31 Ekim 2020 Cumartesi

CUMHURİYETİN TÜRKLEŞTİRME POLİTİKASI,

DEĞİŞTİRİLEN YER ADLARI

Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi,2000, 10



 

    Ülkemizde elli yılı aşan bir süreden bu yana yer adlarının değiştirilmesi işlemleri yapılmaktadır. Bu süre içerisinde yaklaşık 28 bin kadar yerleşme adı değiştirilmiştir. Bunların 12 binden fazlası ise köy adlarıdır. Köylerin bir kısmının adları Türkçe olmasına rağmen, çeşitli sebeplerle değiştirilmiştir. Bu tür değiştirmeler tüm yurt sathına yayılmış durumdadır. İsmi değiştirilen köylerin ülkedeki dağılışında en fazla dikkat çeken özellik Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da sayılarındaki artış ve yoğunlaşmadır. Bu alan içinde yer alan köylerin tamamına yakın bir kısmının ismi Türkçe olmadığı için değiştirilmiştir.

    Yerleşmelerin bazılarının isim değişiklikleri üzerinden onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen, yöre halkı hâlâ eski isimleri kullanmayı tercih etmektedir. Eski isimlerin kullanımdaki bu süreklilik özellikle aile içinde kullanılan dil özellikleri ile ilgili olmalıdır. Ancak eski isimlerin kullanımında genç insanlar göz önüne alındığında belirgin azalmalar dikkati çekmektedir. Bu durum en az birkaç on yıl daha eski isimlerin kullanımının süreceğinin göstergesidir. Diğer taraftan isim değişikliği işlemleri sadece yazı diline dönüştürme gayretiyle birkaç harfin değiştirilmesinden ibaret olanlar ise hiçbir zaman, resmi işlemler dışında, yeni şekilleriyle kullanılmayacaklardır.

Değiştirilen köy adları içerisinde diğer bir bölümü de Türkçe olmadığı için değiştirilen isimler oluşturmaktadır. Anadolu’da Arapça, Farsça, Kürtçe, Lazca, Rumca, Ermenice, Gürcüce, Çerkezce vb. gibi dillerde adlandırılan

pek çok köyün ve yer adının olması normaldir. Türkçe bir anlam ifade etmeyen köy adları ile Arapça yahut Farsça kökü, eki olan isimler de değiştirilmiş, bunlara yeni adlar verilmiştir. Ancak bu değiştirme işlemlerinde de her zaman isabetli olunduğunu söylemek zordur, çünkü bazı hatalar yapılmıştır. İsim değiştirme çalışmaları sırasında eski adı anımsatacak yenileştirmeler ile değiştirilecek ismin Türkçe anlamlarının verilmemesine dikkat edilmesi prensip olarak belirlenmiş olmasına rağmen (İçişleri Bakanlığı 1963) bazı isim değiştirmelerde buna her zaman ve her yerde uyulmadığı dikkati çekmektedir. Örneğin Çinciva / Şenyuva (Rize), Sehrince / Serince (Urfa), Pervana / Pervane (Trabzon), Sakarsu / Şekersu (Trabzon), Melikşe / Melikşah (Trabzon) örneklerinde olduğu gibi kimi köylere eski isimlerini unutturmayacak kadar benzerleri verilmiştir. Şemsi / Güneşli (Siirt), Telhınta / Buğdaytepe (Urfa), Telanbar / Anbartepe (Urfa), Telseyif / Kılıçlı (Urfa), Tilesvet / Karatepe (Urfa), Kebirkazani / Büyükkazanlı (Urfa), Telşair / Arpatepe (Mardin) örneklerinde olduğu gibi bazılarında ise eski adlar hemen tümüyle tercüme yapılarak değiştirilmiştir.

Konuya ilişkin olarak hazırlanan harita incelendiğinde (Bkz. Şekil: 1) dikkati çeken temel özellik, isimleri değiştirilen köylerin tüm ülke sathına yayılmış durumda oluşudur. Ancak bu yayılma eşit bir düzende değildir. Kabaca düşünülürse Karadeniz, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgeleri’nde diğer bölgelere oranla bir yoğunlaşmanın olduğu hemen dikkati çekmektedir. İsmi değiştirilen köylerin yoğunlaştığı bölgeler içerisinde de her yerde düzenli bir dağılış görülmemektedir. Örneğin Mardin ile Şanlıurfa arasında kabaca Viranşehir civarında, Hakkari çevresinde, Sinop ile Artvin dolaylarında belirgin seyrelmeler dikkati çeker. Ancak bu seyrelmeler her zaman ve her yerde isim değişikliği yapılan köy olmadığı anlamına gelmemektedir. Çünkü bu seyrelme söz konusu alandaki köy sayısı vb. gibi başka sebeplerle de ilgili olabilir. Nitekim Viranşehir                                                                                                                                                              

     ilçesine bağlı köylerin yaklaşık % 60’ının adı değiştirilmiştir, yukarıda da değinildiği gibi, Artvin’de köy isimlerinin değiştirilmesi ise çok daha önce, 1925 yılında yapılmıştır (İçişleri Bakanlığı 1986, s. 799, Muvahhid Zeki 1925, s. 111).

Şekil 1: Türkiye’de İsmi Değiştirilen Köylerin Dağılışı (2000)

Karadeniz bölgesinde en çok dikkati çeken özellik Trabzon ile Rize arasında kalan alandaki yoğunlaşmadır. Trabzon ve Rize’de toplam 495 köyün ismi değiştirilmiştir. Bunların 20 tanesi Türkçedir, diğerleri Rumca, Lazca, Ermenice, Gürcüce oldukları için değiştirilmişlerdir. Diğer yoğunlaşma alanları olarak dikkati çeken Samsun, Kastamonu ve Sakarya çevresinde ise ağırlıklı olarak daha önce yukarıda çeşitli örnekleri verildiği gibi çeşitli Türkçe isimlerin harf değişiklikleri şeklinde yenileştirmeler söz konusudur (Bkz. İçişleri Bakanlığı 1986, s.481-489, 669-672, 679-698, 769-774). Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da da, Karadeniz bölgesinde olduğu gibi değiştirilen Türkçe köy adları bulunmakla birlikte, çoğunlukla isimler Ermenice, Kürtçe veya Arapça kökenli oldukları için değiştirilmiştir (Bazı örnekler için bkz. İçişleri Bakanlığı 1986, s. 291-296, 601-607, 781-786, 793-799).

Anadolu’daki inceleme gezileri ve çeşitli çalışmalarımız sırasında konuya ilişkin olarak yaptığımız soruşturmalar, inceleme ve gözlemler göstermiştir ki bu isim değişiklikleri çoğu yerde henüz tümüyle halk tarafından benimsenmiş ve kullanılır durumda değildir. İnsanlar özellikle de orta yaşlı ve yaşlı olanlar hâlâ yerleşmeleri eski ismi söylendiğinde bilebilmektedirler. Fakat daha çok gençlerin ve çocukların yeni isimleri öncelikli olarak bilmekte ve kullanmakta oluşları da dikkati çekmektedir. Bu demektir ki yeni isimlerin kullanımının tümüyle yerleşmesi için henüz daha yeterli süre geçmemiştir. Bir başka ifade ile eski isimler toplumsal hafızadan tümüyle silinmemiş

30Kürt, Gürcü, Tatar, Çerkez, Laz, Arap, muhacir gibi kelimeler içeren köy isimleri de bulundukları ortamda bölücülüğe meydan vermemek amacıyla değiştirilmiştir

-------------------------------------------------------------------------------------------------**29 F.Ü.Sosyal Bilimler Dergisi 2000 10 (2)

----------------  

 

 

28 Ekim 2020 Çarşamba

PİAF TADINDA BİR ROMANS

Hasan Gürkan 


           

 

Sis bürümüş bir mekandayım. Esmer ince boynunu geniş yakalı kazağın kuşatmış. İleride, uzakta belli belirsiz bir ışık huzmesi, Piaf’ın sesi. Belki de beni arıyor. Heyecanlanıyorum. Unuttu sanıyordum, beni terk etti, artık hiç geri dönmeyecek diyordum. Ama orda, işte tam şurda. Görmüyorum, ama hissediyorum. Arkamdan biri tutuverecekmiş gibi korkulu bir telaşla sese doğru koşuyorum.Ben yaklaştıkça ışık uzaklaşıyor,ses sönüyor.

Güneşli bir Ankara pazarıydı.Kuğulu parkta bir banka oturmuştuk.Omzu anlatılmaz bir iç ferahlığıyla gülümsüyordu.Çakımı çıkarttım, bir Piaf nağmesi oydum banka.Ellerim kanadı.Koyu kırmızı tuzlu kan. Sonra bir ok sapladım nağmeye.Ucuna da üç damla kan. Esmer tenini öptüm. Sesin, genizden gelen boğuk sesin hiç anlamadığım, bilmediğim bir yabancı dilde kaçışlar – mesafeler – ulaşılmaz uzaklıklar 

kat ediyor.

Sen Piaf’ın sesine inanmıyorsun Hiç Piaf sesine vurulmuş bir adam sevmemişsin ki! Kitabımdan Paris sonbaharı gibi hüzünlü bir Piaf çıkartıp sana üç asi  kelime ezberlettiriyorum. Rien: asla pişman değilim! Esmer boynun sokulgan bir gümüş oluyor. Şaşkın, naif gözlerini bakışlarıma değdiriyorsun.Mavi küpelerin  ezberimdeydi. Piaf’ın sesi geri gelecek. Adım gibi eminim, mutlaka geri dönecek.

Onu çok özledim.

Kopenhag’ın uzak, soğuk sürgününde düşlerimi ısıtan bu şehir gibi özledim. Sis koyulaştı, senin yüzünü yuttu. Kızıla boyanmış zeytin karası saçlarını.Yüzüne ulaşamazsam Piaf’ı kaybederim, her şeyi kaybederim.Yüreğim telaşlı. Panik içindeyim. Sesine yani Piaf’ın sesine koşarken ayağım bir şeye takıldı, yere kapaklandım. Sana yollamak istediğim sarı gül ezilmiş çamurlara batmıştı. Mendilimi çıkardım, yüzünü sildim. “Üzülme”  diye fısıldadı. “Alışığım ben, geçer. “ Tek tek bütün yaralı yapraklarını okşadım. Avucumda ısıttım. Avucumdaki sıcaklığın sana kırgındı. Ona gri tereddütler bulaştırmıştın. İki kişilik masada senin tabağına yeni açmış taze bir sarı gül koydular, esmer koynuna yumuşacık bir gül. Masaya hiç oturmadık.

Orkestranın önünde kollarını boynuma doladın. Kokun sisi dağıttı. El ele tutuşup yokuş aşağı göle doğru koşmaya başladık.Tepemizde yıldızlarla neşelenmiş bir yaz gecesi. Sırtına bir şey alsaydın, üşürsen diye içim titrer.Terli bacakların, güzelim bacakların elbisenin eteklerini savuruyor. Şu an sesin yıllarca sevgiye dinlenmiş şarap tadında.Uzun süre damağımda kalıyor, kan kırmızı sesi Piaf’ın, senin keten elbisenin içinde çırılçıplak. Eden, olmayan bir roman gölüydü. İçi Parisli ayartıcı kokularla dolu.

Kulağının ardından, memelerinden, koltukaltlarından bana doğru esiyor. Göl kenarında ıslak kumlara uzandık, yıldızlar elle tutulacak gibi. Esmer memelerinin kızıl uçları üzerine hüzne küskün iki yaprak koyduğumda çıplaklığın ürperiyor. Nefes kesen sulara bırakıyorsun gövdeni. Göl şefkatli bir arzu serinliğini, terlemiş kasıklarına taşıyor. Kasıkların Eden tadında. Ellerini sahilde yanımda unutmuştun. ellerin, tıraşlı yüzüme sevişmenin şiirini okşadılar. Gölün sularına kavuşmak, yüzümdeki şiiri karanlık sulara gömmek istiyorum. Papyonlu garson şaşkın yüzüme bakıyor.

“ Ama bayım, sevda şiirleri her kes içindir, yapmamalısınız. “ Yüzüm kızarıyor.

Sis bürümüş bir mekandayım. Göz gözü görmüyor. Boynunu kuşatmış geniş yakalı kazağınla, hayır çıplak gövdene yapışmış keten elbisenle Eden gölünde yıkanmış mıydık,hatırlamıyorum. Ama Martin Eden okyanusun derinliklerine doğru kulaç atarken, Piaf bana aşkı öğretiyordu. Salonda yerde duran radyoda hangi kanalı çevirsek genizden boğuk, ama  insanın içine işleyen  bir Piaf geliyor yanımıza. Radyoda bütün şarkıları Piaf söylüyor. Esmer boynunu kuşatan geniş yakalı kazağın şarkısını duymuyorsun.Duymak seni korkutuyor.

15 mart 96 -Beşiktaş

 

23 Ekim 2020 Cuma



KUYUCAKLI YUSUF’UN SESİ OLURUM

ŞİİR ÖLÜR

Hasan Gürkan


-Üç dört gün fırsat bulduk mu bir yerlere gideriz. 

Sen bakma tatil olduğuna, bu şehrin en güzel yerleri bile kendini avutamıyor. Pera’da simli, allı güllü aptal bayramlıklar, iğreti urbalı kocalarının koluna abanmış.Taksim açık otoparkı, paslı çürük dişleriyle sırıtıyor.

Başka bir zamanda Burgaz ada Sait Faik’sizdi. Martılar da olsa, deniz yosun da koksa, omzumun sana dönük yanı üşüyor. Gecenin bir saatinde sevda ulaşılmaz bir ütopyadır. Her sevda hikayesi düşle gerçeğin trajik savaşını anlatır. Gecenin bu saatinde türkünün kendi büyüsünü bozmakta, minesini soldurmakta olduğunu fark ediyorum. Ütopya çarpışarak geriliyor.Geç kaldık, güçleri zamanında savaşa süremedik.
“bir şafaktan bir şafağa
bir akşamdan bir akşama ”
tanyeri
karanlığın yavaş yavaş incelmesi
kızılın sayısız tonları
sonra aydınlık
görmedim.
Ama gövdemle…
O sabahların bir de hiç birinde uykusuzluktan ve yorgunluktan eser yoktu. Senin gözlerin mahmur. Bu türküyü daha sevdanın iptidasında bir veda türküsü olarak, yeniden yeniden neden dinliyorduk. Her defasında söze ve nağmeye aslında onlarda olmayan başka hisler, manalar, derinlikler yükleyerek, atfederek, vehmederek başımı göğsüne gömüyordum, başını göğsüme gömüyordun. Kan ter içinde ama gönüllü, ama şikayetsiz, ama
delirmiş, ama sevinçle olmayacak bir düş, hiç kuşku duymadığım.
Akıl henüz yoktu, ne iyi!
Hakikate boyun eğiş süreci sancılı ve uzun bir hüzün olarak yaşanıyor.
Mucidi benim.


Nisan, güneşli bir gün. Bahçede uzun Rusya kışından kalma karlar var.
Moskova dışındaki Daçada Frobundo Marti cephesinden yoldaşlarladüş kuruyoruz, içim ürperiyor. Sen yoktun. Avuçların henüz merhabalarını kuşanmamıştılar. Bedeninin lezzeti meçhulümdü, ne gam! “gönül mahzun/ay karanlık/ yıldızlar gözden nihan olsa da / arşı ferşi ışıktan titretecek / bir aydınlık imkânıyız biz” (A.İlhan)
Ayaklarımda postal, belediye otobüsüne kaçak bindim. Başım, yalazı dünyayı sarmış bir sevdanın bulutlarına değiyor. Kızılay’da Tuslog’u taşlıyorum. Sen omuz başımdasın, bıraksalar da bırakmasalar da bütün satrapları yerle bir edeceğim.
Bıyıklarımın yeni terlediği vakitlerdi. Spartaküs yenildi. Komünarların mezarı Paris’te. Sen Madrid kapılarında öfkeden ve soğuktan dudaklarını dişliyorsun. Dağlardan gelen Rodrigez’in sesi başımızı döndürüyor.
Sevda, arınmanın, çoğalmanın, gözlerindeki efelenmenin sadeliğin
gümüşü ve kilimiyse; hakikatin kıllı göğsü, pala bıyıkları ve altın dişleri var.
Gecenin bir saatinde ütopya bir olmazlığın adı değil. Ben arkadaş
ölümlerini omzumda, kolum dibinden koparılmış gibi, dinmeyen bir sızı, içimde kaskatı dilsiz bir karanlık olarak yaşadım. Kimselere ağlayamadım. Şimdi senin yatağında haykıra haykıra seviştikten sonra hıçkırıklara boğuluyorum. İçim yıkanmıyor.
Benim aymadığım kalabalık bir Kızıl Meydan veya Faelled Parken olmalı. Sakız gibi beyaz önlüğü içinde gülen bir sarışından birer glög alıyoruz. Başın ağrımıyor, için ısınıyor. Sana ütopyaya inananların işkencede çözülmeyeceğini anlatmaya çalışıyorum. Martin Eden’i roman kahramanı sananlara gülüyorum. Sende yanılırsam diyorum, KuyucaklıYusuf’un sesi olurum, şiir ölür.

 

20 Ekim 2020 Salı

KARANLIK BİR YAĞMUR

Hasan Gürkan 


 

 

Bu yazı korona karanlığından bir yıl önce yazıldı.

 

  Nazım Hikmet,Çankırı hapishanesinden karısı Piraye’ye yazdığı mektupta “ (...) karanlık bir yağmur gibi,/ canını sıkarsa yaşamak/ tekrar Gazali’yi oku ” diyor.

Şiirin o bölümü şöyle: “Bir akşamüstü/oturup /hapisane kapısında /rubailer okuduk Gazalî'den :

Gece :  /     büyük lâciverdî bahçe.  Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin./  Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.> / Bir gün eğer, /benden uzak,  /karanlık bir yağmur gibi,  /canını sıkarsa yaşamak / tekrar Gazalî'yi oku.  /Ve Pîrâyende'm benim,  /ben eminim /sen sadece merhamet duyacaksın  /ölümün karşısında onun  /ümitsiz yalnızlığı / ve muhteşem korkusuna.”

Bu şiirin ‘karanlık bir yağmur gibi canını sıkarsa yaşamak “  bölümü benim iç dünyamı çok iyi anlatıyor. Yaşamak hiç durmayan sağnak ve karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor. Gazali, onun ünlü rubaileri umurumda değil, bana bir şey anlatmıyorlar.  Beni boğan iç dünyamı ferahlatmıyorlar.


Peki, neden karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak ?

Bu sorunun cevabını bulsam , derdi tesbit eder devasını  arardım.Yaşadığım herşeyi, ama herşeyi manasız bir tekrar olarak yaşıyorum. 

72 yaşındayım, moruklara goca garılara gıcık oluyorum.

Evet, hayatımın sonbaharındayım,  kışın ne zaman ve nasıl geleceğini bilmiyorum. Ben altmışımdan beri bu mevsimdeyim.Yani yeni değil.

İç sıkıntımın, bitmeyen bunalımımın sebebi sonbahar algısı  değil. Herkesin başına gelen yahut gelecek olan birşey bu.

Çevrem beni tanır. Dost canlısı, ehli keyf biriyim. Güzel meyhaneleri, güzel seyahatleri severim. Güneşin sofrasında dostların arasında olurdum sık sık. Bu güzel tadlarımı kaybettim.

Eskiden sıradan can sıkıntılarımda , arkadaş sohbetlerine, dost sofralarına sığınırdım. Alkollere kaçardım.  Şiirlere, kitaplara, kalemime siperlenirdim. Sıkıntıyı kolayca defederdim.

Sıkıntı şart değildi. Keyf için dostlarıma çiçek gibi ziyafet sofraları hazırlardım. Şimdi alkol yasak,  ağız tadı yasak, keyf almak yasak.

Eskiden ‘yasaklar delinmek içindir ‘ diye nutuk çeker, yasakları çiğnerdim. Şimdi cesaretim yok.  Ölüm korkusu mu acaba?  Hem hayat canını sıksın, hem ölümden kork .Saçma bu, saçma, saçma...

Hiç bir şeyden tat almıyorum. Ne  yemek,  ne gezmek,  ne sinema,  ne kitap...

Bu sabah her günkü gibi içsıkıntısıyla, çenelerim kasılmış olarak kalktım. Geride bıraktığım gece de boktandı zaten. Tatsız rüyaların taciziyle yedi sekiz defa  uyanmışdım.

İstanbuldaymışım, ama tanımadığım bir istanbul. Kocaman çok büyük bir şehir. Bu kenar semte neden geldim?  Evim nerdeydi?  Yoldan geçenlere soracağım,  ama evin bulunduğu semtin adı aklıma gelmiyor. Telefon edeyim, kahretsin,  telefon bozuk. Başımda ağır baskıyla yataktan çıktım.

Kahvaltı: Ekmek, peynir, zeytin, yumurta, çay, tekrar yine.

İnternet, tekrar yine. Kitap karıştırmak,  telefonla oynamak, tekrar yine. Meydana ineyim. Ne bok yiyeceksin meydanda?  Belki biraz ferahlarım, çenelerim gevşer, iç sıkıntım azalır. Dün indin meydana, n’oldu? Arkadaşlarla, hep aynı arkadaşlarla, çay içtin, sohbete katılmaya çalıştın. Mızıklama, sen de katıldın sohbete, rahatladın.

Sonra eve döndün, sıkıntın gene çöreklenmişti içine. Akşam yemeği, televizyon. Karanlık haberler, hergün daha karanlık zifiri haberler. Hiç ışık yok.Bu karanlık sıkıntına tüy dikiyor.Bayat diziler.

Ucuz filmler.Yalaka oturumlar.

Oğlum, ruh hastasısın sen. Anti depresanların kar etmiyor.  

Ne haltedeceğini hiç bilmiyorsun. Önün,  arkan,  sağın,  solun boş,  bomboş.

Atladım uçağa Kopenhag’a gittim. Oğullarım Emek ve Barış  bir  Vietnam restoranına götürdüler beni. Rezarvasyon yok. Kokteyl salonunda içerdeki masalardan birinin boşalmasını bekliyorsun. Çok sevdiğim iki insanla beraberdim. Mesut ve bahtiyardım. İki kadeh sert kokteyl. Sonra Vietnam mutfağı, pirinç şarabı. Sonra bar, linie snaps. Yalansız sohbet,  sımsıcak atmosfer. Kafa çakır, keyf keka! Oğullarımla beraberim.

Bunalım, sıkıntı, kasıntı hak getire.

Sırtımda kamburumun üstünde yüküm çok ağır  , iki büklüm durmadan yokuşları tırmanıyorum. Hayat arkadaşım, sevgilim Meral, derdime çare olmak için beni yükleniyor. Güçlü bir kadın, güzel,  çok güzel bir insan. Şikayetsiz yaşıyor benimle.

Bunca yakınma, bunca gevezelik size iyi geldi mi Hasan efendi?

Sorunuz cevapsız ;cevabı evet mi, hayır mı  bilmiyorum üstat.

Çenelerim kasılıyor . İçim daralıyor.

Karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak.

.