26 Aralık 2019 Perşembe






AÇLIK
Hasan Gürkan

1982 yılı sonbaharı olmalı. Kaçak yaşıyoruz. Bahçeli Ünverdi Sineması yakınında,Taşyol’da bir apartman dairesinde oturuyoruz.Para çok sınırlı.Barış Kütahya’da babamlarda ,Emek bizimle.Patates,makarna,pilav temel besinlerimiz, o da bulursak.Ben sigarada  ‘tükenmez’ icat ettim.İzmariti atmıyor.Kağıdından çıkarıp küçük bir ilaç şişesinde saklıyorum.Tütün birikince ince bir yabancı gazete kağıdına sarıp sigara yapıyorum.Bir nefes çektin mi iflahını kesiyor.Çay demliyoruz.Çay posasını atmıyoruz.Aynı posadan yeniden çay demliyoruz.Caferin abdest suyu gibi tatsız tutsuz bir şey oluyor ama başka çare yok.İllegalite tasarrufu.Elimizdeki para tamamen suyunu çekti.Operasyon olduğu için partiyle temasımız yok.
Değişmeyen mönü patates: haşlama kızartma, kavurma patates ve çay.
Aysel evvelki sabah parti dışı çevrelerden para aramak için İzmit’e gitti. Bugün üçüncü gün. Ses yok. Ve Emek’le ben iki gündür açız. ”Annem gelmedi, Ne yapacağız,açım baba!” diyor çocuk.Cevabım yok.Belki yakalandı Aysel.Knut Hamsun’un Açlık romanı geliyor aklıma.Açlığını bastıracak kadar yorup uyutmalıyım oğlumu. ”Hadi “ diyorum Emek’e “dışarı çıkıyoruz.” “Ekmek, simit mi alacağız,yoksa pastaneye mi gideceğiz” diye umutlanıyor.Bahçelinin ara sokaklarında elinden tutup deli gibi koşturuyorum.Eve geldiğimizde bacaklarım titriyor.Kanepeye yarı baygın uzanıyor Emek.Uykuya dalıyor.Öğleden sonra kapı  zili şifreli çalınıyor.Aysel bu.Heyecanlanıyorum.Yakalanmamış çok iyi.Para da getirmiştir.Kapıyı açıyorum.Bir şey demeden, eli boş geldiğini suratından anlıyorum.Ben de hiçbir şey demeden evden fırlıyorum.Yakalanmak umurumda değil.Nereye gittiğimi bilmiyorum.
Bir süre sonra Aksaray’da buluyorum kendimi. Kaldırımda bir yoldaşımı görüyorum. O beni görmezden geliyor. Parti talimatı var.Tanıdık partililere rastlayınca konuşmak,görüşmek yasak.İkimizden birinin peşinde sivil polis olabilir.Yoldaşım yürüyor.Arkasından adımlarımı hızlandırıyorum.Yanına gelince yavaşça “üzerinde ne kadar para varsa ver bana” diyorum.Cüzdanını çıkarıp bir miktar para veriyor,uzaklaşıyor.Oldukça iyi bir para. Et,süt,yumurta,muz,ekmek,çay,domates,biber bir de küçük rakı alıyorum.Evde elimdekileri gören Aysel şaşkın,Emek yeni uyanmış inanmaz gözlerle getirdiklerime bakıyor.En çok muza seviniyor.Her gün sokak satıcısının tezgahında gördüğü,yutkunarak yanından geçtiği muz şimdi elinin altında  “Şimdi hemen muz yiyebilir miyim?”
“ Evet,hem de hepsini, bir kiloyu! ” Gözleri parlıyor.
“Yemekten önce yani,hepsini, sahi mi?”
“Hepsini,hadi başla.”
 Suratı asılıyor Aysel’in.”Buna hakkın yok.Bunlara harcadığın parayla bir hafta geçinebilirdik biz ” ,diyor.Sesimi çıkartmıyorum.Emek  sevinçten çıldıracak. ”Bak size soruyorum.Kızmak yok ama.Bu muzun hepsini yiyebilir  miyim?”  “Yiyebilirsin.”  “Bak kızmak yok ama ”, diyor.
“ Bizim için hiçbir günün yarını yok ” diyorum Aysel’e. “Yarın ne olacağımız belli değil. Bugün böyle lüks içinde geçsin!”

24 Aralık 2019 Salı






ÇİTİLEMEDEN SİLKELEMEYE, KADINLIK HALLERİ
Anıl Özgüç –t24

-
Her şey, onu, (d)onu silkelerken oldu. Çamaşırları silkeledikçe silkeliyordum. Sıra ona geldiğinde elimden kaydı, yaşlı ve yaralı ceviz ağacının dallarından birinde asılı kaldı. Ağırlığı ile esneyen dal belli dönüştü belirsiz bir hışırtı çıkardı, sıcağın sessizliğinde gürültüye dönüştü.
Malûm, koku, hafızanın en yakın dostudur.
Koku, yanımızdan hızla geçenin parfümüne, apartman boşluğundaki kavrulmuş soğana, bir sahafın küflü kağıtlarına, kızartma, ahşap, tütün ve rakının karıştığı izbe bir meyhaneye, biraz havasız biraz da naftalinli büyükanne evine giden yoldur. Hafızanın karmaşık dehlizlerine açılan kapıdır. Dehlizin sonu bazen eski bir sevgiliye, bazen çocukluğun şefkatli kucağına açılır. Çoğu kezse dehlize giren de bilmez nereden çıkacağını. Unuttuğu bir duygunun belli belirsiz tortusu içinde bulur kendini.
G'ler meclisi
Zile bastım, kapı açıldı. İçerideki kokuyla birlikte –çay, parfüm, pudra, kolonya, bisküvi, dereotlu poğaça, biraz ter, biraz duman karışımı kadın günü kokusudur bu- bir el beni içeri çekti. Burası adı "A" ile başlayan üst komşumun eviydi ve içeride adı "G" ile başlayan altı kadın (Güler, Gülten, Gülay, Gülseren, Gülnaz ve Ganimet) sabah kahvelerini içmek için toplanmışlardı.
O an çocukluğuma giden yola girmiştim bile. Anılar müzesi!.. Bana o zamanlar kocaman gelen kadınların beni göğüslerinin arasında sıkıştırarak severlerken duyduğum kesif ter ve parfüm kokusu. Sırttan çıkarılan mantolar, çantadan çıkarılan ev ayakkabıları, salonun yanındaki boş odada sıkılan diğer çocuklarla oynadığım oyunlar, başımızda bizi "oyalayan" ve bizden daha çok sıkılan bir ergen, ilerleyen saatlerde kapıdan uzanan bir elin tuttuğu tabak, içinde kısır, zeytinyağlı sarma, mozaik pasta, yanında üzerine soğuk su eklenmiş "paşa çayları".  Salondan gelen kahkahalar, bazen grubun en neşelisinin yanında getirdiği bir kaset –en oynak oyun havaları- atılan göbekler. 
Bir gün çay servisi için de olsa salona girmeye hak kazandığımda anladım ki, kahkahaların çoğunun nedeni kadınların bir tür şifreli dille birbirlerine çekincesizce anlattıkları cinsel hayatları, uzayan günlerde, sabah evden atılan adam geri dönünce yaşadıkları panik ve apar topar evden çıkma halleriyse, evin beyini rahatsız ediyor olma endişesinden çok biraz önce konuştuklarının mahcubiyetiymiş. Büyümek bu olabilir mi?




Ne zamandır bunları düşünüyorum? Birkaç saniyelik çağrışımlar koca bir çocukluğu seriverdi önüme. Hafızanın saati kendi bildiğince işler. G'ler meclisine geri dönmeli.
Kahvelerimizi içerken birbirimize tek tek nasıl olduğumuzu sorduk. Sonra konu oraya nasıl geldi hiç anlamadım ama onlar birbirlerine histerektomi (rahim ve yumurtalıkların tamamının ya da bir kısmının çıkarılması) ameliyatlarını anlatmaya başladılar. (Yirmi yıl önce nasıl doğum yaptıklarını birbirlerini hiç dinlemeden ve iştahla anlatmışlardı.) Görünmez olmak istiyordum, sıranın bana gelme olasılığının dehşeti içindeydim. Sıranın bana –sırayı ben almazsam- gelmeyeceğini, zaten hepsinin kendini anlatmak istediğini unutmuşum. Sadece dinliyordum onları, ama oturduğum yer -koltuklardan birinde değil masanın etrafındaki iskemlelerden birinde oturuyordum-, giydiklerim, ağzımı açtığımda çıkan sözler...
Yok, bir türlü olmuyordu. Bir ayrık otu gibi duruyordum aralarında. Doğum hikayeleri yerini doğum sonrası cinsel perhiz ve bununla ilgili anılara bıraktığında mutfağa kaçtım. Hiç bilmediğim bir sosyal kodun gereklerini yerine getirirlerken beni röntgenci durumuna soktukları için onlara kızgındım.
Bir yanımsa sakil olanın ben olduğunu biliyordu. Bir omzumda Freud, kulağıma, "Modern insanın cinselliği hasar almıştır"* diyordu. Diğer omzumda Clarissa Estes, "Kabilenin kadınlarından biri doğurduğunda diğer yaşlı kadınlar onu uzun süre yalnız bırakmazlar, doğurmanın, emzirmenin, anneliğin bilgisini fark ettirmeden ona aktırırlar" ** diye fısıldıyordu.
Kızgınlığım yerini şaşkınlığa bırakıverdi, bu kadınlar kadınlık bilgisini her dönemde birbirleriyle paylaşıyorlar, süren cinselliklerini kutsuyor, biten cinselliklerinin, kaybettikleri rahimlerinin yasını tutuyorlardı. Ve en güzeli de bunu gerçek kahkahalar eşliğinde yapıyor olmalarıydı.

"Kızım, don değil külot!"


Kadınlar çamaşır yıkarken ferahlar mı? (Suyla temizlenemeyen suçluluk başka bir yazı konusu...) Öğrenci evlerinin ve yurtların derbederliğinden gençliğim çamaşırlarımı elde yıkayarak geçti. Elimde ağırlaşan kot pantolonlarım üç günde kururdu. İlk maaşımı çamaşır makinesine yatırmam bu yüzden. Yuvarlak pencerenin ardında çamaşırlarım önce ağırlaşır, sonra dönmeye başlardı. Bu hipnotik dönüşü seyre dalar, önceden bellediğim bir çamaşırı yakalamaya çalışırdım.
"Don", ne garip bir sözcük… Defalarca söylenen sözcüklerin bir anda anlamının yitmesi, saçmalaşması, aklınızla sözcük arasına bilinmeyen bir setin çekildiği ve anlama asla ulaşamadığınız anların yarattığı yabancılaşma "don" sözcüğünün doğasında var sanki. Annem "Kızım, don değil, külot" der, anneannemse bir adım daha öteye gidip "çamaşır" diyerek tüm donlara yüklenen mahremiyet ve utancı silmek isterdi. Oysa bana göre en iyisi don demek. Mahremiyeti dillendirmenin en ham hali.
Çamaşırları silkelerken yüze çarpan görünmez su damlacıkları… "Silkeleme" kadın olma halinin en ince işlenmiş eylemlerinden biri olabilir mi? Çamaşırlarını asan bir erkeğin onları silkelediğini hiç görmediğimi fark ettim birden. Acemi, huzursuz, içindekinden bir an önce kurtulmak isteyen eller, makineden çıktığı gibi, iplerin üzerine bırakıverir verir ıslak, buruşuk topakları. Bezlerle eller arasındaki uzlaşamama hali…
İşte her şey, onu, (d)onu silkelerken oldu. Öyle sıcaktı ki, küçük yaşam parçaları havada asılı kalmıştı sanki. Mutlak bir kıpırtısızlık dünyayı ele geçirmişti. (D)ondan yüzüme ve boynuma gelen görünmez damlacıklara hem serinlemek hem de yaşadığımı hatırlamak için muhtaçtım. Çamaşırları silkeledikçe silkeliyordum. Sıra ona geldiğinde elimden kaydı, yaşlı ve yaralı ceviz ağacının dallarından birinde asılı kaldı. Ağırlığı ile esneyen dal belli belirsiz bir hışırtı çıkardı, sıcağın sessizliğinde gürültüye dönüştü. Duvarın üzerinde uyuyan miskin kedi, umursamaz bir edayla kafasını kaldırıp sese baktı.
Balkondan sarkıp elimi uzatmam işe yaramıyordu, uzanmam imkansızdı. Zaten donlara "çamaşır" diyen anneannemin sesini duyar gibi olmuştum. "Kızım, balkondan sarkma, kafan ağır gelir, düşersin" Kafam gerçekten ağır geliyordu, içindeki düşüncelerin ağırlığı ile sıcağın ağırlığı birleşiyor, taşınamaz oluyordu.
Bahçeye inip dalları sallayacaktım. Oklava da işe yarardı. Hemen inip kurtarmalıydım onu. Ne ara unuttum bilmiyorum ama aklıma gelip de balkona fırlayıp, yerinde yeller estiğini –aslında hiç yel esmiyordu, asılı kaldığı yerde bir karga, dalı gagalayıp böcek bulmaya çalışıyordu- gördüğümde dört gün geçmişti bile.
(D)onun hikâyesi
(D)onun başına ne gelmiş olabileceğini hızla düşündüm ve şu sonuçlara ulaştım:
1.     Kapıcı bahçeyi sularken onu görmüş ve daldan almıştı. Bu en olası ama en tercih etmediğim seçenekti. Almışsa ne yapmıştı? Parmaklarının ucuyla tutup apartmanın girişindeki çöp kutusuna atmıştı. Kimin olduğunu düşünmüştü? Hızla çöp kutusuna yürürken göz ucuyla incelemiş miydi? Şüphesiz incelemişti. Belki de cebine koymuştu. Bu riski göze alamazdı. Karısı ceplerini karıştırıyordu nicedir. Karısının yüzündeki dehşeti hayal etti kapıcı, bu ifade onu gülümsetti.
2.     Don kendiliğinden yere düşmüştü. Yavrularını bahçede kuz bir köşeye taşıyan anne kedi karnını doyurmaya gittiğinde, yavru kediler onu bulmuş, ağızlarıyla, patileriyle çekiştirerek oyuncak yapmışlardı. Sonra da bir yere tıkıvermişlerdi.
3.     Kuşlardan da şüphelenmeliydi. Ceviz ağacını mekân tutmuş kargaların gözündeki kararlılık şaşırtıcıydı. Kargalardan biri evlerindeki bu davetsiz misafirden kurtulmak istemiş, gagasıyla onu alıp çöpe atmış olabilirdi. Akıllı hayvanlardı ne de olsa. Peki ya martılar? Acemi sokak fotoğrafçılarının pek sevdiği, şehrin simgesi, vapurların yol arkadaşı martılar… Yakından bir martıya ilk kez baktığımda irkilmiştim. Kocaman kanatları, ürkütücü bağırtıları ve avlarına odaklanan ölümcül bakışlarıyla bir ilk çağ yaratığını andırıyorlardı. Sabahın ilk ışıkları ile ilk çığlıklarını atmaya başlayan martılardan birinin gagasında (d)onu hayal edip gülümserken, doğanın şaşmaz saatinin kentte bile işlemesine şaşırdım. Erken parlak ışıklar martıların, geç akşamların kör ışıkları yarasalarındı. Arada kalan tüm gün kentin gerçek sahipleri, kargalara aitti.
4.     Ben dala uzanamamıştım ama alt kattakiler uzanmıştı. Onu önce adam mı görmüştü yoksa kadın mı? Belki de çocukları görmüştü. Hep birlikte dalı sallayıp bahçeye düşürmüş olabilirlerdi. Ya da kendi fotoğraflarını çekmek için kullandıkları ucu çatallı sopayla onu alıp, bu mahrem bayrağı mutfaktaki çöp kutusuna kadar taşımışlardı.
Sonra onu unuttum.
Altı gün sonra, semt pazarından her zamanki gibi yorgun bir beden ve örselenmiş bir ruhla dönerken, -pazara gitmek, dünyanın tüm kadınlarına her seferinde yenilmeye mahkûm olduğum bir meydan savaşıydı- bankanın önünde gördüm onu. Yanında bir adam simit satıyor, diğer yanındaysa iki kadın bankta oturmuş pazardaki meydan savaşından galip çıkmanın haklı gururunu bir sigara ile taçlandırıyorlardı. İşte orada, kadınların ayaklarının az ötesindeydi. Ölçülemeyecek kadar kısa bir an tanımadım onu. Çok iyi tanınan nesnelerin, kişilerin bağlamından kopuk bir zaman ve mekânda görüldüğünde tanınamaması gibiydi. Edebiyat öğretmenimi, sınırları belirsiz vücudunu soğuk suya alıştırmak için acemi hatta acınası devinimlerle denizin kenarında dururken gördüğümde de tanımamıştım bir an. Onun tanınabilirliği, kötü kahverengi takım elbisesi içinde bir devlet okulunun köhne koridorlarında yürürken mümkündü ancak. (Proust, tanıdığımız birini görmek diye adlandırdığımız basit eylemin, baktığımızın dış görünüşünü, ona ait kavramlarla doldurmak ve onu her gördüğümüzde, aslında onu tanımanın nesneyi bu kavramlarla doldurmak olduğunu söylemişti.)***
Sonra tanıdım. Kimyasalların yarattığı sahte beyazlık hala üzerindeydi. Orada, yerde, kadınların ayaklarının az ötesinde duruyordu. Bir çıkmaz sokak, dar bir yaya yolu ve bir ana cadde geçmişti. Etrafımdakilere şüphe ve kaygı dolu bakışlar attım, hızla yerden aldım onu. Domateslerin üzerine bırakıverdim. Onu öylece orada, sokak ortasında bırakamazdım.
O günden bugüne defalarca yıkandı, silkelendi, kurutuldu. Kullanılmayan eşyaları topladığım kutulardan birinin içinde duruyor. Her seferinde bana genç ve şuursuz olduğum günleri hatırlatıyor. Amaçsızca savrulduğum, hiçbir kaygının yanıma bile uğramadığı, hafif, renkli uçucu günlerimin tadını...

*Uygarlığın Huzursuzluğu, Sigmund Freud, Çev: Haluk Barışcan, Metis Yayınları, 2014
** Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler, Clarissa P. Estes, Çev: Hakan Atalay, Ayrıntı Yayınları, 2003
***Kayıp Zamanın İzinde, Swann'ların Tarafı, Marcel Proust, Çev: Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, 2006







6 Aralık 2019 Cuma







KARANLIK BİR YAĞMUR
Hasan Gürkan

  Nazım Hikmet,Çankırı hapishanesinden karısı Piraye’ye yazdığı mektupta “ (...) karanlık bir yağmur gibi,/ canını sıkarsa yaşamak/ tekrar Gazali’yi oku ” diyor.Şiirin o bölümü şöyle:“Bir akşamüstü/oturup /hapisane kapısında /rubailer okuduk Gazalî'den :
Gece :  /     büyük lâciverdî bahçe.  Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin./  Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.> /Bir gün eğer, /benden uzak, /karanlık bir yağmur gibi, /canını sıkarsa yaşamak / tekrar Gazalî'yi oku. /Ve Pîrâyende'm benim, /ben eminim /sen sadece merhamet duyacaksın /ölümün karşısında onun /ümitsiz yalnızlığı /ve muhteşem korkusuna.”
Bu şiirin ‘karanlık bir yağmur gibi canını sıkarsa yaşamak “ bölümü benim iç dünyamı çok iyi anlatıyor.Yaşamak hiç durmayan sağnak ve karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor.Gazali,onun ünlü rubaileri umurumda değil,bana bir şey anlatmıyorlar. Beni boğan iç dünyamı ferahlatmıyorlar.
Peki, neden karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak?
Bu sorunun cevabını bulsam  derdi tesbit eder devasını arardım.Yaşadığım herşeyi,ama herşeyi manasız bir tekrar olarak yaşıyorum. 
72 yaşındayım,moruklara goca garılara gıcık oluyorum.
Evet, hayatımın sonbaharındayım, kışın ne zaman ve nasıl geleceğini bilmiyorum.Ben altmışımdan beri bu mevsimdeyim.Yani yeni değil.
İç sıkıntımın,bitmeyen bunalımımın sebebi sonbahar algısı  değil.Hekesin başına gelen yahut gelecek olan birşey bu.
Çevrem beni tanır.Dost canlısı,ehli keyf biriyim.Güzel meyhaneleri,güzel seyahatleri severim.Güneşin sofrasında dostların arasında olurdum sık sık.Bu güzel tadlarımı kaybettim.
Eskiden sıradan can sıkıntılarımda , arkadaş sohbetlerine, dost sofralarına sığınırdım.Alkollere kaçardım. Şiirlere,kitaplara, kalemime siperlenirdim.Sıkıntıyı kolayca defederdim.
Sıkıntı şart değildi.Keyf için dostlarıma çiçek gibi ziyafet sofraları hazırlardım.Şimdi alkol yasak, ağız tadı yasak,keyf almak yasak.

Eskiden ‘yasaklar delinmek içindir ‘ diye nutuk çeker,yasakları çiğnerdim.Şimdi cesaretim yok. Ölüm korkusu mu acaba? Hem hayat canını sıksın, hem ölümden kork.Saçma bu,saçma,saçma...
Hiç bir şeyden tat almıyorum.ne yemek, ne gezmek, ne sinema, ne kitap...
Bu sabah her günkü gibi içsıkıntısıyla, çenelerim kasılmış olarak kalktım.Geridebıraktığım gece de boktandı zaten.Tatsız rüyaların taciziyle yedi sekiz defa  uyanmışdım.
İstanbuldaymışım,ama tanımadığım bir istanbul.Kocaman çok büyük bir şehir. Bu kenar semte neden geldim? Evim nerdeydi? Yoldan geçenlere soracağım, ama evin bulunduğu semtin adıaklıma gelmiyor. Telefon edeyim,kahretsin, telefon bozuk.Başımda ağır baskıyla yataktan çıktım.
Kahvaltı: Ekmek, peynir,zeytin,yumurta,çay,tekrar yine.
İnternet,tekrar yine.Kitap karıştırmak, telefonla oynamak,tekrar yine. Meydana ineyim.Ne bok yiyeceksin meydanda? Belki biraz ferahlarım,çenelerim gevşer,iç sıkıntım azalır.Dün indin meydana,n’oldu? Arkadaşlarla, hep aynı arkadaşlarla, çay içtin,sohbete katılmaya çalıştın.Mızıklama,sen de katıldın sohbete,rahatladın.
Sonra eve döndün,sıkıntın gene çöreklenmişti içine.Akşam yemeği,televizyon.Karanlık haberler,hergün daha karanlık zifiri haberler.Hiç ışık yok.Bu karanlık sıkıntına tüy dikiyor.Bayat diziler.
Ucuz filmler.Yalaka oturumlar.
Oğlum, ruh hastasısın sen. Anti depresanların kar etmiyor. Ne haltedeceğini hiç bilmiyorsun.Önün, arkan, sağın, solun boş, bomboş.
Atladım uçağa Kopenhag’a gittim.Oğullarım Emek ve Barış  bir Vietnam restorana götürdüler beni.Rezarvasyon yok.Kokteyl salonunda içerdeki masalardan birinin boşalmasını bekliyorsun.Çok sevdiğim iki insanla beraberdim.Mesut ve bahtiyardım.İki kadeh sert kokteyl.Sonra Vietnam mutfağı,pirinç şarabı.Sonra bar,linie snaps.Yalansız sohbet, sımsıcak atmosfer. Kafa çakır, keyf keka! Oğullarımla beraberim.
Bunalım,sıkıntı,kasıntı hak getire.

Sırtımda kamburumun üstünde çok ağır yüküm , iki büklüm durmadan yokuşları tırmanıyorum.Hayat arkadaşım,sevgilim Meral,derdime çare olmak için beni yükleniyor.Güçlü bir kadın,güzel, çok güzel bir insan.Şikayetsiz yaşıyor benimle.
Bunca yakınma,bunca gevezelik size iyi geldi mi Hasan efendi?
Sorunuz cevapsız, cevabı hayır mı bilmiyorum üstat.
Çenelerim kasılıyor .İçim daralıyor.
Karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak.
.