30 Mart 2020 Pazartesi





“ SUDE SUDE AMMENPAN SUDE”*          DEĞİL!

Hasan Gürkan


Arkadaşlarımla birlikte “gökyüzünü fethe” kalkıştığımız ilk gençlik yılarımda Tokat’ta tanıdım Ermenileri. Dostluklarını, sevgilerini, sofralarını bölüştüm. Tatyos Efendi’nin nağmelerinin yankılandığı bu topraklarda, Anadolu mozaiğinin zenginliğini oluşturan bütün halkların, bir gün geniş bir sevgi sofrasında bir araya gelecekleri umudunu taşıyorum.

     CIBIRLAR PARKI **
     Ev sahibim Ohannes’lerde yemekteydik. Babası Nişan Usta anlatıyor:
“Sene 1915 olmalı. Tehcir başlamıştı. İnanılmaz haberler geliyor. Kulaktan kulağa yayılan dehşet hikâyelerinin hiç birine inanmak istemiyoruz. Ama korku bulaşıcı bir salgın gibi hızla yayılıyor. Herkes önce ailesini kurtarma derdinde. Karımı ve iki çocuğumu gizlice yola çıkarttım. Erivan’a gidecekler. Ben doğup büyüdüğüm bu topraklardan ayrılmak istemiyorum. Ne olacaksa burada olsun.

    Bir sabah şafakla beraber hepimizi evlerimizden alıp Cıbırlar Parkı’na topladılar. Kadın, erkek, çoluk çocuk, yaşlı genç bütün Ermenileri… Sabah ayazından mı, korkudan mı bilmiyorum, dişlerimin takır takır birbirine vurmasına engel olamıyorum. Etrafımızı askerler kuşatmıştı. Bizimkilerden çıt çıkmıyor. Sinek uçsa duyulacak derler ya, işte öyle. Parka çökmüş sessizliği, atının üzerindeki süvari subayının – mülazım olmalı-  emri bozuyor.
 “Kuyumcular, terziler, demirciler, marangozlar, dülgerler şu tarafa ayrılsın!”

     O zaman Sivas’taki zanaatkârların hemen hepsi Ermeni, Türkler daha çok rençperlik yapıyor. Demirci olduğum için ben de kalabalıktan ayrılıyorum. Mülazımın ikinci emri silah seslerine ve çığlıklara karışıyor. “Ateş!”


    Ortalık bir anda ana baba gününe döndü. İnsanlar yağmur gibi yağan mermilerden korunmak için bir birlerinin altına sığınmaya çalışıyor. Vurulanlar kanlar içinde yere devriliyor. O an kör olup hiçbir şey görmemek, sağır olup hiçbir şey duymamak için İsa’ya yalvardım. Beni duymadı. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Mülazımın gür sesiyle kendime geldim.
 “Ateşi kesin, kurşuna yazık!”
Silahlar sustu. Savunmasız kalabalığa bu defa baltalarla, teberlerle saldırdılar. Kalanların işini kurşunlara yazık etmeden(!) bitirdiler.”



    Nişan ustanın yorgun sesi titriyordu. Bana yıllar gibi uzun gelen bir sessizlik. Herkes başını öne eğmiş, kimse bir şey söylemiyordu. Sözün bittiği yerdeydik. Nişan usta yutkunarak devam etti:
“Aradan bunca sene geçti. Hala sık sık Cıbırlar Parkı katliamında yükselen çığlıklarla, iniltilerle uyanırım. Karımı ve çocuklarımı o zamandan beri görmedim. Karım evlenmiş, çocukları olmuş.”

    NİŞAN USTA
    Birkaç ay sonra bir gün, sabaha karşı kapının zili çaldı. Telaşla kalktım. Bu saatte olsa olsa polistir. Baktım Anjel, ağlıyor.
“Hasan hocam dedem…”
Gerisini getiremedi, hıçkırıklara boğuldu. Pijamalarımla üst kata fırladım. Odaya girince korktuğum başıma geldi. Nişan Usta, yorganını başına çekmişler yatağında hareketsiz yatıyor. Kalp hastasıydı. Bütün aile orda… Daha dün akşamüstü kapıda karşılaşmıştık. Her zamanki dost sesiyle
“Hasan bey buyur yakınlayak ”demişti.

     Herkesten gizlemeye çalıştığı acılarla örselenmiş, sevgi dolu yüreği onu buraya kadar taşıyabilmişti. Bir kıl yumağı geldi oturdu boğazıma. Hey koca Nişan usta! Belediye bahçesinde yaptığımız heyecanlı tavla maçları geldi aklıma. Yenilince artan çarpıntını yatıştırdığın trinitrin.
Bir de Cıbırlar Parkı’ndan yükselen çığlıklar.
Bir de yaralı çocukların, ihtiyarların iniltileri.
Ordaki koltuğa çöktüm höyküre höyküre ağladım.

SUDE SUDE AMMENPAN SUDE!
    Tercümanım Dilde’yle Moskova’da müzikli bir restorandayız. Dilde, bütün modern (!) Sovyet kadınları gibi yemekte şampanski içiyor. Ben Staliçnaya, başkent votkası. Müzik dinliyoruz, havadan sudan konuşuyoruz, dans ediyoruz, keyfim yerinde.
   Bir ara orkestranın yeni bir şarkıya başladığını fark ediyorum. “Sude sude ammenpan sude.” Heyecanlanıyorum. Ohannes’ in her rakı içişimizde söylediği şarkı bu. Boş boş her şey boş gibi arabesk bir anlamı var.
    Dilde’ye  Tokat’ı, Ermeni dostlarımı anlatıyorum. Kalkıp şarkıya eşlik eden ilerdeki kalabalık masaya gidiyor. Kısa bir süre sonra o masadan birisiyle dönüyor. Adam kırk yıllık ahbapmışız gibi sarılıyor bana. Masalarına davet ediyor. Erivan’dan gelmişler. Geç saatlere kadar. birlikte eğleniyoruz.
----------------
*Ermenice, boş boş her şey boş manasında arabesk bir şarkı.
** Sivas’ta sonra adı Cumhuriyet Parkı olarak değiştirilen park. Cıbır, yerel dilde yoksul, baldırı çıplak anlamına geliyor
0

29 Mart 2020 Pazar





CKKH

SİKOKOAŞ YOLDAŞ

Hasan Gürkan




O,hepinizin yakından tanıdığı ülkemizin medarı iftiharı,  milsiz gururumuzun  nişanı Şef Kok Karaşişman Hasan.Yani Cikokoaş. Kısaltmadaki C harfi ecnebi dillerde  chef diye yazılan Şefe tekabül etmektedir.Böylece hem yoldaşın yabancı dil bildiği vurgulanmakta,hem de halkımızın aşağılık kompleksinin doyurulmasına katkıda bulunulmaktadır.Kok kelimesi de  sandığınız gibi kokmak fiilinden değil,Danca’da aşçı  kelimesinden gelmektedir.

Dünyaca ünlü milsiz  şef kok Hasan, cennet vatanımızın müstesna güzellikteki bir köşesinde Davşanlı’da dünyaya geldi.Ailesi Hacıhasanlar,ege ve iç Anadolu bölgesinde geniş arazilere,çiftliklere,hanlara,hamamlara sahipti.Küçük hasan dadıların mürebbiyelerin ellerinde büyüdü.Ter-ü taze üç süt anne tarafından emzirildi.Horkhaimmer,Riche,Junge gibi Frankfurt ekolüne mensup psikiyatrisiler Sikokoaş’da ileri yaşlarda da görülen düzgün meme düşkünlüğünü çocukluğunda üç  sütannesi  tarafından emzirilmesine bağlamaktadırlar.Ama kadın bedenin diğer mahrem yanlarına düşkünlüğüne henüz bilimsel bir izahat getirmekten acizdirler

 Fıtrattan sınıf şuuruna sahip olan küçük Hasan, varisi olduğu mal mülk ve servetten rahatsız oluyor, ailesinin mensup olduğu aristokrat sınıftan kopup emekçi sınıfların içine girmek istiyordu

Babası Ali Rıza efendi onu mahalle mektebine yazdırdı. Küçük Hasan  okuldan sık sık kaytarıyor, dedesinin bostan tarlalarında  kızları kovalıyor, yakaladığına Karacoğlanın erotik şiirlerini okuyordu. Sonunda yavruların arasında bir eli yağda,bir eli balda burjuva hayatına dayanamadı.Ve sekiz yaşında evden firar etti.Yıllar sonra bu firar için “M.Kemal’in  Samsun’a çıkması  tarihimizde ne kadar önem arz ediyorsa benim  baba ocağından firarım da aziz milletimin tarihinde o kadar önem arz ediyor” diyecekti.Annesi Zahide hanım için ise bu firar, kadıncağıza yıllarca kanlı gözyaşı döktürecek bir kabustu.Zahidem türküsü bu acıyı anlatır.


Kütahya’da Köfteci Hasan ustanın yanına çırak girdi. Çok kısa sürede aşçılığı kavradı. Esnaf loncasında  ‘Kızıl Ustalık Kuşağı’nı  kuşanırken ustası yaptığı tebrik konuşmasında: ”Oğlum senin adın Hasan,benim ki de Hasan.Bundan sonra senin adın Kara Hasan olsun” dedi.Hazirun bu teklifi hararetle alkışladı,Hasan memnuniyetle otuz iki dişini göstererekten sırıttı .

Gel zaman git zaman  Kara Hasan’ın meslekteki ünü önce vatan sathına, bilahare cihana yayıldı.Ülkenin ve dünyanın dört bir avetler alıyor,bok gibi para kazanıyordu.

Kara Hasan,çevresindekilerin “ Karun kadar zengin oldun  kendine bir harem kur”mealindeki telkinlerine kulak asmadı..Dersaadet’in Karaköy mevkiinde muhteşem bir umumhane açtı.Umumhanenin giriş kapısına renkli neonlarla “İYE İKTİR, İK KALACAK!” Yazdırdı. Münekkit eleştirmenleri,biyografi yazarları Kok Hasan’ın bu devrimci eyleminin  Karacoğlanın “Güzel dediğin hepimizin olmalı,yağmur misali”        yanından d mısraına post modern bir gönderme olduğu mevzuunda hem fikirdirler.Ve neondaki sloganın dehşetli bir uzak görüşlülük örneği olduğunu sözlerinin altını derin şekilde oyarak belirtmektedirler.Kürt karene tatlıcılarının  bir türlü anlam veremedikleri bu slogan daha sonra karaneci laiklerin amentüsü olacaktı.

Bu arada Kara Hasan, mümtaz milletimizin bir yandan hamburgercilerde tıkınıp sonra da medya tarafından sürekli pompalanan, burjuva vücut estetiği propagandasına kapılıp diyetisyenlere,spor salonlarına oluk oluk para akıttığını görünce.”Oha ulan,çüş  yani!” oldu.Burjuva estetiğine direniş için, dal gibi vücudunu kamburlaştırdı ve göbek bıraktı.Adına gönüllü olarak şişman sıfatını ekledi Şef Kok Kara Hasan,Karaşişman Hasan oldu.Böylece eşcinsel erkekler, hetoroseksis ibnelerin kendilerini aşağılamak için kullandıkları ibne sıfatını resmen kabullenerek nasıl onlara geçirdilerse;şef kok kara Hasan da  gürbüzleri aşağılamak için kullanılan “şişman” sıfatını şerefle adının önüne koyarak vatandaşlarımızın önemli bir kesiminin bağrında taht kurdu.

Kara şişman Hasan,ünü cihanı tutmuş aşçılığı,pezevenkliği yanı sıra,usta bir şarkı sözü yazarı ve bestekardır.Mesela “saçın uzun öreyim” türküsü söz ve beste olarak kendisine aittir.”Saçın uzun öreyim.(Burada romantizme sindirilmiş naifliği görüyoruz) Geç karşıma göreyim (Örgülü uzun saçlı çırılçıplak bir yavru !Yoğun erotizmi düşünebiliyor musunuz!) Senin gibi zalime (Hasan sınıf bilincine fıtrattan sahip biri olarak kendini erotizme kaptırmıyor, diyalektik bir sıçrayışla Zalim/baskı/faşizm kavramlarına  çok ustaca gönderme yapıyor. Ve müthiş final :Nasıl gönül vereyim!Bu soru değil,bir haykırış bir isyan.Bu konuda Macar estetisyen George Lucaks’ın Hasan yoldaşın üç mütevazi mısrasını üç ciltte analiz ettiği bir tahlil incelemesi vardır.

CKKH (Sikokoaş)’ın hayatı ne zamana, ne de kelimelere kitaplara sığar.Konuşmayı onun ünlü bir sözüyle bitirelim,”Beni görmek behemehal yüzümü görmek değildir.Benimle birlikte ‘sağlığa ve aşka’ bir kadeh kaldırın yeter.