ÇİTİLEMEDEN SİLKELEMEYE,
KADINLIK HALLERİ
Anıl Özgüç –t24
-
Her şey, onu, (d)onu silkelerken oldu. Çamaşırları
silkeledikçe silkeliyordum. Sıra ona geldiğinde elimden kaydı, yaşlı ve yaralı
ceviz ağacının dallarından birinde asılı kaldı. Ağırlığı ile esneyen dal belli dönüştü
belirsiz bir hışırtı çıkardı, sıcağın sessizliğinde gürültüye dönüştü.
Malûm, koku, hafızanın en yakın
dostudur.
Koku, yanımızdan hızla geçenin
parfümüne, apartman boşluğundaki kavrulmuş soğana, bir sahafın küflü
kağıtlarına, kızartma, ahşap, tütün ve rakının karıştığı izbe bir meyhaneye,
biraz havasız biraz da naftalinli büyükanne evine giden yoldur. Hafızanın
karmaşık dehlizlerine açılan kapıdır. Dehlizin sonu bazen eski bir sevgiliye,
bazen çocukluğun şefkatli kucağına açılır. Çoğu kezse dehlize giren de bilmez
nereden çıkacağını. Unuttuğu bir duygunun belli belirsiz tortusu içinde bulur
kendini.
G'ler meclisi
Zile bastım, kapı açıldı. İçerideki
kokuyla birlikte –çay, parfüm, pudra, kolonya, bisküvi, dereotlu poğaça, biraz
ter, biraz duman karışımı kadın günü kokusudur bu- bir el beni içeri çekti.
Burası adı "A" ile başlayan üst komşumun eviydi ve içeride adı
"G" ile başlayan altı kadın (Güler, Gülten, Gülay, Gülseren, Gülnaz
ve Ganimet) sabah kahvelerini içmek için toplanmışlardı.
O an çocukluğuma giden yola
girmiştim bile. Anılar müzesi!.. Bana o zamanlar kocaman gelen kadınların beni
göğüslerinin arasında sıkıştırarak severlerken duyduğum kesif ter ve parfüm
kokusu. Sırttan çıkarılan mantolar, çantadan çıkarılan ev ayakkabıları, salonun
yanındaki boş odada sıkılan diğer çocuklarla oynadığım oyunlar, başımızda bizi
"oyalayan" ve bizden daha çok sıkılan bir ergen, ilerleyen saatlerde
kapıdan uzanan bir elin tuttuğu tabak, içinde kısır, zeytinyağlı sarma, mozaik
pasta, yanında üzerine soğuk su eklenmiş "paşa çayları".
Salondan gelen kahkahalar, bazen grubun en neşelisinin yanında getirdiği bir
kaset –en oynak oyun havaları- atılan göbekler.
Bir gün çay servisi için de olsa
salona girmeye hak kazandığımda anladım ki, kahkahaların çoğunun nedeni
kadınların bir tür şifreli dille birbirlerine çekincesizce anlattıkları cinsel
hayatları, uzayan günlerde, sabah evden atılan adam geri dönünce yaşadıkları
panik ve apar topar evden çıkma halleriyse, evin beyini rahatsız ediyor olma
endişesinden çok biraz önce konuştuklarının mahcubiyetiymiş. Büyümek bu
olabilir mi?
Ne zamandır bunları düşünüyorum?
Birkaç saniyelik çağrışımlar koca bir çocukluğu seriverdi önüme. Hafızanın
saati kendi bildiğince işler. G'ler meclisine geri dönmeli.
Kahvelerimizi içerken
birbirimize tek tek nasıl olduğumuzu sorduk. Sonra konu oraya nasıl geldi hiç
anlamadım ama onlar birbirlerine histerektomi (rahim ve yumurtalıkların
tamamının ya da bir kısmının çıkarılması) ameliyatlarını anlatmaya başladılar.
(Yirmi yıl önce nasıl doğum yaptıklarını birbirlerini hiç dinlemeden ve iştahla
anlatmışlardı.) Görünmez olmak istiyordum, sıranın bana gelme olasılığının
dehşeti içindeydim. Sıranın bana –sırayı ben almazsam- gelmeyeceğini, zaten
hepsinin kendini anlatmak istediğini unutmuşum. Sadece dinliyordum onları,
ama oturduğum yer -koltuklardan birinde değil masanın etrafındaki iskemlelerden
birinde oturuyordum-, giydiklerim, ağzımı açtığımda çıkan sözler...
Yok, bir türlü
olmuyordu. Bir ayrık otu gibi duruyordum aralarında. Doğum hikayeleri yerini
doğum sonrası cinsel perhiz ve bununla ilgili anılara bıraktığında mutfağa
kaçtım. Hiç bilmediğim bir sosyal kodun gereklerini yerine getirirlerken beni
röntgenci durumuna soktukları için onlara kızgındım.
Bir yanımsa sakil olanın
ben olduğunu biliyordu. Bir omzumda Freud, kulağıma, "Modern insanın
cinselliği hasar almıştır"* diyordu. Diğer omzumda
Clarissa Estes, "Kabilenin kadınlarından biri doğurduğunda diğer yaşlı
kadınlar onu uzun süre yalnız bırakmazlar, doğurmanın, emzirmenin, anneliğin
bilgisini fark ettirmeden ona aktırırlar" ** diye
fısıldıyordu.
Kızgınlığım yerini
şaşkınlığa bırakıverdi, bu kadınlar kadınlık bilgisini her dönemde
birbirleriyle paylaşıyorlar, süren cinselliklerini kutsuyor, biten
cinselliklerinin, kaybettikleri rahimlerinin yasını tutuyorlardı. Ve en güzeli
de bunu gerçek kahkahalar eşliğinde yapıyor olmalarıydı.
"Kızım, don değil külot!"
Kadınlar çamaşır
yıkarken ferahlar mı? (Suyla temizlenemeyen suçluluk başka bir yazı konusu...)
Öğrenci evlerinin ve yurtların derbederliğinden gençliğim çamaşırlarımı elde
yıkayarak geçti. Elimde ağırlaşan kot pantolonlarım üç günde kururdu. İlk
maaşımı çamaşır makinesine yatırmam bu yüzden. Yuvarlak pencerenin ardında
çamaşırlarım önce ağırlaşır, sonra dönmeye başlardı. Bu hipnotik dönüşü seyre
dalar, önceden bellediğim bir çamaşırı yakalamaya çalışırdım.
"Don", ne
garip bir sözcük… Defalarca söylenen sözcüklerin bir anda anlamının yitmesi,
saçmalaşması, aklınızla sözcük arasına bilinmeyen bir setin çekildiği ve anlama
asla ulaşamadığınız anların yarattığı yabancılaşma "don" sözcüğünün
doğasında var sanki. Annem "Kızım, don değil, külot" der, anneannemse
bir adım daha öteye gidip "çamaşır" diyerek tüm donlara yüklenen
mahremiyet ve utancı silmek isterdi. Oysa bana göre en iyisi don demek.
Mahremiyeti dillendirmenin en ham hali.
Çamaşırları silkelerken
yüze çarpan görünmez su damlacıkları… "Silkeleme" kadın olma halinin
en ince işlenmiş eylemlerinden biri olabilir mi? Çamaşırlarını asan bir
erkeğin onları silkelediğini hiç görmediğimi fark ettim birden. Acemi,
huzursuz, içindekinden bir an önce kurtulmak isteyen eller, makineden çıktığı
gibi, iplerin üzerine bırakıverir verir ıslak, buruşuk topakları. Bezlerle
eller arasındaki uzlaşamama hali…
İşte her şey, onu,
(d)onu silkelerken oldu. Öyle sıcaktı ki, küçük yaşam parçaları havada asılı
kalmıştı sanki. Mutlak bir kıpırtısızlık dünyayı ele geçirmişti. (D)ondan
yüzüme ve boynuma gelen görünmez damlacıklara hem serinlemek hem de yaşadığımı
hatırlamak için muhtaçtım. Çamaşırları silkeledikçe silkeliyordum. Sıra ona
geldiğinde elimden kaydı, yaşlı ve yaralı ceviz ağacının dallarından birinde
asılı kaldı. Ağırlığı ile esneyen dal belli belirsiz bir hışırtı çıkardı,
sıcağın sessizliğinde gürültüye dönüştü. Duvarın üzerinde uyuyan miskin kedi,
umursamaz bir edayla kafasını kaldırıp sese baktı.
Balkondan sarkıp elimi
uzatmam işe yaramıyordu, uzanmam imkansızdı. Zaten donlara "çamaşır"
diyen anneannemin sesini duyar gibi olmuştum. "Kızım, balkondan sarkma,
kafan ağır gelir, düşersin" Kafam gerçekten ağır geliyordu, içindeki
düşüncelerin ağırlığı ile sıcağın ağırlığı birleşiyor, taşınamaz oluyordu.
Bahçeye inip dalları
sallayacaktım. Oklava da işe yarardı. Hemen inip kurtarmalıydım onu. Ne ara
unuttum bilmiyorum ama aklıma gelip de balkona fırlayıp, yerinde yeller
estiğini –aslında hiç yel esmiyordu, asılı kaldığı yerde bir karga, dalı
gagalayıp böcek bulmaya çalışıyordu- gördüğümde dört gün geçmişti bile.
(D)onun hikâyesi
(D)onun başına ne gelmiş
olabileceğini hızla düşündüm ve şu sonuçlara ulaştım:
1.
Kapıcı bahçeyi sularken
onu görmüş ve daldan almıştı. Bu en olası ama en tercih etmediğim seçenekti.
Almışsa ne yapmıştı? Parmaklarının ucuyla tutup apartmanın girişindeki çöp
kutusuna atmıştı. Kimin olduğunu düşünmüştü? Hızla çöp kutusuna yürürken göz
ucuyla incelemiş miydi? Şüphesiz incelemişti. Belki de cebine koymuştu. Bu
riski göze alamazdı. Karısı ceplerini karıştırıyordu nicedir. Karısının
yüzündeki dehşeti hayal etti kapıcı, bu ifade onu gülümsetti.
2.
Don kendiliğinden yere düşmüştü. Yavrularını
bahçede kuz bir köşeye taşıyan anne kedi karnını doyurmaya gittiğinde, yavru
kediler onu bulmuş, ağızlarıyla, patileriyle çekiştirerek oyuncak yapmışlardı.
Sonra da bir yere tıkıvermişlerdi.
3.
Kuşlardan da şüphelenmeliydi. Ceviz
ağacını mekân tutmuş kargaların gözündeki kararlılık şaşırtıcıydı. Kargalardan
biri evlerindeki bu davetsiz misafirden kurtulmak istemiş, gagasıyla onu alıp
çöpe atmış olabilirdi. Akıllı hayvanlardı ne de olsa. Peki ya martılar? Acemi
sokak fotoğrafçılarının pek sevdiği, şehrin simgesi, vapurların yol arkadaşı
martılar… Yakından bir martıya ilk kez baktığımda irkilmiştim. Kocaman
kanatları, ürkütücü bağırtıları ve avlarına odaklanan ölümcül bakışlarıyla bir
ilk çağ yaratığını andırıyorlardı. Sabahın ilk ışıkları ile ilk çığlıklarını
atmaya başlayan martılardan birinin gagasında (d)onu hayal edip gülümserken,
doğanın şaşmaz saatinin kentte bile işlemesine şaşırdım. Erken parlak ışıklar
martıların, geç akşamların kör ışıkları yarasalarındı. Arada kalan tüm gün
kentin gerçek sahipleri, kargalara aitti.
4.
Ben dala uzanamamıştım ama alt
kattakiler uzanmıştı. Onu önce adam mı görmüştü yoksa kadın mı? Belki de
çocukları görmüştü. Hep birlikte dalı sallayıp bahçeye düşürmüş olabilirlerdi.
Ya da kendi fotoğraflarını çekmek için kullandıkları ucu çatallı sopayla onu
alıp, bu mahrem bayrağı mutfaktaki çöp kutusuna kadar taşımışlardı.
Sonra onu unuttum.
Altı gün sonra, semt
pazarından her zamanki gibi yorgun bir beden ve örselenmiş bir ruhla dönerken,
-pazara gitmek, dünyanın tüm kadınlarına her seferinde yenilmeye mahkûm olduğum
bir meydan savaşıydı- bankanın önünde gördüm onu. Yanında bir adam simit
satıyor, diğer yanındaysa iki kadın bankta oturmuş pazardaki meydan savaşından
galip çıkmanın haklı gururunu bir sigara ile taçlandırıyorlardı. İşte orada,
kadınların ayaklarının az ötesindeydi. Ölçülemeyecek kadar kısa bir an
tanımadım onu. Çok iyi tanınan nesnelerin, kişilerin bağlamından kopuk bir
zaman ve mekânda görüldüğünde tanınamaması gibiydi. Edebiyat öğretmenimi,
sınırları belirsiz vücudunu soğuk suya alıştırmak için acemi hatta acınası
devinimlerle denizin kenarında dururken gördüğümde de tanımamıştım bir an. Onun
tanınabilirliği, kötü kahverengi takım elbisesi içinde bir devlet okulunun
köhne koridorlarında yürürken mümkündü ancak. (Proust, tanıdığımız birini
görmek diye adlandırdığımız basit eylemin, baktığımızın dış görünüşünü, ona ait
kavramlarla doldurmak ve onu her gördüğümüzde, aslında onu tanımanın nesneyi bu
kavramlarla doldurmak olduğunu söylemişti.)***
Sonra tanıdım.
Kimyasalların yarattığı sahte beyazlık hala üzerindeydi. Orada, yerde,
kadınların ayaklarının az ötesinde duruyordu. Bir çıkmaz sokak, dar bir yaya
yolu ve bir ana cadde geçmişti. Etrafımdakilere şüphe ve kaygı dolu
bakışlar attım, hızla yerden aldım onu. Domateslerin üzerine bırakıverdim. Onu
öylece orada, sokak ortasında bırakamazdım.
O günden bugüne
defalarca yıkandı, silkelendi, kurutuldu. Kullanılmayan eşyaları topladığım
kutulardan birinin içinde duruyor. Her seferinde bana genç ve şuursuz olduğum
günleri hatırlatıyor. Amaçsızca savrulduğum, hiçbir kaygının yanıma bile
uğramadığı, hafif, renkli uçucu günlerimin tadını...
*Uygarlığın Huzursuzluğu, Sigmund Freud,
Çev: Haluk Barışcan, Metis Yayınları, 2014
** Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın
Arketipine Dair Mit ve Öyküler, Clarissa P. Estes, Çev: Hakan Atalay, Ayrıntı
Yayınları, 2003
***Kayıp Zamanın İzinde, Swann'ların Tarafı,
Marcel Proust, Çev: Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, 2006