31 Ekim 2022 Pazartesi

 

NİŞAN USTA ERMENİ

TEHCİRİNİ

ANLATIYOR

Hasan Gürkan


                        CIBIRLAR PARKI KATLİAMI

     Seksen faşist darbesi öncesi ‘devrimin şanlı yolunda’ ilerleyen Türkiye

Solu,1915 Ermeni tehciri ve soykırımından hiç bahsetmiyordu. Habersizdi, susuyordu, belki önemsemiyordu.Kimbilir?

Ben de 1968’de çiçeği burnunda devrimci öğretmen olarak Tokat’ta göreve başladığımda Ermeni meselesinden habersizdim.



    Bir gün Ermeni ev sahibim Nişan Usta anlattı: Biz o yıllarda Sivas’ta yaşıyorduk, çünkü Sivaslıydık. Ben demirciydim. Doğuda, Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde Tehcirin başlatıldığını haber aldık. Karımı ve iki yaşındaki oğlumu Erivan’a yolladım. Meraklanmayın, ortalık yatışınca dönersiniz, dedim.

    Bir hafta sonra bir mülazım ve bir tabur süvari bizi Cıbırlar Parkında topladı.Mülazım;terziler,kuyumcular,taşçılar,dülgerler,demirciler,değirmenciler

 şu tarafa toplansın, dedi. Sivas’ın bütün zanaatkarı ve esnafı parkın bir yanına toplandık.

                                                            Yerevan Tehcir Müzesi

    Korku içindeydik. Bize ne yapacaklarını bilmiyorduk. Parkın öbür yanında rençperler, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar kalmıştı. Mülazım, yere yatın! diye bağırdı bizim tarafa. Yattık. Ateeşş, der demez ateş başladı, öbür taraftakilere kurşun yağdırıyorlardı. Park çığlıklara, feryatlara boğuldu. Kurşuna yazık, paltayla girişin, diye emretti mülazım. Sağ kalanları paltalarla katlettiler.

    Yaşadığı, şahit olduğu bu katliamı her anlatışında gözleri doluyordu ihtiyar demirci Nişan ustanın. Bu sadece bir kişinin naklettikleri. İttihat Terakki iktidarının yol açtığı, Cumhuriyetin reddettiği, bu BÜYÜK FELAKET’İN yaraları kanıyor hala. Aradan bir asır geçmesine rağmen ,soykırımın derin utancı devam ediyor hala.

                      Komünizm Propagandası

    Gene o yıllarda bir akşamüstü TÖS ’den eve geliyordum. Sokağa girdiğimde Ohanneslerin kapıda iki polis gördüm. Hayret bize gelmemişler. Ohanneslerle ne işleri olabilir ki! ”Hayırdır?” dedim. İhbar var , dediler. Yukarı çıktım. Alis ağlıyor. Komünizm propagandası var diye bizi ihbar etmişler, Hasan Bey, dedi.

    Dolaplar, koltuklar, darmadağın, iç çamaşırları, tencereler ortada. Üç sivil aramaya devam ediyor. Ben, Alis hanımların kiracısıyım, Lisede öğretmenim, TÖS yöneticiyim, dedim, tokalaştım. Biz Ankara’dan geldik. Arama emri var, dedi birisi. Sonra çantasından bir fotoğraf çıkarttı gösterdi bana. Bir posta kartı bu. Arkasında kıril alfabesiyle yazılmış yazılar. Ön yüzünde bahçeli bir bina, bahçede bir büst. Dikkatle baktım, Lenin’in büstü.

    Tam o sırada Ohannes girdi içeri. Telaşla sordu :” N’oluyor burada, ne arıyorsunuz? Polis posta kartını uzattı. Bu kartı oğlunuz Arev okula götürmüş, öğretmen de yurtdışından gelen diğer yılbaşı kartlarıyla birlikte duvara asmış. Polisin sözünü kesti Ohannes: “ Ne var bunda? O kart Erivan’dan akrabalarımızdan geldi. Yılbaşı tebriki.” Polis: İyi ama fotoğraftaki binanın bahçesinde Lenin’in büstü var. Bu kanunlara göre suç, komünizm propagandası. İlköğretim müfettişi fark etmiş, ihbar etmiş. Biz de Ankara’dan soruşturma için geldik, dedi. İyi de memur bey, Arev sekiz yaşında bir çocuk, nerden bilsin o heykelin kim olduğunu, ben de tanımıyorum. Sivil Polis, biz tutanak hazırlayacağız. Seni karakoldan çağırırlar, dedi sırıtarak. Ve gittiler.

                             Sovyet Vatandaşı Ermeniler

    Bir akşamüstü Artin Usta eve uğradı, heyecanlıydı. Hasan hoca senden bir ricam var. Erivan’dan babamın ilk karısı, analığımın kocası ve kardeşlerim geliyorlar. Ohannes onları almaya İstanbul’a gitti. Yarın akşam üstü burada olacaklar. Babam yemekte bizimle beraber olmanı rica ediyor. Sen Sovyetleri bilirsin, okumuşsundur diye. İyi de Artin Usta, siz ailesiniz ben yabancıyım, dedim. Gözünü seveyim Hasan hoca dedi, gelenlerin hiç birini biz de tanımıyoruz. Sadece babam elli küsur yıldır görmediği analığımı ve kardeşimi biliyor. Tamam, gelirim Artin Usta, dedim.

    Akşamüstü gittim. Ohannes henüz gelmemişti. Evde herkes heyecanlıydı. Tokat usulü güzel bir rakı sofrası donatılmıştı. Nişan Usta, Artin Usta lacivert takım elbiseli kravatlı, kadınlar Surpik, Alis, Angel makyajlı, süslenmiş, bayramlıklarını giymişlerdi.

     Biraz sonra kapı çaldı, hepimiz heyecanlandık. Önde Ohannes,arkasında dört misafir. Tanıştırıldık. Arevik; Nişan ustanın eski arısı. Ambartsun; Arevik’in yeni kocası. Aram ve Vaçagan; Arevik’in oğulları. Herkes birbirine sarılıyor, ağlaşıyor.Ben Ermenice ne dediklerini anlamıyorum. Ama benim de gözlerimden yaşlar süzülüyor. Epey sonra yatışır gibi oldular sofraya oturuldu. Aram,kapıdan girdiğimde beni tanıyabildin mi baba, dedi Nişan ustaya. Seni gönderdiğimde iki yaşındaydın. Tam elli üç sene geçmiş. Nasıl tanıyayım canım oğlum, dedi.Ağlıyordu.

    Yemekteki sohbet, iki tarafın birbirinin hayat tarzına hayreti, şaşkınlığıyla devam ediyordu. Sovyetler ve Türkiye. Nasıl, burada iyi misiniz, hayatınız güzel mi, diye soruyor Ambartsun. Nişan usta cevaplıyor; çok şükür iyi, dükkan iyi işliyor, para kazanıyoruz, bankada hepimize yetecek, çocukları okutacak kadar çok paramız var. Ambartsun, neden para biriktiriyorsunuz, paralarınızı neden güzel, güzel yemiyorsunuz? Devlet size ev, emekli maaşı vermiyor mu, çocukları okutmuyor mu, diye şaşkınlık gösteriyor.

Sohbet bu minval üzre sabahlara kadar devam ediyor.





30 Ekim 2022 Pazar

 

DOĞRUDUR, SENİ AŞKLA

SEVERİM 

  Hasan Gürkan

    Çünkü sen bir helezon, bir sarmal, pek çok şeyin karıştığı

-ama neyle neyin karıştığı ayırt edilemeyen- bir ışık huzmesi gibi geliyorsun bana. Bana tam böyle geliyorsun. Çok içime sinen, hiç yadırgamadığım, hayır, var olduğum sürece hep benimle olmuş ama, hiçbir zaman ‘zaten benim’ olarak görmediğim,

gene ama, varlığımın can alıcı bir parçası olarak hissettiğim,

eksilmeyen bir duyguyla, kendime bahşedilen bir ödülmüş gibi,

iç ferahlığı olarak yaşadığım.

    Çünkü sen sözlerle, iç dünyandan, kuytularından çıkardığın,

belki benim derinleştirdiğim, özel anlamlar yüklediğim sözlerle gelmiştin. Belleğime, yüreğime, balkımıştın!

Zarafet, öğrendiğin bir duruş, bir ifade, dışa vurum değil,

öyle kendiliğinden başka türlü olamayacağın bir halindi.

Hüdai nabit bir çiçektin. Edepsizliğin, gövdemi unutamadığım yangınlara savuran edepsizliğin.

    Çünkü aramızda bunca yıl varken, bu benim neyim, desen olmaz. Hayatında sana göre, ihtiyacın kadar, istediğin zaman, istediğin kadar olayım.

    Aşk bitti. Düğümünü çözdün, aşk bitti. Beni ölümüne sevmiştin. Sağ ol, teşekkür ederim. Ben buralara, oralara, yakınlara, uzaklara, üstelik şimdi durduğumdan daha çetin yerlere giderim.

Giderim de, aniden, hızla geri dönerim. Sensiz olurum. Tuz yaralarıma iyi gelir. Tuz bir ustura kesiğinin ağzını sızlatır.

Siz beni hanımefendi, severken de, iterken de ustura kesiklerime dökülen tuz oldunuz. Bir yalnızlığı yürüyorduk.

Ayrı ayrı yerlerde, aynı mesafelerdeydik.

   Sen açmazdaydın, ne istediğini bilmiyordun. Düşlerime, düşlerime gelirdin. Artık sana anlatamazdım. Aramızda böyle bir irtibat kalmamıştı. Korkardık.

    Sen, kimse avuçlarının içini benim gibi öpmediği için korkardın. Bense, kimsenin avucunun içini seninki gibi –yetmiş iki azam titreyerek – öpmediğim için korkardım. Sonra – ah bir bilsen – yüzün önüme düşerdi. Çünkü yüzün en çok bana yaraşırdı. Onu ben sebepsiz -güneşli sabah sevinçlerim gibi- iştahla severdim.

    Bütün bu anlattığım hallerim aşka tebeddül edilir diye kaygulanırsın. Doğrudur…


29 Ekim 2022 Cumartesi

 

BEŞ R'Lİ MAÇO ERRRRRKEK

ÖDÜLÜ


Hasanaki Şişmanof


                      

     Yedi iklim dört köşede, kadınların, bilhassa genç kızların, bu

arada taze gelinlerin, dulların gündüz hayallerini, gece

rüyalarını süsleyen bedenindeki arka ve ön engebelerle,

çıkıntılarla erkek  estetiğinin post modern timsali; şiir delisi,

arkadaş delisi, aşk  delisi, her soydan ve her boydan cinsi

latifin güzelliklerini  keşfetme ve methetme üstadı olduğu için

kimi hasetlerin  yalakalık iftirasına, kimi muhataplarının

kasıntılarına kahramanca göğüs germiş; eşsiz insan, büyük

beyin, büyük  yürek, koca kafa, hepimizin dostu arkadaşı

sevgilisi; şu anda  büyük bir fedakarlıkla, bizlere aramızda

bulunma şeref ve  bahtiyarlığı bahşeden muhterem

Hasanaki’nin yeryüzünde  sevgi ve aşk yaşadıkça yaşayacak

olan ölümsüz ism-i alisi için,her yıl “Bahara Merhaba”

partisinde verilmek üzere bu ödül konulmuştur. Hasnaki r'siz

erkektir.



Ödül, necip erkek milletinin derin kültürünü göstermek, dış

 mihraklı hatunlar arasında küçük düşmemek için, yabancı

 medyada “BONDERøV PRİS" olarak tanıtılmaktadır.

Bonderøv Danimarka dilinde köylü götü manasındadır.

ve erkekleri övmek için kullanılmaktadır.  Yani beş R'li tam

 errrrrkek demektir.

Ödülün amacı Cenabı-ı Allah'ın bahşettiği az miktarda et

fazlalığı sebebiyle hak ettikleri iktidarı beş bin yıldır büyük bir

adalet ve liyakatle sürdüren erkek milletinin bölünmez

bütünlüğünü cümle aleme bu vesileyle beyan ve ilan

etmektir.



    Burada Allah'ın  bahşettiği fazlalıktan kasıt, kemale

ermemiş çük olup halk arasında bülük, dümbül, pipi, sik,

yarak gibi çeşitli adlarla anılmaktadır.

    Ödül jürisi o sene bahar sofrasına oturan zevattan

müteşekkildir. Dedikoduya meydan vermemek için cins ayrımı

 yapılmayacak, kızlar,  karı bayanları bile erkekler gibi bir oy

 hakkına sahip olacaktır.

    Bahar sofrasına oturan her erkek,şahsındaki R’lerin

 miktarına  bakılmaksızın ödülün doğal adayıdır. Ödülün

 kurucusu büyük  bir yüksek gönüllülükle gönüllü olarak seçim

dışı kalmaktadır.

    Herkes kendine göre en beş R’li errrrrkek gördüğü bir

 adayın adını oy pusulasına yazacaktır. Seçimler gizli oy-açık

tasnif prensibine uygun olarak yapılacaktır. İki adayın eşit oy

alması  durumunda kazanan açık alkış kuvvetine göre

belirlenecektir.

     Ödül kazananı belli olana kadar sırdır. Kazanana

 ödülünü pek  muhterem Hasanaki, o zatı, kalbinde herhangi

 bir kötülük olmaksızın, iki yanağından kuvvetle ve şiddetle

 öperek  verecektir.

Bu senenin ödülü pazardan alınmış beş X larç dantelli kırmızı

 don ve sütyendir. Kazanana törenle giydirilecektir.











28 Ekim 2022 Cuma

 

SAMAN SARISI

Hasan Gürkan


KOPENHAG’LI BİR GÖÇMENİN, AMSTERDAM'LI BİR GÖÇMENDEN, MOSKOVA’LI BİR GÖÇMENİ DİNLEDİĞİ

    Kucağında manton. Omzun omzuma değende dirseğin koluma sokuluyor. Alıp başımı coğrafyamın ayak basmadık köşelerine çekiliyorum. Mısralar, kelimeler, heceler, hatta harfler var ama, sesler yok.Şiir, ses olmayan seslerin dünyasını şiirleştiriyor. Biraz sonra program başlayacak, mısralar sese büründüğünde içimdeki büyünün bozulmasından korkuyorum.

okyanuslar büyük sevdalar gibidir Tulyokova / seyredilmeye gelmez / okyanuslar yaşanılır”



                                                     Zülfü Livaneli

     Şiir başladı. Salon soğuk değil ama ellerin üşüyebilir. Amsterdamlı göçmenin sesi iklimime yayılıyor. Mısraları yaşıyorum, bendekilere benziyor. Ellerine bakmıyorum, parmağında Kafkasyalı gümüş bir yüzük var, görüyorum. Seni tutup toprağımın harcıalem bütün seslerden arınmış bir köşesine götürüyorum.

Yüzün sedef tadında. “Hoş geldin!” Ellerin bana dönük.

Merhaba!” Sesin heyecandan terlemiş avuç sıcaklığında.

Ben henüz tam kavrayamamışken gidip Saman Sarısı’na sarmallanıyorsun. Ve “sağ elinde kederli bir gül açıyor / ağır ağır “

kimseler yapamaz senin resmini / sen kendi resmini kendin de yapamazsın / bir açılıp bir kapanır yüreğinde / senin resmini ben yapacağım”

Salonu boşaltıyorum. Yerlerde yırtık kirlenmiş pankartlar. Boş gazoz şişeleri. Miting sonrası alanlarının gergin yorgunluğu.

Vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni / söndürmüş “

Ortalıkta ikimizden başka kimse yoktu / ve sen bundan dolayı bir resimdin açık maviyle çizilmiş.”

     En sıcak, en sevdalı, en asi sesimi kavga alanlarında, toplantı salonlarında, kaçak evlerin iğreti odalarında, sevdiğim kadınların ten kokan yataklarında okuduğum şiirlere kattım. Kürsünün önünde, şurada ilk sırada ayakta, televizyonun karşısındaki kanepede oturmuş, yastığımın yanında uzanmış beni dinliyordun. Hâlbuki benim ilk defa duyduğum sesin Saman Sarısı’na rengini veriyor. Şiire yakışıyorsun.

bir parıltıydın düşümden damlamış / sol mememin üstüne.

Kucağında manton. Boz bulanık şaşkınlığım bitti çok şükür. Bedeninin kokusunu duyuyorum. Toprağımda ne varsa zaptetilemez bir yangına kesiyor. Tarifsiz kargaşalar, isyanlar içindeyim. Hapiste rutubetli loş odada, şu sıvaları dökülmüş çıplak duvarın dibinde acıdan it gibi titreyen ben değilim. Miladımızdan önce, yılarca sürgünlüğüm oldu İstanbul. İğretiliğim, biletsizliğim ve adressizliğimdi.


    “Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta / karlı pencerelerde / taze esmer bir yalaza olarak geçti alnımın üzerinden / Şair Nikolas Gilyen Havana’ya döndü çoktan / yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup / içtikti yudum yudum şehirlerimizin hasretini”

    Göçmenliğim seninle bitecek sanmıştım. Ama oturduğun sokak, hiç tanımadığım soğuk şehirlere çıkıyor. Amsterdamlı göçmen sahnede, sen dinliyorsun, ben nafile bir yokuşu tırmanıyorum, hep tırmanıyorum.

vakit hızla ilerliyor, gece yarıları ışıklarını yeni / söndürmüş “

     Karanlıkta başımı çevirmeden yüzüne bakıyorum. Yüzün bana yakışıyor. Ama sen “yoksun / yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı.” Umut ne? “tramvaylar bomboş geçiyor “ Neden böyle suratsız bir şafak! “biletçileri, vatmanları bile yok / kahveler bomboş” Neden İstanbul diye bir şehir, almış sabahçı kahvesini koynuna, salya sümük uluyor.



    Kaçıp sığındığımız Yıldız Parkı’nı biz tereddütlerimizden çalmıştık. Önü sonu – en çok ta sonu – belli zamanlara ne çok laflar, ne çok sevinçler, ne çok sarılmalar, ne çok öpüşmeler, ne çok suskunluklar sığdırdık. Oraya her gidişimizde “ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla / limonatanın arasında / onu oraya sen koydun”

*Bütün alıntılar Nazım Hikmet’in, Saman Sarısı şiirinden


27 Ekim 2022 Perşembe

 

LEBON EDEBİYAT ÖDÜLÜNE ADAY

HASANAKİ ŞİŞMAN GÜRKANSIZ


    Datça Proleterleri ve Emecik Kır Yoksulları, Akşamcıları, Manalı Posta Sermuharririmizi Lebon Edebiyat ödülüne aday gösterdi.


     Bu ödül Nobel ödülü muhalifleri tarafından tahsis edilmiş olup kimse tarafından bilinmemektedir. Ödülün kim tarafından, hangi sebeple, kime verileceği meçhuldür.

    Kafaları küçük burjuva ideolojisiyle yıkanmış kalpleri kapitalizm tarafından reklamlarla, tirajlarla zapt edilmiş küçük burjuva okurların bu haberi anlamakta zorlanmaları tabiidir.
    Bu küçük burjuvaların burun kıvırmaları, müstehzi edaları, aralarında Sermuharririmiz hakkında yaptıkları dedikodular, İllegal Devrimci Kaset Teşkilatı tarafından şimdiden tek tek görüntülü olarak tesbit edilmektedir. Görüntülü kasetler gariban dostu okurumuz muhterem Orhan Gencebay tarafından manalı bir şekilde bestelendikten sonra Manalı Posta'da efkarı umumiyeye faş edilecektir.
Sermuharririmizi şimdiden telefon, telgraf iadeli taahhütlü mektup ve kıymetli hediyeler göndererek tebrik etmeniz menfaatiniz icabıdır.
Yaşasın proleter akşamcıların devrimci rakı keyfi'!



26 Ekim 2022 Çarşamba

 

      TEMEL FIKRALARI


Temel Kanser mi, AİDS mi?

Temel kanser hastası, artık son günlerini yaşıyor. İlyas her daim başucunda kadim dostunun
yaşıyor. .Köylüleri helalleşmeye gelirler. Temel onlara AİDS'e yakalandığını söyler sürekli. En sonunda İlyas dayanamaz ve yalnız kaldıkları sırada : La Temel .sen kansersin. Neden gelenlere AİDS'im deysun, diye sorar. Temel: La İlyas, ben nasıl olsa cideyrum, Fadime'yi garantiye aleyrum, der.

Temel sürekli köyünden kalkıp şehre geneleve gidiyormuş, her
zamanki gibi yine Dursun uyarmış “Kardeşim,
şimdi sen şehre gidip sürekli böyle şeyler yapıyosunda AİDS denen bi illet var. Bak şimdi senden karına bulaşır, karından bana bulaşır, benden anana bulaşır, anandan da köye bulaşır, mahvoluruz, demiş...




Bu Temel Başka Temel

Temel iki arkadaşıyla randevuevine gitmiş. Kapıyı çalmışlar. Madam açmış, bizimkiler içeri girmek istemişler,
-- Durun bakalım.. Ne kadar paranız var?.. diye sormuş Madam,
-- 15 liramız var.. demiş Temel,
-- Nee" diye müthiş öfkelenmiş Madam, "Defolun" demiş "
-- Bu kadar paraya anca birbirinizi becerirsiniz.
Ve çarpmış kapıyı suratlarına. .Aradan yaklaşık 15 dakika geçmiş, bunlar tekrar çalmışlar kapıyı, "
-- Yine ne var?.." diye hışımla açmış Madam,
-- Tamam.. Bitti.." demiş Temel, " Ödemeyi nereye yapacağız?.."



İçki İsteyen Temel ?

Temel otelin birinin odasında kara kara düşünüyor.. 'Ulan' diyor, "Ben aşağıdan içki isterken laz olduğum anlaşılır mı acaba?" Geçiyor aynanın karşısına ve prova yapıyor. "Bana bir fvisku.. yok böyle anlarlar".. "Bana bir rakı, yok" diyor "böyle de anlarlar". "Bana bir bira.. tamam" diyor "böyle iyi.. anlamazlar". Ve aşağıya iniyor. Masaya dirseklerini dayıyor ve sesleniyor: - "Barmen bana bir bira". Barmen Temel'i biraz süzdükten sonra soruyor: - "Birader sen laz mısın?" Temel: "uuuy nasil anladın" diyor: - "Burası resepsiyon bar karşıda..

İdrar Tahlili

Temel hastaneye gitmektedir. Girişte birinin ağladığını görür. Yaklaşır ve sorar: - "Hayrola hemşerim! Neden ağlıyorsun?" Adam: - "Kan tahlili yaptırmaya geldim. Parmağımı kestiler!" der. Temel daha şiddetli bir şekilde ağlamaya başlar. Bu sefer susan adam, Temel'e sorar: - "Hemşerim, sen niye ağlamaya başladın?" Temel: - "Ben" der, "idrar tahlili yaptırmaya geldim."





21 Ekim 2022 Cuma

 

KUĞUNUN ÖLÜMÜ

Hasan Gürkan


                              " Maksut bir amma, rivayet muhtelif."


    Kuğu öldü. Ne gök yarıldı, ne yer yerinden oynadı. Sadece adamın içinde yeşil bir dal kırıldı, bir Kuyucaklı Yusuf çığlığı yankılandı. Muzaffer hayat devam ediyor.

    Kuğu öldü. Ak narin boynunu- dokunmaya kıyamazdınız – büktü. Kana bulanmış ellerimi durmadan yıkıyorum, çıkmıyor. Yuvalarından fırlamış gözleriyle, terk edildiği çıplak betonda cansız yatıyor. Boynunda parmak izlerim. Ellerim bana ait değildi. Gırtlağına çullanan havasızlığa karşı çırpınmaları fayda etmedi. Suç ortağım yok, yalnızım. Muzaffer ölüm devam ediyor.

    Bir gece yarısı koltuğa serilen sabun kokulu çarşaflarla başlayan milat, aylar sonra gene bir gece yarısı sabun kokulu çarşaflarla bitti. Adam birincisinde sabaha kadar gözünü kırpmamıştı. İçinde adını koyamadığı gergin bir ışık çırpınıyordu. İkincisinde gene geceyi uykusuz geçirdi. Bu defa içinde uyuşuk bir karanlık, ellerinde bir kuş cesedi var.

    Durulmuş çizgilerime, kayıtsızlığıma bakıp aldanma! Kabullenmezliğin azgın sellerini kendi nehir yatağıma akıttığım için öldü kuğu. Cesedi derimin altında.


    Rivayet odur ki, kimyası ayrı bedenlerde, ayrı mekânlarda uzun yıllar içinde birikmiş, ama bilinmeyen, ama beklenmeyen kemik beyazı bir dünyaya doğmuştu. Kilim, gümüş ve şiirden mürekkep aykırı bir soluktu. Önce kadın geri çekildi. Uzun sancılı bir kış başlamıştı. Renkleri, sevinçleri köklerinden söküp peşi sıra sürükle amansız bir kış. Bahçe tarumar oldu. Kuğu yakasını bir türlü kurtaramadığı bahar düşleriyle eriyerek tüketti hayatı. Sesler söndü. At kuyruğu saçlı, kocaman beyaz kurdeleli kız ile adam seyrettiler. Katil iddiası hilaf-ı hakikattir.

    “Bütün bunlar tarihi, sosyal, iktisadi şartların zaruri neticesidir “ Her sevda serüveninin kaçınılmaz sonudur. Ona milyonlarca benzerinden farklıymış gibi izahlar getirmek, yanmak yakınmak nafile. Başlangıçta her herkes aynı paniği yaşar, terk edilmeyi dünyanın sonu sanır. Zamanla alışır, yüreği başka ve daha geniş sevdalara koşar.

    Kuğu zaten tükenmeye mahkum aykırı bir dünyaya açmıştı gözlerini. Sevgi daha başlangıçta – onu er geç alt edecek – meşru ahlak, önceden formatlanmış davranış kalıpları, istikrar, para, sahiplik. borçluluk duygusu gibi düşmanlarla kuşatılmıştı. Kadın bunlara meydan okuyarak sevmeyi göze alamadı. Bir olmazın yanında saf tutup daha büyük düş kırıklıklarını, daha büyük alt üst oluşları, daha büyük acıları göze almaktansa, yol yakınken aklın ve sağduyunun sesine boyun eğmeyi tercih etti. Terk ettiği adamda sevdanın adına yaraşır daha büyük sevinçler, daha büyük ihtiraslar, ol sebeple daha büyük arınmalar, daha büyük paylaşma ve çoğalmalar olduğunu görmedi. Akan sular durur! Çünkü o, öyle hissediyordu.

    Ya belleğimiz ki, şehvetle tutuşan bedenlerimizin terini soluyor. Ya rüyalarımız ki, gerçeğin tabyalarını kaç kere yerle bir etmişti. Ya aklımız, ki kötürüm bir Prut zaferini kutsar


                                                    Purut Savaşı

    Ne haksızlık! Kuğu alelade bir kuğu gibi daha önce katledilenlerle aynı mezara gömülecek. Tarih teferruatla uğraşmaz diyecekler. Ölüm adildir, diyecekler.

    Adam kuğunun neden öldüğünü hiç anlamak istemedi. Anlamak yorumlamak ve yargılamaktır. Nasıl yaşanırsa yaşansın, sevginin hatırası lekesiz olmalı.

    Onlara de ki, biz bu sevdayı akıldan ve mantıktan ve ahlaktan ve ayıptan ve her türlü izahtan ve mazeretten münezzeh kıldık ve insan ruhunun yedi kat derinliklerine gömdük ve sevda ol sebepten kapınızı zırt pırt çalmaz.

    Değmez özürlere sığındın, sevdayı ütopyanın safında yaşamayı beceremedin. Kuğunun boynunu vasatın önüne uzattın. Eşitlemeci açıklamalar belki senin yüreğindeki ağırlığı hafifletir, ama kuğuyu diriltmez. Hımbıl bir aşk cennetinin peşinde koşmadım ben, kalbimi intiharlara biledim...

    Gökyüzünün fethi gibi haklı ve umutsuz bir serüvendi. Paris Komünarlarının isyanını ve İspanyol Cumhuriyetçilerinin direnişini bütün benzerlerinden ayırt eden nitelikleri bağrında taşıyordu. Önemli olan bunları görmek ve teslim bayrağını çekmemekti. Varılacak sona, Kömünarlar ve Cumhuriyetçiler gibi varmaktı.

                                                       Komünarlar
    Komünarlar ve Cumhuriyetçiler adamın baştan beri içine düştüğü sunturlu bir yanılsamadır. İhtiyatı ve vasatı bilmiyordu. Sevdayı o,hep bir düş âleminde yaşadı. Bu yüzden kadının aylar önce vardığı yere, o çok başka meşakkatli yollardan şimdi varıyor. Zavallı bumerang!

    Dilsizlik, baştan beri var olan hakikatin kadının iç dünyasında önce bir ikileme, sonra tercihe dönüşmesiyle başladı. Mürekkep lekesi gibi yayıldı, iklimin her bucağına sirayet etti. Sevmek, hoşlanmak suç, cinsellik ayıp gibi algılanır oldu. Soru ilk defa hiddeti çağırdı.

    Kadın bu sevdada ketum olan taraftır. Belki her şey anlattığı kadardı, belki bentlerinin yıkılacağından korkuyordu. Susmak kabullenmektir.


20 Ekim 2022 Perşembe

 

HAYAL ET! İMAGİNE -

JOHN LENNON

Hayal et cennetin olmadığını/ Denersen kolaydır

Cehennem yok altımızda/ Üstümüzde ise
Sadece gökyüzü / Tüm insanların
Bugün için yaşadığını / Hayal et

Hayal et ülkelerin olmadığını / O kadar zor değil bu
Uğruna öldürecek ya da / Ölecek bir şey yok
Ve din de yok tabii
Tüm insanların / Barış içinde yaşadığını
Hayal et / Hayalci diyebilirsin bana
Oysa yalnız değilim ben / Umarım bir gün sen de
Katılırsın bize/ Ve bir bütün olur dünya


Hayal et malın mülkün / Olmadığını
Merak ediyorum / Yapabilir misin
Ne açlık var ne aç gözlülük / İnsanların hepsi kardeş
Tüm insanların / Tüm dünyayı paylaştığını
Hayal et.

Hayalci diyebilirsin bana / Oysa yalnız değilim ben
Umarım bir gün sen de / Katılırsın bize
Ve bir bütün olur dünya

Müzisyen John Lennon, Paul McCartney ile 1957’de tanıştı ve onu kendi müzik grubuna davet etti. En nihayetinde, müzik tarihinin en başarılı şarkı yazarlığı ortaklığını oluşturdular. Lennon, The Beatles’tan 1969 yılında ayrıldı ve daha sonrasında eşi Yoko Ono ve başkalarıyla ile albümler çıkarttı. 8 Aralık 1980’de Mark

17 Ekim 2022 Pazartesi

  DEVRİMLER HALA

 TARİHE HAYAT

 VERİYOR  

    Enzo Traverso

                               Enzo Traverso

                       İkinci Bölüm

B     Bir devrim belleğine sahip olmamak ne anlama gelir?

     Bu, yirminci yüzyılın devrimler döneminin son bulduğu ve bizim, bunun sonuçlarını yaşadığımız anlamına gelir. Bir yüzyıl boyunca tarih, önermesi, iktidarın askeri güç ile zaptı olan sosyalizme doğru koşuyor gibiydi. Bu vizyon, günümüz entelektüel evreninin fersah fersah uzağında. Yeni hareketlerin, tarihsel bir sürekliliğe uymasını engelleyen işte bu olayların beklenmedik şekilde gelişmesidir. Bu, artık devrim olmayacağı anlamına gelmez. Aksine, son yıllarda hâlihazırda gerçekleşen bazıları var –sadece “Arap Baharı”nı hatırlayın-. Bu devrimler, artık kendilerini bugün hükümsüz, tükenmiş ya da yenilmiş olan geçmiş modeller –sosyalizm, ulusal kurtuluş, Pan-Arabizm gibi- ile tanımlamıyorlardı ve nereye gittiklerini gerçekten bilmiyorlardı. Bin Ali ve Mübarek’in baskıcı rejimleri devrildiğinde onları nasıl değiştireceklerini bilmiyorlardı.

G       Güçlü modeller varken bile birçok devrim yenilgiye uğradı. Duruş biçimlerinin yitirilmesi kötüleştirici bir etken mi?

                                 1917 Ekim Devrimi

        Bu aynı zamanda daha çok özgürlüğe imkân veren bir durumdur. Radikal dönüşüm fikri, kendisini yirminci yüzyıldan miras alınan modellerin, özellikle komünizm ve sömürgecilik karşıtlığının mirasçısı olarak görmese de varlığını sürdürüyor. Ancak henüz görünürde yeni bir model yok. Bu boşluk, kendilerini yeniden keşfetmeye zorlanan hareketlerde mevcut olan olağanüstü bir yaratıcılığın -hatta olağanüstü bir teorik kapsamlılık bile diyebilirim- kökenindedir. Bu yaratıcılığın temelinde bir devrimci soru var: dünyayı nasıl değiştirebilir, kapitalizme nasıl son verebilir, gezegeni nasıl kurtarabilir, toplumlarımıza musallat olan korkunç eşitsizliğin üstesinden nasıl gelebiliriz? Bugün bu ihtiyacın gençler arasında yaygın şekilde hissedildiğini düşünüyorum.

                                Fidel Castro Che Guavera

-          Birçok kitabınızda, örneğin Solun Melankolisi (Türkçede yayımlanmış ismi ile “Solun Melankolisi-Marksizm, Tarih ve Bellek ) kitabınızda 1960’lara ve 1970’lere atıfta bulunuluyor. O yıllarla günümüz arasındaki farklar nelerdir?

    1970’lerde siyaseti keşfedenler, çizgiler belirgin çok çeşitli hareketler ve örgütler arasından seçim yapmak zorunda kaldılar. Şükür ki, ideolojik kafeslere kapatılmış hissi olmaksızın düşünen ve hareket eden insanlar olan günümüzün gençleri için bu sorun değil. Fakat bu değişim sadece avantajlar sunmuyor, büyük bir kırılganlığı da beraberinde getiriyor, çünkü kesinlikle bu hareketler tarihsel bir devamlılık içinde bulunmuyor. Gelip geçiciler, kısa ömürlü kıvılcımlar. Uzun ömürlü ve oturmuş bir politik varlık kurmayı başardıklarında, Podemos ile, Syriza ile ya da hatta İşçi Partisi’ni aşağıdan yenileme girişiminin duvara tosladığı Büyük Britanya’da gördüğümüz şekliyle geleneksel siyaset tarafından yeniden soğurulma riski ile karşı karşıyadırlar. İtalya’da, son yirmi yılda ortaya çıkan bütün hareketler, her türlü hevesi boğacak mikro-aygıt koalisyonları haricinde kendilerine siyasi bir ifade kazandırmayı başaramadılar. Bir beklenti ufkunu yeniden inşa etmek, gelecek fikrini yeniden keşfetmek için, bu kısa kabarmaların ötesine geçmeliyiz.


                                     Cuba Devrimi

-                Devrim, karşı devrimciler tarafından çalındıysa, bu bakış açısı nasıl tersine çevrilebilir?

       Kimsede bunun formülünün olduğunu düşünmüyorum. Devrim, ezilenlerin kendi güçlerinin, kolektif eylem ile dünyayı değiştirme yeterliliklerinin farkına vardıkları bir tarihsel momenttir. Walter Benjamin, anımsatıcı bir formül kullanmıştı: olağanüstü ve patlayıcı güçleri serbest bırakan atomun bölünmesi. Devrim, tarihin çizgiselliğinin aniden kırıldığı ve her şeyin mümkün hale geldiği, yeni ufukların açıldığı andır: devrimler, ütopya fabrikalarıdır. Bu, kaçınılmaz şekilde riskler içerir, çünkü tehlikeli yollar da alınabilir.

     Ancak devrimler, kararnameler ile gerçekleşmezler; aşağıdan doğar ve Jules Michelet’in dediği gibi, yılan saçlı tanrıçalar gibi saçılırlar. Ancak şunu bilmek gerekir ki, devrimler sürekli olarak defedilseler de hâlâ tarihe hayat veriyorlar.

-