30 Mayıs 2023 Salı

SİYASİ

TUTSAKLARA

ÖZGÜRLÜK 

İMZA KAMPANYASI


   İktidara muhalif siyasi partiler, Sendikalar, Kitle örgütleri Türkiye ve Avrupa'da Selahattin Demirtaş ve bütün siyasi tutsaklara özgürlük için, imza kampanyası başlatmalıdır.

Bu talebimizi demokrasi, eşitlik ve insan hakları taraftarı herkes yaygınlaştırmalıdır.

MÜCADELEYE DEVAM


29 Mayıs 2023 Pazartesi

 

ALLAHIN

DUVARINDA BİR

HARFTİR KADIN

Bejan Matur



Allah'ın duvarında bir harftir kadın
Siyah kuğuya benzer
Beklemeyi öğrenmiş

İİ

Ölüm
Zamana
Bekleme git dediği gün
Bildim.
Gün vurmadı yüzüne çinilerin
Çinilere yatırdım oğlumu
Boğdum.

Karnımda büyüdüğü gün bildim
Siyah bir kuğu gibi,
Allah'ın harflerinden süzülüp
Avluya giren kadın
Su sesinde kendini diledi.

III

Gölgesinde şadırvanın
Günlerce bekledi.
İnsan olmak istiyordu
Kanatlarından kurtulmak.
Şadırvanda aktıkça su
Kanatları inceldi.

Ve kaldırınca kanadını
İçinde bir yılan gördü.
Değişmiş kabuğu
Zarı incelmiş.
Boynunu uzatıp derine baksa
Çürümüş bir oğul görecekti

Bakmadı hiç.

IV

Avludaki dilenci

Allah'ın harflerini bilmeyenler
Günaha girecek diyordu şarkısında
Sela sesiyle su
Karıştı kadında

V

Ölüm zamana bekleme git derken
Bekledim avluda.
Allah'ın harflerini bilmiyordum
Zaman bendim

Günah da
Çinilere yatırdım oğlumu
Boğdum.

Karnımda büyüdüğü gün bildim
Siyah bir kuğu gibi,
Allah'ın harflerinden süzülüp
Avluya giren kadın
Su sesinde kendini diledi.

III

Gölgesinde şadırvanın
Günlerce bekledi.
İnsan olmak istiyordu
Kanatlarından kurtulmak.
Şadırvanda aktıkça su
Kanatları inceldi.

Ve kaldırınca kanadını
İçinde bir yılan gördü.
Değişmiş kabuğu
Zarı incelmiş.
Boynunu uzatıp derine baksa
Çürümüş bir oğul görecekti

Bakmadı hiç.

IV

Avludaki dilenci
Allah'ın harflerini bilmeyenler
Günaha girecek diyordu şarkısında
Sela sesiyle su
Karıştı kadında

V

Ölüm zamana bekleme git derken
Bekledim avluda.
Allah'ın harflerini bilmiyordum
Zaman bendim

Günah da


28 Mayıs 2023 Pazar

 

AHMET ARİF İLE KÜRT OTEL KAPICISI

Hasan Gürkan



1974 yılı olmalı. Ankara'da Bilgi yayınevinde düzeltmenlik yapıyorum. Yayınevine Attila İlhan, Ahmet Arif gibi ünlü yazarlar geliyor. Attila İlhan cep kanyağı getiriyor. Sohbet ediyorlar. Bir gün Ahmet Arif bana ‘Hasan yarın akşam Diyarbakırlılar gecesi var, beraber gidelim’ dedi. Çok sevindim. Ertesi gün buluştuk. Ahmet abi takım elbise kravat çok şık giyinmişti. Beş yıldızlı otelin kapısında üniformalı bir kapıcı var. Ahmet abi ona Kürtçe bir şey söyledi. Kapıcı Kürtçe cevap verdi. Ahmet abi ‘Hassiktir yalaka!’ dedi. İçeri girdik. Bana anlattı. Adama Kürt müsün diye sormuş. Adam Kürtçe ‘Vallahi, billahi Türküm’ demiş. Neden öyle söyledi dedim. Benim kılık kıyafetimden ürkmüştür, dedi.


Adiloş Bebenin Ninnisi

Ahmet Arif


Doğdun,/ Üç gün aç tuttuk


Üç gün meme vermedik sana


Adiloş Bebem,

Hasta düşmeyesin diye

Töremiz böyle diye,

Saldır şimdi memeye,/Saldır da büyü...

Bunlar, / Engerekler ve çıyanlardır,

Bunlar,/ Aşımıza, ekmeğimize

Göz koyanlardır,

Tanı bunları,/ Tanı da büyü...

Bu, namustur / Künyemize kazınmış,

Bu da sabır,Ağulardan süzülmüş.

Sarıl bunlara/ Sarıl da büyü.


Akşam Erken İner Mapushaneye


Akşam erken iner mahpushaneye
Ejderha olsan kar etmez
Ne kavgada ustalığın
Ne de çatal yürek civan oluşun
Kar etmez, inceden içine dolan
Alıp götüren hasrete

Akşam erken iner mahpushaneye
İner, yedi kol demiri
Yedi kapıya
Birden, ağlamaklı olur bahçe
Karşıda, duvar dibinde
Üç dal gece sefası
Üç kök hercai menekşe

Aynı korkunç sevdadadır
Gökte bulut, dalda kaysı
Başlar koymağa hapislik
Karanlık can sıkıntısı
"Kürdün Gelini"ni söyler maltada biri
Bense volta'dayım ranza dibinde
Ve hep olmayacak şeyler kurarım
Gülünç, acemi, çocuksu

Vurulsam kaybolsam derim
Çırılçıplak, bir kavgada
Erkekçe olsun isterim
Dostluk da, düşmanlık da
Hiçbiri olmaz halbuki
Geçer süngüler namluya
Başlar gece devriyesi jandarmaların

Hırsla çakarım kibriti
İlk nefeste yarılanır cigaram
Bir duman alırım, dolu
Bir duman, kendimi öldüresiye,
Biliyorum, "sen de mi?" diyeceksin
Ama akşam erken iniyor mahpushaneye
Ve dışarda delikanlı bir bahar
Seviyorum seni

Çıldırasıya

h




.

27 Mayıs 2023 Cumartesi

 DERSİM KATLİAMI

Nevzat Onaran

Başbakanlık: Ağzunikliler tenkil edildi, köy yakıldı

                                    Haydar Kang


    Haydar Kang’ın çığlığı duyulmadı ve adalet talebi yok sayıldı. 9 Haziran 1938’de iki kararnameyle dâhili harp kararlaştırıldı ve planlaması 8 Ağustos’ta yapıldı. Üç kolordunun görevlendirildiği harekâtla, Dersim’in 1 no’lu, 2 no’lu ve 3 no’lu yasak bölgesinin dağı ve taşı arandı/tarandı, on binlerce Dersimli öldürüldü ve sürüldü.



     Ağzunikli Haydar Kang, 1949-1950’de TBMM Başkanlığı’na ve Adalet Bakanlığı’na dört dilekçe yazdı, ama cevap alamadı. ’38 Ağustos harekâtında Hozat-Ağzunik’te,70’i çocuk 170 Ağzunikli öldürülmüştü. Haydar Kang’ın ailesinden öldürülen 12 kişiydi. Öldürülen anası 70 ve yedi yeğeninden en küçüğü Şükriye iki yaşındaydı. Dilekçelere cevaben hazırlanan evraklarda Genelkurmay, “Harp hükümlerinin cari” olduğunu ve Başbakanlık, Ağzuniklilerin tenkil edildiğini, yakalananların batıya sürüldüğünü, birçok köyün yakıldığını yazdı.

                                                Seyit Rıza


    Haydar Kang dilekçelerinde, dönemin Başbakanı Celâl Bayar, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, 3. Ordu Müfettişi Orgeneral Kâzım Orbay ile 4. Umumi Müfettişi ve Tunçeli Vali, Komutanı KorgeneralAbdullah Alpdoğan’ın suçlu olduğunu belirterek, bunların yargılanmasını talep etti.

Haydar Kang feryadını ne Başbakan’a ne Millî Savunma Bakanı’na ne de Genelkurmay Başkanı’na duyurabildi.

       Dosyasının gizliliğinin kaldırılmasıyla Haydar Kang’a cevaben hazırlanan evrakları okuma imkânımız oldu. Başbakanlık, Millî Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı Haydar Kang’a cevabında, Yazdıkların yalan” diyemedi. Harekâtta Ağzunikliler öldürülmüş ve köy yakılmıştı. Sadece Ağzunik değil, ’38 Dersim harekâtında onlarca köy haritadan silinmiş, taş taş üstünde bırakılmamıştı.


    TBMM Dilekçe Komisyonu Başkanı evrakı, Başbakanlık’a gönderdi, evrak oradan da Millî Savunma Bakanlığı’na gönderildi. Yazı iki paragraf olup, birincisinde Haydar Kang’ın dilekçesi özetlendi ve ikinci paragrafta, “Dilekçe Komisyonu Başkanlığı’na gereken cevabın verilebilmesi için hadisenin incelenerek mahiyet ve düşüncelerinin bildirilmesini ve dilekçenin geri gönderilmesini rica ederim” denildi. Her dilekçeyle ilgili kurumlar arasında yazışma oldu ve Genelkurmay, dosyanın kapatılmasını istedi.[1]



                        Uçağıyla Dersim'i bombalayan Sabiha Gökçen

BAŞBAKANLIK: KÖYLER YAKILDI

Başbakanlık, Haydar Kang’ın dilekçesiyle ilgili Millî Savunma Bakanlığı’nın 21.12.1949 tarihli raporunu değerlendirdiği yazısında, yapılanları beş maddede aktardı. 4.1.1950 tarihli yazıda ifade edilen özetle şuydu:

1- Bakanlar Kurulu’nun 9.6.1938 tarih ve 2/8978 [2/8973] sayılı kararına göre, Tunçeli’de yapılacak askerî harekât “muharebe ve müsademeyi” gerektirecek mahiyetteydi.

2- Tunçeli’de sükûn ve asayişin istikrarını temin maksadıyla Bakanlar Kurulu’nun 6.8.1938 tarih ve 2/9409 sayılı [gizli] kararnamesiyle, 3 numaralı yasak bölge ilan edildi ve halktan 5-7 bin kişinin batı illerine iskân edileceği kararlaştırıldı.

3- Muharebe ve müsademe sırasında, “asilere ait köyler yakıldı ve kendileri de tenkil [imha] edildi” ve asilerle ilgisi olmayan ve silahla karşı gelmeyenler hükümet şefkatiyle garp vilayetlerine nakil ve iskân [sürgün] edildi.

4- Dilekçede belirtilen Ağzonik [Ağzunik] ve Sekedek ile diğer birkaç köy 17.8.1938’de yakıldı[2] ve bu köy halkından askeri birliklere ateşle karşı koymakla ilgisi görülmeyen erkek, kadın ve çocuk olmak üzere 281 kişi garba nakledildi.

5- Tarama sahasının herhangi bir yerinde ateş açmayan halk iddia edildiği şekilde öldürülmedi. Tarama harekâtını müteakip 4. Umumi Müfettişlik’ten, Genelkurmay Başkanlığı’na gönderilen cetvelde Hozat’a bağlı Ağzunik köyünde Kango Zade Mehmet Ali’nin ailesinin müsademe neticesinde ölmüş olduklarına dair bir izahata rastlanmadı. Askeri birliklere fiilen karşı koymaları nedeniyle Ağzunik köylüleriyle vukua gelen müsademe ve muharebede iki tarafça da ölü ve yaralı verildi. Bugüne kadar şekavet ve tenkil hadiseleri nedeniyle hiçbir şikâyet olmadı. İlgili tezkere ve ekler birlikte gönderildi.[3]

Başbakanlık evrakında, 9 Haziran 1938’de kararnameyle dâhili harbin kararlaştırıldığı (madde1), 6 Ağustos’taki kararnameyle harp planının belirlendiği (madde 2), harekâtta köylerin yakıldığı ve ölmeyenlerin garba sürüldüğü (madde 3), Ağzunik dâhil köylerin yakıldığı ve ahalisinden 281 kişinin sürüldüğü (madde 4) ve ateş açmayanın öldürülmediği (madde 5) ifade edildi.

Köylerin yakıldığını belirten Başbakanlık, yapılanların kanuni olduğunu ve askerin 17.8.1938’de Ağzunik’te tarama yaptığını yazdı. 5’inci maddeki “Kango Zade Mehmet Ali’nin ailesinin müsademe neticesinde ölmüş olduklarına dair bir izahata rastlanmadığı” beyanı doğru değildir.

Genelkurmay’ın (Başbakanlık’tan üç yıl sonra) 27.3.1953 tarihli yazısında ölen birkaç isim sayılır; bunlar Kango Zade Mehmet Ali ile iki oğludur. İsimler, Hasan Saltık Arşivi’ndeki 3 no’lu Yasak Bölgesinden Sürgün Listesi’ne (s. 2) de ölenler olarak kaydedilmiştir.[4]


Hiçbir silahlı teşkilattan bahsedilememiş ve müsademe olan köylerde insanların öldüğü, yakalananların sürüldüğü ve köylerin yakıldığı ifade edilmiştir. Sonunda dosya kapatılmış; çünkü Genelkurmay Başkanlığı, “tahkikata gerek yok” demiştir.

Nisan 1940 itibariyle Ağzunik gibi 72 köyün yok edildiği resmen kabul edildi.[5] Ağzunik, aslında 1933’ten beri yakından takib edilen köydü. 4. Umumi Müfettişlik kurulmadan önce 1. Umumî Müfettişlik’in 6.9.1933 tarihli şifresinde, Hozat’ta köylerde Ermenilerin arandığı ve Zımbık’ta bulunan Ermenilerin Elâziz’e nakledileceği belirtilmişti. Şifreye göre Erikan, Ağzunik ve Ancikfel gibi köylerde Ermeni aranmış ise de bulunamamıştı.[6] Bu da Ağzunik’in siciline yazılmış olmalı ki 17 Ağustos 1938’deki harekâtla köy insanıyla, eviyle-barkıyla yok edilmiştir.






25 Mayıs 2023 Perşembe

 

ÇERKESLER: NOSTALJİ

VE GERÇEKLİK

ARASINDA  

Fehim Taştekin


   Ömrünü bir Çerkes idealisti olarak geçirip de bir kez olsun Kafkasya’yı ziyaret etmeyen insanlar var. Peki bu bize neyi anlatıyor? Belli ki kimileri hayalindeki Kafkasya’yı bozmak istemiyor. Hafızada idealize edilmiş bir tarih ve yüceltilmiş bir kültür var. Aynısını bulamama kaygısı onları gitmekten alıkoyuyor. Ömürleri dedeleri ve babaları gibi özgür Kafkasya’yı beklemekle geçiyor.


    Çerkesler 21 Mayıs 1864 soykırım ve sürgününün 159’uncu yıl dönümünü farklı etkinliklerle andı. Bir etkinlik de Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) tarafından Avrupa Parlamentosu’nda düzenlendi. 22 Mayıs’ta Yeşiller/Avrupa Özgür İttifakı Grubu’nun ev sahipliğinde gerçekleşen panelde KAFFED Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Dinçer uluslararası kamuoyunda yeterince yankı bulmamış ama etkileri Kafkasya ve diasporada hala devam eden soykırım ve sürgün sürecine dair hafıza tazeleyen bir konuşma yaptı. Dr. Sergey Lagodinsky’nin moderatörlüğündeki panelde Çerkes Araştırmaları Merkezi Direktörü Dr. Zeynel Abidin Besleney Ukrayna'daki Rus işgalinin yol açtığı tartışmalar ışığında soykırımın Çerkes siyaseti ve kimliği üzerindeki etkilerini değerlendirdi. KAFFED Genel Başkan Yardımcısı Dr. Yasemin Oral diasporik kimliğin oluşumunu, 1864’ün devam eden etkilerini ve Çerkeslerin Rusya, Türkiye ve uluslararası toplumdan taleplerini anlattı.

     Ben de Kafkasya-Rusya ve diaspora-anavatan ilişkilerinde Çerkeslerin yaşadığı açmazlar üzerinde duran bir konuşma yaptım. Tespit ve düşüncelerimi sizinle de paylaşmak istiyorum.


                 KAFKASYA


     Kafkasya'daki özerk cumhuriyetlerde "Rusya içinde ya da Rusya ile birlikte var olma" fikri, devlet tarafından idealize edilmiş ve hep canlı tutulmuş bir konsept. Amaç nedir? Kafkasya’nın uzun savaş, işgal ve kolonizasyon tarihini önemsizleştirmek, ulusal bağımsızlık özlemlerini sınırlamak ve merkeze bağlılığı temin etmek. Zamanla toplum da bunu önemli ölçüde içselleştirdi. Bunun için bazı tarihsel olaylar simgeleştiriliyor.        Hikâyelerden biri Prenses Goşeney'in (Mariya Temryukovna) Çar İvan Grozni ile evlenmesiyle başlıyor. Bu evlilikle kurulan ittifak, Çerkesya'nın gönüllü katılımının kanıtı olarak sunulur. Katılımın 400’üncü yılında olduğu gibi 2007’de 450’inci yılında da görkemli etkinlikler düzenlendi. Etkinlikler bugün de merkezin otoriteyi tahkim etme ihtiyacının altını çiziyor. Soykırımı unutmaları için önlerine yeni referanslar da konuldu. Bunlardan birkaçını sıralarsak; Sovyetler Birliği ile birlikte özerk cumhuriyetler kuruldu; yerel parlamento ve hükümetler oluşturuldu, anadilde eğitim ve yayımcılık imkanları tanındı, kamu finansmanıyla ulusal müzik ve dans toplulukları, müzeler ve kültür evleri yaşatıldı...
     Elbette Vladimir Putin zamanında merkezileşmeye paralel olarak özerkliğin içi boşalmaya başladı. Başkanlar artık seçimle belirlenmiyor, Kremlin tarafından atanıyor. Anadilde eğitim ve yayıncılık giderek sembolik hale geliyor. 2019’da çıkartılan dil yasasıyla anadilde zorunlu eğitim seçmeli derse dönüştürüldü. Dersler de haftada iki saate indirildi.
Yine de özerklik merkez lehine rıza üretiyor. Şu argüman da sıklıkla dillendiriliyor: Kafkasya’da kalanlar dil ve kültürünü korurken diasporadaki          Çerkesler kültürel olarak soykırım yaşıyor. Bu anlamda soykırımdaki devamlılık diasporaya taşındı.
Karşı argümanların yeterince üretilebildiği de söylenemez. Kafkasya’da Çerkesler arasında ulusal hareketlerin zemini önemli ölçüde yok edildi. 1990’lardaki gibi ulusal hareketleri tetikleyecek kadrolar, insan kaynakları ve motivasyon artık yok.

    Ulusal hareketler için potansiyeli eriten faktörler çok. Durumu anlaşılır kılan bir diskur dizini çıkartılabilir:
- Evet kazanımlar yetersiz ama korunmalı. Rusya ile hesaplaşma bunları da yok eder.
- Rusya güçlü bir devlet. Rusya’nın parçalanacağı senaryosunun yerelde karşılığı yok.
- Kafkasya’da siyasi birliği sağlamak mümkün değil. Etnik fay hatları çok aktif. Olası türbülansta iç çatışma potansiyeli yüksek.
- Bağımsızlığı teşvik eden uluslararası aktörlere güvenmek mümkün değil. Geçmişte Kafkasya defalarca yüzüstü bırakıldı.
- Rusya'nın düşmanları var ve bunlar Kafkasya’yı bir maşa olarak kullanmak istiyor.

    Bu argümanlar tartışmaya açık. Fakat Kafkasya’yı anlamak açısından önemli noktalar. Ve bunlar her hâlükârda Rusya ile ilişkilerin yönünü tayin ediyor.

          DİASPORA

    “Diasporadaki Kafkasya ile ilişkiler nostalji ile sert gerçeklikler arasına sıkışmıştır" derken Rusya’nın izlediği politikalara değinmek gerekiyor. Her şeyden önce Rusya demografik olarak Kafkasya’nın "Çerkesleşme" diyebileceğimiz bir dönüşüme girmesine izin vermek istemiyor. Diasporadan gelen Çerkes nüfusu “ayrılıkçılığı besleyecek potansiyel tehdit” olarak görülüyor. İkinci korku İslamcılaşma. O yüzden geri dönüşlerin önünde bariyerler yükseliyor. Etnik Rusların Rusya’ya dönüşü teşvik edilirken oturum ve vatandaşlık alma süreçlerinde Çerkeslere herhangi bir yabancıya uygulanan prosedür dayatılıyor.

    Rusya’nın Rusya dışındaki yurttaşlar tanımında Rusça konuşan Ruslar, Beyaz Ruslar ve Ukraynalılar var ama Çerkesler yok. Rusya’nın Kafkas cumhuriyetlerine tanıdığı göçmen kotası yıllık 3 binle sınırlı. Ve pratikte bu asla dolmuyor. Onlarca yıl içinde Kafkasya’ya geri dönenlerin sayısı 5-6 bini bulmuyor. Devlet destekli tek geri dönüş pratiği Kosova savaşı sırasında yaşandı. Bir diğer güncel mesele; Suriye’deki savaştan kaçan Çerkeslerin sığınabilecekleri birincil yer anavatanları Kafkasya olabilmeliydi. Çerkeslerin yabancıların tabi olduğu yasalara ilaveten adı konulmamış ‘sakıncalılar’ bariyerini aşması gerekiyor. Zor tabii. Suriye’den topu topu 3 bin Çerkes Kafkasya’ya ulaşabildi. Sorunları aşamayanlardan bir kısmı döndü ya da Avrupa’ya geçti.


    Dönüş konusunda tarihsel süreçte Türkiye’deki Çerkesler Ürdün ve Suriye’dekilere kıyasla daha dezavantajlıydı. Sovyet Rusya ile iyi ilişkiler sayesinde Suriye ve Ürdün’den Kafkasya’ya dönüş 1960’larda başlarken Türkiye’dekiler bu süreci en az 20 yıl geriden takip etti.
Kafkasya’ya dönebilenlerin yaşadığı sıkıntılar da caydırıcı. Kültürel farklılaşma, uyum sorunları ve yetersiz iş olanakları Kafkasya’ya gelenlerin tutunmasını zorlaştırıyordu.

           ASİMİLASYON

      Sözünü ettiğim sert gerçekliğin diğer tarafında diasporadaki asimilasyon yatıyor. Çerkesler sürgünden sonra vatan belledikleri yeni coğrafyaların sosyal, politik ve ekonomik sistemlerine öylesine entegre oldular ki kendi davalarını unuttular. Siyaseten Türk'ten çok Türk, Arap'tan çok Arap oldular.     Diasporadaki Çerkeslerin varlık mücadelesi dernek ya da düğünlerde dans, müzik, yemek ve diğer folklorik öğelerle kendini sınırlıyor.
Ömrünü bir Çerkes idealisti olarak geçirip de bir kez olsun Kafkasya’yı ziyaret etmeyen insanlar var. Peki bu bize neyi anlatıyor?
     Belli ki kimileri hayalindeki Kafkasya’yı bozmak istemiyor. Hafızada idealize edilmiş bir tarih ve yüceltilmiş bir kültür var. Aynısını bulamama kaygısı onları gitmekten alıkoyuyor. Ömürleri dedeleri ve babaları gibi özgür Kafkasya’yı beklemekle geçiyor. Rus fobisi ya da takip edilme ve kötü muamele korkusu da burada belirleyici.
    Bulundukları ülkelerin davalarına adanmış olan Çerkeslerin artık kendi ulusal kimlikleri altında çıkış yapmaları çok zor. Türkiye’de Çerkeslerin kendi partileriyle siyasette var olma çabası başarılı olamadı. Son seçimde Kayseri'de kendi etnik kimliğiyle aday olan Mutlu Akkaya seçilemedi. Tam bir hayal kırıklığıydı. Neden böyle? Pek çok konuda artık bütünlüklü bir Çerkes kamuoyundan bahsedilemez. Siyasal yelpazede dağılmış Çerkeslerin bakışları anavatan ve Rusya konusunda da farklılaşıyor.

    Durdukları siyasi kulvara göre tepkileri şekilleniyor. Haliyle çoğu zaman ortak dava mefhumu oluşmuyor. Diasporanın fikri atlasında Rusya ile birlikte Kafkasya’daki kazanımları koruma önceliği ile tarihi hesaplaşma fikri arasında değişkenlik arz eden bir tepki skalası var.
Rusya ile hesaplaşma düşüncesinde de iki eksen gelişiyor: Milliyetçi eğilimler ve İslamcı oluşumlar. Bunlar barışık değiller.

     2008’deki savaş sonrası Abhazya ve Güney Osetya’nın 2008’de Rusya tarafından bağımsız devlet olarak tanınması Çerkeslerin Rusya’ya bakışında bir kırılma yarattı. Kimileri bunu tarihteki acıların küçük bir telafisi olarak gördü. Çerkesler arasındaki birliktelik de bundan olumsuz etkilenmeye başladı. 2014’te Soçi Olimpiyat Oyunları sırasında soykırımın tanınması kampanyası ivme kazandığında bundan rahatsızlık duyanlar oldu. Gördük ki      Çerkes ortak şemsiyesi artık kimseye yetmiyor.
Kafkasya’ya dönüşü tartışırken Ukrayna savaşından sonra birdenbire Kafkasya’dan kaçışı konuşmaya başladık.
      (Sunum dışı bir not: Ukrayna savaşı da diasporadaki bölünmüşlüğe göre yankı uyandırdı. Bunları üç ana başlıkta toplamak mümkün: Bir tarafta Batı karşıtlığı üzerinden Rusya’ya hak verenler, diğer tarafta bunu emperyalist bir hesaplaşma olarak görüp “Bu savaşın parçası olmayalım” diyenler ve öteki tarafta Ukrayna ile dayanışma sergileyenler. Fakat üçüncü kategoride yer alanlar beklendiği gibi Çeçenlerin yaptığını yapamadı. Yani askeri birlik oluşturup Ukrayna savaşına katılmadı. Bu konudaki çağrılar karşılık bulmadı.      

    “Çerkesler tarihsel olarak Rus İmparatorluğu'nun düşmanı” olduğuna göre otomatik olarak Ukrayna savaşında Rusya’nın karşısındadır diye bir hüküm burada çalışmıyor. Diasporik toplumlar tarihi topraklarda kalanlara göre daha keskin olurlar. Fakat Çerkes diasporası için bu önerme tam gerçeği yansıtmıyor.)

      RUSYA’NIN YAKIN MARKAJI

        Diasporik kültürün çelişkileri ele alınırken değinilmesi gereken bir nokta daha var: Rusya, Çerkes diasporasını da kendi haline bırakmak istemiyor. Türkiye’de Çerkes Soykırımı'nın yıldönümü etkinlikleri kamusal alana taşındığından beri Rusya diasporayı yakın planda tutuyor. Özellikle Soçi Olimpiyat Oyunları’ndan itibaren diasporayı yönlendirme çabası arttı. Bu konuda bazı sivil toplum örgütleri ve iş insanları kullanıldı. Bu süreçte Rus yetkililer de "Çerkesler bizim diasporamız" demeye başladı. Fakat bu elbette manipülatif ve Çerkeslerin Kafkasya ile ilişkilerini asla kolaylaştırmadı.


23 Mayıs 2023 Salı

 CKKH

SİKOKOAŞ YOLDAŞ

Hasan Gürkan




    O, hepinizin yakından tanıdığı, ülkemizin medarı iftiharı, milsiz gururumuzun nişanı Şef Kok Karaşişman Hasan. Yani Cikokoaş. Kısaltmadaki C harfi ecnebi dillerde chef diye yazılan Şefe tekabül etmektedir. Böylece hem yoldaşın yabancı dil bildiği vurgulanmakta, hem de halkımızın aşağılık kompleksinin doyurulmasına katkıda bulunulmaktadır. Kok kelimesi de sandığınız gibi kokmak fiilinden değil, Danca’da aşçı kelimesinden gelmektedir.

    Dünyaca ünlü milsiz şef kok Hasan, cennet vatanımızın müstesna güzellikteki bir köşesinde Davşanlı’da dünyaya geldi. Ailesi Hacıhasanlar, ege ve iç Anadolu bölgesinde geniş arazilere, çiftliklere, hanlara, hamamlara sahipti. Küçük Hasan dadıların, mürebbiyelerin ellerinde büyüdü.Ter-ü taze üç süt anne tarafından emzirildi. Horkhaimmer, Riche, Junge gibi Frankfurt ekolüne mensup psikiyatrisiler Sikokoaş’da ileri yaşlarda da görülen düzgün meme düşkünlüğünü ,çocukluğunda üç sütannesi tarafından emzirilmesine bağlamaktadırlar. Ama kadın bedenin diğer mahrem yanlarına düşkünlüğüne henüz bilimsel bir izahat getirmekten acizdirler

    Fıtrattan sınıf şuuruna sahip olan küçük Hasan, varisi olduğu mal, mülk ve servetten rahatsız oluyor, ailesinin mensup olduğu aristokrat sınıftan kopup emekçi sınıfların içine girmek istiyordu

    Babası Ali Rıza efendi onu mahalle mektebine yazdırdı. Küçük Hasan okuldan sık sık kaytarıyor, dedesinin bostan tarlalarında kızları kovalıyor, yakaladığına Karacoğlanın erotik şiirlerini okuyordu. Sonunda yavruların arasında bir eli yağda, bir eli balda burjuva hayatına dayanamadı. Ve sekiz yaşında evden firar etti. Yıllar sonra bu firar için “M.Kemal’in Samsun’a çıkması tarihimizde ne kadar önem arz ediyorsa, benim baba ocağından firarım da aziz milletimin tarihinde o kadar önem arz ediyor” diyecekti. Annesi Zahide hanım için ise bu firar, kadıncağıza yıllarca kanlı gözyaşı döktürecek bir kabustu. Zahidem türküsü bu acıyı anlatır.

    Kütahya’da Köfteci Hasan ustanın yanına çırak girdi. Çok kısa sürede aşçılığı kavradı. Esnaf loncasında ‘Kızıl Ustalık Kuşağı’nı kuşanırken ustası yaptığı tebrik konuşmasında: ”Oğlum senin adın Hasan, benim ki de Hasan. Bundan sonra senin adın Kara Hasan olsun” dedi. Hazirun bu teklifi hararetle alkışladı, Hasan memnuniyetle otuz iki dişini göstererekten sırıttı .

    Gel zaman git zaman Kara Hasan’ın meslekteki ünü önce vatan sathına, bilahare cihana yayıldı. Ülkenin ve dünyanın dört bir yanından davetler alıyor, bok gibi para kazanıyordu.

    Kara Hasan, çevresindekilerin “ Karun kadar zengin oldun kendine bir harem kur” mealindeki telkinlerine kulak asmadı. Dersaadet’in Karaköy mevkiinde muhteşem bir umumhane açtı. Umumhanenin giriş kapısına renkli neonlarla “İYE İKTİR, İK KALACAK!” Yazdırdı. Münekkit eleştirmenleri, biyografi yazarları Kok Hasan’ın bu devrimci eyleminin Karacoğlanın “Güzel dediğin hepimizin olmalı, yağmur misali” mısraına post modern bir gönderme olduğu mevzuunda hem fikirdirler. Ve neondaki sloganın dehşetli bir uzak görüşlülük örneği olduğunu sözlerinin altını derin şekilde oyarak belirtmektedirler. Kürt kerane tatlıcılarının bir türlü anlam veremedikleri bu slogan daha sonra keraneci laiklerin amentüsü olacaktı.

    Bu arada Kara Hasan, mümtaz milletimizin bir yandan hamburgercilerde tıkınıp sonra da medya tarafından sürekli pompalanan, burjuva vücut estetiği propagandasına kapılıp diyetisyenlere, spor salonlarına oluk oluk para akıttığını görünce. ”Oha ulan, çüş yani!” oldu. Burjuva estetiğine direniş için, dal gibi vücudunu kamburlaştırdı ve göbek bıraktı. Adına gönüllü olarak şişman sıfatını ekledi Şef Kok Kara Hasan, Karaşişman Hasan oldu. Böylece eşcinsel erkekler, hetoroseksis ibnelerin kendilerini aşağılamak için kullandıkları ibne sıfatını resmen kabullenerek nasıl onlara geçirdilerse; şef kok kara Hasan da gürbüzleri aşağılamak için kullanılan “şişman” sıfatını şerefle adının önüne koyarak vatandaşlarımızın önemli bir kesiminin bağrında taht kurdu.

    Kara şişman Hasan, ünü cihanı tutmuş aşçılığı, pezevenkliği yanı sıra, usta bir şarkı sözü yazarı ve bestekardır. Mesela “saçın uzun öreyim” türküsü söz ve beste olarak kendisine aittir.”Saçın uzun öreyim. (Burada romantizme sindirilmiş naifliği görüyoruz) Geç karşıma göreyim (Örgülü uzun saçlı çırılçıplak bir yavru !Yoğun erotizmi düşünebiliyor musunuz!) Senin gibi zalime (Hasan sınıf bilincine fıtrattan sahip biri olarak kendini erotizme kaptırmıyor, diyalektik bir sıçrayışla Zalim/baskı/faşizm kavramlarına çok ustaca gönderme yapıyor. Ve müthiş final: Nasıl gönül vereyim! Bu soru değil, bir haykırış bir isyan. Bu konuda Macar estetisyen George Lucaks’ın Hasan yoldaşın üç mütevazi mısrasını üç ciltte analiz ettiği bir tahlil incelemesi vardır.

    CKKH (Sikokoaş)’ın hayatı ne zamana, ne de kelimelere kitaplara sığar. Konuşmayı onun ünlü bir sözüyle bitirelim,

Beni görmek behemehal yüzümü görmek değildir.Benimle birlikte ‘sağlığa ve aşka’ bir kadeh kaldırın yeter.



20 Mayıs 2023 Cumartesi

 

          KUZU YANDI

                              “"Teröristler Kuzuyu Yaktı”

                               “Kalem Restoran Kazığı!”

Hasan Gürkan



                               Akın Özdemir

     

    Hatıramı anlattığım bu yazıdaki arkadaşım devrimci, sosyalist Akın Özdemir, Adana'da Ziraat Mühendisi ve sivil toplum örgütleri lideri iken 1978 yılında 32 yaşında “fail-i meçhul” olarak katledildi.

 Hafızam beni yanıltmıyorsa 1966 yılı olmalı. Akın Ziraat Fakültesi

 Öğrenci Derneği başkanı. Ben Gazi Eğitim Enstitüsü öğrenci

 derneği Yönetim Kurulu üyesiyim. Avrupa’da üniversite öğrencisi

 68’lilerin isyan fırtınası ile sarsılıyor. Bu fırtına bizi, Ankara ve

 İstanbul’u da etkiledi, üniversite işgalleri başladı. Akın, ben, Burhan

 şimdi isimlerini hatırlayamadığım yedi sekiz arkadaş Ziraat

 Fakültesini işgal ettik. Öğretim üyesi, görevli herkesi Fakülteden

 dışarı çıkarttık. Pankart açtık, slogan attık. “Yaşasın Devrim”

 “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi!”.



Akşam oldu, öğrenciler de fakülteyi terk etti. İki şişe Güzel Marmara

 şarabı aldık. Ama yemeğimiz yok. Akın “Ben ahırdan bir kuzu

 getireyim, Hasan keser, temizler, ben de laboratuvarda enfrarujlu

 makinada pişiririm dedi. Herkes sevindi. Gitti, bir süre sonra elinde

 iri bir kuzuyla geldi. Ben kuzuyu bahçede kestim, soydum, ütüledim

 temizledim. Baharatladık. Laboratuvara gittik. Akın kuzuyu

 enfrarujlu fırına koydu, fırını ayarladı, kapağını kapattı, düğmeye

 bastı. Kuzu anında kömür oldu. Hepimiz şaşırdık, düş kırıklığı

 yaşadık. Kömür olmuş kuzuyu küfrederek bahçeye attık.


Ertesi gün polisler fakülteyi bastı. Biz kaçtık. Basın “teröristler

 ahırdan çaldıkları kuzuyu yaktı” diye haber geçti.

Arkadaşım Akın Özdemir,1978 yılında Köy-Koop Adoko Birlik

 Genel Müdürü ve TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Adana Bölge

 Şube başkanı iken faşistler tarafından katledildi



MEHMET KEMAL’İN KAZIĞI:


KALEM RESTORAN



Gene 1966 yılında olmalı, gazeteci yazar Mehmet Kemal Ankara’da

 Kalem isimli bir restoran açtı. Restoran Kızılay yakınında karavana

 benzeyen tek katlı prefabrik bir yapıydı. Çatıda dev bir kalem

 tasarımı vardı. O zaman İşçi Partili sosyalistler, solcular bu

 restoranda buluşuyordu. Duvarlarda Behice Boran’ın, Halit

 Çelenk’in, Sadun Aren hocanın ve benzer ünlülerin orada çekilmiş

 fotoğrafları vardı.Biz genç, ‘keskin’ solcular olarak yazar ve

 sosyalist Mehmet Kemal’e , restoran patronu olarak kapitalist

 olduğu için kızıyorduk. Birgün Akın ve iki arkadaşla birlikte

 restoranı protesto etmeye karar verdik. Akşam gittik. Öyle içkiyle

 pek  aramız yok, birer duble rakı ama bol meze söyledik. Ara sıcak,

 ana sıcak her şeyi bol bol tıkındık. Restoran dolmuş, herkes

 masasında içiyor sohbet ediyor. Hır çıkarmanın zamanı geldi.

 

 . 

                                        Behice Boran
 

Ben hesap istedim. Şef garson getirdi. Mehmet Kemal kasada hesap

 kesiyor. Fişe baktım, ayağa kalkarak bağırdım: “ Kapitalist Mehmet

 Kemal burada halkı sömürüyor! Biz hesap ödemeyeceğiz!” Ben

 protestomu bitirir bitirmez Mehmet Kemal bizim masaya geldi. ”Siz

 Kapitalist Mehmet Kemal’i boş verin, hesap ödemeyin. Ben size

 tatlı ikram edeyim, öfkenizi yatıştırın.” dedi. Biz mahcup olduk,

 böyle bir tepki beklemiyorduk. Susup Oturduk.



                                                    Halit Çelenk



19 Mayıs 2023 Cuma

 

DİCLE MÜFTÜOĞLU

SİNCAN HAPİSHANESİ

Bir Tutsak Öyküsü: Pişo ve Heso


                              Dicle Müftüoğlu

                                  Pişo

Kapılar vurulduğunda ilk olarak Pişo uyandı, tedirgince gelen sesin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Kapı açılır açılmaz içeriyi işgal eden polislerden kaçtı. Kötülüklerini gördüğü polislerin yanında miyavlayarak tedirginliği anlattı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü soruşturmada 29 Nisan'da gözaltına alındıktan sonra tutuklanan Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) Eşbaşkanı Dicle Müftüoğlu'nun Sincan Kadın Kapalı Cezaevi'nde kaleme aldığı mektubu yayımlıyoruz.

Amed’te evimize yapılan polis baskını sırasında büyük bir tedirginlik yaşayan Pişo’yu geride bırakıp gelmenin hüznü, tel örgüleri aşıp bizlere göğün mavisini taşıyan kuşların kanadıyla hafifledi. Amed’te düzenlenen operasyonda 5 gazeteci tutuklandı. 2 gün boyunca Diyarbakır Adliyesi’nde bekledik. Arkadaşlarımızın ve bizim savunmalarımızı yapan avukatımız Resul Temur’un bırakılmasını, basın ve ifade özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılmasını talep ettik. Adliye koridorlarında kriminalize edilenin arkadaşlarımız değil, ‘hakikat’ olduğunu biliyorduk.

                                            Ape Musa

     Yargılanmak istenenin gazetecilik ve Özgür Basın olduğunu da biliyorduk. Özgür Basın emekçilerini 11 aydır tutsak ederek, kalemimizi kırmak istiyorlardı. Biz dışarda kalanlar hem arkadaşlarımızın serbest bırakılması, hem de özgür bir ortamda gazetecilik yapmak için mücadele ediyorduk. 27 Nisan’da 5 arkadaşımızı kelepçeleyerek hapse gönderdiler. 28 Nisan’da ise avukatımız ve diğer arkadaşlarımızın o cendere içerisinde çıkmalarının mutluluğuyla evlerimize döndük. Yüzümüzdeki tebessüm uzun sürmedi ve ‘cellat uyandı uykusundan’ diyen Apê Musa’nın kulaklarımızı çınlatan sesi.

    Yüreğimizde onun nameleri yankılanırken, kapıyı kırarcasına yumruklayan, tüm apartmanın inleten ses polisin yumruk sesiydi. Her gün haberlerini yaptığımız, toplumdan duyduğumuz, kimi zaman da yaşadığımız bu durumun kaçıncı tekrarını yaşadığımı bilmiyordum. Ev tarumar edildi. Tüm dijital materyallerime el konuldu. Kitaplıktan aldıkları kitaplar büyük bir coşkuyla delil torbasına yerleştirildi. 15 yıldır aralıksız yaptığım güzelliklerden biri olan cezaevi mektuplaşmaları da, onlar için ‘suç şüphesiydi.’ Mektupların büyük bir bölümü bir amir tarafından okundu. Bunlar her Kürt’ün, muhalifin yaşadığı genel durumların devamı gibiydi.

    15 saat süren kelepçeli yolculuğumuz, emniyette yaşadıklarımız, ‘prodüksiyon’ amaçlı çekilen görüntüler, polisin savcının odasını basarak karara müdahalesi, bizim yüzümüzü dahi görmeden tutuklamaya sevk eden savcı savunma yaparken hakimin ‘anladık ünlü gazetecisin’ diyerek konuşmamızı bölmesi ve verdiği tutuklama kararıyla, Sincan Kadın Cezaevi’ne getirilmem…

    Tüm bunlar vereceğimiz mücadeleyle yıkacağımız düzenin bize uyguladığı rutin şiddet. Tam da burada, bu rutini bozacak bir öykü anlatmak istiyorum. Ev arkadaşım Pişo’yu.

    Öncelikle onunla tanışma öykümle başlayayım. Yıllardır evimde büyüttüğüm çiçeklerle ilgileniyordum. Günün tüm yorgunluğunu çiçeklerle konuşarak atlatmaya çalışıyordum. Onların su ve güneşle buluşma hallerindeki dansları bir başkaydı. Her yeni bir filiz, bir başka etkiliyordu. Pişo ile tanışmadan 6 ay önceden bir kediyi sahiplenme kararı aldım. Tabi vakit hala asıl sahiplenenin karşı taraf olduğundan bihaberdim.

     Bir sabah ajansa gittiğimde çalışma arkadaşlarımı takip edip içeri giren bir kedi beni karşıladı. Koltuk üzerine çıkmış, göğsü bembeyaz sırtı ise kahverengi ve sarı tüylerle kaplı, gözleri bal sarısı güzeller güzeli bir kedi. Tavrı, duruşu, asilliği ile tüm ajans çalışanlarını etkilemişti. Ben de sevgisini göstermeyi seven bir kadın olarak, kedinin etrafında pervaneye dönmüştüm. İşte Pişo ile anladım ki hayvanlar özellikle de ‘nankör’ denilen kediler kendilerine gösterilen sevgiyi hissediyor ve buna karşılık veriyordu.

    Zamanla Pişo yanımdan ayrılmaz hale gelmişti. Arada mavi boncuk dağıttığı diğer dairelere gidişi ve ajansta Pişo’yı istemeyen arkadaşlarımın kapıyı açarak dışarı salmasını saymazsak, yaklaşık 10 gün ajansta bizlerle birlikte yaşadı. Çalışma ortamında başka bir canlıya bakma hali etrafındakiler tüyler ve kediye dokunamayan arkadaşlarımın varlığı beni bir karar vermeye zorladı. Bu kadar kısa sürede bağlandığım ve adını Pişo koyduğum kedi ile ev arkadaşı olacaktık.

    Açıkçası Pişo’nun, o toplumda beni sahiplenmesi bu kararı vermemde etkili olmuştu. Aşıların yapılması veteriner kontrolü ardından 5 Ocak tarihinde itibaren Pişo ile ev arkadaşlığımız başlamıştı. Kediler öyle tahmin edildiği gibi bir iki mıncıklayıp, mama verip, köşeye atacağımız varlıklar değil. Bunu bizzat yaşayarak gördüm. Bu canlı sizin ev arkadaşınız ve yaşamınızın ortağı haline geliyor.

    Dışarıyı izlemeyi sevdiği için birkaç odanın pencereleri mutlaka açık bırakılır. Sabahları uykumuzu bölen alarm sesinden nefret eder. Gücü yetmese de patisi ile kapatmaya çalışır. Onunla ilgilenmeniz gereken saatlerde telefonla uğraşıyorsanız, gelip göğsünüze oturur ve telefona bakmanızı engeller. Kitap okuyorsanız kitabı patisi ile devirir. Eve geleceğiniz saati bilir ve o saatte ya kapıda ya da camda bekler.

     Bir işinizden kaynaklı geç gittiyseniz küser ve yüzünüze bakmaz, etrafınızda dolansa bile miyavlamaz. Evde yaş mama varsa gönlünü alabilirsiniz. Aksi halde kendisini ihmal ettiğiniz için sizi cezalandırır. Onunla doğal bir yaşam kurmaya çalışırsınız, sahip, sahiplik, özne, nesne ilişkisi doğru olmayan bir ilişki kurmanıza neden olur. Zamanla ortak bir yol tutturur ve birbirinizi seslerinizden ve bakışlarınızdan tanırsınız. Bu uyumlu arkadaşlık ilişkisine bir sabah baskını ara verdi.

    Kapılar vurulduğunda ilk olarak Pişo uyandı, tedirgince gelen sesin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Benden önce kapı eşiğine giderek dışarıyı dinleyip gelen felaketi anlamaya çalıştı. Kapı açılır açılmaz da fırlayan içeriyi işgal eden polislerden kaçmaya çalıştı. Tüm arama boyunca odadan odaya kaçışan Pişo, kötülüklerini gördüğü polislerin yanından miyavlayarak tedirginliği anlattı.

     Polislerin avukatım ve arkadaşlarıma haber vermeme izin vermemesi nedeniyle anahtarımı gözlemci olarak getirilen komşuma vererek Pişo’yu ona emanet ettim. Şu ana kadar ki tüm süreçlerde de aklım bir taraftan iş yükü artan arkadaşlarımda, bir taraftan da ev arkadaşım can yoldaşım Pişo’daydı. Hala da öyle.

    Sabaha karşı getirildiğim bu cezaevinde tam da beklediğim gibi, doğadan soyutlamış beton ve demirden oluşan bir alana kapatıldım. Defalarca kez talep ettikten sonra küçük bir su verildi. Geçici odanın ardından 5 tutsağın olduğu odaya getirildim. İlk şok halini arkadaşlarımın dokunması ile atlattım. Sonra havalandırmaya çıktım. Bir kaç insan boyunu aşan telli duvarlar üstüne sıralanan sizin göğe temasınızı engellemeye çalışan dikenli teller…


    Yaşama dair her şeyin yok edilmek istendiği bir anda, bir serçe tel örgüler üzerinde beliriyor. Ardından tutukluların kendi yemeklerinden ayırarak ona ayırdığı yemeklere geliyor. Öyle ki yemekte makarna varsa az yiyip, kalanı yıkayıp, onlara sunuyorlar.

    İdarenin verdiği yemeği pay eden günün nöbetçisi, ‘Heso’nun payını da unutmayayım’ diyor. Daha sonra yaşamlarının bir parçası olan tel örgüleri aşıp kendileri ile buluşmaya hevesli her bir kuşun adı ‘Heso’ oluyor. Burada, yaşamdan, doğadan kopartılmak istenen bu kadın tutsaklar, bulutlara kimi zaman Amed Surları’na, kimi zaman Gri Dağı Yaylaları’na yol alıyor. Onların bu eşsiz özgürlük tutkusu bana bir gün tüm insanların Heso’nun kanatlarında göğe maviye kanatlanacağını anlatıyor. Bu düzen değişecek. Heso’lar tel örgülere takılmadan uçacak. Pişolar, sabah polis baskını tedirginliğini yaşamadığı güzel günlere ulaşacak.


Heso