha sıkı ve gizli bir operasyonun ruhuna uygun olarak hazırlanmıştı. Velhâsıl, 1 Mayıs 1977, bir katliam girişimiydi, otuz küsur insanın öldüğü bir olaya ille de katliam denmek istenmiyorsa.
Böyle bir olaya ortamı sosyalist gruplar arasındaki ölümcül çatışmalar hazırladı, doğrudur. O âna kadar eline pek silah almamış İGD'liler ile Halkın Kurtuluşu arasında 1 Mayıs afişleri asılırken gece vakti çıkan arbedede Halkın Kurtuluşu'ndan bir genç vurularak öldürüldü. 1 Mayıs'tan bir-iki gün önce. Duygular iyice bilendi. DİSK'e Sovyetik eğilimliler egemendi ve "Maocular alana sokulmayacak" diye ilân etmişlerdi. On binlerce kişiydiler, sendikaların çoğu onların denetimindeydi, yani yanlarında işçiler de vardı, birilerini alana sokmak istemezlerse bunu yapabilecek güçleri vardı. Maocu denen ve yine on binlerce kişi olan gruplar, aynı şekilde, bir yere zorla girmeye kalkarlarsa bunu yapabilecek güçleri vardı.Sovyetiklerin ve Maocuların "Ortayolcu" dediği gruplar, tampon olsunlar diye aralara yerleştirilmişlerdi.
Ben bu grupların biriyle birlikteydim. Biz alana girdik, bugünkü Taksim Hill Otel önlerine geldik ve olay başladı.
İlk nereden ateş edildi, Maocular DİSK barikatının önüne geldiklerinde ne oldu, o sırada kimsenin bilmesi mümkün değildi. Zaten ilk anda, pek çoğumuz, orada çatışma çıktı sanmıştık.Buraya kadarı doğru.
Fakat bundan sonrası da o kadar doğru. Ben o alanda, müthiş bir çaresizlik ve umutsuzluk içinde, elindeki incecik sopayı panzere atarak hiç değilse isyanını dışavurmaya çalışan insanlardan biriydim.
İlk andan sonra, hepimize saldırıldığından şüphemiz kalmamıştı.
AKM'nin önündeki polisler bizim onlara saldırdığımızı sanarak can havliyle birşeyleri kendilerine siper edip korunmaya çalışırken, bir panzer fırlamış, meydanın ortasında kaçışan insanları ezmeye çalışmıştı. Alandaki birilerinin herhangi bir yere ateş edebileceği bir durum da yoktu. Bizim gazetede ballandırılan masallardaki gibi, "solcuların silahlarına sarıldığı" bir olay falan yaşanmadı, çünkü herkes can derdine düşmüştü.
O sıradaki ruh halim, bize saldıranların yanısıra kendimize kızmaktı, sonradan da bu değişmedi. Yıllardır, şimdi çok önemli bir keşif yapmış gibi "solcuların kabahati" konusunun üstüne atlayan ve neredeyse "1 Mayıs 1977'yi solcular yaptı" demeye uğraşanlar kısa pantolonluyken, ben de, ne yazık ki az sayıda insan da, 1 Mayıs 1977'ye nasıl gelindiğini herkese anlatmakla meşguldü. Yıllarca bunu yaptık, yıllardır bunu yaptık. "Alana yaklaşan kalaşnikoflu Maocular"masallarıyla değil, kendi yaşadıklarımız, gördüklerimizle.
1 Mayıs 1977'ye ortam hazırlanmasında bizim o zamanki dargörüşlülüğümüz ve mankafalığımız konu edilmeli, doğru. Ama bunu bizim gazetede yapıldığı gibi, içinde "sol" geçen her şeye -nedense- duyulan, içten bir düşmanlıkla, "hah, bulduk!" edâsıyla yaptığınızda, amacınızın hakikate hizmet olduğuna inanmak zordur. Bülent Uluer'le yapılmış görüşmeye "İlk kurşun Maoculardan" başlığını atmak, sadece gazeteciliğe ihanet değil, düpedüz kötü niyetliliktir (çünkü okuduğumuz habere göre, adam öyle bir şey dememiş).
Bugün solculuk, sosyalizm vs. adına yenen haltları teşhir etmek başka şeydir, zamanında solcuların katledilişini de solcuların üstüne yıkmaya kalkmak başka şey. Panzere ip takılıp yerde sürüklenen PKK'li cesedi karşısında dehşete düşüp isyan etmeniz için PKK'li olmanızın, hattâ Kürtlerin haklarından yana olmanızın bile gerekmediği gibi.
Bizim gazete bir defa, Muhsin Yazıcıoğlu-NTV hikâyesinde, "hah bulduk!" sendromu yüzünden çuvallamıştı. Şimdi bunun ikincisine doğru doludizgin gidiyor. Ben bu gidişe iştirak edemeyeceğim, herkesten özür dilerim.
Sadece bir noktayı hatırlatarak veda etmek istiyorum: Bugün Türkiye'de, Kemalist değil sosyalist olan, hareketlerine din ve dindar düşmanlığıyla yön vermeyen, sosyalizmi demokrasinin çok derinleşmiş ve yayılmış bir hali olarak anlayan, kendi katillerinin tarafında saf tutmuş sözde solcular tarafından uğradıkları her türlü hakarete rağmen adalet ve demokrasi mücadelesinden vazgeçmeyen solcular var. Bizim gazete "solcular" derken nedense onları hiç kastetmiyor. Ben de o insanlardan biriyim ve bu tavırdan hem çok sıkıldım hem de açıkça mağdurum. O kalpsiz Demirel'in lafını döndürüp solculara çarpmaya kalkmak için insanın hayatında hiç Maraş katliamı gecesi TV izlememiş veya 1 Mayıs 1977 Taksim'i gibi bir yerde bulunmamış olması gerekir.
Taraf gazetesi bence Türkiye basın tarihinde, hattâ siyasî tarihinde çok önemli bir rol oynadı. Bunu kimse inkâr edemez. Ben de, bu gazetede yazıyor olmanın getirdiği, maddî-manevî her türlü yüke katlanarak bu işe destek olmaya çalışanlardan biriyim ve bundan hiç pişman değilim. Taraf'a uzun ömür ve başarılar dilerim.
Bu gazetede yazdığım süre içinde yazılarımla ilgili olarak beni yüreklendiren, onurlandıran değerli okurlarıma çok teşekkür ederim.
Güçsüz düştüm, diyelim, söylediğim laf bana anlamsız geliyor, diyelim, bütün kusur bende olsun.
Hoşçakalın.


3 Mayıs 2012 Perşembe

BİR ÇOCUĞUN GÖZÜYLE;77 1 MAYISI,FAŞİST CUNTA,KAÇAKLIK,SİYASİ GÖÇMENLİK


Sevgili oğlum Barış’ın  18.doğum günü için 1995’te yazdım.
Hasan Gürkan 

ONSEKİZİME BASIYORUM

77 1 Mayıs’ı yaklaşırken ben dünyaya geleceğim günü bekliyordum.Fikrimi soran olmamıştı,bir oldu bittiyle acısı sevincine baskın milyonlarca bebeden biri oluyordum.Şimdi üzerimdeki “koruma” ve yasaklar kalkıyor;yıllardır iple çektiğim onsekizime basıyorum!

1 Mayıs 1977
Hilton,Shereton,İntercontinantal gibi  beş yıldızlı otelleri,tinercileri,kiliseleri,meyhaneleri,ucuz orospuları,simitçileri,işsizlerin pineklediği parkları,gece gündüz hiç bitmeyen telaşı  ile taksim meydanı şehrin göbeğinde yeni ve farklı bir günü yaşıyor. 

Annemin karnı burnunda.Güneşin daha sabahtan sırtınızı ısıttığı,içinizde sebepsiz sevinçlerin çiçeklendiği bir bahar günü.Yüz binlerce insan;bayramlık giysileri,bayrakları,türküleri,pankartları ve umutlarıyla geldiler.Koca alan hani iğne atsan yere düşmez derler ya işte öyle,hınca hınç dolu.Annem tabi bu arada ben,diğer hamile kadınlarla birlikte bir kamyonun üzerindeyiz.Babam aşağılarda bir yerde,elinde megafon koşturup duruyor.Halam,dedem,anneannem,abim,anlayacağınız bütün aile buradayız 

Öfkeyi ve inancı dillendiren nutuklar,halaylar,sloganlar ve kızıl bayraklarla Taksim alışık olmadığı bir özgürlük sarhoşluğu yaşıyor.Mitolojiden çıkıp gelmiş çok başlı devasa bir yaratık gibi soluk alıp veriyor.Saatler ilerledikçe sabahın çoşkusu yerini huzurlu bir yorgunluğa bırakıyor.Miting bitmek üzere. 

Birden ortalık karıştı.Ben ne olduğunu anlayamadım.Babam: “Alanının üç yerinden aynı anda ateş açıldı.İntercontinantal Oteli’nin pencerelerinden.,Sular İdaresi’nin üzerinden,Kazancı Yokuşu tarafından.” diyor….”önce panik yaratmak için manevra mermisi atılıyor sandım.Fakat insanların gözümün önünde vurulup yere düştüğünü görünce işin vehametini anladım.” Hemen ardından göz yaşartıcı bombalar,panzerler,coplar ve kurşunlarla polis saldırısı.Halk birbirini çiğneyerek bu cehennemden kurtulmaya çalışıyor.Akşam olduğunda geriye asker ve polisin zaptettiği Taksim alanı,otuz sekiz ölü,yüzlerce yaralı   ve tutukluyla boğazlarımıza bir kıl yumağı  olarak oturan acı ve öfke kalıyor. 

 Aradan buna yıl geçti ” diyor babam  “Pek çok arkadaş ölümü yaşadım.Ama o gün katledilen insanların acısını,kolum omzumdan koparılmış gibi kanlı ve karanlık bir boşluk olarak hala içimde hissediyorum.”

Dünyanıza Geliyorum
10 Mayıs.Doğum gecikti.Doktorlar beni sezaryenle almayı düşünüyorlar.Kim bilir,belki katliamdan gözüm korkmuştu da yetişkinlerin bu kanlı dünyasına gelmek istemiyordum. 

Neyse fazla üstelemiyorum.İlk çığlığım Zeynep Kamil Hastanesi’nin kirli duvarlarında yankılanıyor.Hemşireler geleneğe uyarak kolbağıma “Kamil”  yazıyorlar.Oysa annem babam  “Barış” olmamı istiyor.Ses çıkarmıyorum,Barış oluyorum.Merhaba dünya! Merhaba hayat! 

Aranıza “normal” bir ailenin çocuğu olarak katıldığım söylenemez.Babam parti çalışmalarını aksatmamak için işini bırakmıştı.Eve çok az –o da geceleri – uğruyor.Anacığım bir yandan okula (işine ) koşturuyor,bir yandan parti,kadın derneği ve sendika çalışmalarına.Bir de benim bakım derdim var. Bugün aramızda bir anlaşmazlık çıksa abim: “Ben daha altı yaşındayken senin boklu bezlerini değiştirdim.” diye başıma kakar. 

Kurtuluş’ta oturuyoruz ve annemin aylığından başka gelirimiz yok.İstanbul cangılında ekmek  aslanın ağzında.Tek maaşla ev geçindirmek kolay değil. 

12 Eylül Faşist Darbe 

1980 Eylülü.Üç yaşındayım.Doymak bilmez bir iştahla yürümenin,konuşmanın tadını çıkarırken askeri faşist darbe oluyor.Asık suratlı beş general bir kabus gibi hayatımızın üzerine çullanıyor.Korku,yağlı vıcık vıcık bir çamur olup üstümüze başımıza bulaşıyor.Sabaha karşı basılan evler,kan uykularından koparılıp götürülen insanlar, “kaçarken” vurulanlar,işkence. Ailemiz için  adsızlık,adressizlik ve parasızlıkla dolu yer altı günleri. Ne zaman ve nasıl kalkacağını kimsenin bilmediği zifiri bir karanlıkta yaşıyoruz. 

Kaçaklık Günleri 

Beni Kütahya’ya dedemlerin yanına gönderdiler.Anaokuluna burada başladım.Beslenme çantama ninemin koyduğu meyveyi her sabah kasabın oğlu Ahmet’e veriyorum.O da beni dövmüyor.Bir süre sonra –sebebini bilmiyorum- İstanbul’a geri gönderiliyorum.Annem: “Polis kokuyu almış”  diyor.Ne demekse? 

Barış Değil Ahmetmişim
Beni Fatih’teki evimizin hemen yanı başındaki okula değil de,sabahın köründe kalkılıp banliyö trenleri,dolmuşlar,amcalar,teyzeler değiştirilerek gidilen,cehennemin dibinde çamurlu bir gecekondu  okuluna yolluyorlar.Siyah önlüğüm,beyaz naylon yakalığım,çantam.boya kalemlerim,resimli kitaplarım hepsi iyi de öğretmenim adımı bilmiyor.Bana Barış değil,Ahmet diyor. 

Babam eskiden doğru dürüst eve uğramazdı,yüzünü seyrek görürdük.Şimdi ise hiç evden çıkmıyor.Ne iş yapıyor,nasıl para kazanıyor,niçin sık sık apar topar ev değiştiriyoruz,neden diğer çocuklar gibi sokağa çıkıp oynamama izin verilmiyor,anlamıyorum.

İnsan anasının babasının adını bilmez mi!Annem Aysel,babam Hasan.Şu büyükler bir garip oluyor.Evinde haftalarca kaldıkları arkadaşlarının adını bile öğrenemiyorlar.Babama kimi Hüseyin,kimi Mustafa diyor. 

Bahçelievler’deki bu daireye yeni taşındık.Perdelerimiz uymadı,küçük geldi. Pencerelerde fakir çocukların pantolonları gibi duruyor.1982 kışı olmalı.İstanbul un  nemli soğuğu insanın iliklerine işliyor.Odunu kamyonla değil kiloyla alıyoruz.Islak oluyor,soba tıs tıs kendini bile zor ısıtıyor.Bir de patates.Günlerce patates yiyoruz.Sabaha haşlaması,öğleye kavurması,akşama kızartması.Bir de kılçıklı,küçük lanet balıklar.Balıkçıda nah bu kadar kocamanları var.Annemle çarşıya çıktığımda görüyorum.Onlardan almıyor.Kaç kere söyledim,ben büyük balıkları severim diye.Ayrıca muz severim,köfte severim,kağıtlı şeker severim,dondurma severim. 

Arada bir beni alıp adını söylemedikleri şehirlere götürüyorlar.Annem gezmeye gidiyoruz diyor.Gezmek lafın gelişi.Hep aynı şey:sokak yasak!oyun yasak! misafirlerle gevezelik yasak!

Canım çok sıkılıyor.Sabahları pencereden okula giden arkadaşları seyrediyorum.İçimden huysuzluk etmek,ağlamak geliyor.Annem kızar diye susuyorum.

Babam Gitti 

Bir gün –bugün gibi hatırlıyorum-  evde elle tutulur bir gerginlik vardı.Televizyondaki çocuk saatini bile seyrettirmediler.Annem üzgün,babam olur olmaz şeylere parlıyor.Ertesi sabah onu elinde valiziyle gördüm.Hepimize birer birer sarıldı,öptü,bir şey söylemeden çekip gitti.Haftalarca haber alamadık.Neredeydi,ne yapıyordu,ne zaman dönecekti? Sormaya dilim varmıyordu ama dönecek miydi? 

Ülkeden Kaçış 

Gene bir gün – gene bu gün gibi hatırlıyorum- annem: “Babana gidiyoruz.” dedi.Sirkeci  Garı ndan trene bindik.Annem ısrarla uyumamı istiyor.Ama benim hiç uykum yok ki!Amcalar gelir bir şeyler sorarlarsa hiç cevap vermeyecekmişim.Uzunca bir süre sonra tren durdu.Vakit geç olmuştu.Burası geçtiğimiz istasyonlara benzemiyor.Dikenli teller sürüyle elleri silahlı asker var.Amcalar geldi.Üç kişiydiler.Kısa boylu sarkık bıyıklı olanı annemin uzattığı deftere uzun uzun baktı.Her sayfasını karıştırdı.Altın dişleriyle sırıtarak bir şeyler sordu.Annem hep bana yalan söyleme der.Ama kendisi söylüyor.Babam  Almanya’da işçiymiş,izine gelmişiz,dönüyormuşuz.

Sofya –Parti Oteli 

Sabah trenden indik.Abim “İzmir’e geldik.” diyor.Sofya olduğunu çok sonra öğrendim.Gene sonradan adının Georgi Dimitrov olduğunu öğrendiğim alanda saatlerce bekledik.Annemin gelip bizi alacağını söylediği amca gelmedi.Taksiyle büyük bir eve gittik,parti oteliymiş.Amma da çok odası var!Konuşma yasağı kalktı,gevezelik serbest.Önüme gelene durmadan anlatıyorum.Ama ablalar,amcalar bir şey anlamıyor,başımı okşayıp aptal aptal sırıtıyorlar.Üzerinde durmuyorum,büyüklerin yeni bir tuhaflığı deyip geçiyorum. 

Bize güzel bir oda verdiler.Televizyonu,gazozla dolu buzdolabı,banyosu var.Abim İhsan dedemden öğrenmiş,çok güzel kağıttan kayık yapar.Akşama kadar küvette oynuyorum.Kağıttan kayık yüzdürüyorum.Ablalar durmadan yemek,dondurma,çukulata getiriyor.İyi de babam,babam nerde?

Doğu Berlin Parti Oteli 

Beş yaşındayım.Hayatımda ilk defa uçağa bineceğim.Berlin’e gidiyoruz.Berlin’de penceresinden çamur gibi akan nehrin göründüğü parti misafirhanesinde geçirdiğim  üç gün benim için gene konuşmamı anlamayan ablaların şefkati,bol köpüklü küvet sefaları ve patlayıncaya kadar yediğim pasta,dondurma ve çukulata demekti. 

Kopenhag 

Bu defa bindiğimiz tren Sirkecidekinden daha güzel ve temizdi.Akşam karanlığı ile birlikte Kopenhak’a iniyoruz.Pasaport falan soran olmadı.Babamı bahçeli bir evin salonunda bizi bekler bulduk.Odanın içi çiçekler,hediyeler,türlü çeşitli meyveler,yiyeceklerle dolu.

Annem: “Bir daha hiç ayrılmayacağız .” diyor.
Belki bana öyle geldi ama babam bizimle kucaklaşırken ağlamanın eşiğindeydi.Çifte bayram yaptık,hem benim doğum günümü,hem ailemizin birleşmesini kutladık.Deliksiz uyudum.

On sekizime Ulaştım

Onsekizime ulaştığım için sevinçliyim.Artık “adam” sayılıyorum.Türkiye’de akranlarımın bir sevgili bedeninin kokusunu bile içlerine çekmeden  idam edilmeleri,vurulmaları,hayata veda etmeleri sevincimi gölgeliyor.Babam: “ Ne kadar çok ve ne kadar derin seversen o kadar insanlaşırsın.” diyor.Kız arkadaşlarım olmadı değil.Ama ben ayaklarımın yerden kesildiği,aşktan öleceğimi sandığım büyük sevdalar yaşamak istiyorum. 

Kopenhag-Faelleddiget,Nisan 1995