SAYIKLAMALAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SAYIKLAMALAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2012 Salı

KUĞU’NUN ÖLÜMÜ- Hasan Gürkan

“Maksut bir amma, rivayet muhtelif.

Kuğu öldü. Ne gök yarıldı, ne yer yerinden oynadı. Sadece adamın içinde yeşil bir dal kırıldı, bir Kuyucaklı Yusuf çığlığı yankılandı. Muzaffer hayat devam ediyor.

Kuğu öldü. Ak narin boynunu- dokunmaya kıyamazdınız – büktü. Kana bulanmış ellerimi durmadan yıkıyorum, çıkmıyor. Yuvalarından fırlamış gözleriyle, terk edildiği çıplak betonda cansız yatıyor. Boynunda parmak izlerim. Ellerim bana ait değildi. Gırtlağına çullanan havasızlığa karşı çırpınmaları fayda etmedi.Suç ortağım yok,yalnızım.Muzaffer ölüm devam ediyor.

Bir gece yarısı koltuğa serilen sabun kokulu çarşaflarla başlayan milad, aylar sonra gene bir gece yarısı sabun kokulu çarşaflarla  bitti. Adam birincisinde sabaha kadar gözünü kırpmamıştı. İçinde adını koyamadığı gergin bir ışık çırpınıyordu. İkincisinde gene geceyi uykusuz geçirdi.Bu defa içinde uyuşuk bir karanlık,ellerinde bir kuş cesedi var. 
Durulmuş çizgilerime, kayıtsızlığıma bakıp aldanma! Kabullenmezliğin azgın sellerini kendi nehir yatağıma akıttığım için öldü kuğu. Cesedi derimin altında. 

Rivayet odur ki, kimyası ayrı bedenlerde, ayrı mekânlarda uzun yıllar içinde birikmiş, ama bilinmeyen, ama beklenmeyen kemik beyazı bir dünyaya doğmuştu. Kilim, gümüş ve şiirden mürekkep aykırı bir soluktu. Önce kadın geri çekildi. Uzun sancılı bir kış başlamıştı. Renkleri, sevinçleri köklerinden söküp peşi sıra sürükleyen  amansız bir kış. Bahçe tarumar oldu. Kuğu yakasını bir türlü kurtaramadığı bahar düşleriyle eriyerek tüketti hayatı. Sesler söndü.At kuyruğu saçlı,kocaman beyaz kurdeleli kız ile adam seyrettiler.Katil iddiası hilaf-ı hakikattir. 

“Bütün bunlar tarihi, sosyal,iktisadi şartların zaruri neticesidir”  Her sevda serüveninin  kaçınılmaz sonudur.Ona milyonlarca benzerinden farklıymış gibi  izahlar getirmek,yanmak yakınmak nafile.Başlangıçta her herkes aynı paniği yaşar,terk edilmeyi dünyanın sonu sanır.Zamanla alışır,yüreği başka ve daha geniş sevdalara koşar.

Kuğu zaten tükenmeye mahkum  aykırı bir dünyaya açmıştı gözlerini.Sevgi daha başlangıçta – onu er geç alt edecek – meşru ahlak,önceden formatlanmış davranış kalıpları,istikrar,para,sahiplik.borçluluk duygusu gibi düşmanlarla kuşatılmıştı.Kadın bunlara meydan okuyarak sevmeyi göze alamadı.Bir olmazın yanında saf tutup daha büyük düş kırıklıklarını, daha büyük alt üst oluşları,daha büyük acıları göze almaktansa, yol yakınken aklın ve sağduyunun sesine boyun eğmeyi tercih etti.Terk ettiği adamda sevdanın adına yaraşır daha büyük sevinçler,daha büyük ihtiraslar, ol sebeple daha büyük arınmalar,daha büyük paylaşma ve çoğalmalar olduğunu görmedi.Akan sular durur! Çünkü o,öyle hissediyordu.

Ya  belleğimiz ki, şehvetle tutuşan bedenlerimizin terini soluyor. Ya rüyalarımız ki, gerçeğin tabyalarını kaç kere yerle bir etmişti. Ya aklımız,ki kötürüm bir Prut zaferini kutsar!

Ne haksızlık! Kuğu alelade bir kuğu gibi daha önce katledilenlerle aynı mezara gömülecek. Tarih teferruatla uğraşmaz diyecekler. Ölüm adildir, diyecekler.

Adam kuğunun neden öldüğünü hiç anlamak istemedi. Anlamak yorumlamak ve yargılamaktır. Nasıl yaşanırsa yaşansın, sevginin hatırası lekesiz olmalı.

Onlara de ki, biz bu sevdayı akıldan ve mantıktan ve ahlaktan ve ayıptan ve her türlü izahtan ve mazeretten münezzeh kıldık ve insan ruhunun yedi kat derinliklerine gömdük ve sevda ol sebepten kapınızı zırt pırt çalmaz.

Değmez özürlere sığındın, sevdayı ütopyanın safında yaşamayı beceremedin. Kuğunun boynunu vasatın önüne uzattın. Eşitlemeci açıklamalar belki senin yüreğindeki ağırlığı hafifletir,ama kuğuyu diriltmez.Hımbıl bir aşk cennetinin peşinde koşmadım ben, kalbimi intiharlara biledim. .

Gökyüzünün fethi gibi haklı ve umutsuz bir serüvendi. Paris Komünarlarının isyanını  ve İspanyol Cumhuriyetçilerinin direnişini bütün benzerlerinden ayırt eden nitelikleri bağrında taşıyordu. Önemli olan bunları görmek ve teslim bayrağını çekmemekti. Varılacak sona, Kömünarlar ve Cumhuriyetçiler gibi varmaktı.

Kümünarlar ve Cumhuriyetçiler adamın baştan beri içine düştüğü sunturlu bir yanılsamadır. İhtiyatı ve vasatı bilmiyordu. Sevdayı o,hep bir düş âleminde yaşadı. Bu yüzden kadının aylar önce vardığı yere, o çok başka meşakkatli yollardan şimdi varıyor. Zavallı bumerang!

Dilsizlik, baştan beri varolan hakikatin kadının iç dünyasında önce bir ikileme, sonra tercihe dönüşmesiyle başladı. Mürekkep lekesi gibi yayıldı, iklimin her bucağına sirayet etti. Sevmek, hoşlanmak suç, cinsellik ayıp gibi algılanır oldu. Soru ilk defa hiddeti çağırdı.

Kadın bu sevdada ketum olan taraftır. Belki her şey anlattığı kadardı, belki bentlerinin yıkılacağından korkuyordu. Susmak kabullenmektir.

1992 güzü

13 Şubat 2012 Pazartesi

“ BİRİ ” HAKKINDA - Hasan Gürkan

Ben kalemimden çıkan bütün yazıları kendime yazdım. Bir yanım kopmaz karmaşık bağlarla geçmişime bağlı. Geçmişimi yıktılar, üzerinde tutunamıyorum. Öbür yanım geleceğim; yok.

Geçmişim on altı-on yedi yaşlarımda başlıyor.Daha öncesinin köklü bir reddiyesi olarak giriyor hayatıma.Bütün benliğimi saran büyük ve lekesiz bir adanış.Hayatımda bu adanışın dışında her şey tali ve ihmal edilebilir oluyor.Yeniden doğuyorum.

Erkek biçimlenişim,taşralıklarım,zaaflarım,çirkinliklerim, -bütün zamanların en doğru ve  şaşmaz ideolojisi önünde – ufalıyor,küçülüyor,zavallılaşıyor,ama yok olmuyor.Kendi temellerimle,yapılanmamla çatışma “ biri” olmaktan kurtulma yerine uzlaşmayı,yok olmayanı yok saymayı  tercih ediyorum.Bu benim ilk büyük aldanışımdır.



Artık  “bu tarafta ve bizim saf ta” yım. Ev,aile,çocuk,meslek gibi ‘dünyevi’ meşgaleler   başkalarının  işi.Hayatımın sonraki dönemine rengini veren  bu hercümerçte  iradem ne kadar rol oynuyor,ne kadar birey olabiliyorum? Yolun bütün doğrultuları sanki kendimin dışında oluşturulmuş. Şiiri, türküyü ve çiçekleri sevme yeteneğimi korumaya çalışıyorum.Öte yandan bir kavga adamı olarak beğeniliyor ve seviliyorum.O soluksuz koşturmaca da durup geriye bakacak zamanım ve cesaretim yoktu.Başka hiçbir yerde bulamayacağım dostluklar,öfkeler,aşklar,acılar, arkadaş ölümleriyle gelen kahırlar yaşadım,Dünyanın bütün haksızlıkları,çirkinlikleri gözüme sinek gibi görünüyordu. “Her mil-i bahride dostum ve düşmanım var” dı. 

Şimdi kopmak istediğim geçmiş,bu geçmiş değil.O dönemde yıllar süren, kendime dair bir yanılsamadan kurtulmak istiyorum.Kendi çapıma,derinliğime dair önce kendimde sonra yakın ve geniş çevremde var olan ,benim durmadan beslediğim zehabı yıkmalıyım: 

Hasan yoldaş sen, hep vasatların biçimlendirdiği,hep güdülmüş,sürüden “biri” idin .Üyesi olduğun cemaatte hiçbir zaman yalnız kalmayı,diğerleri tarafından reddedilmeyi,lanetlenmeyi tam olarak göze alamadın.Her çatışma,her ayrılık noktasında  zemzem kuyusuna işememenin ince yollarını aradın ve buldun. 

Sonra kabenizi yıktılar ,ayağının altındaki zemin kaydı.Hala karar verici soruyu adam gibi soramıyorsun,ellerin titriyor.Her defasında bahaneler  buluyorsun.Ya “biri” olduğunu kabul et,yahut “biri” gibi yaşama! Soruyu süründürmek neyi değiştirir. Sünepelik. Geleceği manasız bitmez tükenmez tekrarlarla yaşamaya boyun eğme  hali. İğretilik bir yanı geçmiş olan “biri” nin, öbür yanının adı.Çürüme.Uzun yavaş yavaş,uyuşuk bir ölüm. 

Şimdi var gücünle kollarına atıldığın bir sevdaya tutunmaya çalışıyorsun. Gözlerin hakikatin ve ışığın kaçağıdır.Neden “büyü bozulduğunda…” diye başlayan cümleleri tamamlayacak cesaretin yok? Eylemin bizatihi kendisi sade,sessiz ve vakur.

1993 kış Beşiktaş


1 Şubat 2012 Çarşamba

SÜKÛNET İÇİNDE BUDAMIŞTI GÜLLERİ- hasan gürkan

Hiçbir şey olmayacakmış gibi sükûnet içinde budamıştı gülleri
O gün hava nasıldı?
Canına kıymadan önce neden gül budamayı seçmişti, bilmiyorum.

Herkes yattı. Dışarıda kar yağıyor,telaşsız,yumuşak.Faulkner’i sükuneti ve seni düşünüyorum.Güller derin ve çaplı bir iç hesaplaşmanın çocuğuydular.Sükuneti yazarın yüzüne onlar nakşetti.Sense gözlerine bütün acıları kuşanmış, olmayacak bir duaya amin demektesin. 

Ağzın tam bana bir şey söylemek için açılmışken kayboluyor. Önümdeki karlı pencereye binlerce gül abanıyor. Hepsinin bir birinin aynı gözleri var. Taa içime bakıyorlar. Ne sevinç,ne hüzün,ne öfke.Faulkner’ın  kitapların arka kapaklarından tanıdığım yüzünü hatırlamaya çalışıyorum,beceremiyorum.Bu binlerce göz bana yazarın kendine sorduğu sorunun cevabı olarak bakıyor.Elimi uzatıp birine dokunuyorum,yüzün oluyor.Hayır sesin oluyor.Değil aklının sevgiye sarmalanmış ışığı oluyor.Keşke beni yutkunmadan sevmeyi becerebilseydin. 

Nicedir yorulmayı unutmuştum. Bu gece içinde senin olduğun doygun yorgunluk düşleri kurmaya çalışıyorum. Aklım ve havsalam kan ter içinde. Yıpranmış,üzülmüş urganlarla boğulmak istemem.Ferahlığın bir kenarını güve yemiş gibi.Yapış yapış şekilsizlikler daha başlamadan bozuyor düşlerimi.Dışarıda karın yağışı gibi telaşsız yorgunluğa muhtacım.

Anlamadınız,gebeş rahatlıkları sevmem.
Anlamadınız,sorulan her soru cevabı verildikten sonra soruluyor.


22 Ocak 2012 Pazar

SULAR AKMIYORDU-Hasan Gürkan

1. 

uzun, tüketici bir düşten uyandım.
yarın gidiyorum.
2.
gövdemin uslanmaz hayvanı/
kendime tırmanan yolları ıslak karanlığında yutan
ormanlarım/
etimin dizlerimi kanattığım uçurumları/
varoluş sebebimle dalaştığım yüreğimin bakir kuytuları
her şey ama her şey neden hala beni acıtıyor

3.
düşmemek için,düşüp kapaklanmamak için insan dayanıklılığımın sınırlarına dayandığım  iklimlerden geliyorum.taraftım .mağlupların öfkesinden uzağım.içimi ezen -  neden hala- ağır bir boşluk duygusu,tepkisiz,tembel bir uyuşukluk,hepsi bu.

4.
şehir uykuda. amager’de bir otobüs durağındayım. kar, soğuk ve telaşsız yağıyor. aşklı aşksız fark etmez bütün evlerin suları akıyor. otobüs bir gelse /gelirse gelsin /eve gidip uykuya sığınacağım. ister misin gecenin bu saatinde sarhoş bir yeşil ceketli ırkçı sırf canı sıkılıyor diye/iğrenç bir böceğin ürpertisi kuyruk sokumumu yokluyor. sen yatağa çıplak yüzükoyun uzandığında kuyruk sokumunun incecik tüyleri kalçana ulanırdı. geçen yüzyıldan beri bu insansız durağa bakan karşımdaki bu  bina yalnızlığımı,korkularımı,azgın hasretimi bilmiyor.pencerelerinde tek tük ışıklar – İstanbul’ da senin ışıkların da böyle geç saatlere kadar- uykusuz gövdelerimizi teslim olduğun tedirginliğin sarp kayalarına sürerdin.

5.
birilerinin uykusu kaçmış olmalı.yahut alışılmış bedenlerinde heyecanın çoktan terk ettiği bıkkın doyumlar peşindeler. işer gibi porno şehvetle sevişen adam  boşalınca kadına sırtını dönüp horlamaya başlıyor.adamla alakasız hazlara kızışan kadın.yarı yolda bırakılmış çiçeğini telaşla okşayarak işini bitirme derdinde.bacaklarının arasına beni alsa ısınırdım. 

6.
sırım gibi bir göçmen. filistinli. herkes sarışın bir o, bir de ben esmeriz.başıyla etrafı kolaçan ederek ilerdeki ulu çınarın dibine işiyor.sen bakma,insan ne kadar içerse içsin bir yanı ayık kalır.ufukta iki halk milisi göründü.sahte pasaportum arka cebimde.rahatlıyorum.oysa teodorakis’i ilk dinlediğim gece ne kadar gergindim.gece bitiverecekti.bense zaman dursun müziğin depremi hiç bitmesin istiyordum.yüreğim çatlıycaksa  aşktan çatlasın .şimdi bak zaman mıhlanmış yürümüyor.otobüs hala gelmedi.

7.
tivoli konser salonunu bilir misin? heyecandan ter içindeyim.sana mutlaka anlatmış olmalıyım.Hiç bilmediğin bir dilde sınırları,mayın tarlalarını,tel örgüleri,uğruna ölümlere sürüldüğümüz bez parçalarını,derilerimizin rengini,ezan ve çan seslerini havra ve  tapınak  davetlerini anlamsızlaştıran şarkılardı.müzik gözbebeklerimin pınarlarını kamçılıyordu. 

8.
otobüs gecenin karanlığını yararak ilerliyor.duraklar bomboş berlin’in yıldızları söndü.fıskiyeli havuzda sular akmıyor .grek şarkıları karanlığın sıvandığı dilsiz pencerelerde geri dönülmez pişmanlıklar yaşıyor.ben bir kelime bile almanca bilmiyorum.sesin ki bana kadınlığını ilan edilmemiş mağaralarını uzatırdı/
kendi bulanık sularında kayboldu.
avuçlarım terli.oysa ben it gibi titriyorum.yanımdan yok oldun.öyle aniden.kendime acındırsam  salya sümük yalvarsam bile,başını piaf’tan  kaldırıp boynuma atılma.

9.
aptal umutlar peşindeyim,eprimiş pişmanlıklar,cürmün olan kibarlıklar.ama suları akıtmayacağını düşünmüyorum.geçmişimiz ağzı açık boş bir bavul ayaklarımın dibinde.telefonun teline neden hala bastığımda mahalle bakkalına götürdüğün sesin ortalıklarda yoktu.kadınlığının unutmaya sürgün lezzeti neden hala bir hazzı büyütüyor.ne aptalım.bir hazzı










8 Ocak 2012 Pazar

MİLENA - hasan gürkan

Ayakta sırtı bana dönük, yüzünü görmüyorum. Odaya ayın şavkı vuruyor.Duvarın dibindeki tek kişilik yatak,üzeri kitaplar ve notlarla dolu ahşap çalışma masası,pencere,yakın ve uzak evlerin kiremit çatıları,her şey bir düş dünyası.Sessizlik.Ay ışığıyla birlikte odanın her yanına,her şeye sinmiş kışkırtıcı,mutlak bir sessizlik.

Sırtı bana dönük,ellerinin hareketinden düğmelerini çözdüğünü hissediyorum.Elbisesi belli belirsiz bir kumaş hışırtısıyla ayaklarının dibine yığılıyor.Uzun boynu,çıplak sırtı,sutyeninin askıları,kalçası,sonra yere  dişilik güveniyle basan mevzun bacakları.Heyecandan boğazım kuruyor.

Milena diri memeleriyle yatağa giyinik uzanmış adama sokuluyor. “Ne kadar güzelsin “ diyen erkeğin sesi başka, uzak ve telaşsız bir dünyada. Şiddetin yutulmayı beklediği azgın sulardan eser yok. Nefesimi tutmuş öfkeden çıldırmış bir Milena seyrediyorum. Dişiliği zapt edilmez bir isyan gibi ayakta. Sevdanın sağır göğsünü döven yumrukları ve mızmızlığa yabancı gözyaşlarıyla Milena beni sevişmeye çağırıyor. Hazdan ve acıdan titriyorum. Memelerini yırtan kırık vazo, taze yara ve kan dudaklarıma bulaşıyor. Damarlarımda alevlenen kasıklarının teri dolaşıyor. 

Hiçbir kadın benim gövdeme böyle tepeden tırnağa şehvet olarak tırmanmadı. Benim sevdiğim kadınlar Milena, evcilleştirilmiş kibar bir şiddetin kölesiydiler. Etimi yıllardır kavuran çöl, sana dokundukça yemyeşil bir vahaya koşuyor. 

Solgun kilim, yalansız gümüş, nadide bir hüzün çiçeği. Esir yüzünü zındanda gördüm. Kollarını nümayişsiz bir şefkatle kızına dolamıştı. Vakarı karşısında, bir ucu ölüme uzanan koridor, utancından elleriyle yüzünü kapatmıştı. 

Kederleri şirketlerin bordrolarına tescilli kadınlar, geçmişlerini kendilerinden gizliyorlar. Yamandıkları, yirmi dört saatlerine yağ lekesi gibi yayılan her günleri, ayaklarına dolanıyor. Sevişecek olurduk. Meşguliyetleri yüzünden pestili çıkmış aşk gecelerine serdikleri sarsak çarşaflardan utanırdım. Hayvanlarımı iğdiş edecekler diye ödüm kopardı. Hepsini ne güzel sevdiğim kadınlar uğruna terimi usanmadan bucak bucak kaçtıkları çıplak ayaklarına, kalçalarına, jilet değmemiş tüylerine sürdüm. Layık olmadıkları iklimlerin rüzgârlarını doladım saçlarına. Koltukaltlarını öpmek için ,incinmiş erkekliğimi ölü bir yılan gibi kasıklarına serdim.Onlar şiddetinden ürktükleri ihtirasımı,hep hayvani bir açlık olarak okuyorlardı.Çünkü onların gövdelerini ayaklandıran hayvanları hiç olmamıştı.Şimdi Milena,senin hayvanların benim ormanlarımda  geziniyor.Aşk bütün hücrelerimde şiddetin müjdecisi.Şimdi senin tahripkar şiddetinin.Ne güzel şiddetinin! 

Sana rastlayıncaya kadar gövdemi uyduruk adreslere sürmüşüm.Düşlerimin müsveddesi sığ,şiirsiz haritalara.Ay ışığı vurmuş odadaki isyanı kaybetmemek için,yaralı memelerine kilitlenmiş gözlerimi oydum.İki kanlı haykırış fırlattım karanlığa.Sen koynuma sokulduğunda Prag hiç duyulmamış,belki de hiç yazılmamış bir şiir içindeydi.Yatağa sere serpe uzanmıştın. Mağaranda  karşı durulmaz davetler tomurcuklanıyor. Orada kaybolup yok olmak istiyorum. 

Gazetede okudum. Bavyera maden işçileri ayaklanmış. Sevdiğim kadınlara duyduğum açlık,senin yaşlı yahudinin polis copuyla parçalanmış yüzünü okşayan ellerinde  sönüyor.Yüzün kir içinde ,gözlerin öfkeden çakmak çakmak.Sana yakın olabilmek için   atlı polislerin nalları arasında,senin yere saçılan notlarını topluyorum.Ölüm,göğsünden süngülenen madenci  çocuğun çığlığı Milena.Gözlerim yanıyor. 

Saatlerdir hıyar turşusuyla votka içilen bir meyhanedeyim. Kendimi uyuşturamıyorum. Gövdem durmadan erişemediğim düşlerime  ayılıyor. Gece yalnız.Ay ışığı odamda.Prag’da mıyım ,İstanbul’da mıyım bilmiyorum. 

Çalışma masamda aptal bir porno dergiye bakıyorum..Rüyadayım sanki.Dergideki insansız sarışın senin biçimli ayakların oluyor.Bileklerinde daha küçük bir kızken koparıp babanın suratına fırlattığın zincirin yaraları kabuk bağlamış.Yaralarını öpüyorum,dudaklarım kanıyor. 

Geçen gün Prag’da  seni gördüm. Morfinden sızmıştın. Franz’ın  mezarı üzerinde yatıyordun. Esmer kız benimle sevişirken giydiği  beyaz külotundan utanıyordu. Yalnız servilerin boy verdiği yatağı terk ettim. Seninle daha önce gittiğimiz o meyhaneye koştum.Orada her hangi bir kadına,her hangi biri olmasın diye “Bana yakışıyorsun! “ dedim. Duymazdan geldi,içkisini yudumlamaya devam etti.” Karafatmalardan biri olma!” diye yalvardım. Dinlemedi. Çığlığım kalabalığın kirli sularında kayboldu. 

Dişiliğin bana yakıştığı için seviyorum seni.Franz’ın mezarı başında Milena olup yüzüne eğiliyorum.Gözkapaklarını öpüyorum.Gözlerin sonsuz uykulara dalıyor.Herkes kimliklerini ait oldukları mekanlara yazdırmıştı.Rengarenk balonlar,bayram macunları,kır çiçekleri,şiirler,sıcak yaz günlerinin sulanmış toprak kokusu,sevinçli bir oyun,hoş bir şaka olarak hasret kaldığım hayatı bilmiyorlardı.Ben kimliğimi,kendi gövdeme zarif bir intihar saldırısı olarak uzanan kendi yamacıma yazmıştım. 

Seni Milena ,şimdi şurada görmesem,şimdi şurada her kesin gözü önünde seninle sevişmesem ölürüm.Ortalama duyarlılıklar kolay kışkırtılıyor.Bir adresim yok diye,kendimi herkese acındırıyorum.N’olur sen adresim olma! 

Tökezleyip kapaklanmamak için alkole,şiire,şarkılara,kitaplara siperleniyorum.Yakınlarıma kendim bile inanmadığım yalanlar uyduruyorum. 

El içine çıkarken kendime  - başkalarına  bakarak –çeki düzen vermeliymişim.Öyle lap diye olmazmış.Siktirsinler.Artık yoruldum.Kendime tırmanırken bacaklarım titriyor. Şuraya “yalnızlığımı seviyorum “ gibi dangalakça bir şey yazsam herkes beğenecek. Yalnızlığı içimde vehmettiğim ‘zenginliklere’ yaslayarak sırtlayamaz oldum. Dayanaklarım birer birer cüzamlı bir uzuv gibi çürüyor.Çok geç olmadan senin morfinle uyuşmuş dudaklarından öpmek istiyorum;sevdiğim ve seveceğim bütün kadınlarla birlikte. 

Artık.adını yılardır ucuz bahanelere rehin bıraktığım coğrafyadayım.Mazeret köprülerini yaktım.Özenle yıkandım,senin sevdiğin kokuyu süründüm.Gel,yanıma uzan.Bedenlerimize ukala bir fazlalık olarak yapışmış aklımızı boğalım önce.İçelim,bir ayin gibi sevişerek sarhoş olalım.Bizi kuşatan duvarları yerle bir edecek edepsizliklere,doyumlara koşalım. 

Gece bitiyor. Ben gene ve hala biletsizim.Prag sisler içinde.Gardan yolcusuz trenlerin sirenleri geliyor.Ruhu  ve kalemi erkek güzeli bir adam,boynuna hasretin kör umuda bulanmış fermanını asmış kızını ve seni getirecek trenleri bekliyor.Ben çatı katındayım.Sebepsiz hüzünler içindeyim. 

Nisan 96 Beşiktaş






5 Ocak 2012 Perşembe

ARAF’TA - hasan gürkan

Bir de bakıyorsun; hayatına anlam verdiğini sandığın her şey yer çekiminden kurtulmuş nesneler gibi boşlukta. Çalışmak, yemek, içmek okumak, tartışmak, otuzbir çekmek, sinemaya, tiyatroya gitmek, seyahate çıkmak, bir kadın düşlemek, sevişmek, parti,örgüt,ideoloji.

Sabahlar,öğleler,ikindiler,akşamlar,gece yarıları,en çok da gece yarıları. 

Karmakarışık değil. Karmaşıklık kabul edilmiş bir düzenliliğe uyumsuzluğu anlatıyor; bir durumun  başka bir duruma göre tarifini veriyor. Ad koymak, ille de bir tarif gerekmez. Saçmalık, boşluk, belki neye olduğunu bilmediğin bir doyumsuzluk gibi bir şey. Belki hiçbir  şeye,hiçbir yere,hiçbir hedefe,hiçbir manaya ait olmama hali.

Herkes aynı boku yiyor:Yaşamakta olduğun hayattan tırtıkladığın küçük küçük şeylere  mana  yükleme hali.Kendini kandırma teşebbüsünün her defasında bozguna uğraması.Her defasında daha büyük,daha çetin,daha dayanılmaz bir manasızlığın içine yuvarlanman.Kendi varoluşunu  bir türlü adlandıramadığın,nasıl halledeceğini bilmediğin bir fazlalık,bir yük olarak hissetmen. 

Marks’ın hayalini kurduğu “insanlığın miladı”nın çok uzak olduğunu bile bile,barındıkları için,giyindikleri için,eşek gibi çalıştıkları için,seviştikleri için,tıkındıkları için sevinenler,sırıtanlar,mutlu mesut olanlarla birlikte,şöyle ya da böyle onlara benzeyerek yaşamak.

-Hayat da zaten böyle bir şey!
Aptallık etme. Sen de bunlara tutun diye,seni gece gündüz bütün araçlarıyla iyilik bombardımanına tutanları dinlemek mi hayat !

Aynaya baktığında tiksindiğin bir karafatmanın gözlerini  sana diktiğini görüyorsun.Bütün bunların içinde sen ters çevrilmiş bir karafatma, yahut hamam böceği olarak gövdeni alkole,yaratmadığın kitaplara,olmayan düş kadınlarının apış aralarına sürüyorsun.Ve her defasında kader (!) seni başa, nesnelerin yerçekiminden kurtulduğu yere savuruyor.
-Hey arkadaş! Sesim hiçbir yere çarpmadığı halde nasıl yankılanıp bana dönüyor?

Sevindiğinde, üzüldüğünde, öfkelendiğinde falan bütün bu  duygu halleri gövdenin ve dahi ruhunun hayatın karşısında “taraf” olduğunu anlatıyor.

Ya senin gövden,ya senin ruhun,artık ben taraf değilim diyorsa; mat,renksiz,öncesiz ve sonrasız bir Araf’ta lök gibi çöküp kalmışsa;piyasadan yani işportadan ödünç aldığın hiçbir  teselli onu yerinden kıpırdatamıyorsa ne halt edersin?Ne bok yersin?

04 aralık 1996