30 Mayıs 2014 Cuma


 CKKH

 ŞEFKOK KARAŞİŞMAN HASAN

 Hasan Gürkan 

    O,hepinizin yakından tanıdığı ülkemizin medarı iftiharı, milsiz gururumuzun nişanı Şef Kok Karaşişman Hasan. Yani CKKH. Kısaltmadaki C harfi ecnebi lisanlarda  chef diye yazılan Şefe tekabül etmektedir.  Böylece hem yoldaşın yabancı dil bildiği vurgulanmakta, hem de halkımızın aşağılık kompleksinin doyurulmasına katkıda bulunulmaktadır. Kok kelimesi de  zannettiğiniz gibi kokmak fiilinden değil, Danca’da aşçı  kelimesinden gelmektedir.
 
    Dünyaca ünlü milsiz  Şef Kok Hasan, cennet vatanımızın müstesna güzellikteki bir köşesinde Tavşanlı’da dünyaya geldi. Ailesi Hacıhasanlar, ege ve İç Anadolu bölgesinde geniş arazilere, çiftliklere, hanlara, hamamlara sahipti.

    Küçük Hasan dadıların mürebbiyelerin ellerinde büyüdü. Ter-ü taze üç süt anne tarafından emzirildi. Horkhaimmer, Riche, Junge gibi Franfurt ekolüne mensup psikiyatristler CKKH’da ileri yaşlarda da görülen manalı meme düşkünlüğünü çocukluğunda üç sütannesi  tarafından emzirilmesine bağlamaktadırlar. Ama kadın bedenin diğer mahrem yanlarına düşkünlüğüne henüz bilimsel bir izahat getirmekten acizdirler.

 Fıtrattan sınıf şuuruna sahip olan küçük Hasan, varisi olduğu mal mülk ve servetten rahatsız oluyor, ailesinin mensup olduğu aristokrat sınıftan kopup emekçi sınıfların içine girmek istiyordu. 

    Babası Ali Rıza efendi onu mahalle mektebine yazdırdı. Küçük Hasan  okuldan sık sık kaytarıyor, dedesinin bostan tarlalarında  kızları kovalıyor, yakaladığına Karacaoğlan’ın erotik şiirlerini okuyordu. Sonunda yavruların arasında bir eli yağda, bir eli balda burjuva hayatına dayanamadı. Ve sekiz yaşında evden firar etti. Yıllar sonra bu firar çin "M.Kemal’in  Samsun’a çıkması  tarihimizde ne kadar önem arz ediyorsa, benim  baba ocağından firarım da aziz milletimin tarihinde o kadar önem arzediyor.” diyecekti.
    Annesi Zahide hanım için ise bu firar, ona yıllarca kanlı gözyaşı döktürecek bir kabustu. Zahide’m türküsü bu acıyı anlatır.”

    Firari küçük Hasan, Kütahya’da Köfteci Hasan Ustanın yanına çırak girdi. Çok kısa sürede aşçılığı kavradı. Esnaf loncasında  ‘Kızıl Ustalık Kuşağı’nı  kuşanırken, ustası yaptığı tebrik konuşmasında: ”Oğlum senin adın Hasan, benim ki de Hasan. Bundan sonra senin adın Kara Hasan olsun dedi. Hazirun bu teklifi hararetle alkışladı. Hasan memnuniyetle otuz iki dişini göstererekten sırıttı .
    Gel zaman git zaman Kara Hasan’ın meslekteki ünü önce vatan sathına, bilahare cihana yayıldı. Ülkenin ve dünyanın dört bir yanından davetler alıyor, bok gibi para kazanıyordu.Kara Hasan, çevresindekilerin “ Karun kadar zengin oldun, kendine bir harem kur” mealindeki telkinlerine kulak asmadı. Dersaadet’in Karaköy Yüksek Kaldırım mevkiinde muhteşem bir Umumhane açtı. Umumhanenin giriş kapısına renkli neonlarla “Türkiye Laiktir, Laik Kalacak!” Yazdırdı.

     Münekkitler, biyografi yazarları Kok Hasan’ın bu devrimci eyleminin  Karacaoğlan’ın “Güzel dediğin hepimizin olmalı, yağmur misali” mısraına post modern bir gönderme olduğu mevzuunda hem fikirdirler. Ve neondaki sloganın, dehşetli bir uzak görüşlülük örneği olduğunu ,sözlerinin altını derin şekilde oyarak belirtmektedirler. Kürt kerhane tatlıcılarının bir türlü anlam veremedikleri bu slogan daha sonra kerhaneci laiklerin amentüsü olacaktı.
     Bu arada Kara Hasan, mümtaz milletimizin bir yandan hamburgercilerde tıkınıp sonra da medya tarafından sürekli pompalanan, burjuva vücut estetiği propagandasına kapılıp diyetisyenlere, spor salonlarına oluk oluk para akıttığını görünce, oha ulan,çüş  yani, oldu. Direniş için dal gibi vücudunu kamburlaştırdı ve göbek bıraktı. Adına gönüllü olarak şişman sıfatını ekledi Şef Kok Kara Hasan,karaşişman Hasan oldu.Böylece eşcinsel erkekler, hetoroseksis ibnelerin kendilerini aşağılamak için kullandıkları ibne sıfatını resmen kabullenerek nasıl onlara geçirdilerse; şef kok kara Hasan da  gürbüzleri aşağılamak için kullanılan “şişman” sıfatını şerefle adının önüne koyarak vatandaşlarımızın önemli bir kesiminin bağrında taht kurdu
    Kara şişman Hasan, ünü cihanı tutmuş aşçılığı, pezevenkliği yanı sıra, usta bir şarkı sözü yazarı ve bestekârdır. Mesela “saçın uzun öreyim” türküsü söz ve beste olarak kendisine aittir.
”Saçın uzun öreyim.(Burada romantizme sindirilmiş naifliği görüyoruz.)
Geç karşıma göreyim (Örgülü uzun saçlı çırılçıplak bir yavru !Yoğun erotizmi düşünebiliyor musunuz!)
Senin gibi zalime (Hasan sınıf bilincine fıtrattan sahip biri olarak kendini erotizme kaptırmıyor, diyalektik bir sıçrayışla Zalim/baskı/faşizm kavramlarına  çok ustaca gönderme yapıyor.
Ve müthiş final :Nasıl gönül vereyim! Bu, soru değil, bir haykırış bir isyan. Bu konuda Macar estetisyen George Lucaks’ın Hasan yoldaşın üç mütevazi mısrasını üç ciltte analiz ettiği bir tahlil incelemesi olduğunu belirtmek iktiza eder.
CKKH’ın hayatı ne zamana, ne de kelimelere, kitaplara sığar. Yazıyı onun ünlü bir sözüyle bitirelim:
”Beni görmek demek, behemehâl yüzümü görmek değildir. Benimle birlikte ‘sağlığa ve aşka’ bir kadeh kaldırın yeter

31 Aralık 05 Ataköy

 

18 Mayıs 2014 Pazar


KİMLİK VE VASİYET
Hasan Gürkan
 

Ne kadar süreceğini bilmediğim, kestiremediğim, bir sonbaharı yaşıyorum. 

Herkes gibi, zamanı ve mekânı ben seçmemiştim.1947 yılının 20 Eylülünde, mahalle ebesinin elinde, Tavşanlı da başlayan yolculuğum şimdilik Datça’nın Emecik köyünde sürüyor. 

Tavşanlı çocukluğumdu, Parasız yatılı Akşehir Öğretmen Okulu ilk gençliğim, Ankara Gazi Eğitim dünyanın her tarafından devrimci genç  yol arkadaşlarımla ‘göğü fethe’ kalkıştığım gençliğim oldu. Tokat gene gençliğim, evliliğim, babalığım,’adam’lığım. 

 ‘Cebimde fırkamızın biletiyle ‘çıktığım yolculuk: Moskova Parti okulu. Altı ay Reel Sosyalizm. Hem hayranlık, hem yadırgama. 

12 Eylül faşist darbesi. Yer altı: gizlilik. kaçaklık, açlık,siyasi faaliyet, partide muhaliflik. İşkence ve ölüm korkusu ile geçen dört yıl. 

Sonra 1984’de Sofya. Doğu Berlin tarikiyle siyasi göçmenliğim: Kopenhak. Yeni bir dilde ne zaman biteceğini bilmediğim-sekiz yıl süren- garipliğim. 

Sonra 1992’de Sovyetlersiz, partisiz yeniden mağlup bir İstanbul. Ceplerim intihar taslaklarıyla dolu… 

Sonra,sonra  sağa sola kopuk tespih taneleri gibi dağılan yıllar;kadınlar,alkol,aşk,şiir falan.

Yalanların en çetini,kendi kulağına fısıldadığındır.Yaşamanın amacı ne?
Sahi ,bilmem kaç kere yemek, sevişmek,uyumak,içmek,sıçmak.
Tekrarda tekrarın tekrarı falan. 

Uzunca bir süredir niyetlenip, niyetlenip caydığım bir tasarı var kafamda. Otobiyografik bir vasiyet yazmak. Peki, ama neden? Yazma niyetinin peşini bırakmayan bu edepsiz sorunun benim için, içime siner bir cevabı yok. 

Önemli biri olduğun için mi!
İlk gençliğinde yakana yapışan, ama peşinden adam gibi gitmediğin sahibi kalem olma arzun depreştiği için mi?
Başkalarına örnek olacak bir hayat(!) yaşadığın için mi!

Gibi bir sürü alaycı/yakıcı soruyla karşımda sırıtıyor şeytanım. Mahcup bir “yok canım daha neler! " dökülüyor ağzımdan ama, bir ‘ama’ çörekleniyor işte içime. 

Bugüne kadar yaşadığım hayatı eleştirel bir gözle değerlendirmek, kendimle hesaplaşmak, kan bağıyla,gönül bağıyla,dava bağıyla hayatıma giren insanların bende bıraktıkları etkileri,izleri anlatarak bir panorama çizmek,bir galeri oluşturmak gibi tumturaklı bir amaç koyuyorum önüme.
Eee,diyor şeytan,sonra? Sonrası hiç! 

Yaşlanıyorum. Yaşlanma duygusundan, belirtilerinden, kendisinden nefret ediyorum. Birkaç yıldır ölümü/ölümsüzlüğü daha farklı düşünür oldum. 

Komünistim. Geride bıraktığımız yüzyılın başında Marks ve Engels’in kapitalist sisteme getirdikleri bütün temel eleştirilerin günümüzde de geçerliliklerini koruduğuna inanıyorum. Sömürünün, baskının, savaşların olmadığı bir dünya mümkün. 

İnsanların  etnik kökenlerini,kültürlerini,düşüncelerini,felsefi ve dini inançlarını,cinsel tercihlerini özgürce ifade edip yaşadıkları, bir dünya idealine inanıyorum. 

 Ateistim. İmama, musalla taşına, belediye mezarlığına uğramadan gömülmek isterim. Yakılıp külüm denize göğe savrulsun isterim. 

Bu isteklerin  geride kalanlara yük olacağını, onlara belki aşamayacakları zorluklar çıkaracağını biliyorum.Musalla taşına götürülmek zorunda kalırsam,ne yapalım maçayı son bir kez sıkıveririz. Ama ardımdan beni öven ölüm ilanları verilmesini istemem. Kendim şimdiden ‘Elveda Hayat, Merhaba Kainat!’ başlıklı bir ölüm ilanı hazırladım. 

Ölüm!
Ölümün bu topraklarda,etrafımda kol gezdiği ,kimi zaman bir faşistin,kimi zaman bir askerin,kimi zaman bir polisin,kimi zaman işkencecinin eliyle gencecik arkadaşlarımın,yoldaşlarımın canını aldığı günlerden geliyorum.On yıllardır süren savaşın haysiyetli bir barışla sona ermesini ,gerilla veya asker Kürt Türk genç ölümlerinin bitmesini,Kürt Halkının bütün haklarının verilmesini istiyorum.

Mayıs 2006 İstanbul

.

 

14 Mayıs 2014 Çarşamba


Kapkara bir gün: Soma katliamı!
Hasan Cemal,T24 14 Mayıs
Evet, kapkara bir gün.
Bunun adı katliamdır.
Soma katliamı!
Maden işçilerimizin, madenci ailelerin büyük, derin acılarını paylaşıyorum.
Allah hepsine kolaylık versin.
Bu katliam karanlıkta kalmasın.
Bu katliamın, tarihimizin en büyük maden faciasının hesabını iktidar odakları bir an önce vermek zorunda.
Bu hesap her şeyden önce insanlık adına verilmek zorunda.
Yazıktır, günahtır.
İnsan hayatı bu kara ucuz mu?
İçim yanıyor.
T24 yazarı Aziz Çelik’in dediği gibi:                   

Soma’da tam teşekküllü bir iş cinayeti işlendi.
Türkiye tarihinin en büyük iş cinayetlerinden biri yaşanırken, ölü sayısı gizleniyor.
İşçilerin tam teşekküllü bir şekilde korunması gereken maden ocağında tam teşekküllü bir iş cinayeti yaşanıyor.
Yapması gerekenleri zamanında yapmayanlar, önlemleri almayanlar, etkin denetim yapmayanlar, yüzlerce işçiyi ölüme yollayanlar şimdi yalanlarla cinayeti örtmeye çalışıyorlar.
Elbirliği ile cinayeti örtmek, faili karartmak istiyorlar.
Ancak hiçbir yalan cinayeti örtmeye yetmez.
Soma’da kaza yok.
Soma’da cinayet var.
Kelimenin tam anlamıyla cinayet var.
Maden işçilerinin çilesi kendimi bildim bileli hiç bitmedi.
Maden kazaları emekçilerin peşini hiç bırakmadı.
Her seferinde büyük laflar edildi.
Ama değişen bir şey olmadı.
Maden emekçileriyle aileleri ne yazıktır ki çok büyük acılar yaşamaya devam etti.
Onlar için acı sanki alın yazısı, kader.
İsyan ediyorum.
Böylesine acılar ne alın yazısıdır, ne de kader.
Soma katliamı!
Bir an önce hesabını verin.
Katiller, sorumlular kimse yargı önünde hesap versin.
Evet yazıktır, günahtır.
İçim yanıyor. 

 

13 Mayıs 2014 Salı

Mültecilik, şiddet ve insani güvensizlik politikaları- AHMET İNSEL

Açlık veya gelecek umudu kalmadığı için göçmek zorunda olanların yaşadıkları ağır insan hakkı ihlalleri bir şiddet politikasıdır.

Avrupa’nın sınırlarında büyük bir trajedi, Avrupa Birliği'nin içinde çok büyük insan hakları ihlalleri yaşanıyor. Sinsi bir şiddet politikası uygulanıyor. İtalya açıklarında, içinde Afrika’nın çeşitli ülkelerinden kaçanların olduğu bir tekne battı. 130 göçmenin takriben yarısı denizde kayboldu. Siyasal, etnik çatışmalar, devlet baskısı, açlık veya hiçbir gelecek umudu kalmadığı için göçmek zorunda olanların yaşadıkları ağır insan hakkı ihlalleri bir şiddet politikasıdır.

Geçen hafta İstanbul’da toplanan 'Şiddet, Siyaset, Sürgün/Sürgünü Bozma' konulu konferansta konuşan Fransız araştırmacı Luc Legoux, bu şiddet politikasının üç farklı alanda nasıl tezahür ettiğini, bunun nasıl bir insani güvenlik sorunu olduğunu ortaya koydu. Legoux, konferanstaki konuşmasında, insani güvenliğe yönelik bir aşırı şiddet politikası olarak tanımlayabileceğimiz bu politikaların ilk adımının sınırlarda giderek artan ölümlere yol açan sınır güvenliği politikaları olduğunu belirtti. Derlenen verilere göre AB sınırlarında 1992-2000 arasında 2150 kişi ölmüşken, 2000 ile 2013 arasında 23.258 kişi ölmüş veya kaybolmuş. Bu sayının gerçeğin hepsini yansıtmadığını herkes teslim ediyor.

Bu şiddet politikasına karşı direnişin önemli bir ayağı, bu bilgileri ortaya çıkarmak ve devletlerin uyguladığı şiddet politikasıyla yurttaşları yüzleştirmek. İtalyan STK 'Fortress Europe', Hollandalı STK 'United for Intercultural Action' bu amaçla çalışıyorlar. Bu ölümlerin dörtte üçünün denizde gerçekleşiyor olmasını dikkate alarak, 2012 yılında uluslararası bir STK ağı denizden gelen imdat sinyallerini izleme ve anında yerini bildirme amaçlı 'Watchthemed' adlı girişimi başlatmış. Bu girişimin amacı sinyalin geldiği yeri en kısa zamanda tespit etmek ve ilgililere bildirmek olduğu kadar, kurtarma operasyonlarını yakından izleyerek, güvenlik güçlerinin kasıtlı olarak ilgilenmeme ya da daha vahim eylemlere başvurma eğilimlerini caydırmak.

İkinci şiddet politikası, AB sınırları içinde ve transit ülke olarak tanımlanan ülkelerde uygulanıyor. Göçmenler aylarca, bazıları gizli olan toplama kamplarında tutuluyor. Bu kampların ortaya çıkarılması, izlenmesi mücadelesi de bu şiddet politikasına karşı direnişin bir başka ayağı. 'Closethecamps' hareketi 2013’te, bu nitelikte 393 toplama kampı tespit etmiş. Toplam 30.000 kişi kapasiteli bu kamplarda, yılda 600.000 civarında göçmen bir ay ila 18 ay arasında kalmaya mecbur bırakılıyor. Bir kısmı Lübnan, Türkiye gibi transit ülkelerde yer alan bu kamplara milletvekillerinin, hukukçuların, gazetecilerin girmesine genellikle izin verilmiyor.

Bu şiddet politikasının üçüncü ayağını, AB ülkelerinin, mülteci taleplerinin büyük çoğunluğunu reddetmesi oluşturuyor. Sınırları selametle aşabilenlerin mültecilik müracaatlarının %78’i 2012’de reddedilmiş. Talebi reddedilen kişilerin kaderi ise kaçak olarak yaşamak veya ülkesine iade edilmek ya da başka bir ülkeye sürülmek.

Türkiye de çok büyük ve uzun dönemde kalıcı olacak bir insani güvenlik sorunuyla yüz yüze bugün. AFAD’ın Nisan 2014 verilerine göre 800.000 civarında Suriyeli mülteci var. Gerçek sayının 1 milyon olduğu tahmin ediliyor. Bu mültecilerin 667.000’i 'misafir' olarak kayıt altında ve 224.500’ü kamplarda yaşıyor. Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin Türkiye’de insani güvenlik sorunları çerçevesinde yürüttüğü araştırma çalışmalarının bir parçası olarak Urfa ve Antakya’da kampta yaşamayan mültecilerle yaptığı değerlendirme toplantılarında çıkan sonuçlar, ülkemizde de önümüzdeki uzun bir dönemde mülteci sorununun yeni şiddet eylem ve politikalarının kaynağı olacağını gösteriyor. Sadece takriben %60’larının yaşadığı Urfa, Antep ve Antakya’da değil, İstanbul’da, Ankara’da ve başka kentlerde de mülteciler çok ciddi insani güvenlik tehdidi içinde yaşıyor. Yurttaşlar Derneği'nin değerlendirme raporundan birkaç hafta sonra, Suriyeli mültecilerin sığındıkları barakalar İstanbul’da zabıta tarafından yakıldı. Geçen gün Ankara Altındağ’da mahalleli Suriyeli mültecilerin evini yaktı. Bu örneklerin hızla yayılması maalesef güçlü bir ihtimal.

İstanbul’daki konferansta bu şiddet politikalarına karşı direnişin nasıl örgütleneceği konusu da tartışıldı. İnsani güvensizlik politikalarının sonuçlarını gerçek verileriyle sergilemek, bunlara içkin şiddeti teşhir etmek, şiddet karşıtı direnişin olmazsa olmaz ilk adımıdır.

10 Mayıs 2014 Cumartesi


GECE VE SEN
Hasan Gürkan 

Sıcak ışıklı bir yaz gecesi. Gökyüzü yıldız cümbüşü, kıpır kıpır. Kekik kokan bir tepeden önümüzde çarşaf gibi uzanan denizi, ay ışığında yakamozlanan laciverdin değişik tonlarını, bedenlerimize ürpertilerle dokunan sessizliği dinliyoruz. Yaprak kımıldamıyor
 
Gece, her okuduğumuzda yeni heyecanlar keşfettiğimiz nefis bir şiir.Yanı başımdasın.Sana ne  kadar çok,ne güzel şeyler anlatmak istiyorum.Dilimin ucuna gelen her söz betona çarpmış kristaller gibi parçalanıp dağılıyor.Başımı çevirsem güleç bakışlarının ışığına dokunacağım.Başım yosun ve iyot kokusuna dönük,ama yüzünü hissediyorum.Herhangi bir masada aramızda engeller varken yüzün bana sevgiyle göz kırpıyor.Başka bir gün yüzün bir balıkçı meyhanesinde  vakur bir Afrodit heykeli olarak dans ediyor.Yüzün dudağının kenarına alaycı bir gülümseme iliştirmiş bir başkasını dinliyor.Yüzün benim hakkımda aklından  kalbinden geçen pek çok güzel şeyi bir sır gibi saklıyor.Başım denize dönük güzel yüzünün sayısız duruşunu gözbebeklerime nakşediyorum 

Gece sıcak.Yanı başımdasın.Beyaz keten bir yaz elbisesi içindesin.Omuzların ve kolların çıplak.Bakmıyorum ama güzel alnına düşen saçlarını düzelten elini,gövdene sarılmış beyaz keten elbiseni görüyorum.Gecenin sıcağı boynunda tomurcuklanmış,ter tanecikleri yavaşça aşağıya özgür memelerine süzülüyor.Elimi sürmeden dokunuyorum sana.Tenim bedeninin kadın buğusunu soluyor,içim eriyor.Yalnız sana ait olan kokun sabah sisleri gibi sarıyor gövdemi,kimselerin bilmediği koyaklarıma,uzak köşelerime yayılıyo 

Yanı başımdasın. Gece sevdiğim insanlar gibi yumuşacık.Kumsalımda kendinden emin adımlarla  sularıma doğru yürüyorsun.Önce çıplak ayakların ıslanıyor.Sonra eteklerin,sonra bacakların.Islak elbisenin yapıştığı gövdende yaz güneşlerinin göz kamaştıran aydınlığı şavkıyor.İçine oturduğumuz bodrum gecesi gibi sokulgan oluyorsun 

Gece büyük, geniş ve ferah.Yanı başımdasın.Sana yakın omzum bahar,sevinçler içinde.Diğeri mahzun,zamansız bir  hasreti yaşıyor.Ellerim uzatsam,ellerine,parmaklarına,avucunun ipek yumuşaklığına ulaşacağım 

Önce ellerin  vardı. Sen her semaha durduğunda önce ellerin vardı.Ellerin içten,uysal,asi ve yalansızdılar.Beni dişi gövdenin depremlerine ellerin taşıdılar 

Yanı başımdasın. Gece inanılmaz bir mucize. Sözün hükmü yok.Kucağına kır çiçeklerinden yalnız senin için yarattığım okşayışlar,öpüşler bırakıyorum.Yüzün,alnın,gözlerin,boynun ağzın,memelerin,ellerin –ille de ellerin – unutulmaz bir  şarkı olarak gövdeme yayılıyor.Sevgiyle,hazla,aşkla eriyorum.Bana içinde benim olduğum bir düş anlatıyorsun.Geceye karışıyoruz.

2 nisan 99 Beşiktaş

 

6 Mayıs 2014 Salı


Ermeni Soykırımına Bakış:
1915’te ‘bize’ ne oldu?
Sibel Yerdeniz  T24-24 Nisan 2014

Milgram, kendi adını taşıyan deneyi ile bizim ‘insan doğası ve kötülük’ ile ilgili standart varsayımlarımıza ‘şiddetli bir darbe’ indirmişti. Deneyinden çıkan sonuç şuydu:
“Sadece kendi işlerine güçlerine bakan, içlerinde özel bir düşmanlık taşımayan sıradan insanlar, korkunç, yıkıcı süreçlerde ‘sıradışı’ eylemcilere dönüşebilir. Çok az sayıda insan otoriteye karşı çıkmak için gereken kaynaklara sahiptir.” *
Milgram böylece, Hannah Arendt’in ‘kötülüğün sıradanlığı’ olarak adlandırdığı tezini de doğrulamış oluyordu.
Kendisi de bir Yahudi olan felsefeci Hannah Arendt, Nazi bürokratı Adolf Eichmann’ın yargılandığı Kudüs’teki mahkemeyi The New Yorker adına izlemiş, sonrasında yayımladığı gözlem raporu kıyameti koparmış, en yakın arkadaşları bile bu ‘küstah ve utanmaz’ kadını ‘hainlik’ ile itham etmişti. 
İddia makamının Eichmann’ı ‘sadist bir canavar’ gibi göstermeye çalışmasının temel bir hata olduğa inanan Arendt, raporunda şöyle diyordu:
"Eichmann, fazlasıyla normal, ortalama, sıradan bir devlet memuru. Dünyanın en sıradışı cinayetlerinden sorumlu olan bu adam, tüm bunları, olabilecek en sıradan güdülerle; iyi bir vatandaş olma isteği, terfi etme gayreti, görev duygusu ve nezih toplum inancıyla işlemişti. Eichmann’da ‘kötülük’ bir ihlal, bir yasa-tanımazlık ya da bir kural dışılık değil, tersine daha en başında yasaya boyun eğmekti...”
Mahkemede “Yahudilerin öldürülmesiyle hiçbir ilgim yok. Hayatımda Yahudi olan ya da olmayan hiç kimseyi öldürmedim. Öldürme emri de vermedim,” diyen Eichmann izleyenleri hayrete düşürüyordu çünkü şeytani bir akıl yürütmeyle falan değil, inanılmaz bir sıradanlıkla konuşuyordu.
Milyonlarca insanı ölüme yollamıştı ama en ufak bir sorumluluk hissetmiyordu. Trenler harekete geçtiğinde onun sorumluluğu bitmişti. O sadece ‘öleceklerini’ biliyordu, hepsi bu.
En nihayetinde Eichmann, emirleri yerine getiren bir görev adamı, titiz bir bürokrattı sadece. Görevinin hakkını vermek onun için bir onurdu.
Bir diğeri, Nazi kuvvetlerinin komutanı Heinrich Himmler, “Yahudi karşıtı olmakla zararlı haşereyle mücadele etmek arasında bir fark yoktur. Bitlerden kurtulmak ideolojik bir mesele değil bir hijyen sorunudur,” diyebilmişti.
Tam da Arendt’in gözlemlediği şekliyle, Himmler’in her yere uzanan devasa örgütünün gücü fanatiklere, doğuştan katillere ya da sadistlere değil, işinde gücünde olan sıradan insanlara -aile babalarına- dayanıyordu.
Eylemlerini örgütleyen bürokratik yapı sayesinde vicdanlarını temiz tutan bu insanlar -çoğu kez Tanrı rızasını da yanlarına alarak- kendilerini sadece ailelerine karşı sorumlu hissediyorlardı.
“Emekli aylıkları, hayat sigortaları, eşleri ve çocuklarının güvencesi için kendi inançlarını, onurlarını ve haysiyetlerini feda etmeye hazırdılar. Bu adamların, bahisler yükseldiğinde ve ailelerinin varlığı tehlikeye girdiğinde gerçek anlamda her şeyi yapmaya hazır olduğunu keşfetmek için ihtiyaç duyulan tek şey Himmler’in o şeytanca dehasıydı.” **
Eichmann da o adamlardan biriydi ve Arendt'e göre tüm dünyaya; kötülüğün ürkütücü, akıl almaz, ifadesi güç ‘sıradanlığını’ göstermişti. Ve bu sıradanlık, ‘sıradışı koşullarda’ insanın doğasında var olan tüm kötücül güdülerin toplamından çok daha büyük bir felaket getirmekteydi
Raporuna yöneltilen ‘ağır’ eleştirilere Hannah Arendt şöyle yanıt vermişti:
“Ben “Eichmann’ın yaptığı şeyi hoşgörüyor ya da savunuyor değilim. Sadece ‘anlamaya’ çalışıyorum. Adamın şaşırtıcı sıradanlığını, adanmışlığını, yaptıklarını. Anlamaya çalışmak ‘affetmek’ değildir. Konuya parmak basmaya cüret edebilen herkesin sorumluluğudur.Sokrates ve Plato’dan bu yana biz buna ‘düşünme’ diyoruz…”
Hayatımızda bir ‘an’ gelir ki ‘sorumluluğu’ üstlenmekten kaçamayız. Olan-biteni anlamak ve anladığımız şeyin sonuçları ile yüzleşmek durumunda kalırız. Eğer hâlâ düşünebilme ve ‘muhakeme etme’ kaynaklarımızı tüketmediysek elbette...
Çünkü böyle bir anda asıl mesele bazen “canileri normal insanlardan, suçluları masumlardan ayıran sınırların bütünüyle silikleştiği bir halkla, nasıl ilişki kuracağımız ve bu durumla ‘yüzleşme’ deneyimine nasıl dayanacağımız meselesidir...”
Hayko Bağdat, 2013’de bir söyleşide şöyle demişti:
“Yüzleşme kiminle olur? Şimdi 6-7 Eylül’le yüzleşmek gerekiyor. Almanya’da trenlere bindirilen Yahudilerin ölüme giderken, kasabalardan, tren yolunun geçtiği yerlerden, o trendekilerin anlatımları yüzleşme değildir. O trenlere Yahudilerin bindiğini görenlerin anlatımlarıdır yüzleşme. Sen o sırada ne yaptın? Bu çok önemli.
Yani şimdi 6-7 Eylül’le yüzleşmek için ailesinin evi yağmalanmış, üyeleri tecavüze uğramış, mezarlıklardan ölüleri çıkarılmış, kiliseleri yakılmış insanların hikayesi… çok trajiktir dinleriz, bunlardan sinema yaparız, edebiyat yaparız. Ama sen gördün o evin yağmalanmasını. O senin komşundu. Çocuğuna ne söyledin orada? Onun yaşıtı olan arkadaşının evi yağmalandıktan sonra, sabah çocuk o evi gördüğünde ne söyledin? Buna verilen her cevap bir hikayedir bizim için.
Yalan söylediyse, o yalan üzerine tekrar hatırlayın, devletin kurucu döneminin 1915’in üzerine konuştuğumuz şeyi hatırlayın. Bireye indirelim bunu. O eve yalan girmiş halde, o yalanı neden söyledi? Çocuğunun psikolojisini mi korudu? Rum düşmanlığı mı aşıladı? Ne yaptı? Bunu yapan anne-babanın hikayesidir yüzleşme…
Size ne oldu diye mağdura sormaktan vazgeçelim. “Asıl size ne oldu?” diye bunu yapanlara soralım. Bize olan bir şey yok, bizimki kötü hikaye zaten. Sana ne oldu o sırada? Senin psikolojin neydi? Senin davranışından sonra o evde o çocuk nasıl büyüdü? Onun anlatacağı hikayedir yüzleşme…” ***
Bugün, her birimiz kendimize sormak zorundayız “1915’te bize ne oldu?” Yaşımızın, bu tarihi tanıklığa yetmiyor olması bizi yüzleşmeden alıkoymamalı.
1915’de bu coğrafyada ‘insan’a ne olduğunu anlamak zorundayız.
‘Ermeni meselesi’ konusundaki en iyi niyetli tartışmalar bile meselenin özünü ıskalamakta, aynı zamanda felaketin büyüklüğünü açıkça kavrayamamakta zira.
“İnsanların, kitlesel cinayet makinesinin birer dişlisi olarak hareket etmesine yol açan gerçek güdülerin neler olduğunu anlamaya çalışırken, halkların tarihleri hakkındaki spekülasyonların ve ‘bir ülkenin ulusal karakteri’ denilen şeyin bize yardımı dokunmaz. Cinayeti organize eden kişi olmakla böbürlenebilen bir adamın karakterinden öğrenilecek çok daha fazla şey vardır.”* *                                                                              

Misal: “Emri kim verdi diye soruyorlar? Ben verdim!..”
Bunu söyleyebilen bir devlet adamının karekterinden yola çıkarak, 1915’den, 19 Ocak 2007’ye uzanan sistematik ‘Ermeni düşmanlığı’ tarihimize bakınca, toplumumuzun bu resmi günah keçilerinin, aslında ‘tehdit edici’ davranışlarda bulundukları -ya da bulunabilecekleri- için değil, her şeyden önce ‘içerideki düşman’ olarak kabul edildikleri için baskı gördüklerini kavrayabiliriz.
İnsanlık tarihinde çoğunluklar, ‘azınlıkları’ suçlamanın ve telef etmenin yolunu her zaman -bir vesileyle- bulmuştur. Azınlıkların kendilerini ‘kararlı’ bir çoğunluk karşısında savunabilmeleri takdir edersiniz ki hiç kolay değildir. Kaldı ki, bir azınlığın çevresine zarar verme olasılığı, çoğunluğun ona peşinen verdiği zararı haklı çıkarmaz…
Dünya tarihinde, insanın ‘ahlak’ anlayışında yamyamlığı reddetmesi nasıl aşama olarak görülüyorsa, günah keçisinin  kurban edilmesine itiraz edebilmesi de -yolu toplumun ve kendisinin bu olaydaki sorumluluğunu fark etmekten geçen herkes için- ahlaki gelişimde önemli bir eşiktir.
“Sistematik kitlesel ‘cinayet’lerde aktif görev alsın ya da almasın herkes şu ya da bu şekilde bu devasa cinayet makinesinin birer dişlisi olmaya zorlanmaktadır -ki bu güçlünün haklı olduğunu vaaz eden bütün ırk teorilerinin ve diğer modern ideolojilerin asıl sonucudur- korkunç olan şey de budur.” **
1915 ‘Ermeni soykırımı’ ne zaman tartışılsa iyi niyetli insanları bile saran o aşırı dehşet ve ‘inkâr’ duygusunun sebebi nihayetinde sadece birkaç adamın değil, çok sayıda seçilmiş katilin de değil, tüm bir halkın, devasa bir cinayet makinasının hizmetine koşulabilmiş olduğu gerçeğidir.
1915’de olanlar yalnızca kötü, haksız ya da zalimce değil, gerçekleşmesine hiç bir koşulda izin verilmemesi gereken şeylerdi
Türkiye halklarının tamamının, İttahat ve Terakki’nin bilinçli bir biçimde planladığı ve uygulamaya koyduğu ‘Ermeni soykırımı’ meselesinde suç ortaklığı vardır.
‘İnkâr’ etmek tarihi de, hakikatleri de değiştirmez.
O günden bu güne Türkiye’de halklar giderek birbirlerini daha iyi tanıdı. İnsandaki ‘kötülük’ potansiyeli hakkında daha çok şey öğrendiler. Günümüzde öğrenmeye de devam ediyorlar.
Oysa öğrenmemiz gereken en başta, ‘ötekine’ dünyayı dar etmeden, canına kastetmeden de hayatımızı ‘anlamlı’ kılabileceğimiz bir rol, bir yol bulmak...
“1915’de bize ne oldu?”
Kendimizi ‘iyi insanlar-kötü insanlar’ üzerine yapılan harcıalem yorumlara, yalnızca tarihsel bir önyargı, korku ve nefreten beslenen totaliter politikalara -ve eğitimin gücünü aşırı derecede önemseyen dar görüşlülüğe- kaptırmadan ‘düşünebildiğimizde’ yanıtınız ne?
Kendi adıma “Bize ne oldu?” sorusu, elbette yalnızca ‘1915’ tarihi ve bu yazı ile sınırlı kalmayacak. Her birini tekrar tekrar düşünmek, bıkıp usanmadan dillendirmek ve yazmak zorundayız
Çünkü, insanların yaratmaya muktedir oldukları akla hayale sığmaz kötülüklere karşı her yerde ve her durumda korkmadan ve ödün vermeden mücadele edebilmek için düşünmek ve ‘anlamak’ zorundayız
Çünkü, nedenlerini anlamadığımız ‘kötülük’ ile mücadele edemeyiz. Hiçbirimiz
@SibelYerdeniz

 

 

 

5 Mayıs 2014 Pazartesi


LEYLA MERİÇ’TEN İKİ YENİ ŞİİR
Halay
Çöker bir karanlık
Gök gürler, çakar şimşek
Karanlık şimşeğe
Şimşek yağmura
Verir elini
Tutuşurlar bir halay
Davulları gök gürültüsü
Başlar sağanak
Yıkarlar ortalığı hepten
Bir ay doğar
Ardından güneş 

Sansür
Eşkıyalar
Sarmışsa
Dört bir yanını
Hatta
Kalmamışsa
Tutunacak bir dalın
Hatta
Kırılmışsa
Kolun kanadın
Daha da beteri
Gözüne çekecekse kızgın mili
Kızgın yağ dökecekse kulaklarına
Sökecekse
Kökünden dilini
Bir başka
Görür göz
Kör bile olsa
Bir başka duyar kulak
Sağır bile olsa
Dil de avaz avaz
Lal bile olsa