30 Nisan 2024 Salı

 

KARANLIK BİR YAĞMUR

Hasan Gürkan

                                

                                   Piraye - Nazım

  Nazım Hikmet, Çankırı hapishanesinden karısı Piraye’ye yazdığı mektupta

 “ (...) karanlık bir yağmur gibi,/ canını sıkarsa yaşamak/ tekrar Gazali’yi oku

 ” diyor. Şiirin o bölümü şöyle:

Bir akşamüstü/oturup /hapishane kapısında /rubailer okuduk Gazali'den

 :Gece / büyük lâciverdî bahçe. Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin./ Ve

 tahta kutularda upuzun yatan ölüler. /Bir gün eğer, /benden uzak, /karanlık

 bir yağmur gibi, /canını sıkarsa yaşamak /tekrar Gazalî'yi oku. /Ve

 Pîrâyende'm benim, /ben eminim /sen sadece merhamet duyacaksın /ölümün

 karşısında onun /ümitsiz yalnızlığı /ve muhteşem korkusuna.”


                               

                                            Gazali

Bu şiirin ‘karanlık bir yağmur gibi canını sıkarsa yaşamak “ bölümü benim iç

dünyamı çok iyi anlatıyor. Yaşamak hiç durmayan sağnak ve karanlık bir

yağmur gibi canımı sıkıyor. Gazali ,onun ünlü rubaileri umurumda değil,

 bana  bir şey anlatmıyorlar. Beni boğan iç dünyamı ferahlatmıyorlar.

Peki, neden karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak?

Bu sorunun cevabını bulsam, derdi tespit eder devasını arardım. Yaşadığım

 her şeyi, ama her şeyi manasız bir tekrar olarak yaşıyorum.


77 yaşındayım, moruklara, goca garılara gıcık oluyorum.

Evet, hayatımın sonbaharındayım, kışın ne zaman ve nasıl geleceğini

bilmiyorum. Ben altmışımdan beri bu mevsimdeyim. Yani yeni

değil. İç sıkıntımın, bitmeyen bunalımımın sebebi sonbahar algısı

değil .Herkesin başına gelen yahut gelecek olan bir şey bu.


Çevrem beni tanır. Dost canlısı, ehli keyf biriyim. Güzel

meyhaneleri, güzel seyahatleri severim. Güneşin sofrasında

dostların  arasında olurdum sık sık. Bu güzel tatlarımı kaybettim.

Eskiden sıradan can sıkıntılarımda , arkadaş sohbetlerine, dost

 sofralarına sığınırdım. Alkollere kaçardım. Şiirlere, kitaplara,

 kalemime siperlenirdim. Sıkıntıyı kolayca defederdim.


Sıkıntı şart değildi. Keyf için dostlarıma çiçek gibi ziyafet sofraları

hazırlardım. Şimdi alkol yasak, ağız tadı yasak, keyf almak yasak.

Eskiden ‘yasaklar delinmek içindir ‘ diye nutuk çeker, yasakları

çiğnerdim. Şimdi cesaretim yok. Ölüm korkusu mu acaba? Hem

hayat canını sıksın, hem ölümden kork. Saçma bu, saçma, saçma...

Hiç bir şeyden tat almıyorum. Ne yemek, ne gezmek, ne sinema, 

ne kitap...


Bu sabah her günkü gibi iç sıkıntısıyla, çenelerim kasılmış olarak

kalktım. Geride bıraktığım gece de boktandı zaten. Tatsız rüyaların

taciziyle yedi sekiz defa uyanmıştım. İstanbul'daymışım, ama

tanımadığım bir İstanbul. Kocaman çok  büyük bir şehir. Bu kenar

 semte neden geldim? Evim neredeydi?  Yoldan geçenlere soracağım,

 ama evin bulunduğu semtin adı aklıma  gelmiyor. Telefon edeyim,

 kahretsin, telefon bozuk. Başımda ağır  baskıyla yataktan

 çıktım. Kahvaltı: Ekmek, peynir, zeytin, yumurta, çay, tekrar yine.


İnternet, tekrar yine. Kitap karıştırmak, telefonla oynamak, tekrar

yine. Meydana ineyim. Ne bok yiyeceksin meydanda? Belki biraz

ferahlarım, çenelerim gevşer, iç sıkıntım azalır. Dün indin meydana,

n’oldu? Arkadaşlarla, hep aynı arkadaşlarla, çay içtin, sohbete

 katılmaya çalıştın. Mızıklama, sen de katıldın sohbete, rahatladın.


Sonra eve döndün, sıkıntın gene çöreklenmişti içine. Akşam yemeği,

televizyon. Karanlık haberler, her gün daha karanlık zifiri haberler.

Hiç ışık yok. Bu karanlık sıkıntına tüy dikiyor. Bayat diziler.

Ucuz filmler. Yalaka oturumlar.


Oğlum, ruh hastasısın sen. Anti depresanların kar etmiyor. Ne

 halt edeceğini hiç bilmiyorsun. Önün, arkan, sağın, solun boş,

 bomboş.


Atlayıp uçağa Kopenhag’a gitmiştim. Oğullarım Emek ve Barış bir

Vietnam restorana götürdüler beni. Rezervasyon yok. Kokteyl

 salonunda içerdeki masalardan birinin boşalmasını bekliyorsun. Çok

 sevdiğim iki insanla beraberdim. Mesut ve bahtiyardım. İki kadeh

 sert kokteyl. Sonra Vietnam mutfağı, pirinç şarabı. Sonra bar, linie

 snaps. Yalansız sohbet, sımsıcak atmosfer. Kafa çakır, keyf keka!

 Oğullarımla beraberim. Bunalım, sıkıntı, kasıntı hak getire.

 

Sırtımda kamburumun üstünde çok ağır yüküm , iki büklüm

durmadan yokuşları tırmanıyorum. Hayat arkadaşım, sevgilim

Meral, derdime çare olmak için beni yükleniyor. Sevgilim.  Güçlü bir

kadın,güzel, çok güzel bir insan. Şikayetsiz yaşıyor benimle.


Bunca yakınma, bunca gevezelik size iyi geldi mi Hasan efendi?

Sorunuz cevapsız, cevabı hayır mı bilmiyorum üstat.

Çenelerim kasılıyor . İçim daralıyor.

Karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak.

.


27 Nisan 2024 Cumartesi

 

HAGOP MINTZURİ İSTANBUL ANILARI

Erol Yeşilyurt

                              Hagop Mıntzuri


      
Hagop Mıntzuri  1897-1940 - 

“En çok Çırağan'daki aşhanenin tablakârlarıyla tanışıktım. Neredeyse her gün onlarla beraber yürürdük. Bunlar, tablaları, yani sinileri başlarının üstünde taşır, Beşiktaş Paşa Mahallesi'nden Kuruçeşme'ye kadar uzayan sarayların yemeklerini götürürlerdi. Benim gidiş saatlerimde, aşhaneden tek tek dışarı çıkar, sıraya girerek art arda yürürlerdi.


Onların saray üniformaları istanbulinlerle kaldırımlar karamdı! Ben de bir elimde sefertasım, diğerinde okul çantam, Ortaköy'e giden kervana katılırdım. Ortaköy'cle okula gittiğimi ve bir gün tanlı çorba, bir gün fasulye götürdüğümü biliyorlardı.


- İsmin nedir? diye sordular bir gün.

- Ermeniyim. Adım Agop, diye cevaplandırdım. Benim adetimdir, bugüne kadar da öyledir. Önce Ermeni olduğumu söylerim. Bilirim ki milliyetimi öğrenmek isterler.

                        Malta Keçisi

- Nerelisin? dediler.

- Dördüncü Ordu'danım.

O zamanlar, Doğu' daki Ermenilerin yaşadığı eyaletlere bu ismi verirlerdi. Tablakârların hepsi de yaşlıydı. Bolulu ve Konyalıydılar. "Evet", "hayır" yerine köyümün kelimelerini kullanıyordum: "He", "Yoh" derdim, cevap vermem gerektiğinde. Veya, bizim Gencidere'nin, Sinibize'nin, Kerege'nin 68 köylüleri gibi "ecük" (azıcık), "bir pırtık" derdim, bir parça diyeceğim yerde.

- Hayır oğlum, derlerdi, öğretmenin öğrencisine öğrettiği gibi, burası sizin dağlar değil. Evet, hayır diyeceksin. Ecük, bir pırtık nedir? Burası İstanbul 'dur. Azıcık, bir parça de.

- Peki, derdim. Ama gene unuturdum.

Bazen de çocuksu bir yaramazlıkla onları kızdırmak için, kendi sözcüklerimi kullanırdım.

- Olmadı, olmadı! derler ve hep aynı öğüdü verirlerdi: Burası İstanbul'dur. “Dünyada bir tek İstanbul var, burada adam olacaksın!
- Peki, derdim.
Bir gün de karşı kaldırımdan iki malta keçisi götürüyorlardı. Hayrette kaldım. O kadar sütlü, memeleri ağır keçi olur muydu? Yerlerde sürünen memelerinden neredeyse dışarıya süt taşacak gibiydi. Benim memleketimde de sürünün çoğu hayvanı keçiydi. Dişi olanı azdı. Ama bu türden keçiyi ilk kez görüyordum. Bizimkiler, bilinen küçük memeli cinstendi. Köyümüzde Türkler, memeye "cicik" derlerdi.

- Aaa! diye haykırdım, onların da dikkatini keçilere çevirerek, ciciklerine bakın, bu kadar büyük cicikler de olur muymuş?

- Cicikler nedir? Meme desene! diye bağırdılar. Hepsi birden, başlarında tablaları yürümekteyken.

- Olan! Nafile sen adam olmazsın. Bu çocuk adam olmaz! dediler birbirlerine. Ümitlerini yitirmiş ve inanmışlardı.
İtiraz ettim:
- Ben de bilirim, "memeler" demeyi, ama benim memleketimde, Simalılar, Bostanalılar, Gosdıgalılar ki Kürt değil, Türktürler, "Cicik" derler memelere. Molla Ömer ki Gosdıgalıdır, yazmak bilmezse de okumak bilir. Molladır da. Okuyan adamdır. Köylerden satılık inek getirir ve satardı. " Ciciklerine bakınız" derdi, övmek için.
- Öyle Türkçe olmaz, dediler, mollalar da siz de Kürtsünüz. Dördüncü Ordulu değil misiniz? Ben de:
- Ama Osmanlıca okuma yazma bilirim, dedim. O zaman Türkçe'den çok Osmanlıca denirdi dile. Ne derseniz yazabilirim.
Herkes bilir ki bunların ne kendileri, ne de başlarındaki ağalar okuma yazma bilirlerdi. Bizim Musa Çavuş'un kahvehanesine gelen bütün saraylılar, Yıldız'ın hamamcıbaşısı, yorgancıbaşısı, örümcekçibaşısı 69 , kahvecibaşısı da yazmak bilmezdi. Abdülgani Ağa, iri yapılı, bütün haremağalarının, içoğlanlarının başı, Dârüssaade-i Şerife Ağası, Yıldız Sarayı' nın hareminin, "aşkevi" nin en üst ağasıydı. O da bilmezdi. Musa Çavuş 'un kahvehanesine gelirdi. Çarşının bütün mektupları bana getirilir; bunları okurdum, cevaplarını yazardım. Bunu görüp bir gün bana:

- Olan, ahvar, yazık ki Müslüman değilsin. Seni bizim mabeyine katip yapardık! demişti. Bana inanmadılar:

- Hadi be! Konuşmayı bilmiyorsun, ecuk, pırtık, he, yoh, diyorsun, hem de Osmanlıca yazma bildiğini söylüyorsun.

Sesimi yükselttim:

- Söyleyin bana, ne derseniz yazayım.

- Benim adımı yazabilir misin? Benim adım Ahmed'dir, dedi, önden yürüyeni.

- Yazarım; üstünle başlar elif, ha, mim, dal. Olur Ahmed. Dört harfle yazılır.

- Ömer de yazabilir misin? Benim adım Ömer' dir. Nerede ismimi görsem tanırım, dedi, Ahmet'in arkasında yürüyen.

- Onu da yazarım. Ötürle başlar ayın, mim, re. Olur Ömer. Üç harflidir.

- Mustafa da yazabilir misin? dedi, Ömer'in arkasında yürüyen üçüncüsü.”

“- Yazarım. Ötreyle başlar mim, sad, tı, fe, ye. Beş harflidir, Mustafa olur.

- Benim adım İsmail'dir, dedi dördüncüsü, ben de kendi adımı nerede görsem tanırım.

- Yazarım. Senin adın da esreyledir elif, sin, mim, elif, ayın, ye, lâm. Yedi harflidir, olur İsmail.

- Benimki Nuri'dir, dedi beşincisi. Ben de okuma bilmem ama ismimi görsem tanırım.

- Seninkini de yazarım. İsim yazmak da bir şey midir? Ötreyledir nun, vav, re, ye. Dört harfle olur Nuri.

Ekledim:

- Akşam beşinizin de isimlerini yazar, yarın size veririm, görürsünüz.

Ortaköy'e geldik. Ben onlardan ayrıldım. Taşmerdiveni'nden, Selma'nın, Semra'nın, Selâhattin'in önünden yürüdüm. Yolda düşündüm. Beşinin adından başka bir şeyler de yazayım. Bizim köyün Nışan Öğretmeninin öğrettiği "Padişahım çok yaşa!"yı ve kaymakam onuruna öğrendiğimiz şarkıyı. Bu şarkı Ermeniceydi, yazılamazdı: "Bizim nahiyenin cesur kaymakamına, atıfetli büyük Ahmet Bey'e / Gelin birlikte söyleyelim yaşam şarkısını / Sağlığına dua edelim ki / Uzun yaşasın." Sonra da bizim Büyük Armudan'daki Kosaların Kerop Öğretmen'in öğrettiğini. Kerop Öğretmen, kısa boylu olduğu için "Kısacık" derdik. Osmanlıcayı yutmuştu. Onun gibisi, köylerin ne Türkünde, ne Ermenisinde vardı. İlaveli Güldeste'yi 70, İlaveli İnşâ'yı 71 Mihran Apikyan'ın, yani Mihrî'nin eserlerini ezbere bilirdi.”
________

70 Güldeste. Divan şiirlerini ve şairlerin kısa biyografilerini içeren bir tür ontoloji.

71 İnşâ. Seçme Osmanlıca nesirleri içeren okullar için hazırlanmış[…]”

İstanbul Anıları (Tarih Vakfı Yurt Yayınları) (1993) [Değer Ur Yes Yeğer Yem’in Türkçe çevirisi]

26 Nisan 2024 Cuma

 

BEDRİ RAHMİ VE SEVGİLİSİ ERMENİ SANATÇI MARİ GEREKMEZYAN

                                      Mari ve Bedri

Mari, Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelmişti. Bedri Rahmi de orada asistandı.1940’lar başlamıştı. Savaş yıllarıydı. Bedri Rahmi, Mari’yle gizliden gizliye buluşur olmuştu. Sırılsıklam âşıktı ona... '

                                        Mari Gerekmezyan

Sigara paketlerine resmini çiziyor, körpe fidanlara adını yazıyordu.' 'Karadutum, çatalkaram, çingenem, Daha nem olacaktın bir tanem, Gülen ayvam, ağlayan narımsın. Kadınım, kısrağım, karımsın” şiirini -karısına değil- ona yazmıştı"

                                            Bedri Rahmi

Can Dündar'ın Cumhuriyet gazetesinde 'Karadut Mektupları'

başlığıyla yayımlanan (29 Nisan 2015) yazısı şöyle: Bir telefon

 geldi; İş Sanat’tan... “Bir sergi hazırlıyoruz. Adı: Biz Mektup

 Yazardık’- Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar,

 1930- 1974)”

                                        Bedri Rahmi tablo

Harika haber! Bedri Rahmi’nin el yazısı mektupları sergilenecek. Hem de kimlerle:

Nâzım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret Muallâ, Âşık Veysel, Adalet Cimcoz, Orhan Veli, Necip Fazıl, İbrahim Çallı, Andra Lhoté, Fahrünnisa Zeid, Abidin Dino, Reşat Nuri Güntekin, Cemal Tollu, Nurullah Berk, Arif Kaptan ve diğerleri...

Tanıdığımız, sevdiğimiz şairlerin, ressamların, romancıların el yazısı mektupları, ilk kez gün ışığına çıkacak, bizlerle buluşacak. Bedri Rahmi’nin gelini Hughette Eyüboğlu’nun aile arşivini açmasıyla 3 yılda hazırlanan sergi, İş Sanat Kibele Galerisi’nde 5 Mayıs’ta açılacak. 500 sayfalık kitabı da hazır...

                                      Bedri Rahmi tablo

Aşk mektupları

Doğrusu, mektupların hepsini merak ettim; ama yukarıdaki listede olmayan birini sordum ilkin: Karadut’un yazdıkları var mı?” Var’ dediler; verdiler.

                                  Eren Eyüpoğlu

10 yıl önce, “Yüzyılın Aşkları” belgesel serisi içinde (Can Yayınevi) Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun eşi Eren Eyüboğlu ile aşkını işlemiştim. O aşk, mektuplara kazılıydı. Ancak gün gelmiş, usta ressam ve şair, gönlünü bir başka kadına kaptırmış, evliliği sarsılmıştı.

O kadının adı, Mari Gerekmezyan’dı.

                                     Hughette Eyüpoğlu

Bedri Rahmi, Eren’den bir çocuk sahibi olduktan hemen sonra tanışmıştı bu genç Ermeni sanatçıyla... Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelmişti. Bedri Rahmi de orada asistandı.

Karadutum, çatalkaram

1940’lar başlamıştı. Savaş yıllarıydı. Bedri Rahmi, Mari’yle gizliden gizliye buluşur olmuştu. Sırılsıklam âşıktı ona...

Sigara paketlerine resmini çiziyor, körpe fidanlara adını yazıyordu”.

Karadutum, çatalkaram, çingenem, Daha nem olacaktın bir tanem, Gülen ayvam, ağlayan narımsın. Kadınım, kısrağım, karımsın” şiirini -karısına değil- ona yazmıştı.

Pek çok tablo vardı bu ilişkiden artakalan; pek çok şiir...

Bedri Rahmi onun portrelerini çizmişti; Mari, Bedri Rahmi’nin büstünü yapmıştı.

Kanatlı attaki sevdalılar 

Ve usta ressam, düşsel bir tabloda sevdalısıyla kendisini, gökyüzünde kanat açan iki atlı olarak resmetmişti.

Ancak ikilinin tutkusunu kanıtlayan, o ünlü şiirdeki aşkı belgeleyen bir mektup ortaya çıkmamıştı.

işte yine atelyedeyim! İşte yine Çebişten hiçbir haber yok!

Canım Bedir anlamıyorum ne diye cevap vermiyorsun?

Vapurun kalkıncaya kadar bekledim, sonra atelyeye dönüp sana uzun bir mektup yazmış ve o günküyle postaya atmıştım.

Daha sonra Perşembe günü senin onlarla beraber döneceğine o kadar inanmıştım ki, tek! Geç vakitlere kadar hep seni bekledim. Cumartesi:

Neyleyim!..’ diye bir telgraf çektim.

Hâlâ susuyorsun canım Bedir nen var? Yoksa hasta mısın?

Hemen yaz ve eğer kabilse üç gün için buraya gel de yaz geçmeden çebişler birbirlerini bir daha görsünler.

Gel gör, senin çebiş tam bir çingene kızı oldu. Fazla yazamayacağım fena halde asabım bozuk. Ben zaten kötü kötü şeyler düşünürken bir de üstelik...

Seven kayıp ediyor!’ Halikarnas da burada.

Üç gün için bir şey icat et olur mu Karacam?

Geleceğin günü telle de iskeleye geleyim.

Seni iskelede bekleme arzuma kötü hatıralar karışmış olmasına rağmen içimde bir yerde öyle canlı ve tertemiz duruyor ki! Bunu olsun Çebişinden esirgeme. Zavallı Çebiş vapur kalkıncaya kadar ürpere ürpere orada demir parmaklığın arkasında bekledi... bekledi...

Hâlâ bekliyor! Çebişe.






 

24 Nisan 2024 Çarşamba

 

PARASIZ YATILI

ECE AYHAN FÜRUZAN

                                     Füruzan


Füruzan, 1971 yılının Mart ayında "Yeni Edebiyat" dergisinin 2. cilt 5.sayısında Ece Ayhan'ın "Parasız Yatılı" kitabıyla ilgili sorularını yanıtlamıştı. Füruzan'ın edebiyatındaki önemli izleklere dair ipucu verdiği yanıtları şu şekilde:


                                  Ece Ayhan


Ece Ayhan: Yıl 1971. Kalabalıklar karşısına çıktı Parasız Yatılı. Böylece bir yazarsın artık Füruzan. Bakalım şimdi ne yapacaksın?


Füruzan: Ne yapacağım, aralıksız çalışıyorum, yazıyorum. Bir de havuzlarda çalışanların eline geçse diye düşünüyorum Parasız Yatılı. Yer minderleriyle çevrili odalara girse… Aşağılarda gaz lambalarının şişelerini bezle siliyorlardır. Bayram günlerini çok severler. Ben şimdi daha da seviyorum. Her yanı ikinci mevki olan vapurlarda kızararak gülümseyen gencecik gelinlerin bayram konukluklarını, artık yanlarına oturduğumda tedirgin olmayacaklar.

Ece Ayhan: Elbette, hayatın orta ikisinden ayrılan insanlar, çok sevecekler Parasız Yatılı’yı. İstanbul’da ve bütün kentlerde bunun bir anlamı, bir nedeni olmalıdır.

Füruzan: Parasız Yatılı, almayı değil vermeyi içeriyor. Sofaların loşluklarında, arka bahçelere bakan odalarda çapaklı uykular uyuyan çocuklar var. Bu çocuklara almayı öğretmiyorlar. Her şeyde olduğu gibi, örneğin, parasız yatılılık bir lütuf olarak sunuluyor onlara. Ancak kazananlar yaşayabilir diye. Yarışta binlerin arasında yüzde olmak azımsanacak bir şey mi? Sanırım seveceklerdir Parasız Yatılı’yı, sınavlara girenler ve dönenler. Dönemin, yarıda kalmanın, ayrılmanın onurunu yenileyeceklerdir. Bayram yerleri ellerinden tutulup götürülmeyen çocuklarla dolu. Yaşları ne olursa olsun kendileri giderler. Bir türlü bitmez üşütmelerinin sümüklerini yalayarak. Ne güzeldirler. Baloncular da bayram yerlerinin gediklileri. Apartmanların bile girişinde kunduralarını çıkaranlar. Çeşitli işlerde çalışanlar. Yani “Her işi yaparız” diyenler. Türkiye’nin hemen bütün kentlerindeki görünüşler bunlar, çünkü biz kazanamadık. Birinci sınıfta, hangi mesleği seçeceksiniz konulu ödevde doktor, mühendis, subay, tayyareci diye yazmıştık. Biz kazanamadık. Şimdi kazanmayı da öğreniyorlar becerikli ve sabırlı eller.

Ece Ayhan: “Kitle partisi şairler”den olmayışın önemlidir.

Füruzan: Bir açıklama getiriyorsun bana. Sınıfına sırtını dönmek kimin haddine?

Ece Ayhan: Parasız Yatılı’da altını çizdiğim bir olgu: insan kendi sınıfındakilerle el ele.

Füruzan: Kimi uzun işler için akraba ziyaretine gidilir, İzmit’ten biraz öte bir yerlere işte. Anadolu ekspresinin en yakın istasyonlarında inen yolcular, onlardır. Böyle, bir yerlere, giderlerken, odalarının pencerelerinde dizili ıtırları, kolay çiçekleri komşularına emanettir. Sularlar, unutmazlar da hiç. Kimi çaresizliğin, kimi yetersiz beslenmenin getirdiği sinir çöküntüleri kavgalara yol açara. Ama bayramlar gelir, barışılır. Kaba kartondan şeker kutularıyla varılır iyi geçime. Yeni kavgalar yeni kenetlenmeler getirir. Boşalmış yağ tenekelerini çiçeklerle bezerler.

Ece Ayhan: İlkokula takunyayla başlayan çocuklar da seni unutmayacaklar Füruzan.

Füruzan: Bu benim için en büyük övünç olur. Bit, sirke muayenelerinin vazgeçilmez erleri, hâlâ arka sıralarda oturuyorlar. İlk kaydolanlardan oldukları numaraları da küçüktür. Hep geç kalmaktan korkarlar. Dişleri ne de çabuk çürür.

Ece Ayhan: On iki bölümlük (hikâyelik) bir film Parasız Yatılı. Parçalar birleşince, örneğin bir kenti, bir çağı, bir konsol aynasını bütünlüyorlar.

Füruzan: Konsol aynası olanlar tabii! Cevizden, oymalı, beş çekmeceli, sarı pirinç çekecekli, kesme cam aynalı. Bir yanlışlıkla aşağı kayarlar. Tutunmasını bilenler hâlâ mobilya yeniliyorlar. Bugünlerde, İtalya’dan, sedir ağacından mobilyalar getiriyorlar. Film, Yavuz sinemasından beri seyrediliyor. Boyanmamış bir çinko yüzeyle kaplıydı. Hep güçlüyü haklı sanırdık. Bütün filmler öyleydi. Kovboylar yine büyük şapkalar giyiyorlar.

Ece Ayhan: Ama bak, kentliler, yukarılarda yaşayanlar sevmeyebilirler Parasız Yatılı’yı. Sınıf değiştirenler, düz hainler yani. Çocuklarına ve yeni çocuklara cayır cayır ihanet edenler.

Füruzan: Yukarlarda yaşayanlar mı? Ne yapalım sevmesinler. Bu doğruyu korur. İnsan yüreğinin atarlığına basıp, uzun süre, istedikleri kadar ayakta kalamayacaklar. Sınıf değiştirmenin iki yüzlü eğitiminden geçip de Parasız Yatılı’yı sevmek, işte bu olamaz. Çıktıkları kattakiler kadavradır yahu, adamakıllı yozlaşmışlardır. Ama tabi burunlarına estetik ameliyat yaptırıyorlar, ilk aldıkları ücretle, kokuyu duymamak için… “Cihan Güzeli”nin asılı olduğu kahvelerde oturanlar, alanlarda halay çekenler, son nüfus sayımında sayılanlar yeter bize.

Ece Ayhan: Sonra nasıl oluyor bu, bir ölümün yer almadığı hikâye yok gibi Parasız Yatılı’da?

Füruzan: Onlar ilansız ölülerdir. Önemlidirler. Arkalarında az bir para bile bırakmazlar. Vasıfsız işçilerdir. Ölümleri evin ekmeğini zora sokmuştur. Durmadan anılırlar. Evin kadını “Beni bırakıp nereye gitti?” diye başsağlığı kabul etmez. Bir yerde işe girmesi gerekir. Çürük kadın değildirler. Ölümler unutulmaz. Üç kuşak öteye kadar anlatılır durur. Çocukların daha küçücükken anlatılacak ölüleri olur.

Ece Ayhan: Biliyorsun, İstanbul bir suyla üçe bölünmüş bir kenttir. Eyüp, Galata, Üsküdar. Parasız Yatılı hangi kesimlerde yaşadı, sen hangi kesimlerde yaşadın?

Füruzan: İç denizde. Hani delikanlı bir padişah insan gücünü zekâya katarak en inanmış işçilerin çektiği kalyonlarını indirmişti ya, Bizans’ın uykusu şaşkınlık olup kalmıştı. İşte orada. Tarihî fırınların kabarık ekmek yaptıkları, yazlığa gidilmeyen yerde. Güzelim kederli kârgir evlerin, odaların olduğu yerde… Parasız Yatılı’nın coğrafyası, atlası çok geniş, bir semte, bir mahalleye sığmıyor. Türkiye’nin bütün kasabalarında, radyolarından eğitim bakanlığının güz öncesi bildirileri dinlenir. Anneler erkek çocuklarına ilk hazırlık olarak, eski paltolardan ceket yaparlar. Bilirsin, erkek ceketi terzi esnafının bile en zor dikişidir. Ama o kadınları kim ve ne yıldırabilir? İntihar bilmezler bile. Beş numara bir gaz lambası yakılır ve çalışılır. Kızlar ise, okumak için, kentlere daha yakın yerlerde doğmuş olmak zorundadırlar. Yoksa o şansları bile yitmiştir. Bilmedikleri dikişlere sıvanırlar sonunda. Şımarmayı zaten bilmezler. Hepsi çok ciddi küçük kadınlardır.

Ece Ayhan: Çağ zalim, biz zalimiz, bir Parasız Yatılı değil ama, nasıl oluyor bu?

Füruzan: Zalimlik korkunun kardeşidir. İyi beslenen insanlarda gelişir. Parasız Yatılı’nın bir ilişiği ilgisi yok zulümle elbette, az beslenmiştir.

Ece Ayhan: “Muhaciriz, biçareyiz, ama ne bahtı kareyiz kantosunu bilir misin? İlk kanto.

Füruzan: Meşrutiyet'te de eğleniyormuş İstanbul. Bütün çağlarda eğlenmiştir ya Balkanlardan gelip bunu söylemek acı tabii. İlginçtir: Şanolarda bir acıyı, bir yenilgiyi hızlı bir müzikle eşleştirmek. Aynı dönemin marşları da ilginçtir herhalde. Bir acele kahramanların marşları…

Ece Ayhan: Parasız Yatılı kitabında, “Haraç”, “Edirne’nin Köprüleri”, “Su Ustası Miraç”, “Yaz Geldi”, “Parasız Yatılı” hikâyeleri bir bütünü dikebilir.

Füruzan: Parasız Yatılı’da her şey, herkes el ele. Hikayeler de el ele. Bir bütün oluşturmaları ondan işte.

Ece Ayhan: Bana öyle geliyor ki, okumuşlar kesimi yadırgayacak Parasız Yatılı’yı. Niye tedirgin ettin acaba bu adamları?

Füruzan: Tedirgin olurlar mı dersin? Tedirginlik böler bir şeyi; yenilen iliklemek güçtür. Okumuşluğun bir takım töreleri olacaktır…

Ece Ayhan: Bari biz ölümün arkasından konuşmayalım.

Füruzan: Arka ve arka camilerinin imamları, hocaları yoksuldur. Oysa Şişli camisinin, Kadıköy Osmanağa’nınkiler epey dünyalıklı. Her sınıf kendi şanına şerefine yaraşır törenler düzenler! Evet, biz ölümün arkasından değil, yüzüne karşı konuşalım derim ben de.

Ece Ayhan: Parasız Yatılı’dan sonra, bir tığ değiştirmesi söz konusu mu?

Füruzan: Gerekirse tığ değişir. İşlenecek işin yapısı gereğince. Örneğin, öfkeyi diri delikli ve diretici örmek gibi…





23 Nisan 2024 Salı

 

EŞEK MUHABBETİ

Sedat Kaya

                                         Sedat Kaya

İnsan denen yaşam türünün, eşek kadar aşağıladığı başka bir hayvan var mı acaba? Bu kadar horlanan, bu kadar alay edilen başka bir hayvan. Baksanıza sözlerimize.


"Adam adamdır olmasa da pulu, eşek eşektir atlastan da olsa çulu.." "Mey biter saki kalır, Her renk solar haki kalır, Diploma insanın cehlini alsa da; Hamurunda varsa eşeklik, baki kalır.” "Eşeğe altın semer vursalar, eşek yine eşektir."



"Eşek at olmaz, ciğer et olmaz." "Eşek hoşaftan ne anlar."

"Eşeğe cilve yap demişler, çifte atmış." "Eşeğe gerdan kır demişler, zart diye osurmuş." "Adam hacı mı olur ulaşmakla Mekke’ye, eşek derviş mi olur taş çekmekle tekkeye."

"Sopayı yiyen eşek atı geçer." Eşek ölür semeri kalır, insan ölür eseri kalır." "İnsan eşek olursa semer vuran çok olur." "Diploma cehaleti alır, eşeklik baki kalır." "Eşeği bağlasan durmaz."

"Adam ol, baban gibi eşek olma." "Yüz verdik eşeğe, geldi sıçtı döşeğe." "Şahlanan eşek sırtüstü düşer." "Eşeği saldım çayıra mevlam gayıra."."Aklını eşeğe verme, çeker seni arpa tarlasına."

Oysa eşek zeki, dikkatli, arkadaş canlısı, oyuncu ve öğrenmeye meraklıdır. Yük taşır. Araba çeker. Tarla sürer.

Vefakardır. Cefalardır. Emektardır. Yıllarca sahibine hizmet eder ama yine de yaranamaz.

Neden acaba? Eşeklerin davranışlarını araştıran İngiliz zoologlar bu hayvanların sanılanın aksine çok zeki canlılar olduğunu belirledi. Temiz yerlere basarlar. Gittikleri yolları unutmazlar. Dibini görmedikleri suya girmezler.

Ve en önemlisi de, zorla ya da korkutularak, kendi yararlarına olmadığına inandıkları bir işi kolay kolay yapmazlar. İnatlaşırlar .Zorluk çıkarırlar. Belki de bundandır insanların eşekleri sevmemesinin nedeni.

                                          Şair Eşref

Yıl 1908'dir.Türk Edebiyatının hiciv ustası Şair Eşref, Manisa Turgutlu'da kaymakamdır. İzmir valisi Kâmil Paşa, ilçeye denetime gelir. Şair Eşref’i bir eşeğin sırtında tur atarken gören vali, Eşref’in düşeceği korkusuyla seslenir.

"Aman dikkat et Eşref, eşek seni düşürmesin!" Şair Eşref hemen cevaplar. "Meraklanmayın paşam, eşek kâmildir.”

Yerel seçim yaklaştı siyasetçiler oy için halkı yine eşek yerine koymaya başladı. Şair Eşref yıllar önce bu zihniyete şu cevabı vermişti. "Millete devletten biri eşek demiş,

Reddedilmez böyle bir söz amma ki pek can sıkar.

Olsa da millet eşek, eşek diyen bilmez mi ki, Sadrazamlar da valiler de milletten çıkar."

Eşek muhabbetini bir Anadolu söylencesi ile tamamlayalım. 1950’li yıllarda Amerikalı mühendisler gelmiş Türkiye’ye. Bir kısım imar çalışmalarına rehberlik ediyorlarmış. O zamanlarda yol güzergâhını belirleyecek alet yok, eleman yok.

Mühendisleri eşeği yokuşa sürüyor arkasından şeritmetre çekiyor ve eşeğin ayak izlerine kazık çakıp istikamet belirliyorlarmış. Bunu gören Amerikalı mühendis, pratiği kavrayamamış ve sormuş.

Ne yapıyorlar böyle? Rampada yolun güzergâhını belirliyorlar.Nasıl yani? Eşek % 7 eğimin üstüne çıkmaz, biz de eşeğin izinde kazık çakıp rampada yol güzergâhı belirliyoruz. Amerikalı gülmeye başlamış, yatışınca da sormuşlar.

Peki, eşek bulamayınca ne yapıyorsunuz? Bizimkiler cevap vermiş. Amerika’dan mühendis getirtiyoruz!



22 Nisan 2024 Pazartesi

 

KIZILDERİLİ

KATLİAMI

TOSAWİ


Önce bir gemiyle geldiler. Misafirlerimizdi, onları sahilde hediyelerle karşıladık. Silahsızdık. Çünkü hiç ihtiyacımız olmadı. Kardeştik, severdik, paylaşırdık. Silahı onlar tanıttı. Tutarken yanlışlıkla elimizi kestik, kanımız aktı. Evlerimize buyur ettik. Yedirdik, içirdik, yatırdık, hizmet ettik. Topraklarımızı, dağlarımızı, sularımızı, ovalarımızı gezdirdik. Sevindiler. Sevindik!

Renkleri ne kadar beyazdı. Sonra gittiler. Memnun ederek uğurladık dostlarımızı.


Bir gün, tam sabah gün doğarken, ak tenli dostlarımız çok, çok olarak geldiler. Beklemiyorduk; çok erken gelmişlerdi. Demek sevmişlerdi bizi, toprağımızı, göğümüzü…

Sevindik. Çoktular, silahlıydılar; üstelik silahlar ellerini de kesmiyordu. Ayakları karaya bastı ve sonra hiç olmayacak olan oldu. Şaşırmıştık. Acaba ne yapmıştık da beyaz dostlarımız bizi öldürüyordu.


Evet, beyaz adam, bu sefer gülen yüzlerimizi ağlatmaya, varlığımızı yağmalamaya, gençlerimizi köle yapmaya, karılarımıza tecavüz etmeye gelmişti! Şaşırdık! Neden?

Biz özgür göğün, geniş toprağın, mağrur dağların insanları barış, sevgi, dostluk bilirdik. Savaşı beyaz adam öğretti. Hiç hak etmedik öldürülmeyi, savaşı, köleliği…

Erkeklerimizi öldürdüler, çocuklarımızı diri diri ateşte yaktılar. Toprağımızı yağmaladılar. Karılarımıza, kızlarımıza tecavüz ettiler. Köle diye yurtlarına götürüldük. Sattılar bizi.



Tanrı’ya inanmamızı söylüyordu, elinde incil, siyah cüppeli, beyaz tenli papaz. Reisimiz sordu: ‘Tanrı size bunları yapmanızı mı söylüyor? Cennet dediğiniz yere sizler mi gireceksiniz? Öyleyse ben sizin olmadığınız yeri, cehennemi seçiyorum. Eğer bizleri değil de, sizleri, zulmünüzü onaylıyorsa tanrınız, böyle bir tanrıya inanmaktansa, inanmamayı yeğlerim!’

                                            Tosawi

Hiç bitmedi beyaz adamın gelişi. Onlar geldikçe biz bittik; biz bittikçe onlar geldi. Beyaz adamın yaptıklarını anlatacak kelime bulamıyorum. Bizim böyle kelimelerimiz yok; senin yaptıklarını en iyi anlatacak yine sensin, senin kelimelerin. Kara yüreğin, beyaz tenin gibi olabilirse bir gün, anlatırsın yaptıklarını!