28 Eylül 2020 Pazartesi

İLHAM BİR UYANIŞTIR : QİMİL

Pervin CHAKAR


 

Musa Anter

 

(Soprano Pervin Chakar, Musa Anter’in “ Qimil” isimli Kürtçe şiirini besteledi.Anter’in 100. Doğum yıldönümü için hazırlanan single Red music etiketiyle dijital platformda )

 

    İtalyan besteci Giacomo Puccini “ Tüm insan yetilerinin hayat bulduğu ve yüksek sanatsal kazınımlarda kendini gözterdiği ilham bir uyanıştır” demiş.Bir insanı uyandırmanın en büyük yolu nedir peki sizce? Aşk mı ya da derin bir acıyı ruhunda hissetmek mi? Bir hisle mi insan uyanır yoksa akli bir çabayla mı? Asıl soru şu belki de. Yaratma ve üretme duygusu insanı nasıl harekete geçirir?

    İlham, bir ince çizgi ama derinde, ayak bileklerinizden ruhunuzun parmak uçlarına kadar uzanan bir yerde. Korkunç bir acıyla gelen çoğu zaman.

    Bir derginin arka kapağına basılmış siyah-beyaz bir fotoğrafta görmüştüm bu derin acıyı. İki üç kişinin bir tabutu kuru bir engebede taşırlarken göründüğü o fotoğrafta hissetmiştim o derin acıyı. Çocukluğumda bir Kürt bilgesi olarak anlatılan Musa  Anter’i götürüyorlardı o tabutta.

    Üstat Friedrich Nietzche, bir yıldız doğurmak için ruhun kaosa ihtiyacı olduğunu söylemişti ve Musa Anter’in tabutunda taşınan şey, Kürt’ün onulmaz trajedisinden başka bir şey değidi.O kaosu yaşadım.Anlamsızca koşup duran yılkı atlarını, başına geçtiğim piyanonun tuşlarında koşturdum.

    Qimil şiirini okumaya başladım sonra. Gözlerimden dökülen yaşlar bu cesaretli adamın ellerinin tersiyle sömürgeciliğe ve köleliğe hayır demesiydi.Karşısında baskın bir rejim duruyordu en sıkısından.Zindana gönderiliyordu bu yüzden. İşte o an sözün bir kere daha gücüne inanmaya başladım.Bir hükümet söz söyleme özgürlüğünü ne kadar kısmaya çalışırsa, ona o kadar karşı konur.Bu karşı çıkış elbette açıkgözcülerce değil,iyi eğitimin, sağlam ahlakın ve erdemin daha özgür yaptığı kişilerce yapılacaktır.Spinoza’nın dediği gibi kendimizi hür sanıyoruz.Oysa hürriyet bir karşı çıkıştır.

    Devamla şöyle diyor Spinoza: “ Şayet ruhlara hükmetmek dillere hükmetmek kadar kolay olsaydı,bütün hükümdarlar güvenli bir şekilde hüküm sürerdi ve zalim güç diye bir şey olmazdı. Zira o zaman bütün insanlar hükümdarlarının fıtratına göre yaşar, neyin doğru, neyin yanlış, neyin iyi, neyin kötü, neyin adil olduğunu, olmadığını sadece onların buyruklarına göre değerlendirirdi.Fakat...

Bir insanın ruhunun, başka bir insanın hakkına tamamen bağlı olması imkansız bir şeydir.Hiç kimse kendi doğal hakkını, yani her konuda özgürce akıl yürütme ve özgürce değerlendirme yetisini bir başkasına devredemez; dahası hiç kimse bu bapta baskı altına alınamaz. İşte bu yüzden diyoruz ki, devlet ruhlara yöneldiğinde şiddet uygular.

    Musa Anter’in nice Kürt entellektüelinin başınada gelen budur.Bu haksızlık adeta yüreğimi delip geçmiş, notaların içinde farklı bir dünya yaratan parmaklarım Musa Anter’in kalbine ulaşmak ve onun yalnız olmadığını söylemek istemişti. Bunu bir karşı çıkış döneminin simgesi olan Qimil  şiirini besteleyerek gerçekleştirme arzusuyla doldum.

    31 Ağustos 1959’da İleri Yurt’ta yayınlanan o şiir, Siverek’li bir kızın hikayesini anlatıyordu; buğday tarlalarına qimil (kımıl-süne) musallat olduğu için kıtlık çeken bir köylü kızın hikayesini. Ama aslında herkes o şiirde Kürtlerin topraklarına kımıl gibi musallat olmuşların, başak bağlamayan buğdaylar gibi Kürtlerin nasıl da tüketildiğini anlatıyordu.

    Piyanomun başına geçip bir an önce bunu müzikleştirmek istedim.Eser tam anlamıyla hem klasik batı müziği hem de folklorik ögeleri barındırıyor. Bu nedenle soprano ve harp için bir besteye dönüştürdüm.Buğday tarlasındaki Siverekli kızın sesi yankılanıyor harp ise buna eşlik ediyodu.

    Musa Anter’in bu denli cesaretli bir şekilde etrafına meydan okuması ben de büyük bir etki yaratmıştı. 1959’da doğmuş bir yıldıza (Qimil) ses olma zamanıydı.

    İyi ki var oldunuz Musa Anter.Keşke son yolculuğunuz böyle sessiz olmasaydı.Hürmetle.

Evrensel Gazetesi, 20 Eylül 2020

 

 

 

14 Eylül 2020 Pazartesi

YILMAZ GÜNEY 36 YILDIR YOK,

BİR GÜN MUTLAKA ARKADAŞ...

 


Ölümünün 36. yıl dönümünde sinemanın 'Çirkin Kral'ı Yılmaz Güney'i; eşi Fatoş Güney, oyuncu Halil Ergün, sinema ve T24 yazarı Atilla Dorsay, oyuncu Tuncay Akça anlattı. 

"Anısı hâlâ taze"

Eşi Fatoş Güney, "Yılmaz Güney’in ölümünün üzerinden otuz altı yıl geçti. Anısı hâlâ taze. Acısı hâlâ dinmiş değil. İnsan sevgisiyle dopdolu, yeri doldurulmaz, özgün, yaratıcı sanatçı, mert, dürüst, güvenilir. Ne para, ne şan, ne şöhret umurunda olmuş. Kendini satmamış, ruhunu kirletmemiş, öz değerlerine bağlı kalmış. Yeşilçam’ın paslı çarklarını kırmış, çıkmış, daha gencecik yaşında. Bir öyküsü yüzünden hapisle tanışmış, kendini halkının kurtuluş mücadelesine adamış; bu uğurda ağır bedeller ödemiş." dedi.

 


 

Güney, "Bilenler bilir ama ben yine de söylemek isterim: O, Türkiye sinemasının bir mihenk taşıydı. 12 Eylül döneminde 104 adet filmi toplattırılarak yakıldı, on yıl (1984-1994) boyunca filmlerinin gösterimi yasaklandı. Adından söz etmek, kitaplarının, fotoğraflarının bile bulundurulması suç sayıldı. Katledilen bu filmlerin failleri belli olduğu halde, Türkiye sinema tarihinin mirası olan bu eserlerin başına gelenlerin hesabı asla sorulmadı. Umut, Sürü Yol gibi filmleri dünyadaki kült filmler arasına girdi." diye konuştu.

BirGün'den Işıl Çalışkan'a konuşan Güney, "Paris Sinema Müzesi’nde 1970 yılından beri yerini aldı. Ülke sorunlarını işleyen filmleri evrensel ve bugün hâlâ konuları itibarıyla ülkede hâlâ güncel. Aynı zamanda kaleme aldığı kırk yıl öncesinin görüş ve düşünceleri yani insan hakları ihlalleri, demokrasi ve Kürtler meselesi, kadın meselesi, çocuk tacizleri, hapishanelerin, göçerlerin, hayvan haklarının, zavallı ve sahipsiz insanların sorunları bugün yine ülkede tartışılan ve henüz halledilmemiş güncel konular. Ancak filmleri, önlerinde hiçbir hukuki engel bulunmamasına rağmen ne TRT’de, ne TRT ŞEŞ’te, ne de büyük kanallarda gösteriliyor. Bu, Türkiye’nin büyük bir ayıbı. Bu durumun bir an önce düzeltilmesi, Onun için bir müze ve sanat merkezi kurulması ve bir kitap ile film projesi için uğraşıyorum. Kitabımı tamamladım, yakında okuyucuyla buluşacak. Yılmaz Güney’i daha yakından tanımak ve birçok bilinmeyeni gün ışığına çıkarmak için yararlı olduğunu düşünüyorum. Onun kaybı üzerinden geçen otuz altı yıl sonra umutlarımı yitirmek istemediğim bir 9 Eylül’de Yılmaz’ı bir kez daha aşkla ve saygıyla anıyorum." düşüncesini dile getirdi.

 

                                       ANNESİYLE
 

"Yılmaz Güney hayatı hiç şakaya almadı"

Oyuncu Halil Ergün, "Tarih boyunca bu toprakların, isim bırakmış evlatları vardır. Efsane olmuş kahramanları vardır. Ve işte Yılmaz Güney; bu yolculuğun yakın yüzlerinden bir efsane adam. Adı geçtiğinde heyecan duyduğum büyük sanatçı. Bu toprağın, insandan, eşitlikten, özgürlükten, emekten, halktan yana, sömürüye ve zulme başkaldıran delikanlısı! Ama her şeyden önce, anasından sinemacı doğmuş bir yaratıcı: yazar-yönetmen- oyuncu. Sakın ha kutsadığımı sanmayın. Tarihsel bir gerçeğin altını çizmeye çalışıyorum. Ve bana sinema yapmaya adım attıran bir yoldaştan söz ediyorum… Yılmaz Güney, sinemamızın en zengin ve ileri yolculuğudur ve bu niteliği ile hayatınızda, hüzünle ama heybeti ile yaşamaya devam ediyor. Büyük şair demişti ki: 'Yaşamak şakaya gelmez”'Evet: Yılmaz Güney hayatı hiç şakaya almadı. Kahrın, sevincin, başarının, ihanetin, kavganın ve zulmün kol gezdiği ömrünü onuruyla tamamladı. İnsanlığa derin ve saygın bir “merhaba” dedi… Bir sanatçının iz bırakma tutkusu işte böyle yaşanır… Çiçekler içinde yatsın." ifadesini kullandı. 

"Bugün bizlere düşense o benzersiz hayatı olabildiğince tanımak ve o güzel filmleri mümkün olduğu ölçüde görmek"

Sinema ve T24 yazarı Atilla Dorsay, "Yılmaz Güney’i anmak... Ölümünden 36 yıl sonra, Türkiye’nin yetiştirdiği bu en kişisel, en özgün, en savaşımcı, en sevecen, en inatçı, en talihsiz, en fark yaratmış ve sanki çağıyla bütünleşmiş kişilerden bir olan sanatçıyı anmak... Bu esmer ve yağız Adana çocuğu belki tüm insanlık tarihinin en dram yüklü hikâyelerinden birine sahip olmuştur. Bir yandan baştan beri gönül verdiği olduğu solculuk, o yılların gözde deyimi ‘devrimcilik’le birleşerek onu gencecik yaşında siyasal eylemlerin içine atmıştır. Hemen hemen sinemayla aynı zamanda... Ve görünüşte sadece güzel kadınların ve yakışıklı erkeklerin yıldız olduğu bir masal Yeşilçam’ı içinde daha 22 yaşında başladığı oyunculuk, onu önce Anadolu’nun, sonra da tüm sinemanın Çirkin Kral’ı yapmıştır. Aynı dönemde ilk kez hapsi de tatmıştır: Sonradan hiç bırakamayacağı bir mekân..." değerlendirmesinde bulundu.

Dorsay şunları kaydetti: "İstanbul’da Onat Kutlar’ın Sinematek’i çevresinde toplanan sol aydınlar ona yeni ufuklar açmış, yeni dostlar getirmiştir: Bu arada bendenizi de... Sonrası artık bir efsanedir. Art arda gelen filmlerin en önemlileri, kendi filmlerinin yanısıra artık mecburen onun yazıp başka dostlarının yönettiği filmlerdir: Sürü, Düşman, Yol. Dünyada ilk kez görülen bir ‘içerden film yönetme’ çabası!...

Ve işin içine eline kan bulamanın, ‘suç ve ceza’nın, yıllar süren hapislerin, o hapislerden kaçışların, araya sıkışan büyük aşkların da karıştığı, alabildiğine renkli, dramatik, tıkış tıkış yüklü bir yaşam öyküsü... Öylesine ki, örneğin daha bir yıl önce bulunduğu yarıaçık cezaevinden kaçıp ve denizleri aşıp Fransa’ya geçen bir sinemacı, 1982 yılında orada festivallerin festivali Cannes’da, kendisinin yazıp Şerif Gören’in yönettiği Yol’la aldığı Altın Palmiye’nin onurunu taşıyacaktır. Ödülünü paylaştığı ‘komşu’ Costa-Gavras’la birlikte, heykelciğini tüm basının önünde havaya kaldırarak... Ve artık dehası tüm dünya tarafından onanmış bir büyük yazar-yönetmen olarak...

Böyle bir hayatın sonu da elbette sıradan olamazdı ve trajik gelecekti: ‘Melun’ bir hastalık ve erken bir ölümle... Bugün bizlere düşense o benzersiz hayatı olabildiğince tanımak ve o güzel 

filmleri mümkün olduğu ölçüde görmektir: Andıklarımın yanısıra Hudutların Kanunu, Seyyithan, Umut, Ağıt, Arkadaş, Acı, Endişe, Zavallılar, Duvar ve diğerleri..."

"Seni hiçbir zaman unutmayacağız büyük usta"

Oyuncu Tuncay Akça, "Bebek filmi benim ilk başrol filmimdi. Bu filmi Erden Kral, cezaevinde Yılmaz Güney’e seyrettiriyor. Tabii bu arada Güney, Yol filminin senaryosunu yazmış. Senaryo, 12 mahkûmun bir haftalık bayram izninde evlerine gönderildiği hikâyelerden oluşuyor. Güney, Bebek filmini seyrettikten sonra mahkûmlardan birini benim oynamamı istemiş. O dönem de reşit olmadığım için babamla anlaşma imzaladılar. Ardından filmin çekimlerine başladık. Film, Can Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü aldı. Yol filminde oynamaktan onur duydum ve ömrümün sonuna kadar da duyacağım. Aldığım ödülü de daima gururla taşıyacağım. Büyük usta Yılmaz Güney’in, devrimci, demokrat, Atatürkçü, sanatçılar arasında her zaman en ön sırada resmini taşıyacağım. Seni hiçbir zaman unutmayacağız büyük usta…" diye konuştu. 

Yaprak döktü hep bir yanımız babam

Kızı Elif Güney Pütün ise babasının ölüm yıl dönümünde "Yaprak döktü hep bir yanımız babam" isimli şiirini paylaştı:

Ah sen…
Sen gittin gideli,
yaprak döktü hep bir yanımız be, benimbabam.
Sakın tasalanma “gurban olam”,
Yer etmiş o muhteşem
Solmadan dağları ısıtan gülüşün,
Gönüllerde fırtınalar yaratan direncin;
Kısır topraklarda bile filiz veren,
İnsanı, insan yapan inancın.

Gömdün bir yerlere şeftali çekirdeklerini;
Deliyorlar yavaş yavaş toprağı.
Doğa bu,
Sarsılır bir tufan ile
- zaman zaman -
Hor görme,
Kökleri sağlam, kaygılanma
Benimbabam.

Kimi için yâr oldun,
Kimi için yarın.
Kimi için sır oldun.
Kimi için ayna.
Kimi için gök oldun.
Kimi için kubbe...

Ah sen...
Sen daima var oldun!
Benimbabam.

 

 

 

11 Eylül 2020 Cuma

OĞLUM EMEK ‘İN YAZI DİZİSİ ARTI GERÇEK’TE

EMEK  12 EYLÜL FAŞİZMİNİN  ZULMÜNÜ ÇOCUKKEN  YAŞADI.

 

EMEK VOLKAN GÜRKAN

8 Eylül 2020 Salı

DİYARBAKIR’DA BİR KOMÜN DENEYİMİ

Vecdi Erbay  verbay@gazeteduvar.com.tr

 

Bişar İçli’nin Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ndeki on yıllık memuriyet hayatı, belediyeye kayyım atanınca son buldu. Zeki Kanay üniversitede 23 yıl akademisyen olarak çalıştı ancak Barış Bildirisi’ne imza atınca öğrencilerinden koparıldı. İşsiz kalan İçli ve Kanay, iş tekliflerini de reddederek, hayalini kurdukları komün hayatını ve doğayı tercih ettiler.


                                     Bişar İçli ve Zeki Kanay

DİYARBAKIR – Ağustos’un son günleriydi. Ekinler biçileli çok olmuştu. Yeni ürün için tarlaların sürülmesine daha vakit vardı. Göz alabildiğine uzanan tarlalar bu nedenle sapsarıydı. Anızlar ağustos güneşinin altında şavkıyıp duruyordu. Yerden yükselen sıcak toprak ve anız kokusu insanın genzini yakıyordu. Her yer sarı rengin hakimiyeti altındaydı. En son ne zaman bulunmuştum bu sıcak kokunun, bu sarı rengin içinde hatırlamıyordum. Vincent Van Gogh, bu sarı rengi görebilseydi keşke, kim bilir nasıl resimler çizerdi, diye geçiriyordum aklımdan.

Bişar İçli, “Burada gördüğün her şey yerel tohum ürünüdür” dedi. Etrafımız sapsarıydı. Bulunduğumuz yer ise, uzakta kalan birkaç yapıyı saymazsak, sapsarı bir denizin ortasındaki bir ada gibiydi, yemyeşildi. İçli’nin yüzü güneş yanığıydı.

Bişar İçli ve Zeki Kanay, büyük bir hevesle, keyifle ve elbette büyük bir emekle bulunduğumuz yeri yeşertmişti. Kavun, karpuz, kabak, patlıcan, domates, biber tarhlarının etrafını ayçiçekleri ile çevirmişlerdi. İçli, çok sayıda gönüllü insanın bu yeşil alanda emeğinin bulunduğunu vurgulamak için, “Burası aslında bir komün deneyimidir” diyor.



MÜLTECİ KAMPINDA BOSTAN

Bişar İçli’yi Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinde sözleşmeli memur olduğu günlerden tanıyordum. İçli, 10 yıllık memurdu ama aynı zamanda Ekoloji Derneği’nin Tarım, Tohum Komisyonu’nda da çalışmalar yürütüyordu. İnşaat teknikeriydi ama toprağın vadettikleri ilgisini çekiyor, toprağın hor kullanılması içini acıtıyordu.

IŞİD’in Şengal’e saldırmasının ardından, bilindiği gibi, birkaç yerde kamplar kuruldu Ezîdîler için. Bu kamlardan biri de Diyarbakır’daydı.

Diyarbakır’da kurulan kampta görev alan Bişar İçli, Ekoloji Derneği’nde edindiği bilgileri hayat geçirme olanağı buldu. “Şengal kampındaki insanlarla bir şeyler yapmak gerekiyordu. Onlarla birlikte bostan yapmaya başladık. İki buçuk yıl içinde 185 bostan yaptık” diyor İçli.

Sonra belediyeye kayyım atandı. İçli’nin sözleşmesi yenilenmedi ve işsiz kaldı. Daha sonra Şengal kampı da kapatıldı.


TOHUM ÜRETMEK İÇİN ARAZİ

İşte bu sırada Dicle Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Veteriner Zeki Kanay, “Madem ki yerel tohumla tarım yapmak istiyorsunuz, işte arazi burada” diyor, kendisine ait araziyi işaret ederek.

Bişar İçli ve Zeki Kanay, Diyarbakır’a yaklaşık 20 kilometre uzaktaki araziyi yeşertmeye çalışırken hiç yalnız kalmıyorlar. Dostları ya da yerel tohumların kullanılmasından yana olanların, doğal olana temas etmek isteyen insanların desteğini hep yanlarında hissediyorlar. Bahçede, bahçedeki barakaların yapımında hep işin ucundan tutan birileri olmuş.



KOKU NEDENİYLE MISIR TARLASINA GİRİLEMİYOR

Bişar İçli, “Burada gördüğün her şey destek amaçlı ya da takasla verildi bize. Hiçbir şeye para vermedik. Köylere gidip pembe domates tohumu aldık, karşılığında başka bir şey verdik” diyor.

Takas kültürünün yeni olmadığını söyleyen İçli, “Eskiden vardı bu kültür ancak vahşi kapitalizm yok etti bunu. İnsanlar durup düşünmeli, ne oldu bize, nasıl böyle açgözlü olduk, diye. İşte biz bu takas kültürünü yeniden hayata geçirmeye, bunun yapılabileceğini göstermeye çalışıyoruz aynı zamanda” diyor.

 


 

Bişar İçli, 4 yıldır yapmaya çalıştıkları şeyin, biyolojik savaşa ve gıda krizine karşı olduğunu vurguluyor. “Şimdi bakın, tükettiğimiz gıdaların yüzde 99’u ilaçlı. Bu insan sağlığını olumsuz etkiliyor. Bunlar şirketlerin ürünleri. Şirket tohum sokuyor ülkeye ve bu tohumu kullanmak zorunda bırakılıyor çiftçi. Tohumu alan çiftçi, bu tohumdan yeterli verim almak için birkaç ilaç da almak zorunda bırakılıyor. Tohumu satan şirket ilacı da satmış. Şirket zenginleşiyor ama toprak kanser oluyor, kanserli topraktan beslenen insanlar kanser oluyor. Bismil’e gidin mesela, şimdi pamuk ve mısır zamanı ama kokudan duramazsınız tarlada. Hayvanlar mısır tarlalarına girerdi değil mi? Şimdi giremiyorlar çünkü tohuma, toprağa ilaç verilmiş.”



ROBİN HOOD MU, DON KİŞOT MU?

Bahçedeki ürünler ihtiyaç sahiplerine dağıtılıyor. Ama elbette bu ürünlerden para da kazanılıyor. “Buraya gidip gelmek bile bir masraf ve bunun bir şekilde karşılanması gerekiyor” diyor İçli. Bahçede üretip sattıkları ürünlerden ya da ekip biçtikleri tarladan devasa para kazanmadıklarını belirten İçli, “Bizim esas derdimiz tohum elde etmek ve bunu yaygınlaştırmak. Biz geçimlik ekonomiyi savunuyoruz. Daha çok para kazanmanın, zengin olmanın peşinde değiliz. Yoksa ikimize de iş teklifleri geldi ama kabul etmedik. Burada olmak, toprakla uğraşmak huzur veriyor. Ürettiklerimizin sağlıklı olduğu için vicdanımız da rahat” şeklinde konuşuyor.

Yerel tohumlardan serada fide yetiştirip ücretsiz dağıttıklarını söyleyen İçli, şunları söyledi: “Amacımız yerel tohumu yaygınlaştırmak. Ortaya çıkan bitki hastalıklarına karşı asla kimyasal ilaç kullanmadan, zehirli olmayan yöntemlerle çözüm bulmaya çalışıyoruz.”

Ürünler, diyelim sebze halinde satılmıyor. Kimi kurumlarda satılıyor ya da yoksul semtlerde. Bu yöntemi “Biraz Robin Hood’luk yapıyoruz” şeklinde tarif ediyor Bişar İçli. Tutumları buna uygun aslında ama öte yandan büyük şirketlerle de bir şekilde mücadele ediyorlar. Bu nedenle, “Biraz da Don Kişot’luk var galiba” diyorum. Gülerek, “Olabilir” diyor İçli.



İKİ DOKTOR TIBBİ BİTKİLER ÜRETİYOR

Yapımı devam eden eve doğru gidiyoruz. Temeli taştan, kerpiç bir ev inşa edilmiş bahçenin içinde. Bölgenin kerpiç evlerinden biraz farklı bir ev. Verandası, çatısı var. Evin önünde birçok bitki çeşidi var ve bunların adları küçük levhalara Kürtçe, İngilizce, Türkçe yazılmış.

Bişar İçli, evin projesini doktor çift için kendisinin hazırladığını söylüyor. Doktor, burada tıpta kullanılan bitkiler yetiştiriyor. İçli, “Gidip villa yaptırabilirlerdi” diye anlatıyor doktor çifti, “Ama buraya geldiler, bitkiler yetiştirdiler, zamanlarını burada geçiriyorlar. Çok kıymetli bir iş yapıyorlar.”


Çadırın altında kadınlı erkekli bir grup vardı. Ateşte patlıcan ve biber közlüyorlardı. Kadınlardan biri, “Biraz daha erken gelseydiniz iyi olurdu” diyor. Yerdeki cam kavanozları göstererek. Kış için hazırlanmış yemekler bunlar. Biraz daha erken gelsem nasıl yaptıklarını görecektim.

Birkaç kasa domates toplanmış. Öyle anlaşılıyor ki bunları da yanlarında götürecekler. Bazıları çok sık, bazıları arada geliyormuş bahçeye. Yapılacak bir iş varsa birlikte yapıyorlar. Dönüş vakti gelince elleri boş dönmüyorlar, bahçedeki ürünlerden ihtiyaçları kadarını alıp öyle dönüyorlar şehre.



MUHRİÇ AKADEMİSYEN

Zeki Kanay, Barış Bildirisi’ne imza attığı için ihraç edilmiş Dicle Üniversitesi’nden. Yaklaşık 23 yıllık akademisyenlik hayatından sonra toprakla buluşmuş olmanın sevincini gizlemiyor.

Bişar İçli’yi de kastederek, “Bizi hukuksuz bir şekilde işten çıkardılar, bunun hukuki mücadelesini veriyoruz, bu ayrı bir konu. Hakkımız için mücadele edeceğiz elbette” diyor. Kanay, siyaset de yapmış. Bağlar Belediyesi’nde HDP’den Meclis Üyesi seçilmiş ancak oradan da devlet tarafından ihraç edilmiş. Katıldığı kimi etkinliklerden dolayı hâlâ yargılanıyor.

Veteriner olan Zeki Kanay’la sohbetimiz sırasında bir ziraat mühendisi kadar tarımdan anladığını fark ediyorum. Öyle anlaşılıyor ki burada geçirdiği hiçbir gününü boş geçirmemiş. Tarımla ilgili okumalar yapmış, denemiş, yanılmış, bir daha denemiş… Ve böyle sürüp gidecek şehirden uzak bir hayatı benimsemiş. Bu kez Robinson Crusoe geliyor aklıma ve kaç kişinin böyle bir hayat yaşamaya cesaret edebileceğini düşünüyorum.



SONRA AKŞAM OLDU

Çadırda çay içip sohbet ederken güneş bir tepenin ardından batmaya başlıyor. Tepe, uzun süre göz alıcı bir kızıllığa bürünüyor. Çırçır böceklerinin sesleri önce çok uzaktan sonra çok yakından gelmeye başlıyor. Bahçeyi bekleyen köpek 50 metre ötede uyuşuk bir şekilde, bizden yana bakarak yatıyor. Kümesten tavukların sesleri geliyor.

“Yılan da vardır burada” diyorum, yılan korkumu gizlemeye çalışmadan. Közlemek için biberleri şişe geçiren kadınlardan biri, “Geçen gün arkadaşlar bir çift siyah yılanın dans ettiğini görmüş” diyor. Yılanlar dans eder gibi sevişiyorlarmış. Dokunulmamış doğanın muhteşem düzenini düşünmeyi daha sonraya bırakıyorum. Çünkü bahçeden toplanan ürünler, közlenmiş biber ve patlıcanlar arabalara taşınıyor. Birkaç saatliğine de olsa mümkün değilmiş gibi içinde kaldığımız sessizliği terk edip şehrin gürültüsüne döneceğiz.