Manali İktibas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Manali İktibas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2012 Çarşamba

KARA KUTU – AHMET BÜKE

Tavandaki ışık büyüdü.Güneş doğdu sanki içeriye.Döşek ısındı,kan yürüdü içimde.Yanar mıyız acaba bu sıcaktan?Bunca kar varken,çığ ve buz topu doğmuşken yollarda,nasıl olacak?Komşular nem koydu dudağıma:iki nokta su,iki serin çocuk,iki damla çeşme suyu.

“Uyan oğlum.”
“Ağlasa geçecek.”
“Vur dizlerine.”
Gözlerimi açtım:annem köşede çökmüş,yanında iki halam.Gülüyorlar.Annem gülüyor,büyük halam sarılıyor ona,küçük halam gözyaşını siliyor ikisinin.Sonra elini göğsüne bastırıyor.
“Çok şükür ablam,”diyor.
“Çok şükür,bu günleri  gördük bak.Şimdi yeri yuvası belli.Değil mi ablam?Hemen köyün yukarısında artık.Atasının,dedesinin yanında.Sabah kalk,çocukları okula yolla,yemeği koy.Doğru git yanına abimin.”
Gözümdeki kar çözülüyor iyice.Kendime gelince amcaoğlunu gördüm.Yamacımda.Bana bakıyor.
“Hadi kalk. Dolaşalım bi.Açılırsın.”
Kalkınca elini koyuyor belime.Daldaki yaprağım.Kar var üstelik hala bende.Düştüm,düşeceğim.
Annem beni görünce koşuyor yanıma.Tutmaya çalışıyorlar ama dinlemiyor kimseyi.Elimden tutuyor.Koridora çıkarıyor beni.Konu,komşu hep orda.Yere diz çöküyor.Beni de çekiyor yanına.
Karşımızda bir bisküvi kutusu: Filli Kaymaklı: şöyle yazıyor kartonunda (doğadan buğday,mis yumurta,en temiz sütler el değmiyor bizde,her şey sizin çocuklarınız için mikropsuz ağrısız bisküviler arasında kaymak özenle yapıldı sütü kaynattık taşırmadık güğümden pençelerimiz sineklikli ayranımız karasız ellerimizi yıkadık her karardan sonra her “iş” sonrası dua ettik büyük kitaplara el koyup iki bisküvi arası en leziz en temiz en yüce kaymağımız yiyiniz sizin çocuklarınız)
O kadar yazıyor ki anneme rağmen okudum hepsini.Koridorda konu komşu.Susuyorlar. “Bak” dedi annem.Açtı kartonu.Uzandı.
“Bak,bundan tanıdım.Bilemezsin,dediler.Bekleyeceksin,hükümete gidecek bunlar.Ama ben bir baktım çukura.Görünce tanıdım.”
Annem yırtılmış ve delik deşik ve kara bir şalvarı elinde sallıyor.Gülüyor hem.
“Babanın bu.Geldiler aldılar ya.O sabahtan aklımda.Hiç unutmadım ya ben.Çukurda görünce çamurun içinde,kemiklerin yanında…”
Annem ellerini başına vurunca aldılar,götürdüler içeriye.
Kara şalvar düştü önüme.Aldım,kutuya koydum.Bisküvi kutusunda babam.
(Allah çok büyük.Çok büyük Allah.O dokundu büyük dedem oldu.Dağlar oldu.İnsanlar oldu.O dokundu babam oldu.Babamdan ben oldum,yedi damla olduk.Sonra annem ocağa aş vurdu.Allah dokundu beyaz bir taksi oldu.Köyün yoluna dolandılar.Kapımıza kadar geldiler;babamı aldılar.Bir kalenin içine götürmüşler.Gözünü bağladılar,gözünü açtılar soru oldu.Allah dokununca kelimeler varmış çünkü önce böyle havada uçuşan kar gibi yan yana gelince yapışınca sorgu olmuş babama çok kızmış o kelimeler yan yana gelince ateşteki maşa gibi kızarmış sonra babamın gömleğini yırtmışlar gözünü bağlamışlar yine iki koluna girip yerde ayakları kan içinde buzda toprakta çukurun yanında çukur çukur kuleleri tersine çevirip en derin kuleleri toprağa batırıp çukur yapmışlar.Allah o kadar büyük ki annem buldu işte babamı)
Amcaoğlu götür beni.Karşı tepeye.Sigara içtik sonra.Ardımız mezarlık:ata yurdu.Önümüz köy:anam,kardeşlerim,konu komşu orada…

Taraf Kitap Eki,şubat 2012

24 Ocak 2012 Salı

CUMHURİYET’İN ‘AZINLIK RAPORU’-Ayşe Hür

Taraf Gazetesi,22 ocak 

Hrant Dink Davası’nda çıkan karar aslında beni şaşırtmadı. Çünkü bu topraklardaki gayrımüslim düşmanlığının köklerinin ne kadar derinde, dallarının ne kadar yaygın olduğunu biliyorum. İktidar partisinin tepkileri yatıştırmak için kullandıkları “Yargıtay aşaması” sürecinin nasıl biteceğini de tahmin ediyorum. Çünkü hem AKP’nin Ergenekonlaşmış bu devletle giderek nasıl bütünleştiğini görüyorum, hem de Yargıtay’ın Pınar Selek, Uğur Kaymaz, Baskın Oran, N.Ç. başta olmak üzere daha nice dava hakkında verdiği kararları biliyorum. Bu hafta Cumhuriyet tarihi boyunca, devletin gayrımüslimlere karşı işlediği suçların özet bir dökümünü yapacağım. Böylece işimizin ne kadar zor olduğunu görüp tekrar derlenip toparlanalım.
» 16 Mart 1923’te
, Mustafa Kemal Adana’da esnafa yaptığı konuşmada “Memleket en sonunda yine gerçek sahiplerinin elinde karar kıldı. Ermeniler ve diğerlerinin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir” dedi. Böylece Cumhuriyet’in azınlık politikalarının çerçevesi belirlenmiş oldu.
» Haziran 1923’te, Yahudi, Rum ve Ermeni memurlar işlerinden çıkartılarak yerlerine Müslümanlar alınmaya başladı. Gayrımüslim azınlıkların Anadolu’da serbestçe dolaşımları kısıtlandı. Karar öyle ani olmuştu ki, pek çok kişi kısıtlamalar yüzünden memleketine dönemedi, gittiği yerde mahsur kaldı. Bu yetmezmiş gibi Yahudilerin Filistin’e göçmelerine de engeller konuldu.
» Eylül 1923’te, Kilikya (Adana havalisi) ve Doğu Anadolu’dan savaş sırasında göç eden Ermenilerin geri dönüşünü yasaklayan bir kararname çıkarıldı.
» Aralık 1923’te, Çorlu’da yaşayan birkaç yüz kişilik Yahudi cemaatine şehri 48 saat içinde terk etmesi emredildi. Hahambaşılığın müracaatı üzerine karar ertelendi ancak benzer bir karar Çatalca için alındı ve hemen uygulandı.
» 24 Ocak 1924 tarihli Eczacılar Hakkındaki Kanun’la eczane açma yetkisi “Türk bulunma” meselesine bağlandı.
» 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu uyarınca 40 kadar Fransız ve İtalyan okulu kapatıldıktan sonra sıra azınlık okullarının binalarının onarımında, genişletilmelerinde, yeni binalar yapmalarında kısıtlamalara geldi. Okul programları ve sınavlar MEB tarafından denetlenmeye başladı.
» 3 Nisan 1924’te, kabul edilen Avukatlık Kanunu uyarınca 960 avukat iyi ahlaklı olup olmadığı açısından değerlendirildi ve sonuçta 460 avukatın çalışma izni iptal edildi. Böylece Yahudi avukatların yüzde 57’si, Rum ve Ermeni avukatların dörtte üçü işsiz kaldı.
» 29 Ocak 1925 gecesi, Fener Rum Patrikliğine seçilen Araboğlu Konstantinos bir trene bindirilerek Selanik’e gönderildi. Suçu, hükümetin hoşuna gitmeyen biri olmasıydı. Bu durum, Yunanistan tarafından Lozan’ın ihlali olarak La Haye Adalet Divanı’na ve Milletler Cemiyeti’ne götürüldü ancak Türkiye’nin “Patrikhane’yi de sınırdışı etme” tehdidi savurması üzerine Yunanistan şikâyetlerini geri çekti ve Patrik “kendi isteğiyle istifa etmiş” gibi yapılarak konu kapatıldı.
» 22 Nisan 1926’da, ticari yazışmalarda sadece Türkçe kullanılmasını mecburi kılan kanundan sonra idari kadrolarda çalışan ve Türkçe yazı diline hâkim olmayan gayrımüslimler işten çıkarılmaya başlandı. Bu yönetmelik uyarınca işten çıkarılan Rumların sayısı beş bindi.
» 17 Şubat 1926’da, Medeni Kanun’un kabulünden sonra, Ermeni, Yahudi ve Rum cemaatleri, birbiri ardı sıra, Lozan Barış Antlaşması ile kendilerine tanınan azınlık haklarından vazgeçtiklerini açıklamaya zorlandılar.
» 1 Ağustos 1926’da, devletin Lozan Barış Antlaşması’nın yürürlüğe girdiği 23 Ağustos 1924’ten önceki tarihlerde gayrımüslimlerce edinilmiş tüm malları müsadere etme hakkına sahip olduğu ilan edildi.
» 17 Ağustos 1927’de, Elza Niyego adlı 22 yaşındaki Yahudi kızı, kendisine âşık olan ve uzun süredir taciz eden evli ve torun sahibi Osman Ratıp Bey tarafından öldürüldü. Olayın devlet tarafından örtbas edilmeye çalışıldığını gören Yahudi cemaatinin ilk kez sesini çıkarmaya cesaret etmesi üzerine, gazetelerde yoğun bir Yahudi düşmanı kampanya başlatıldı. Bazı Yahudiler “Türklüğe hakaret ettikleri” gerekçesiyle mahkemeye verildiler.
» 13 Ocak 1928’de, rejimin gözüne girmek isteyen bir grup Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi öğrencisinin aldığı karar uyarınca, birden vapur, tramvay gibi toplu taşıma araçlarına “Vatandaş Türkçe Konuş!” yazılı pankartlar asılmaya başladı. Dönemin gazetelerinde “Türkçe Konuş!” hitabına tahammül edemeyen “sözde vatandaş”lardan şikâyet ediliyordu. Bu tarihten itibaren kampanyanın gereklerine uymadıkları gerekçesiyle pek çok gayrımüslim hakkında Türklüğü tahkir davası açıldı.
» 11 Nisan 1928 tarihli Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun’la doktorluk “Türk olma” şartına bağlandı. Böylece gayrımüslimler doktorluk yapamaz oldular.
» Eylül 1929’de, Defterdarlık, Yahudi okullarını, Or Ahayim Hastanesi’ni, Ortaköy Yetimhanesi’ni ve sinagogları ticari müessese sayarak bunlara yapılan bağışları ve intikalleri vergilendirmeye karar verdi. Uygulama geriye doğru, 1925 yılından başlatıldı. Bu yüksek vergileri ödeyemeyen Hahambaşılığa haciz geldi. Hükümetin baskıları sürdü ve bağışlar sıkı takibe alındı.
» 1929-1930 arasındaki 18 ay içinde Türkiyeli Ermenilerden 6.373 kişi Suriye’ye göç etmek zorunda kaldı.
» 18 Eylül 1930’da, Adalet Vekili Mahmut Esat Bozkurt, Ödemiş Yaylası’nda “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır” şeklindeki ünlü vecizesini söyledi.
» Ekim 1930’daki Belediye seçimleri sırasında yeni kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) listesinde altı Rum, dört Ermeni ve üç Yahudi olması üzerine, iktidardaki CHF şiddetli bir gayrımüslim karşıtı kampanya başlattı. Parti kuruluşundan 99 gün sonra kendini feshetmek zorunda bırakıldı ama gayrımüslimlere kızgınlık bitmedi.» 11 Haziran 1932’de, yürürlüğe konan Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkındaki Kanun’la yabancıların bazı mesleklerde çalışmaları yasaklandı. Bu durum özellikle Yunan uyruklu serbest meslek erbabını, küçük esnaf ve sokak satıcılarını kapsıyordu.
» Kasım 1932’de, İzmirli her Yahudi’ye Türk kültürünü benimsemeye ve Türk diliyle konuşmaya söz veren birer taahhütname imzalatıldı. İzmir Yahudilerini Bursa, Kırklareli, Edirne, Adana, Diyarbakır, Ankara Yahudileri izledi.
» 1933’te, Mardin’deki Süryani Patrikliği, gizli ve açık baskılara dayanamayarak “cemaatin arzusu doğrultusunda”, “görülen lüzum üzerine”, “muvakkaten” (geçici olarak) Mardin’den Suriye’deki Humus’a taşındı. Ancak o günden beri geri dönmesi mümkün olmadı.
» 14 Haziran 1934’te, kabul edilen ve ülkeyi “Türk kültüründen olan ve Türkçe konuşanlar” (has Türkler), “Türk kültüründen olan ve Türkçe konuşmayanlar” (Kürtler) ve “Türk kültüründen olmayan ve Türkçe konuşmayanlar” (gayrımüslimler ve diğerleri) olarak üçe bölen İskân Kanunu’ndan sonra Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki Rumlar ve Ermeniler, kendileri için uygun görülen bölgelere sürüldüler.
» 21 Haziran-4 Temmuz 1934’de, Irkçı Cevat Rıfat Atilhan ve Nihal Atsız gibi ırkçı yazarların Yahudi aleyhtarı ve ırkçı yazılarla galeyana gelen kitleler, Çanakkale, Gelibolu, Edirne, Kırklareli, Lüleburgaz, Babaeski’de Yahudilere saldırdılar. Olaylarda Yahudilere ait evler ve mağazalar yağmalandı, kadınlara tecavüz edildi, bir haham öldürüldü. CHF Trakya teşkilatının örgütlediği anlaşılan olaylar sonucu 15 bin Yahudi, mal ve mülklerini geride bırakıp can havliyle başka şehirlere, ülkelere kaçmak zorunda kaldı. Olaylar yatıştığında bilanço ortaya çıktı. CHF’nin hazırladığı bir rapora göre Trakya ve Çanakkale’de yaşayan 13 bin Yahudi’den üç bini İstanbul’a göçmüş, pek çok kişi mallarını yağmalarda, mülklerini ise yok pahasına sattıkları için kaybetmişlerdi.
» 24 Temmuz 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir ilana bakılırsa, Ankara Askerî Baytar Mektebi’ne alınacak öğrencilerde aranan özelliklerden biri “Türk ırkından olmak” idi.
» 6 Eylül 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan Türk Kuşu Direktörlüğü’ne alınacak tayyare öğretmenlerine dair bir başka ilanda ise ifade biraz daha rafine hale gelmiş ve “Türk soyundan olmak” haline dönmüştü.
» Ağustos 1938’de, hükümet “Tebaası oldukları devlet arazisinde yaşama ve seyahat bakımından baskılara tâbi tutulan Musevilerin bugünkü dinleri ne olursa olsun Türkiye’ye girmeleri ve ikametleri yasaktır” diyen 2/9498 numaralı kararnameyi çıkardı. Ülkenin tek resmî haber ajansı Anadolu Ajansı’nda çalışan 26 Musevi personelin işine son verildi. Gazete ve dergilerde genel olarak azınlıkları, özel olarak da Yahudileri ülkenin çektiği sıkıntıların sorumlusu gösteren yazı ve karikatürlerde patlama oldu.
» 1938-1939’da, yaklaşan savaşta milli güvenliği tehdit edecekleri gerekçesiyle, Anadolu’nun kırsal bölgelerinde yaşayan gayrımüslimler büyük şehir merkezlerine nakledildiler. Büyük şehirlerin yaşam koşullarına ayak uyduramayanlar ülkeden göç etmek zorunda kaldı.
» Temmuz 1939’da, Hatay’ın Türkiye’ye katılması sırasında bölgedeki Ermeniler baskılar sonucu Suriye’ye göç ettiler.
» 8 Ağustos 1939’da, Avrupa’nın çeşitli yerlerinden topladığı 860 Yahudi mülteciyi Filistin’e taşırken, yolda karşılaştığı bazı sorunlar yüzünden İzmir’e sığınmak zorunda kalan Parita gemisi, yolcuların “Bizi öldürün ama geri göndermeyin” haykırışlarına rağmen 14 ağustosta iki polis motorunun refakatinde limandan çıkarıldı. Gemi çıkarılırken CHP’ye yakın Ulus gazetesi “Serseri Yahudiler İzmir’den gitti” diye başlık atmıştı.
» 28 Aralık 1939’da, Erzincan’daki büyük depremde onbinlerce kişinin öldüğünü duyan Tel-Aviv, Hayfa, Buenos Aries, New York, Cenevre, Kahire ve İskenderiye’deki Yahudi cemaatleri aralarında topladıkları paraları, giyim eşyalarını Türkiye’ye yolladılar. Ancak gazetelerde Yahudilerin bu tavrını alaya alan, altında kötü niyet arayan yazılar, karikatürler boy gösterdi.
» 12 Aralık 1940’ta, Romanya’nın Köstence limanından aldığı 342 Yahudi mülteci ile İstanbul’a varan “yüzen tabut” namlı Salvador’un (aslında 40 kişilik bir tekneydi) bir mil bile gidecek hali olmadığı açık olduğu halde Türk makamları, gemiyi yoluna devam etmesi için zorladı. Sonuç hazindi: 13 aralık günü Silivri açıklarına şiddetli fırtınaya yakalanan Salvador’un parçalarından tam 219 ölü toplandı.
» 22 Nisan 1941’de bir gün kapılarında beliren jandarmalar tarafından 12 bin gayrımüslim erkek, sivrisinek kaynayan ve sıtma yayan bataklığın, rutubet, çamur ve aşırı sıcağın bunalttığı, su darlığı çekilen altyapısız kamplara gönderildiler. “İstanbul’u unutunuz!” diye bağıran çavuşları ve subayların sesi dönemi yaşamış tüm azınlıkların belleğine yerleşti. 20 Kur’a İhtiyatlar denen bu “askerler”, Zonguldak’ta tünel inşaatlarında, Ankara’da Gençlik Parkı’nın yapımında, Afyon, Karabük, Konya, Kütahya illerinde taş kırma, yol yapma gibi ağır işlerde çalıştırıldılar ve ancak 27 Temmuz 1942 günü terhis edildiler.

» 15 Aralık 1941, Köstence limanından aldığı 769 Romen Yahudi’sini Nazi zulmünden kaçırıp Filistin’e götürmek isteyen Struma gemisi Türk makamlarının yolcuların karaya çıkmalarına izin vermemeleri üzerine, 2,5 ay Sarayburnu açıklarında hastalıkla ve ölümle pençeleştikten sonra zorla Karadeniz’e çıkarıldı. 23 mil açıkta, motorsuz, yakıtsız, yiyeceksiz, susuz, ilaçsız kaderine terk edilen Struma 24 Şubat 1942 günü, saat 02:00’de kimliği bilinmeyen denizaltılarca batırıldı. Faciadan sadece bir kişi kurtuldu. Parita, Salvador ve Struma gibi mülteci gemilerine reva görülen muamele, aynı zamanda Türkiye Yahudilerine verilmiş bir mesajdı.
» 11 Kasım 1942’de, Şükrü Saracoğlu Hükümeti, savaş sırasında ortaya çıkan mali sorunları aşmak gerekçesiyle Varlık Vergisi’ni çıkardı. Vergi mükelleflerinin yüzde 87’si gayrımüslimdi. Ermeni tüccarlar kapital güçlerinin yüzde 232’si, Yahudi tüccarlar, yüzde 179’u, Rum tüccarlar yüzde 156’sı, Müslüman-Türk tüccarların ise sadece yüzde 4,94’ü oranında vergilendirilmişlerdi. Vergilerini ödeyemeyenler Aşkale, Sivrihisar, Karanlıkdere kamplarına gönderildiler. Mart 1944’e kadar süren “Varlık Vergisi Faciası” sırasında kimi malını, kimi canını, kimi onurunu, kimi Türkiye’ye inancını yitirdi.
» 1946 yılında ilk kez üniversite mezunu gayrımüslimlerin yedek subay olarak askerlik yapmasına izin verildi. Bu demekti ki, daha önce gayrımüslimlere bu yol kapalıydı. Ancak o tarihten bu yana TSK’da gayrımüslim bir komutana rastlanmadı.
» 1946’da, CHP’nin 9. Bürosu tarafından yayımlanan “Azınlık Raporu”nda “İstanbul’da özellikle Rumlara karşı ciddi tedbirler almalıyız. Bu anlamda söylenecek tek bir cümle var: İstanbul’un fethinin 500. yıldönümüne kadar bu şehirde tek bir Rum bile kalmamalıdır” deniyordu. Rapora göre bu sorunun çözümüne geçilmeden önce Anadolu’nun geri kalan kısmı da gayrımüslimlerden arındırılmalıydı.
» 1948’de, Yahudiler yeni kurulan İsrail’e, Ermeniler ise Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ne göç etmeye kalkınca, yıllardın onları kaçırtmak için her şeyi yapan devlet ve devlet güdümlü basın bu sefer de göçmek isteyenleri “hain” gösteren yayınlara başladılar.
» 6-7 Eylül 1955 günlerinde, Kıbrıs’la ilgili olarak Londra’da toplanacak üçlü konferansta Türkiye’nin “elini güçlendirmek” için ağırlıklı olarak İstanbul Rumlarına yönelik büyük bir yağma harekâtı örgütlendi. Ancak olaylar İzmir, Adana, Trabzon gibi merkezlere de yayıldı ve sadece Rumlar değil Ermeniler ve Yahudiler de saldırılardan nasiplerini aldılar. Kimi kaynaklara göre üç, kimine göre 11 kişi öldü, yaklaşık 300 kişi yaralandı, yüzlerce kadına tecavüz edildi. Resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayrı resmî rakamlara göre yedi bine yakın bina saldırıya uğradı. Hasarın mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin bir milyar liraydı.
» 1964’te, Kıbrıs Olayları’nın etkisiyle Türk-Yunan ilişkilerinin gerginleştiği ve ünlü Johnson Mektubu’nun Türkiye’yi köşeye sıkıştırdığı günlerde, Atatürk ve Venizelos arasında 1930 yılında imzalanan “Dostluk Antlaşması” bir hükümet genelgesiyle, Türk hükümetince tek taraflı olarak iptal edildi. Türkiye’de doğup büyümüş, burada ticaret yapan, esnaflık yapan, emekçilik yapan Yunanistan vatandaşı on binlerce Rum sınırdışı edildiler. Sürgünlerin yanlarına bir bavul ve 200 lira almalarına izin verilmişti. Onlarla evli Türk vatandaşı Rumların da ülkeyi terk etmesiyle Rum cemaati yok olma noktasına geldi.
» 1974’te, İstanbul’daki Balıklı Rum Hastanesi Vakfı Yönetim Kurulu ile Hazine arasındaki bir dava nedeniyle Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun verdiği bir kararda Türkiye’deki gayrımüslim vatandaşlar “Türk olmayanlar” olarak değerlendirildi.
» 1984’te, Fener Rum Patrikhanesi, Heybeliada Ruhban Okulu’nun masraflarını karşılayamadığını söyleyerek kapatılması için izin istedi ancak o güne kadar okulu kapatmak için elinden geleni yapan hükümet, Lozan Barış Antlaşması, diğer ikili anlaşmalar açısından ve “mütekabiliyet ilkesi” açısından bunun mümkün olmadığını ileri sürerek, bu talebi kabul etmedi. Bugün bir tek öğrencisi olmadığı halde Milli Eğitim Bakanlığı’nca atanan okulun Türk yöneticisi her gün göreve gitmekte. Patrikhane de okulu açık tutmak için masraf yapmaya devam etmekte.
» 1985-1990 arasında PKK’ya karşı korucu olmayı reddettikleri için topraklarına el konularak yerlerinden edilen “Melek Tavusa Tapan” Yezidiler kitlesel olarak Batı ülkelerine göç etmek zorunda kaldı.
» 2000’li yıllarda Milli Güvenlik Kurulu toplantılarının önde gelen konularından biri “Misyonerlikle mücadele” idi.
» 15 Kasım 2003, Şişli’deki Beth İsrail Sinagogu ile Galata’daki Neve Şalom Sinagogu’na iki Müslüman Türk teröristi tarafından intihar saldırısı yapıldı, eylemciler de dâhil 25 kişi öldü, 300’den fazla kişi yaralandı.» 5 Şubat 2006, Trabzon’daki Santa Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andrea Santoro 16 yaşında bir genç tarafından bıçaklanarak öldürüldü.
» 19 Ocak 2007’de, AGOS’un başyazarı Hrant Dink öldürüldü.
» 18 Nisan 2007, Malatya’da yedi “milliyetçi” genç Hıristiyanlıkla ilgili yayın yapan Zirve Yayınevi’ni basarak üç büro çalışanını vahşice öldürdüler.
Şimdi bu tarihçeye bakınca Hrant Dink Davası’ndan çıkan karara şaşırılır mı? Sizi bilmem ama başta da dediğim gibi ben şaşırmadım.

19 Ocak 2012 Perşembe

TC’NİN GENETİĞİ VEYA VİCDANI KİRLENMİŞ TOPLUM – Fikret Başkaya*.

*Özgür Üniversite sitesinden alındı

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olarak varoldu. Tevatür edildiği gibi bir “kopuş” söz konusu değildi. Osmanlı İmparatorluğunda devlet kutsaldır. Elbette bu sadece Osmanlı’ya mahsus bir “ özellik” veya “orijinallik” değildi. Bu, premodern dönemin Eski Rejimlerinin genel durumuydu. Devletin kutsal sayılması demek, devlet dışında hiç bir şeyin bir önemi ve değeri olmaması demektir. Mevzubahis olan devletse, gerisi teferruattır ve orada kendi başına bir değeri, kıymet-i harbiyesi olan başka hiç bir şey yoktur. Devlet çıkarı her şeyi mübâh kılar. Devletin çıkarı ve bekâsı için her türlü cinayet, katliam, suikast, komplo, hile, yalan... gerekli ve meşru sayılır. Bırakın halktan insanları, devletin çıkarı için padişah ailesi mensuplarının katli de son derece olağan bir şeydir. Kardeş, çocuk, ana, baba, hepsi devlet çıkarı için katledilebilir. Başka türlü ifade edersek, Osmanlı İmparatorluğu’nun da dahil olduğu “Eski Devletler ailesinde’ devletin bekâsı, aile içi temizliği varsayar ve başka türlü yapması mümkün değildir. Zaten herkes padişahın kuludur. Kulun hakkı yoktur, sadece kulluk yükümlülüğü vardır. Dolayısıyla ilişki yönetenden yönetilene, efendiden kula ve tebaya doğru ve tek yönlüdür.

Kaldı ki, Osmanlı İmparatorluğu ve benzerleri “savaş devletleridir”. Bu tür devletler varlıklarını savaşa borçludurlar. Varlıkları düşmanın varlığına bağlıdır. Düşmanın da iç-düşman veya dış-düşman olmasının bir önemi yoktur. Bu tür devletler savaş yetenekleri aşındığında tarih sahnesinden silinirler... Savaşla fethedilen yerler yağmalanır, talan edilir, birikmiş hazinelere el konur ve egemenlik altına alınan topluluk bir haraç ödemeye zorlanır. Fakat “büyüme-yayılma ” paradoksunun bir sonucu olarak, bir zaman sonra, üretici sınıf olan köylüden alınan haraç ihtiyacı karşılayamaz hale gelir. Bu durum hem köylü kitlesi [toplum] üzerindeki baskının artmasını hem de yeni savaşları dayatır. Devlet kendi iç çelişkileri sonucu zayıflar ve çöker. Osmanlı İmparatorluğunun tarih sahnesine çıkışının, aynı zamanda kapitalizmin de tarih sahnesine çıktığı tarihsel döneme rastlaması, imparatorluğun evrimi üzerinde etkili oldu. Kapitalist üretim süreci kendi dışındaki sosyal formasyonları “biçimlendirme, biçimsizleştirme, şartlandırma, kendi mantığıyla uyumlandırma” dinamiğine sahiptir. Bu dinamiğin bir sonucu olarak, Osmanlı sosyal formasyonundaki aşınma derinleştikçe, yönetici elit, varlığını sürdürmek için kapitalist dünyadan bir dizi kurum, kural, teknik, yöntem, tarz, vb. ithal etme yoluna gitti. Bu “ona benzeyerek kendini koruma”, devleti yaşatma refleksiydi... Batıdakinden farklı olarak, Osmanlı yenilikleri yeninin, yeniyi yaratmanın değil, eskiyi korumanın ve sürdürmenin hizmetindeydi. Dolayısıyla yenilik denilenler eskinin üstündeki yamaydı... Yeni ve yenilik denilen düzenlemelerin, kurumların, söylemlerin bir temeli yoktu. Batı’da yenilikler Eski Rejimle ve onun geleneksel ideolojisiyle bir hesaplaşmanın araçları ve sonuçlarıyken, bizde “eskiyi nasıl yaşatabiliriz ” sorusunun cevabı olarak varoldu... Dolayısıyla, eski rejimle ve onun geleneksel ideolojisiyle gerçek bir hesaplaşma ve eskiyi aşma-yeniyi yaratma girişimi hiç bir zaman söz konusu olmadı... Başka türlü söylersek, Cumhuriyet döneminde de devlet Osmanlı İmparatorluğundaki gibi kutsal sayılmaya devam etti. Devletin kutsandığı bir rejimin modernliği de tabii bir retorik olmanın ötesine geçemeyecekti ve geçemedi... Velhasıl retorikle realite arasında bâriz bir uyumsuzluk varlığını sürdürmeye devam etti.
Devletin kutsal sayıldığı yerde “gerisi teferruat” sayılacağına göre, kullanılan modernist dilin de bir karşılığı olması mümkün değildi. Devletin kutsal sayıldığı yerde yurttaş olmaz. Devlet ricâlinin insanlara ‘yurttaşmış’ gibi davranması, öyle bir söylemin varlığı, insanların da kendini ‘yurttaş’ sanmasının reel bir karşılığı yoktur... Orada söz konusu olan ikiyüzlülüğün içselleştirilmesinden başka bir şey değildir... “Yurttaşlık durumu” ancak bir mücadele ile kazanılabilir ve korunabilir... Birileri size: “artık bundan sonra yurttaşsınız” dedi diye yurttaş olunmaz. Zira yurttaşlık, yurttaş bilincini var sayar... İmparatorluğun reayası 1923 de yurttaş olmadı. O zamana kadar ‘padişahın kulu’ olan halk kitlesi, 1923’den sonra artık “vatanın kulu” olacaktı ki, garp cephesinde yeni bir şey yoktu... Vatanın ne olduğu, sahibinin kim olduğu da bilindiğine göre... Lâkin “eskiyi” yeniymiş gibi sunmayı, daha doğrusu dayatmayı başardılar. Bu işi de esas itibariyle okul ve öğretmen, velhasıl eğitim sistemi sayesinde kotardılar... Dolayısıyla, TC’nin yaklaşık doksan yıldır kolaylıkla irili ufaklı katliamlar yapabilme ve siyasî cinayetler işleyebilme rahatlığını anlamak, sözünü ettiğim geri planı dikkate almadan mümkün değildir. Son on-onbeş yılda, son otuz kırk yılda yapılan katliamları, işlenen siyasî cinayetleri bir hatırlayın, ne demek istediğimi anlayacaksınız... Bu durum, dünün reayasının ve kulunun] bu günün yurttaşı olamayışıyla açıklanabilir. İnsanlar seçimlerde oy kullanmayı matah bir şey sanıyorlar... Seçimlerin bir aldatmaca olduğunun farkında değiller. Seçim oyunu aslında insanları oyuna getirmek için oynanıyor... Oyun kurucular da mâlûm olduğuna göre...
Hırsızın kabahati...
Bir ülkede yaşayan insanların yurttaş bilincinden yoksun oluşu, hak, özgürlük, eşitlik ve adalet bilincinin yetersizliği, devletin katliamlar yapma, insanlık suçu işleme konusunda hareket alanını genişletiyor. İnsanlar yapılan her katliam veya işlenen her siyasi cinayet karşısında sessiz ve tepkisiz kaldıklarında, hem gelecek katilamlara ve cinayetlere ‘onay’ vermiş oluyorlar hem de her katliam ve siyasi cinayetle vicdanları kirleniyor... Bu vesileyle vicdan kirletmeye memur edilmiş, vicdanları en çok kirlenmiş politikacı, akademisyen, gazeteci, yazar, “konunun uzmanı” denilenlerin pis misyonunu da hatırlamamak olmaz. Bu kesim, yapılan her katliamı, her siyasi cinayeti “haklı” ve “gerekli” göstermek için seferber oluyor... Son Uludere katliamında ortalama insanın, ortalama tavrı utanç vericiydi. En utanç verici olanı da her halde bir kısım ‘pişkin politikacı, hükümet erkanı, televizyonlarda boy gösteren “yorumcu” ve gazete köşelerine çöreklenmiş akl-ı evvellerdi... Söylediklerinin özeti şuydu: “Devlet katliam yapmaz... Benim devletim katliam yapmaz. Benim atalarım katliam yapmaz...” Bu bir kazadır, böyle şeyler olur, zaten her yerde oluyor... ABD bunu her zaman yapıyor... Eğer bütün bu katliamları, sizin devletiniz yapmadıysa, eğer tüm bu cinayetleri sizin devletiniz işlemediyse o zaman bunlar kimin eseridir? Fransa parlamentosunda ‘Ermeni katliamı olmadı’ diyenin cezalandırılmasıyla ilgili yasa teklifi gündeme geldiğinde, başbakan Erdoğan: “ Ben atalarıma katliam yaptı dedirtmem, asıl Fransızlar Cezayir bağımsızlık savaşı sırasında yaptıkları katliamın hesabını versinler” demişti. Başbakanın bu sözleri bana bir şey hatırlatmıştı. 1967 yılında, Pariste, Albert Chatelet öğrenci restoranında, yemek masasında karşımda oturan iki öğrenciyle sağdan soldan konuşurken, bana hangi ülkeden olduğumu sordular, Türkiyeliyim deyince, “biz Cezayirliyiz ve size kırgınız” demişlerdi... “hayırdır, bu da nerden çıktı” dediğimde, “sizin hükümetiniz Birleşmiş Milletler’de Cezayir’in bağımsızlığının oylandığı oturumda Fransa lehinde oy kullandı” karşılığını verince, ben de “kırgın olmakta haklısınız, lâkin o ayıpta benim bir dahlim yok” karşılığını vermiştim. Sonra isimleri Muhammed ve Abdu olan bu iki sevimli Cezayirliyle yıllarca sürecek dostluğumuz başlamıştı... Eğer Fransızlar Cezayir’de katliam yaptıysalar, Türk hükümeti Fransa’nın tarafını tuttuğunda o katliamı onaylamış, insanlık suçuna ortak olmuş olmuyor muydu? Fakat bu bir istisna değildir. Ne zaman mazlum halklar emperyalizme, koloniyalizme karşı ayaklansalar, özgürlük, bağımsızlık ve haysiyet mücadelesine girişseler, TC yöneticileri tartışmasız kolonyalistlerin, emperyalistlerin safında yer aldı. Neden aldığının, neden almak zorunda olduğunun tahliline burada girmeyeceğim...

Uludere katliamını haklı göstermek için büyük çaba gösteren akl-ı evveller “ sınırın ötesinde işleri neydi” diyorlar. Bu kuş beyinlilerden bir teki o sınırları kimin çizdiğini sorun ediyor mu dersiniz? Asıl insanlık suçu bizzat o sınırın varlığı değil miydi? Bir aileyi, bir topluluğu ikiye bölen bir sınırın ne gibi bir kıymet-i harbiyesi olabilir? İnsanı yaşam araçlarından mahrum eden, açlığa mahkûm eden bir sınırın meşruiyeti olur mu? Kaldı ki, hiç bir gerekçe hiç bir katliamı haklı göstermeye yetmez. Adı üstünde insanlık suçunun gerekçesi olur mu? İnsanlık suçunu gerekçelendirmek ne nemem bir küstahlık ve alçaklıktır? Bu vahşeti ‘haklı’ göstermek için seferber olanlar, vicdanları en çok kirlenmiş olanlardır. Kirlenmiş vicdanlılar toplumun vicdanını da kirletmeyi şimdilik başarıyorlar... Lâkin bu dünyada her şey sonludur... Katliam ve siyasî cinayet TC için istisna değil, kuraldır ve rejimin genlerinde mündemiçtir... Osmanlıda en büyük katliamları yapanlar devlet katında en yükseğe çıkanlardı... Maalesef bu “gelenek”, Cumhuriyet döneminde de geçerli olmaya devam etti... Lâkin şimdilerde bir yenilik de söz konusu... Artık katliamın yolu ‘insansız hava araçlarından’ geçiyor ve bu “yenilik” “çağdaş” Türkiye’ye ne kadar da yakışıyor... İnsansız araçlar insanlara kimin katledileceğini gösteriyor. Bundan âlâ modernlik, kalkınmışlık mı olur! Artık Türkiye’yi yönetenler “muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıktıklarından” emin olabilirler... Şu utanç verici manzaraya bir bakın. Toplum ne hallere düşmüş... Görünen o ki, bu kepazelik, bu utanç verici durum, TC bir operasyonla [devrimle] temizleninceye kadar devam edecek... Kimse kendini aldatmasın, “hukuk devleti” mavalına aldanmasın... Zaten bu işleri kotarmak için işte böyle bir “hukuk devleti” gerekiyor... Hukuk devletinin ne olduğunu merak edenler Hrant Dink davasına baksınlar... Siz ‘hukuk devleti’ denileni ne sanıyorsunuz? Bütün mesele işlenen cinayetlerin, yapılan katliamların üstünü örtmekten ibaret değil mi? Bundan âlâ hukuk devleti mi olur? Sevsinler hukuk devletinizi... Devlet tarafından yapılan katliamların, işlenen siyasi cinayetlerin üstünü örtmeye çalışanlar insanlık suçu işleyenlerdir ve bu vicdanı kirlenmişlerin iflah olmaları da, islah olmaları da mümkün değildir...

3 Ocak 2012 Salı

KÜRTLERDEN NE İSTİYORSUNUZ?

Ahmet ALTAN/Taraf Gazetesi
3.OI.2012

Yeni yılın ilk saniyelerinde İstanbul’un üstünde havaifişekler patlamaya başlayınca yüzüm kızardı.
Öfke ve utanç duydum.
Bir katliamın kurbanı olan otuz beş insanını daha yeni toprağa vermiş bir toplumun sevinçli kutlamaları doğrusu ya bana ağır geldi.
Sahte bir yastan, kimsenin eğlenmemesinden söz etmiyorum ama “biz bu ölümlere hiç aldırmıyoruz” diye bağıran gösterişli kutlamalar en hafif deyimiyle izansızlık.
Türkiye’nin gerçeğini görmek için çok basit bir soru sormak yeterli:

“Eğer PKK otuz beş sivil Türk’ü yılbaşından iki gün önce bir otobüsün içinde havaya uçursaydı bu kutlamaları aynen böyle yapacak mıydınız?”
Hepimiz biliyoruz ki yapmayacaktınız.
Zaten bütün mesele, Türklerin zihninde kendileri için başka, Kürtler için başka ölçülerin ve değerlerin bulunması değil mi?
Kürt sorunu denen şey bu kadar yalın.
Bu ülkede Türkler için ölçüler başka, Kürtler için ölçüler başka.
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Uludere’deki cenaze törenine devletten, Türk vatandaşlardan kimse katılmayınca, “Biz bölündük, burası Kürdistan” derken çok haklıydı bence.
Bu yalnız bırakılan cenazeler, bu gösterişli kutlamalar, bu aldırmazlık, Türklerin zihnindeki bölünmeyi açıkça ortaya koyuyor.
Ne yaşamına, ne ölümüne aldırdığınız bu insanlardan ne istiyorsunuz?
Ne istiyorsunuz Kürtlerden?
Leyla Zana, “Referandum yapalım, özerklik mi, federasyon mu, ayrılık mı ortaya çıksın”deyince, “savaş meydanına gel de al” deyip silahı gösteriyorsunuz.

“Eşit olalım”
dediklerinde, “Kürtlerin anadilde eğitim yapması ülkeyi böler” deyip kendi çocuklarınıza tanıdığınız hakları Kürt çocuklarına tanımıyorsunuz.
Eşit olmuyorsunuz, ayrılmıyorsunuz, acılarını paylaşmıyorsunuz.
Nedir istediğiniz?
Ne istediğiniz aslında açıkça görülüyor, siz efendi olmak, Kürtleri de köle yapmak istiyorsunuz.
Kürtler köle olmayacak.
Asla gerçekleştiremeyeceksiniz bunu.
Bu bencilliğiniz, bu kibriniz, bu nobranlığınız, bu hoyratlığınızla öyle nefret tohumları ekiyorsunuz ki Kürtlerin yüreğine, böyle giderseniz bu ülkede savaş hiç bitmeyecek.
Neden anlamıyorsunuz?
Kürtler dağlara isyanını, öfkesini, “bu aşağılamaya” karşı direnişini göstermek için çıkıyor.
Bunun için ölümü, ölmeyi, öldürmeyi göze alıyor.
O insanları öldürüyorsunuz, özür dilemiyorsunuz.
O insanları öldürüyorsunuz, aldırmıyorsunuz.
Türkler öldüğünde ağlıyor, Kürtler öldüğünde havaifişekli kutlamalarda gülüyorsunuz.
Otuz yıldır bu insanlar dağa çıkıyor.
Niye çıktıklarını sanıyorsunuz?

“Kandırıldıklarını”
söylüyorsunuz, kandırılmıyorlar, kendi iradeleriyle, öfkeleriyle, Türklere var olduklarını, haysiyet sahibi olduklarını, köleliği kabul etmediklerini göstermek için çıkıyorlar dağlara.
Siz kendinizi değiştireceğinize Kürtleri değiştirmeye, onları bu “ikinci sınıf vatandaşlığa” razı etmeye çalışıyorsunuz, korkutmaya uğraşıyorsunuz.
Korkutamazsınız.
Sen geleceksin anamı, babamı, çocuğumu, kardeşimi öldüreceksin, bir özür bile dilemeyeceksin, benim acıma, üstelik de senin neden olduğun acıma hiç aldırmadan kutlamalar yapacaksın, beni kederimi saklamaya zorlayacaksın, öfkemi dile getirirsem bana “isyankâr, nankör” diyeceksin, beni alıp mahkemelere götüreceksin, tutuklayacaksın, mahkûm edeceksin, “bizi bu kadar da istemiyorsan ayrılalım” dersem bana silahını, ordunu, uçağını, tankını göstereceksin, eşit olmayı reddedeceksin sonra da “niye dağa çıkıyorsun” diye soracaksın.
Niye çıktığını anlamıyor musunuz gerçekten?
Bu yaşananlara bakıp da Kürtlerin dağlara çıkmasını anlamayan biri haysiyetten, gururdan, onurdan nasibini almamış biridir, Kürtlerin dağlara çıkmasını anlamayan biri kendisine böyle davranıldığından sesini çıkarmayacak, sinecek, korkacak, onursuzluğa razı olacak biridir.
Kürtlere saygı göstermeyecekseniz, ayrılın.
Ayrılmak istemiyorsanız Kürtlere saygı gösterin.
Onlar yas tutarken İstanbul’un her yanında havaifişekler patlatarak barışı ve huzuru bulamazsınız.
İstİİstanbul’da patlayan o rengârenk fişekler ülkenin her yanına simsiyah bir acı olarak dökülür, hep birlikte o acıdan payımızı alırız.

3 Ekim 2011 Pazartesi

QİJİKA REŞ-KARAKARGA.KÜRT ANARŞİSTLERİNİNSESİ*

- Anarşizmin ana akım Kürt siyasetiyle çakıştığı ve çatıştığı noktalar neler?

Ramazan Kaya: Bu sorunun cevabı, Kürt siyasal hareketinin hangi dönemine baktığımıza bağlı olarak değişir. Hareketin son dönemde ortaya koyduğu ideolojik paradigma, anarşizmin özgürlükçü literatüründen önemli oranda beslenen, anarşizmin tarihsel mücadele yöntemlerinden esinlenen bir doğrultuda görünüyor. Komünalizmden, doğrudan demokrasiden, öz-yönetim kültürünü geliştirmekten söz eden, devlet ve kapitalizm karşıtı bir siyasal çizgi esas alınmaya çalışılmakta. Yüksekova’daki köy komünleri, yine Viranşehir’de hayata geçirilmeye çalışılan komün deneyimi özgürlüğün deneysel mekânlarını yaratmak adına heyecan verici gelişmeler. Buradan baktığımız da özgürlük tahayyülümüzle Kürt hareketinin ideolojik yönelimi arasında önemli fark yokmuş gibi gözükmektedir.

Ancak hareketin özgürlükçü ideolojik çizgisiyle hareketin siyasal pratikleri arasında gözle görülür bir paralellikten söz etmek zor görünmektedir. Hareketin siyasal ve askeri aktörlerinin hareket üzerinde hâlâ çok ciddi bir hegemonyası söz konusudur. Küçük bir beldenin belediye başkanının kim olacağını bile merkez belirlemektedir. Yürütülen savaşta ve önemli siyasal kararlarda tabanın belirleyici rolünden söz etmek mümkün değildir. Hiyerarşik ve merkeziyetçi siyaset kültürü ve tartışılması teklif bile edilemez olan liderlik kültü olduğu gibi varlığını sürdürmektedir. Kürdistan’daki doğal kaynakların talanı, baz istasyonları, Türk burjuvazisinin bölgeye yatırımlar yapmasına yönelik çağrılar, Kürt orta sınıfını palazlandıran ihaleler, kentlerin belli semtleri arasındaki keskin uçurumlar, ekolojik ve anti-kapitalist bir belediyecilik politikasıyla bağdaşmamaktadır.

‘Sivil itaatsizlikte orduya gerek var mı?’

- Peki taban 'komünalizm, kent konfederasyonları' gibi terimleri anlıyor mu?

Ramazan Kaya: Tabanın bu kavramların ideolojik içeriğini ayrıntılı bir şekilde bilmesine gerek olduğunu sanmıyorum. Önemli olan yeni politik doğrultunun Kürdistan’da nasıl bir karşılık bulduğudur. Yürütülen siyaset, halkın hayatına değen, halkı kapsayan bir pozitif dönüşüm yarattığında, değişimin hangi noktalarda olduğuna ilişkin tabanın farkındalığı da artacaktır. Anarşistlerin “Yap, göster” sözü bu bağlamda önemlidir. Bahsi geçen köy komünlerinde ihtiyaca yönelik bir üretim ve adil bir paylaşımın olması, üniversiteyi kazanan çocuklara ortak komünden bursların verilmesi, kadına yönelik şiddetin belli yaptırımlarla önlenmeye çalışılması yeni bir siyasal kültürün nüvelerini oluşturmaktadır. Devletçi solun, Mesih’in inmesini beklemesi misali o meçhul devrim şafağını bekleyemeye gerek yok. Ancak gerekli dönüşümün çok sancılı geçeceğini düşünüyorum. Komünden bahsettiğimiz yerde başkana gerek var mı? Doğrudan demokrasiden bahsettiğimiz yerde partiye gerek var mı? Sivil itaatsizlikten bahsediliyorsa orduya gerek var mı? Bu geçiş döneminin nasıl atlatılacağını yaşayarak göreceğiz.

‘Bu saatten sonra hiçbir Kürt, Öcalan’dan daha önemli olamaz’

--Öcalam'sız bir kürt hareketi hayal edebiliyor musunuz? Öcalan’sız bir Kürt hareketi hayal edebiliyor musunuz

R. Kaya: Öcalan, hareketin ruhani lideri ve Kürt ulusal kimliğinin kurucu miti olarak tarihteki yerini alacaktır. Bütün toplumların benzer süreçlerden geçerek uluslaştığını söylemek mümkün. Bu saatten sonra hiçbir Kürt artık Abdullah Öcalan’dan daha önemli ve daha değerli olamaz. Nasıl Türkiye Cumhuriyeti var olduğu sürece hiç kimse Atatürk’ten daha değerli olamayacaksa, Kürtler açısından da bu böyle kalacaktır. Ayrıca Kürt hareketi zaten şu an Öcalan’sız yürüyor. Ortada devasa bir organizasyon var. Bugün PKK’nin savaş konseyi artık savaş kararı aldığı zaman Öcalan’dan gelecek kararları çok da beklemiyor. Hareketin sosyal, siyasal ve ekonomik alanlarında çok nitelikli kadroları var. Öcalan, davanın sembolü ve moral kaynağı konumunda ama Öcalan yarın fiziksel olarak ortadan kalksa bile hareketin varlığını sürdüreceğini düşünüyorum.

‘Erkek tahakkümüne karşı Öcalan siyasal bir sigorta’


Zozan Özgökçe: Bence Öcalan mitinin varlığını sürdürme biçimi Atatürk gibi olmayacaktır. Atatürk’ün kültü, dondurulmaya çalışılan bir toplumsallık üzerinden üretilmeye çalışılmaktadır. Ancak Öcalan ruhani lider olarak varlığını sürdürse de Kürt hareketinin kendi dinamiklerini üretme ve belli bir siyasal rotayı takip etme kararlılığı kolay kolay son bulmayacaktır. Kürtlerin gündemi, bakış açısı ve durduğu yer tarihsel ve güncel ihtiyaçlar doğrultusunda sürekli değişmektedir. Bir tek Öcalan’ın söyledikleri hareketi belirlemiyor, farklı siyasal bileşenlerin yarattığı enerji de hareketin rengini, söylemini ve taleplerini etkilemektedir

R. Kaya: Bugün MSF’de anarşistlerin de sunum yaptığı bir panelde, Emine Ayna: “Erkek tahakkümüne karşı Öcalan siyasal bir güvence, bir sigortadır” dedi. Bence bu çok doğru bir belirleme. Kürdistan coğrafyasında hüküm süren eşitsiz cinsiyet ilişkilerinin hareket içinde kadının aleyhine işleyen pozisyonuna, Abdullah Öcalan’ın bizzat kadının lehine müdahale etmesi, kadının aktif bir güç olarak kendisine özerk bir siyasal alan açmasını kolaylaştırdı. Bu da kadın öznelerin Öcalan’ın kadına öncelik tanıyan söylem ve analizlerini referans göstererek erkeklerin politik iktidarına direnmelerini ve kurucu politik figürler haline gelerek taleplerini mücadeleye eklemlemelerinin yolunu açtı. Kürt kadını açısından Öcalan ismine atıfta bulunmak, Öcalan’ın varlığına şükran duymak, erkeğin politik hegemonyasını yarmanın çıkış kapısı, erklenmenin en kısa yolu anlamına gelmektedir.

Z. Özgökçe: Bir feminist olarak, Öcalan’ın “bunu tartışın” demesi üzerine feminizmi tartışmayı sorunlu buluyorum. Tabii ki de feminizm tartışılmalı ama bu daha çok hareketin kadın öznelerine dayalı bir şekilde gerçekleşmelidir.

- Derginiz İmralı’ya gidiyor mu?

Rawin Sterk: Biz bu dergiyi İmralı’ya göndermeye çalıştık. Asrın Hukuk Bürosu'na gittik. Ancak Öcalan’dan bahseden ve Kürtçe yazının olduğu hiçbir yayını Öcalan’a ulaştırmamaya dair bir kuraldan dolayı dergi İmralı’ya ulaşmadı. Ama avukatları dergiyi beğendi ve her ay dergiyi istiyorlar, gönderiyoruz.

‘Kürt hareketi partili olmayan siyasi oluşumları ciddiye almıyor’

- Derginin üçüncü sayısında, Sami Görendağ’ın Öcalan’ın anarşizm algısına yönelik tepki toplayan bir yazısı yayımlandı. Öcalan okusa nasıl tepki verirdi?
 Z.Özgökçe: Öcalan okusaydı bence daha farklı değerlendirirdi. Öcalan’ı kutsal olarak addeden kitle Öcalan hakkında yazı yazılmasından, onun hakkında konuşulmasından veya onun yarattığı değerlerden söz edilmesinden bile rahatsız. Ancak Öcalan aksine her kavramın konuşulması ve tartışılmasını istiyor.

R.Sterk: Bence, Öcalan dergiyi okuduğunda hem çok anlam biçecek, hem de dergiye olumlu şeyler söyleyecek. Öcalan bir sürü görüşme notunda "beni neden eleştirmiyorsunuz” demiştir.

Belma Yıldıztaş: Gelişmenin tek yolu, farklı bakış açılarının ortaya çıkmasından geçiyor. Yazıda önderlik tartışılıyor, en çok öne çıkarılması gereken nokta bu. Öcalan da bunu anlayabilecek kadar akıllı bir adam. Bu eleştiri onu da geliştiren bir şey olacak.

R. Kaya: Öcalan’ın, “Özgürlük Sosyolojisi” adlı kitabında anarşizme yönelik kısa bir değerlendirme var. Analizlerinin bir kısmı önemli yanılgılar içerse de “Orta Doğu’da özgürlük mücadelesinde anarşistler önemli bir müttefiktir” belirlemesi önemlidir. Öcalan, Sami’nin yazdığı o yazıyı okusaydı muhtemelen şöyle derdi: “Bu arkadaşlar, benim fikirlerimden yararlanıyorlar, beni anlamaya çalışıyorlar, ama ciddi anlamda eksik ve yanlış bir kavrayışları var” derdi. Bu bir Öcalan klasiğidir (gülüyor).

- Demokratik Toplum Kongresi'ne (DTK) neden çağrılmadınız?

R.Kaya: Ana akım Kürt hareketinde partili olmayan siyasi oluşumları ciddiye almama tutumu var. Örneğin, feministlerin partisi olmadığından onları ne blokta, ne de çatı partisi kurma platformlarında müttefik bir güç olarak göremiyoruz. Ayrıca anarşistlerin, radikal feministlerin, ekolojistlerin ve eşcinsellerin gittikleri her yeri politik olarak sabote etmeleri ve yerleşik siyasal algıyı tersyüz etmeleri, hareketin yaratmaya çalıştığı konsensusu sarsacağından endişeleniyor olabilirler. Bu soruyu yine de DTK sözcülerine sormak lazım. Ben cevabını bilmiyorum.
- BDP ve DTK, Türkiye genelindeki farklılıklara daha açık, Kürt coğrafyasındakilere daha mı kapalı?


R. Kaya: Kürt siyasi platformlarına katılan bileşenler bir süre sonra Kürt siyasi hareketinin ideolojik hegemonyasına belli oranda tabi oluyorlar. Kürt hareketi tersinin mümkün olacağını bilse, bence çağırmazlar. Farklı siyasal geleneklerden gelen Şerafettin Elçi, Altan Tan genel olarak hareketin ideolojik hegemonyasını genişletme gerekliliğiyle aday yapıldılar. Sonrasında ise bildiğiniz gibi özerkliğin ilanı ve meclisin boykotu konularında ciddi çatırdamalar ve tartışmalar doğdu.

‘Van'da kimse okumasın diye 30 dergi satın aldılar’

- “Vatan haini” ilan edildiğinizi söylüyorsunuz, neden?

R. Sterk: Aslında Kürt hareketinde anarşizme karşı önyargı yok, çünkü zaten hareket zaten anarşist öğeler barındırıyor. Şu an KCK'den tutuklananlar DTK mensupları ve Kürt hareketinin buradaki batıdan görünmeyen aktörleriydi. Anarşizmi uygun biçimde pratiğe döken radikal demokrat insanlardı. Devlet onları toparlamasının ardından siyaset daha acemi, daha duygusal, zaman zaman liberalizme kayabilecek kişilere kaldı. Bize gelince Kürt hareketinin bize yönelik eleştirileri biraz da bizim üslubumuzdan kaynaklı. Çatışma yer yer uygun olmayan üsluplarla ve ortamlarda yaptığımız eleştiriler yüzünden çıkıyor. Bu normal bir durum. Biz de aslında anarşizmi yeni öğreniyoruz.

Yıldıztaş: Anarşizm ilk bakışta insanlara korkunç gelen bir şey ama bir süre sonra onun olumlu taraflarını içselleştirebilecekler.

Z. Özgökçe: Kürdistan’da eğer bağımsız işler yapıyor ve var olan ağ içinde yer almıyorsanız, “bizden değiller” bakışı doğuyor. Böyle bir durumda bir yok sayılma süreci yaşanıyor zaten. Qijikareş için de “bize karşı bir şeyler yazıyorlar”, “bu dönem bu olmamalıydı, şu yazılmamalıydı” benzeri geri dönüşler alıyoruz.

R. Sterk: Örneğin, dergiyi satılması için Mezopotamya Kültür Merkezi'ne götürmüştüm. 1. sayıyı aldılar ama 2. sayıyı almadılar. Birçok yerde bu uygulamalarla karşılaşıyoruz. Hatta Van'da biri kitapevine gidip kimse okumasın diye 30 dergi satın alınıyor.

- Mezopotamya Kültür Merkezi'nin gösterdiği gerekçe neydi?

R. Kaya: “Hareketin ve Öcalan’ın şahsına yönelik bir karalama kampanyası yürütüyorsunuz. Hareketin eleştirisi üzerinden kendinizi var etmeye çalışıyorsunuz” dediler.
- Öyle misiniz?

R. Kaya: Hayır, öyle bir tavrımız yok.

‘PKK’dan 5000 infazın hesabını kim soracak?’

- Peki, bu bir paranoya mı?


R. Kaya: Evet. Tüm sol örgütlerde görülen klasik bir paranoyadır. İnsanların kafalarında soru işaretleri oluşmasından, sorgulamalarından ve hareketin öncü kadrolarının taban üzerindeki hâkimiyetini yitirmesinden korkuyorlar. Öcalan’ın kendisinin de itiraf ettiği gibi, hareketin tarihinde haksız yere infaz edilmiş sayısı beş binlerle ifade edilen kadrolar var. Bu infazların hesabını kim verecek, çok merak ediyorum. Her türlü eleştiriyi yıkıcılık ve hizipçilik olarak algılayan, farklı söylem ve duruşlardan korkan, biat kültürünün hâkim kılınmaya çalışıldığı ortamlarda bu infazlar maalesef kaçınılmaz oluyor. Öcalan, avukatlarla görüşmesinde “parti içi infazların üzerine gidilsin” dedi ama kim gidecek? Hangi siyasal güç veya özneler bunun hesabını lider kadrolarına sorma kudretine sahip ki?

- Aynı zamanda PKK’ya bu infazları hatırlatan, hesap sorulmasını isteyen bir grup musunuz?

R. Kaya: Hatırlatmaların bir yaptırıma dönüşmesi veya sonuç verme ihtimali mümkün gözükmemektedir. Her hareketin bir resmi tarihi olduğu gibi bir de gayri resmi tarihi vardır. Tarihi kazananlar yazdığı için, kaybedenlerin tarihinin başka türlü bir isyanın mayasını oluşturması ve iktidarlara musallat olan bir lanete dönüşmesini temenni etmekten başka şansımız yok.

‘Kürdistan’da farklı yapılanmaların hepsi tehlike altındadır’


- Siz benzer bir tehlikeyle karşı karşıya mısınız?

R. Kaya: Açıkçası bir gün o aşamaya evrilebileceğini düşünüyorum ama henüz onların otlaklarına daha girmedik. Olur da bu özgürlükçü akıntılar bir gün güçlü bir çağlayana dönüşürse, 2000-3000 kişi kara bayraklarla sokaklarda isyan halayını oluşturursa, birileri gelir “siz ne yapmaya çalışıyorsunuz, derdiniz nedir?” diye hesap sormaya başlar. Ancak, şu an biz onlar için daha çok kafası karışık, mızmızlık yapıp ayak direten birkaç şımarık çocuk olarak gözükmekteyiz.

Z. Özgökçe: Ben örgütsel kararla değil de, kendisine durumdan vazife çıkaranlar tarafından saldırı veya benzeri hareketler olabileceğini düşünüyorum. Birçok kurumda dergimiz yasak. Biz daha çok sayı çıkarmaya devam edeceğiz, hatta gelecekte farklı kitaplar basmayı ve çeşitli etkinlikler yapmayı planlıyoruz. Yeni sayılar ve diğer çalışmalarımız gelecekte bize karşı kin ve öfke biriktirenler tarafından tehlike oluşturabilir. Kürdistan’da farklı yapılanmaların hepsi zaten birçok yönden bir tehlike altındadır. Biz kuşlar ve böceklerle ilgilenen bir dergi dahi olsaydık bağımsız bir şeyler yapmamız bir tehlike olarak görülürdü.

‘PKK, devlet korkusunu ve efendilik kültürünü yok etti’

- Vicdani retçi misiniz?
R. Sterk: Evet.

- Anti-militarist söyleminiz PKK için de geçerli mi?

R. Kaya: PKK’nin, devletin şiddetinin zorunlu sonucu olarak doğmuş meşru bir şiddet olduğunu düşünüyorum. Fanon’un şiddet tezlerinden çok istifade
 etmiştir. Devlet korkusunu, efendilik kültürünü yok etti ve Kürtlerin önündeki bariyerleri yıkarak Kürtlerin özne olarak çağdaş teorilerle ilişkilenmesine yol açtı. Özellikle sol ideolojideki ısrar, kadın, yoksul köylüler ve şehirlerdeki işçiler, öğrenciler üzerinde çok doğru yansımalar yarattı. Hareketin idealleri doğru olmakla beraber, mücadele yöntemleri ve örgütlenme modeli hep sorunlu bir durum arz etmiştir. Klasik Stalinist örgütlenme modeli olan, merkeziyetçi, otoriter ve hiyerarşik bir yapı hâkim oldu. Yani tabanın tavanı belirleme gücünün zayıf olduğu, Jakoben bir modernleştirme projesi söz konusuydu. Son dönemde modernleşmeci çizgiden bir vazgeçiş var ve gittikçe ağ örgütlenmesine benzeyen, tabanın kendini yönetebildiği modeller yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.

‘HPG’nin başı dergiyi gördüğünde ‘Ben bunu her ay istiyorum’ dedi’

- PKK içinde anarşistler var mı?

R. Sterk: Kürt hareketinin en anarşist kanadı dağdaki kanadı. Otoriterlik ve hiyerarşi dışında neredeyse anarşist yaşıyorlar. Kandil’deki en tepedekilerin dergimizi okuduklarını biliyoruz. Legal alandaki hareket mensubu insanlardan sert tepkiler alırken, HPG'nin başı dolaylı yollardan dergi talep etti.

- HPG’den derginize dair geri dönüş oldu mu?

R. Sterk: HPG veya PKK’yle organik bir bağımız yok. Bir kişi hem bizi bireysel olarak vurmak, hem de dergiye karşı tavır oluşsun diye bizim dergiyi oraya götürerek “Bakın böyle bir dergi çıkarıyorlar, anarşistiz diyorlar ve önderliği eleştiriyorlar, yaptırım kararı almamız gerekiyor” demiş. Çünkü Kandil, “dergiyi yasaklayın” dediğinde buradakiler açık bir tavır alır. Ama HPG’nin başı Nurettin Sofi dergiyi gördüğünde “Ben bunu her ay istiyorum” diyor. Böylece bize burada uygulanan durum, Kandil'de frenlendi.

‘Dağ ovadan daha demokratik’


- Kandil’de derginizin okunuyor olması ne demek?
R. Sterk: Dağdakiler, Öcalan'ın söylediklerini bir ayet gibi algılamıyor. Kürtçe’de arkadaş anlamına "heval Öcalan" demek burada dayak yemek sebebi oluyor. Ama burada Öcalan, tabulaşma noktasındayken orada Öcalan’ın da bir insan olduğu noktasından bakıyorlar.

- Dağ, bu konuda ovadan daha mı demokratik?

R. Sterk: Kesinlikle daha demokratik. Sıkı bir bağlılık söz konusu olsa da eleştiri de yapılabileceği bir ortam var. PKK'de eleştiri ve özeleştiri mekanizması vardır. Her şey buna tabidir. PKK'nin taviz vermeyeceği çok az noktadan bir tanesi de budur. En ufak hareketine dönük özeleştiri yapmak zorundasın ve arkadaşını da eleştirmelisin.

- Anti militaristsiniz ama ‘PKK meşrudur’ diyorsunuz, ‘PKK’da eleştiri temeldir’ diyorsunuz ama eleştirenlerin infaz edilmesinden bahsediyorsunuz. Bunlar fazlasıyla çelişkili değil mi?

R. Kaya: Egemenlerin şiddetiyle, ezilenlerin başvurmak zorunda kaldığı şiddetin aynı kefede tartılabileceğini düşünmüyorum. Ezilenlerin şiddeti, yasa-koyucu devlet şiddetine karşı bir anlamda Walter Benjamin’in “ilahi şiddeti”dir. Ancak her “ilahi şiddet”in, günün birinde siyasi elitlerin iktidarlarını sağlamlaştırma terörüne dönüşme ihtimali de her zaman mümkündür. PKK, elbette karşı-şiddeti daha farklı kullanabilirdi. Bu kadar devasa hiyerarşik bir ordu yapılanmasına dönüşmek yerine daha esnek ve iktidarın belli ekonomik kurumlarına yönelik sabotaj eylemlerini ve sivil itaatsizliği etkili kılarak sonuç alması mümkündü. Şiddette bu kadar uzun süre ısrar etmeyebilirdi. Savaşın, insanları keskin saflara böldüğü bir iklimde farklı bir derdi dillendirmenin imkânları da ortadan kalkıyor. Savaş karşıtlığı veya şiddet karşıtlığı devletin şiddet tekeline ve militarist aygıtlara yönelik kitlesel bir muhalefete dönüşmediği sürece ezilenlerden silahlarını bırakmasını talep etmek her türlü eşitsizlik ve sömürü ilişkisini onaylamaktan veya üstünü örtmekten başka bir sonuç vermez.

- Bazı anarşistler Blok’u destekledi. Siz nerede durdunuz?

R. Sterk: Son seçimlerde İstanbul ve Ankara'daki anarşistler arasında çok yoğun bir tartışma yaşandı. Biz bir grup anarşistle birlikte Blok'u desteklemeye karar verdik. Anarşizm parlamenter sisteme karşı olsa da seçilecek kişilerin cezaevinde olması durumu değiştirdi.

R. Kaya: Ben oy kullanmadım. Ama oy kullanmayı anarşist ideallerden vazgeçiş veya temsili siyasete teslim olmak olarak görmüyorum. Madunların kendi adına konuşmasına destek sunmak, bazı insanların cezaevi koşullarından kurtulma mücadelesiyle dayanışma göstermek ve iktidarın siyasal tekerine çomak sokmak adına oy verilebilinir. Bende bu arkadaşları gönülden destekledim. Ama hiçbir zaman temsili politikaları nihai bir mücadele yöntemi olarak görmedim ki bu arkadaşlar da öyle görmüyor zaten. Sami de “Benim oyum cezaevindeki bir tek insanın dışarı çıkmasına yarayacaksa amacına ulaşmış demektir” diyerek Van’dan blok adayı Kemal Aktaş’ı destekledi. Zozan’da oy kullandı zaten.

Z. Özgökçe: Ben bu süreçte oy vermemeyi düşünmedim bile. Kadın olduğu için öncelikle Aysel Tuğluk’a oy vermek isterdim ama oturduğum yerden aday olan Nazmi Gür’e oy verdim.

‘Diyarbakır’da feci bir hiyerarşi ve Kürt diplomasisi var’

- Son soru, neden Diyarbakır değil de Van?

R. Sterk: Bu işi başlatan arkadaşların Vanlı olması bir etken ama böyle devam etmesi için bir gerekçe değil. Kürt siyasetinin merkezi, algılardaki başkenti olan Diyarbakır’da feci bir hiyerarşi ve Kürt diplomasisi söz konusu. Buranın artık kurtarılacak bir şeyi kalmamış. Diyarbakır’da olduğu kadar Van’a modernizm girmedi. Bu anlamda Van bayrak çekmiş bir noktaya gelsin diye de mücadele veriyoruz. Ayrıca, Van’ın alternatif bir durumu da var. Kendilerine anarşist demeseler de kendi aralarında başka bir tahayyülleri olan doktorlar var. Onlar da bir dergi çıkarıyor.
*Özel söyleşilerle çıkacak beşinci sayısı yakında raflarda olacak Qijika Reş’in yazarlarından Zozan Özgökçe, Rawin Sterk, Ramazan Kaya ve destekçilerinden Belma Yıldıztaş’ın T24'ün sorularına verdikleri cevaplar.


















22 Eylül 2011 Perşembe

AHMAKLIK VE AYMAZLIK - ETYEN MAHÇUPYAN*

MİT ve PKK yetkilileri arasında yapılmış olan bir dizi görüşmenin beşincisinin kamuoyuna yansıması, son derece hayırlı bir gelişme oldu.

Toplumun bu tür bir çabayı yadırgamadığı, aksine desteklediği bir kez daha tescil edildi. İleride yeniden bu noktaya gelinecek... Kandil'in bombalanmasıyla PKK'nın yok edilemeyeceğini, PKK olmasaydı bile bugün her an şiddete eğilim gösterecek bir Kürt meselesine sahip olduğumuzu herkes biliyor. Çözümün ancak konuşma yoluyla sağlanabileceği de giderek sindiriliyor. Ortaya çıkan bant kayıtlarının algılanma ve değerlendirilme biçimi ise toplum açısından bir merhalenin daha geçildiğini kanıtlıyor: Bundan böyle bu tür görüşmelerin şeffaf olmasının hiçbir sakıncası yok. Hükümetin deşifre olma korkusu taşımadan sorunla yüzleşmesi mümkün.

Görüşme kayıtları hükümetin içerik açısından da bu misyonu taşımaya hazır olduğunu gösteriyor. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, muhtemelen saatlerce sürmüş olan söz konusu toplantının daha başında hükümetin yaklaşımını hem niyet hem de prosedür açısından berrak bir şekilde ifade ediyor: "Eylemsizliği, çok samimi olarak söylüyorum..., Başbakan'ın da fikri budur, bir zaman kazanma parametresi olarak ortaya koymuyoruz. Biz eylemsizliği varolan konuşmaların bir sağlayıcısı olarak görüyoruz. Yani var olandan daha sistematik, daha yoğun bir müzakere ve görüşme sürecinin devam edilmesinden tarafız." Fidan, hükümetin bu yaklaşımının rasyonelini de gayet iyi ifade ediyor: "Bizim perspektifimiz, bu sürecin kesintisiz devam ettirilmesi... Çünkü yoğun iletişimle biz birtakım krizlerin önüne geçebileceğimize açıkçası inanıyoruz... Çünkü önümüze bundan sonra çok daha şeyler çıkacak modaliteleri aşmak için, teknik sorunlar çıkacak, onlar üzerinde enerji harcamamız gerekecek."

Kısacası Fidan, çözüme giden sürecin önünde en azından iki tür engel olabileceğini söylüyor. Bunlardan 'teknik' dediği, muhtemelen iki tarafın iyi niyet sahibi olsalar bile zaman ve doz açısından anlaşamadığı noktaları belirtmekte. Diğer engel ise birkaç yerde 'modalite' terimiyle ifade ettiği, baltalayıcı eylemlere, çözüm niyetinden sapışlara ve kontrol dışı durumlara işaret etmekte. Anlaşılan hükümet çözüm yoluna çıkıldığında geri adım atmak istemediği için, herhangi bir şekilde oyuna getirilmemenin de tedbirini alma peşinde. Kesintisiz görüşme bu açıdan her iki tarafın da amacına uygun bir süreç. Siyasi yönden ele alındığında PKK gibi şiddet kullanan bir hareketin devletle kesintisiz konuşma noktasına gelmesi başlı başına bir başarı sayılabilir. Çünkü bu, muhatap alınmanın, siyasi bir aktör olarak toplum nezdinde meşruiyet kazanılacağının garantisidir. Öte yandan devlet açısından kesintisiz görüşme, devletin zihniyetine göre bir taviz de olabilir, bir açılımcı yönetim cihazı da... Eğer otoriter bir kafa yapısına sahipseniz bunu 'terör örgütüne' taviz gibi yorumlayabilirsiniz. Ama hükümet böyle bakmamış... Demokrat bir yönetim tarzının doğal adımı olarak görmüş. Öyle ki, kesintisiz görüşmenin gerekçesi olarak 'karşı tarafla' ortak bir sorumluluk içinde olduklarını, çözümün bu ortak sorumluluğun içinden üretileceğini komplekssizce söyleyebilmişler.

Üstelik bu yaklaşımın pragmatik ve araçsal bir arayış olmadığını, gözlemlere dayanan ilkesel bir davet olduğunu da yine bu kısa bant kaydından anlıyoruz. Kesintisiz görüşme ile eylemsizlik halinin bir bütün olduğunu vurgulayan Fidan, sonrasında şöyle diyor: "Sınırını çizdiğimiz, amacına yönelik bir eylemsizliğin ve devamlılığın, ben her türlü meşruiyeti ve ilerlemeyi sağlayacağı noktasında muazzam önemli olduğuna inanıyorum." Yani süreklilik kazanmış bir eylemsizlik ve konuşma sürecinin, hem çözüme gidişin hem de bunu meşruiyet zemini üzerinde sağlamanın önkoşulu ve garantisi olduğu söylenmiş oluyor. Bu değerlendirmenin rasyoneline ilişkin ise Fidan, basit ama son derece sağduyulu iki tespitte bulunuyor: "Ben demokratik mücadele içerisine girip de dünyada sonucuna ulaşamamış hiçbir hareket görmedim... Şu getirilmiş aşamadan itibaren ben meşru bir hareketin bir engelle karşılaşacağını sanmıyorum."

Özgürlük için savaştığını söyleyen bir hareket, çıkış noktasında bundan daha fazla ne isteyebilir? Eğer PKK bu gelinen noktayı Kürt toplumuna anlatsaydı, acaba BDP'nin oyu ne olurdu? Açıkça söylemek gerekirse, buradan Kürt siyasi hareketi büyük bir prestij kazanır, PKK liderlerinin toplumsal meşruiyeti katlanır, BDP'nin oyu da muhtemelen yüzde 10'u geçerdi... Çünkü devletin muhatap olarak almasının ötesinde, eylemsizliğin aynı zamanda kesintisiz konuşma anlamına geldiği de söyleniyor. Dahası devlet bunu bizzat kendisi istiyor! Bundan da öte, Başbakan'ı doğrudan temsil eden kişi bu sürecin talep edilen hakları getireceğinin kesin olduğunu ve Kürt siyasetinin önünde hiçbir engelin olamayacağını vurguluyor.

Şimdi Kürt siyasetinin ve Kürtlerin kendilerine sormaları gerekmez mi? Gelinen noktanın bir ahmaklık veya aymazlık olmadığına nasıl ikna olabiliriz?

e.mahcupyan@zaman.com.tr
*Zaman Gazetesi,22 Eylül 2011

24 Ağustos 2011 Çarşamba

MECELLEYLE CEBELLEŞME - Köylü* (Numan Dönmez )


*Sermuharririmizin kendisine verdiği vazifeyi bi hakkın ifa eden Köylü’ye Tahsisat-ı Mestureden yüklü bir ödeme yapılmıştır.

1.Sıfat-ı arızada aslolan ademdir. (Önemli olan sonradan edinilen özellikler değil insanın kendisidir.)

2 .Def-i mefasid,celb-i menafiden evladır. (Kötülüklerin etkisizleştirilmesi, yararların elde edilmesinden iyidir.)

3.Zaruretler,memnu olan şeyleri mübah kılar. (Zorunluluk,çaresizlik yasak olan şeyleri yapılabilir duruma getirir,yasak olmaktan çıkarır.)

4.Bir özür için caiz olan şey, o özrün zevali ile batıl olur. (Bir engel için geçerli olan neden,engel ortadan kalkınca anlamını yitirir.)

5.Mani zayi olunca memnu avdet eder. (Engel ortadan kalkınca yasaklanan şey geri gelir,serbest olur.)

6.Kelamda aslolan mana-yı hakikidir. (Sözde önemli olan gerçek anlamdır..Yani: Ne diyo len buuuu?)

7. Mana-yı hakiki,müteazzir olduğunda mecaza gidilir. ( Gerçek anlamı dile getirmek zorlaştığında mecazlardan yararlanılır.)

8.Sual cevabda iade olunmuş addolunur. (Bir yanıtın içinde hangi sorunun karşılığı olduğu da vardır.)

9.Sabite bir söz isnad olunmaz, lakin maraz-ı hacette sükut beyandır. (Susma hakkını kullanana bir söz mal edilemez,fakat gerektiğinde susmak da anlamlandırılabilir..Yani:Sükut ikrardan gelir.)

10.Hatası zahir olan zanna itibar yoktur. (Hatası ortada olanın-sanığın- sözüne,kendine güvenilmez.)

11.Bi kader'l- imkan şarta riayet olunmak lazım gelir. (Olanak ve koşulların değiştiremeyeceği yazgıyı kabullenmek gerekir.. Yani: Takdir- i ilahi.)

12.Mazarrat menfaat mukabelesindedir. (Zararlar,elde edilen yararların bedelidir,karşılığıdır.)

13.Külfet ni'mete ve ni'met külfete göredir. (Çekilen güçlüklerle elde edilen sonuçlar birbiriyle orantılıdır. Yani:Ne kadar ekmek,o kadar köfte.) 14.Hayvanatın kendiliğinden olarak cinayet ve mazarratı hederdir. (Hayvanların,insanların istem ve denetimi dışında ölmeleri,birbirlerini öldürmeleri,zararları boşa gider.)

15.Gayrın mülkünde tasarrufla emretmek batıldır. (Başkalarının malı-mülkü hakkında ileri geri konuşmak,karar vermeye yeltenmek boştur,yanlıştır. Yani: Elin üçünden beşinden sana ne len.!)

6 Mayıs 2011 Cuma

"GENÇLER ÖLÜR,BEN YAŞADIĞIMDAN UTANARAK YAŞARIM

Biz dört çocuğunu yolcu eden Diyarbakır’ın kopup gidişini izlerken, Kastamonu’da da bir polis memuru pusuya düşürülen bir konvoyda öldürüldü.
Önce el bombası atmışlar sonra taramışlar.
O genç polisi de aksakallı başka ihtiyarlar uğurlayacak.
Diyarbakır’daki acıyı ve nefreti Kastamonu’da da göreceğiz.
Yedi gerillayı Dersim Dağları’nda vurdular, bir genç polisi Ilgaz Dağları’nda.
Gençler ölüp gidiyor.
Sessiz ihtiyarlar, kederli kadınlar kalıyor geriye.
Daha ne kadar gençleri ihtiyarlara gömdürteceğiz?
Daha ne kadar ağıt söylenecek, daha ne kadar zılgıt çekilecek?
Diyarbakır’ı, Dicle’yi, Ilgaz’ı, dağları, ormanları, ihtiyarlığı biliyorum.
Benim de aksakallarım var, ben de her cenazede saf tutuyorum.
Tabutların üstündeki bayraklara bakmıyorum, hiçbir bayrak, onun altında genç bir ölünün yattığını unutturmuyor bana.
Gün gün azalan bu ömrüm, çocukların ölmemesi için yalvararak, her ölümle biraz daha solarak geçiyor.
Çocukların ölümünden bir fayda çıkmayacağını, bu karşılıklı ölümlerin bir derde deva olmayacağını, tek çarenin gençleri yaşatmak olduğunu biliyorum.
Bilmek bir işe yaramıyor.
Cenazeleri görüyorum yalnızca, susan şehirleri, saf tutan ihtiyarları, ağlayan kadınları görüyorum, patlayan silahları, intikam yeminlerini, öfkeli nutukları duyuyorum.
Bu savaş bitecek, bu savaş bitecek ama bitene kadar daha kaç genci gömeceğiz? Daha kaç genç sakallarına ak düşmeden toprağa düşecek?
Diyarbakır’ın nar ağaçları çiçeklenmiştir, o çiçekler meyveye dönmeden daha kaç çocuk can verecek?
Diyarbakır’ı bilirim, Ilgaz’ı bilirim.
Ölüm çıkar yol değil.
Bunu bilirim.
Bunu bilmenin bir işe yaramadığını da bilirim.
Bunları bilen, her cenazede saf tutan aksakallı, çaresiz bir ihtiyarım.
Gençler ölür.
Ben yaşadığımdan utanarak yaşarım.

_* Ahmet Altan’ın 5 Mayıs 2011 tarihli Taraf’taki başyazısından bir bölüm.












29 Nisan 2011 Cuma

MİLLİYETÇİ HERZELER

Kadri Yaman, 1938 yılında Kültür Bakanlığı Milli Seferberlik direktörü.Murat Belge o adam herifinin “Yurt Müdafaasında Türk Gençliği” adlı kitabından ibretlik alıntılar veriyor.(Taraf Gazetesi,29 Nisan)
“Savaş Bir Zarurettir
…ve hatta savaşın birçok bakımdan faydalı olduğu düşüncelerine göre de,ebedi bir barışaramak ve beklemek bir hayal ve boş bir dilek olmuştur.”
“Yabancı Düşmanlığı
(Bölüm CHP’nin o zamanki programından bir alıntıyla başlıyor) ‘Eğitim,her türlü hurafe,yad ve yabancı fikirlerden uzak,üstün,ulusal ve yurtçu olmalıdır.Zehirli ve yabancı telkinler;gizli ve çeşitli yollardan gelerek Atatürk rejimine aykırı bir cereyan uyandırmak ve Türkün yüksek ülkü etrafındaki milli birliğini bozmak isteyebilir.”
“Yabancı Fikirleri aşılamak

Edebiyata karşı yakın ilgi gösteren Türk gençliği,her şeyden evvel okuduğu eserin sahibini göz önünde bulundurmalı ve onun kim olduğunu öğrenmeğe çalışmalı.Bu şahsın milliyetini,karakterini yurda ve Atatürk rejimine karşı bağlılık cephesini (…) araştırmalı…Hele kaynakları meçhul yabancı eserleri aynı düşünce içinde incelemelidir.”
Ve Türkçülüğün Babası Ziya Gökalp

“Dostoyevski Ruslar için fakat bir kısım Ruslar için sevilebilir;hürmet olunabilir;fakat biz Türkler için nefrete yakın bir hisle düşünülmelidir;çünkü dehşetli bir Slavcı,bir Türk düşmanıdır”

21 Nisan 2011 Perşembe

“BİR İNSAN ÖLDÜRDÜM AMA KATİL DEĞİLİM”-Soromon Tehleryan

Soromon Tehleryan, 15 Mart 1921 günü Ermeni Soykırımı'nda Ailesini yok eden İttihat-ı Terakki zihniyetinin yöneticilerinden Talat Paşa'yı Berlin'de öldüren kişidir.
Tehleryan, yargılandığı davada yaşadıklarını şöyle anlatır: "Yağma sırasında kafilenin ön tarafından ateş açıldı. Sonra bir jandarma kızkardeşimi sürükleyip götürürken, annem: 'Gözlerim kör olsaydı da görmez olaydım' diye çığlık çığlığa kaldı. O günü hatırlamak istemiyorum. O günün hatırlatılmasını istemiyorum. O günü uzun uzun anlatacağıma, ölmeyi tercih ederim. Olayı tekrar tekrar yaşadığım için her şeyi anlatamam. Her şeyi sürüklediler. Beni de dövdüler. Kardeşimin kafasının baltayla nasıl yarıldığını gördüm ben. Kızkardeşim kaçırıldı ve tecavüz edildi. Geri gelmedi. Annem öldürüldü. Babamı görmedim. Kafilenin ön taraflarındaydı. Ön tarafa da saldırmışlardı. Başıma aldığım bir darbe sonucunda düştüm. Ne kadar baygın kaldım bilmiyorum. Belki iki gün...
Kendime geldiğim zaman ortalık ceset doluydu. Bütün kafile yok edilmişti. Uzayıp giden ceset yığınları gördüm. Nerede olduğumu hatırlayamadım. Sonra gerçeği, cesetleri gördüm. Yüzüstü yatan annemin cesediyle üzerimde ölen kardeşimin cesedini gördüm. Daha fazlasını bilmiyorum.
Olaydan sonra iki ay kadar Dersim'de Kürtlerle beraber yaşadım. Orada rastladığım iki kişiden Harput'ta da katliamın yapıldığını öğrendim. Sonra üçümüz dağlardaki köylere doğru kaçtık."
Soromon Tehleryan'ın ifadesi, böyle devam ediyor. İfadenin bir yerinde mahkeme başkanı Tehleryan'a 'Kendini suçlu hissediyor musun?' diye soruyor. Tehleryan'ın cevabı bence filmlere, romanlara sığmayacak kadar çarpıcı. Şöyle diyor Soromon Tehleryan; 'Vicdanım rahat, kendimi suçlu hissetmiyorum.' Ve devam ediyor" bir insan öldürdüm ama katil değilim."

Alexis Zorbas

5 Şubat 2011 Cumartesi

MARANGOZ KUŞAKOV - DANİEL KHARMS

“Bir zamanlar bir marangoz vardı. Adı Kuşakov’du. Bir gün tutkal almak için evinden çıktı. Don vardı, sokaklar çok kaygandı.
Marangoz birkaç adım attı atmadı, kayıp yere düştü ve alnını yardı.
-Ah! diye bağırdı marangoz; kalktı, eczaneye gitti, bir yara bandı alıp alnına yapıştırdı.
Ama sokağa çıktığında yine kaydı düştü ve burnunu kırdı.
-Oh! diye bağırdı marangoz; kalktı eczaneye gitti, bir yara bandı alıp burnuna yapıştırdı.
Sonra yeniden sokağa çıktı, yeniden kaydı, düşüp yanağını parçaladı.
Bir kez daha eczaneye gitti ve yanağına bir yara bandı yapıştırdı.
-E anlaşılan, dedi eczacı marangoza, öyle sık düşüp yaralanıyorsun ki, hazır gelmişken yara bantlarını topluca almanı tavsiye ederim.
-Olmaz, dedi marangoz. Bir daha düşmeyeceğim!
Ama sokağa çıkar çıkmaz yine kaydı,düşüp çenesini kırdı.
-Hay buz belası! diye haykırdı marangoz ve yine eczaneye koştu.
-Bak, görüyor musun, dedi eczacı. İşte çıkıp yine düştün.
-Hiç de bile! diye bağırdı marangoz. Bir söz daha duymak istemiyorum. Bana bir yara bandı ver, çabuk ol!
Eczacı yara bandını uzattı, marangoz çenesine yapıştırıp eve koştu.
Ama kapıya geldiğinde onu tanımadılar ve eve almadılar.
-Ben marangoz Kuşakov! diye haykırdı marangoz.
-Yok canım, daha neler! cevabı geldi içerden. Kapıyı sıkıca kapayıp içerden kilitleyip bir de zincirlediler.
Marangoz Kuşakov bir süre merdivenlerde bekledi, sonra yere tükürüp sokağa çıktı.”

(Yıldırım Türker’den Naklen, 5 şubat Radikal)

15 Ocak 2011 Cumartesi

ANTEP'Lİ GENÇLER SESLENİYOR:BİZ KİMİZ?

(http://www.dusunceyolu.com/ sitesinden kısaltılarak)

İhtiras ve hırslarla kurulmuş bir cumhuriyetin gözü yaşlı çocuklarıyız biz.
Kurtuluşu için cansiperane savunulan fakat kurtulduktan sonra halkına, verilen mücadelenin boşunalığını sorgulatabilecek kadar kendine yabancılaşmış bir ülkenin insanıyız biz.
Çağdaşlık adına yeni kıyafetler giymeye, farklı inanışlarla çoğulculaşmış bir memlekette aynı dinden olmaya, zengin dillerin hüküm sürdüğü coğrafyada aynı ve tek dili konuşmaya, ırkçılığın kasıp kavurduğu Avrupa ile çağdaş olmaya zorlanmışız ve tek potada eritilip benzer kalıplarda “eşitlenmişiz” biz.
Dine ya da dindışı olana karşı renkkörü olması beklenirken, ülkemizde herşey gibi tersine işleyen, ağzından köpükler saçarak etrafında dinî herhangi bir iz var mı diye koşturan kızgın boğa metaforu ile özdeşleştirilebilecek “saldırgan bir laikliğin” boynuz darbeleriyle kanamışız.
(…)
Evvelce çeşitli ve zengin dillerin hüküm sürdüğü coğrafyada, George Orwell’ın “Yenikonuş”una rakip olabilecek tek ve kısır bir dille baş başa bırakılmışız.
Türkçeyi tek dil yapmışız, “Her dilin bir ayet” olduğunu unutmuşuz, öteki dilleri yok saymışız.
Hepimiz aynı üretim merkezlerinde benzer fabrikasyon mamulleri olarak üretilegelmişiz
Devamı yeni devleti kuracak olan zihniyetin 1915’teki kurbanlarıyız biz.
Dinini ve kültürünü yok etmek isteyen sisteme ölümü göze alma pahasına boyun eğmemiş olan Şeyh Sait’in ve “Evlad-ı Kerbelayız,Ayıptır,Zulümdür,Cinayettir” diyen ve ölümünü bile düşmanından önce kendisi gerçekleştiren ourlu insan Seyit Rıza’nın torunlarıyız biz.
38’de Dersim’iz,
6-7 Eylül’de gayrımüslimiz.
(…)
Diyarbakır’da bir Kürt,Dersim’de bir Alevi,Mardin’de bir Süryani,Batman’da bir Yezidi,kamuda bir başörtülü,Anadolu’da bir Ermeni,gözaltında bir solcu,asgari ücretli bir işçi,Milli Eğitimde bir öğrenci kısacası Türkiye’de herhangi bir “öteki”yiz biz.
(…)
“Sizin için eşcinsel diyorlar doğru mu” sorusunu soran gazeteciyi;”Evet,San Fransisco sokaklarında bir eşcinsel,Güney Afrikada bir siyah,Avrupa’da bir Asyalı,gece yarısı metroda yalnız bir kadın,İsrail’de bir Filistinli,Hindistan’da bir Maya,Bosna’da bir pasifist,İspanya’da bir anarşist,Almanya’da bir Yahudi,topraksız bir köylü,mutsuz bir öğrenci,iş bulamayan bir adam,Türkiye’de bir kürt,ama her şeyden önce Chiapas dağlarında bir Zapatista’yım.Yani ben ÖTEKİ’yim cevabıyla sarsan Subcomandante Marcos’un duyarlılığına sahip olalım istiyoruz"
(…)

15 Aralık 2010 Çarşamba

AHLAK POLİSİ İŞBAŞINDA – YILDIRIM TÜRKER*

(…)
Sonuç bildirgem
Geleneğe, töreye, dini inanca dayalı cemaat ülküsünün bekçiliğini üstlenen hiçbir hareket devlet-siyaset ilişkileri açısından özgürlükçü olamaz. Hangi özgürlükçü yasayı çıkarırsa çıkarsın AKP, insan ilişkilerinin kabul edilebilir, ‘toplumsal birlik ve beraberliği’ incitmeyecek bir format risalesini çıkarma çabalarıyla bizi, baskıcı olduğu kadar kıyıcı bir iktidar resminin ardından izliyor. Bulaç ve benzerlerinin “düşmemiş son kale” olarak gördükleri aile kurumunun bekçiliğine soyunmasında “şahsi irade” alanının daraltılmasına, kadının zapturapt altına alınmasına yönelik bir çaba gözlemlenmekte.

Zinayı savunurmuş gibi görünmekten korkarak cezanın eşitlikçi uygulanmasının zorluklarından söz eden muhaliflerin riyakârlığına dikkat edin. Şimdi de eşcinselliği marjinal bulan, aileye karşı gelmekten korkanlar aynı suskunlukta. Aslolan, devletin irade alanımıza yönelik tecavüzüne karşı koymaktır. Ahlak terzileri işbaşında. Küstahça üzerimize geçirmeye çalıştıkları hayat, bize ait değil.

*Radikal İki,12.12.10

GENÇLİK UYARIYOR – YILDIRIM TÜRKER*

(…)Ey demokrat başbakan, Gençlik,senin iktidarını uyarıyor.Gençliğin uyarısı tarihe geçer.27 Mayıs’a takılma. Demirhindi şerbetine birkaç damla Nevrol Cemal koydur. Sakince oturup yakın dünya tarihinin bir özetini okuyuver. Frene basma zamanın geldi.

Siz demokrat, milliyetçi, liberal ve benzeri sözü meclisten içeri olanlar;

Taş atan çocukları anlamayı reddettiniz. Onlar size uzun bir tarihin zulmünü anlatmaya çalışıyorlardı. Onları hapse atıp bir an evvel büyümelerini beklediniz. Onlar suçlu büyüsünler istediniz. Ana babaları, dede ataları gibi.

Şimdi de yumurta atan gençleri anlamaya yanaşmıyorsunuz.

O çocuklar taşlarını atacak. O gençler yumurtalarını patlatacak kafalarınızda.

Askerinizle polisinizle, copunuz silahınızla hepsini yok edemezsiniz.

Geleceği yok edemezsiniz.

Gençleri, çocukları dinleyeceksiniz. Onlar, sizin temsil ettiğiniz bir dünyada yetişkin olmak, hizanızda saf tutmak istemiyor.

Aklınızı başınıza alın.

*13 aralık Radikal, Yumurta başlıklı yazı