31 Mart 2016 Perşembe




AŞK ÜSTÜNE DÜZENSİZ DÜŞÜNCELER
Hasan Gürkan

     Aşk doğası gereği muhaliftir.
 İnsanı ve onun iç dünyasını zapt-u rapt altına almak, ehlileştirmek, evcilleştirmek için konulmuş –hakim ideoloji, gelenekler, aile, okul, devlet tarafından, elbet din tarafından, ayıplar, yasaklar, günahlarla korunan – ahlaki değerlere, kurallara, normlara muhalif olma halidir.

    Aşk, düzensizlik, anarşi ve kaos demektir.
Aşktan önce insanın hayatına şekil veren kurallar, alışkanlıklar, sınırlar, ölçüler aşkla birlikte tarumar olur.

    Aşk, çatışma ve huzursuzluk halidir.
Aşkın huzursuzluğu insanı  dönüştüren, değiştiren, devrimci bir huzursuzluktur. Dingin, sakin, durağan aşk olmaz. Büyük aşklar, büyük heyecanlar, hazlar ve acılarla yaşanır. Aragon “mutlu aşk yoktur! “ derken bunu anlatmak istiyordu.
    Aşkın takvimi, toplumsal alt üst oluş günlerinin, yani devrim günlerinin takvimine benzer.
Devrim günlerinde kitleler nasıl on yıllar içinde öğrenemedikleri, kavrayamadıkları pek çok şeyi, çok kısa sürede öğreniyorlarsa, aşk günlerinde de insanlar hayata ve kendilerine dair pek çok şeyi, aşkın yoğun iklimi içinde kısa sürede hissederler,algılarlar. O güne kadar kavrayamadıkları pek çok şeyi kavrar ve farkına varırlar.

     Her aşk biriciktir, üniktir.  
İster aynı insanın hayatındaki farklı aşklar olsun, ister değişik insanların hayatlarındaki başka, başka aşklar olsun; her aşk biriciktir, üniktir.

     Aile kurumunun zaferi, aşkın ölümü demektir.  
Aşk, her yerde, her zaman, insanın tabiatına aykırı olarak biçimlendirilmiş sahiplenme, mülkiyet, borçluluk, kıskanma gibi sevgiye düşman duyguların kutsanıp kabul gördüğü ‘kutsal aile’  ile çatışarak ve ona rağmen var olmuştur. Bu çatışmada aile kurumunun zaferi, aşkın ölümü demektir.
    Aşk insanın -  iç dünyasında kamu ahlakı tarafından işgal edilmiş -  en insan yanını, sevme yeteneğini açığa çıkaran olağanüstü bir dinamizmdir. Bu sebeple insanın kendi olma, yabancılaşmadan arınma yolunda attığı önemli bir adımdır.
    Sevgisizlik, hoyratlık ve ikiyüzlülüğün kol gezdiği bir dünyada aşk, bütün bu engelleri aşarak insanların kapısını çalıyor. Hayatlarının büyük bir bölümünü bir başka insana duyulacak o sevgiden uzak yaşamış yahut kendilerine öğretilmiş, işporta malı hisleri sevgi zannederek,  ‘gibi’  yaşamış insanlar, ya sığındıkları statükoyu tehdit eden bu davetsiz misafirden kaçıyorlar yahut aşkı yüceltip kutsuyorlar.

    Yüceltme illüzyondur. Aşkı olduğundan başka bir yerde aramaktır.
Aşk, hiçbir bastırma, kısıtlama, erteleme, ehlileştirme, kibarlaştırma olmaksızın yaşandığı gün, ani her zaman yaşadığımız diğer duygularımız gibi, sıradan bir duygu Haline geldiği gün, gerçek yerine ve değerine kavuşacaktır.
    Aşkta tereddüde, el titremesine, hesaba kitaba yer yoktur. Her aşkın elbet bir bedeli vardır. Bu bedeli göze alamayanlar aşkı, aşk gibi yaşayamazlar.

    İnsan yüreği birden fazla aşkı aynı zamanda taşıyacak genişlikte ve güçtedir.
Halbuki insanlar aşklarını yan yana değil, arka arkaya yaşıyorlar. Her yeni aşk, bir öncekinin cesedi üzerinde hayat buluyor. Bu model, tekeşli aile ahlakının, aşkı  asla hak etmediği acılarla, vicdan muhasebeleriyle, suçluluk  duygusuyla boğmak için kurduğu bir tuzaktır. Tuzağın küflü tabelasında “ AŞK İKİ KİŞİLİKTİR ” yazıyor.
    Aşkı herkes kendi ruhsal yapılanmasına, kültürel donanımına, duygu zenginliğine ve derinliğine uygun olarak yaşar.
   İnsanlığın tarihsel gelişim süreci, aynı zamanda aşkın kendini inkar sürecidir. Aşk milyarlarca insanın yüreğinde, bugünkü manasıyla,  aşk olmayan bir his olarak tecelli ediyor.
    Ana baba sevgisini anneler günü ve babalar günüyle metalaştıran kapitalizm, aşkı da Sevgililer Günü’yle metalaştırarak, topludaki tüketim histerisini körüklüyor. Onların aşk diye takdim ettikleri şey, öğretilmiş naylon duyguyla, bizlerin bir kasırga, bir girdap, bir uçurum olarak yaşadığımız aşkın arasında uzak yakın bir ilişki olmadığı açıktır.
14 şubat 1998

         

25 Mart 2016 Cuma


TAMİL KAPLANLARI İLE PKK ARASINDAKİ BENZERLİKLER VE FARKLILIKLAR
Çetin Çeko cetin.ceko@gmail.com
25 Mart 2016 –T24





Etnik ve ayrılıkçı ulusal isyanların sadece sert askeri yöntemlerle bastırılmasına Sri Lanka modeli denmektedir. Bu modele göre; güvenlik kuvvetlerine sınırsız operasyon yetkisi, sivil ölümleri ve İnsan hakları ihlallerinin soruşturma konusu yapılmaması, operasyonlara siyasi iradenin müdahale hakkı olmaması, isyancı güçlerle asla müzakere yapılmaması, uluslararası kamuoyunun baskısı ve evrensel hukukun dikkate alınmaması modelin temel karakteristik özelliklerini oluşturur.

2009 yılında Birleşmiş Milletler raporlarına göre Sri Lanka devletinin Tamil Kaplanlarına karşı uyguladığı harekatta çoğunluğu kadınlar ve çocuklar olmak üzere, sivil halktan 40 bin Tamil hayatını kaybetti.
Sri Lanka devleti kendi mantığı içindeki bu eylemiyle, ayrılıkçı ulusal isyanların sadece askeri çözüm yöntemiyle bastırılabileceğini dünyaya gösterdi. Oysa uluslararası toplumun arabuluculuk ettiği Sri Lanka hükümetiyle Tamil Elam Kurtuluş Kaplanları (LTTE) arasında yıllardır süren  müzakere ve dönemsel ateşkesler vardı. Sri Lanka hükümetinin bu tür bir imha operasyonuna, operasyonu planlayanlar dışında kimse ihtimal vermiyordu.
Başta Tamil Kaplanları olmak üzere,  iki güç arasındaki uluslararası arabulucular ve dünya kamuoyu Sri Lanka’nın Tamillere karşı beklemedikleri  toptan imha hareketi karşısında şoke oldular. Sri Lanka modeli, Tamil problemine benzer sorunlar yaşayan, demokratik normlardan uzak ve sorunu şiddetle bastırarak çözmek isteyen diğer ülke iktidarları için örnek ve ilham kaynağı oldu.
Ilımlı muhafazakar olarak sıfatlandırılan dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Tamil Kaplanlarına karşı gerçekleştirdikleri imha hareketinden dolayı, Sri Lanka Cumhurbaşkanı Mahinda Rajapaksa'yı telefonla arayarak tebrik etti.

2012’de Sri Lanka'nın Türkiye Büyükelçisi Bharthi Wijeratne de Türkiye Cumhurbaşkanı Gül'le yaptığı görüşmede, ‘eline silah alan kanlı bir örgüt ile ancak anlayacağı dilden konuşulabileceğini' ve ‘Türkiye'nin Sri Lanka'dan öğreneceği çok şeyin olduğunu’ söyledi.
 
Kaplanların en vahim yanlışı sivil halkı kalkan yapmaları
 
Kaplanların ve sivil Tamil halkının bu kadar ağır darbe yemesinin nedeni, örgütün kurtarılmış alanları savunmada ısrarcı olmasıydı. Tamil Kaplanları bir gerilla örgütüydü, ama  düzenli ordu gibi davranıyordu. Sri Lanka ordusunun havadan, karadan ve denizden saldırısı karşısında kurtarılmış alanlardan çekilmeyerek askeri anlamda büyük bir hata yaptı. Bir gerilla örgütü gibi savaşacağına, düzenli klasik konvansiyonel bir ordu gibi savaştı.
Aktüel olması açısından dünyada ilk canlı bomba yöntemini kullanan örgütün Tamil Kaplanları olduğunu belirtmekte yarar var. Kaplanlar, 1989’da Hindistan Başbakanı Rajiv Gandi ve 1993’de Sri Lanka Cumhurbaşkanı Ranasinghe Premadasa’ya canlı bomba yöntemiyle suikast yaptılar.
2009’da ağır yenliği alan Kaplanlar, liderleri Vellupiali Prabhakaran’ı çatışmalarda kaybettiler.  Zaten bu stratejinin ve yenilginin sorumlusu örgütün mutlak lideri Vellupiali Prabhakaran kabul ediliyordu. Arabulucular ve gazetecileri saymazsak örgütün lider kadrosunun otuz küsur yıl dünyayla organik bir bağlantıları olmadı. Diasporadaki Tamil siyasi kadrolar ise, uluslararası konjonktürü okuyamayarak örgüt merkezine gerekli uyarıları yapamadılar.
Tamil Kaplanlarının en vahim yanlışı, Sri Lanka ordusunun saldırı öncesi açtığı güvenlikli bölgeye sivillerin geçişine izin vermemesiydi. Bu tavır sivillerin Sri Lanka ordusu karşısında hem kalkan hem de hedef olmalarına yol açtı.
BM ve İnsan hakları örgütleri 40 bin insanın hayatına mal olan 2008-2009 yılları arasındaki bu vahşeti raporlaştırdıklarında,  gerek Sri Lanka devletini ve gerekse Tamil Kaplanlarını sivillere karşı savaş suçu işlemek ve insan haklarını ihlal etmekle itham ettiler.


                                      PKK'li Gerillalar

İnsan hakları örgütleri, Sri Lanka hükümetini yaşanan problemi müzakereler ve siyasi diyalogla çözmeyerek sert askeri yöntemlere başvurduğu, çatışmalarda gerilla ve sivil ayrımı yapmayarak sivilleri de hedef aldığı için suçladılar. Tamil Kaplanları ise ordu birliklerinin saldırıları karşısında sivil halkı kalkan olarak kullandığı ve sivil ölümlerinin artmasına neden olduğu için suçlandı.
 
Benzerlikler ve farklılıklar
 
Sri Lanka devletinin Tamil Kaplanlarına karşı tavrıyla, Türk devletinin PKK’ye karşı tavrını karşılaştırdığımızda ortaya birçok benzerlikler ve farklılıklar çıkmaktadır.
Türk Devleti, cumhuriyetten günümüze, Kürt ve Kürdistan sorununu ‘irtica’, ‘aşiret direnci’, ‘eşkıyalık’, ‘bölgesel geri kalmışlık’, ‘yabancı kışkırtması’  ve ‘terör’ kavramlarıyla eş tuttu. Kürtlerin ulusal ve demokratik taleplerini yok saydı ve kimliklerini inkar etti. Sorunu bugün de olduğu gibi sert askeri yöntemlerle bastırmaya çalıştı.

Hiçbir zaman Kürt hareketlerinin kendi çizdiği yasal çerçevede ve uluslararası kamuoyunun kabul ettiği meşru alanda, potansiyel güç olmalarını istemedi. Sistemi etkileyen ve kilitleyen toplumsal ve siyasal  güç haline geldiklerinde meşrutiyetlerini tartışma konusu yaptı ve baskı uyguladı. Tarihsel ve sosyolojik gerçekliklere direnerek yüz yıla yakın bir süredir sorunu şiddet yoluyla bastırma anlayışındadır.
Bu açıdan her ne kadar patent hakkı Sri Lanka’da olsa bile Türk devletinin Kürt sorunu karşısındaki tavrı ve uygulamaları her zaman için Sri Lanka modeli olageldi.
PKK, 1984’de silahlı mücadeleye başladığından bu yana Kuzey Kürdistan’da Tamil Kaplanları gibi kırsalda ve yerleşim birimlerinde kurtarılmış alanlar yaratmaya çalıştı. Ama bunu gerçekleştiremedi. Fakat, kırsaldaki gerilla mücadelesi yansıra, yurtsever Kürt potansiyelin yüksek olduğu yerleşim birimlerinde şehir savaşını denedi, deniyor.
Geçtiğimiz Temmuz ayından bu yana Silvan, Varto, Derik, Cizre, Diyarbakır, Sur, İdil, Yüksekova ve Nusaybin başta olmak üzere Kürdistan’ın bir çok il ve ilçesinde PKK gerillalarıyla devlet güçleri arasında yoğun çatışmalar yaşanıyor.

                                               Sur

PKK’nin gerilla sayısını ve gücünü göz önüne alırsak, verdiği zayiatın örgütün askeri gücünü azaltan veya ortadan kaldıran hayati önemde bir zayiat olduğunu söyleyemeyiz. Hatta devem eden çatışmaların ardından PKK’nin dağ kadrosuna önemli ölçüde katılımın da olduğu bilgisi farklı kaynaklar  tarafından teyit edilmektedir.


Çatışmalı bölgelerde şehir direnişi yapan güçler, ister PKK gerillası ister otonom gruplar olsunlar, Türk ordusunun PKK’yı Tamil Kaplanları gibi toptan imha etme şansı bulunmuyor. PKK’nin de "Kürdistan'da Türk ordusundan arındırılmış kurtarılmış alanlar yaratması" mümkün gözükmüyor.


Devletin hedefi PKK üzerinden sivil Kürt hareketi ve Kürt halkıdır.
Devam eden çatışmanın en dramatik yanı, sivil halkın iki ateş arasında kalmasıdır. PKK, Tamil Kaplanları gibi sivil halkın bölgede kalarak kendilerine kalkan olacağını, Türk güvenlik güçlerinin de hem bu nedenden hem de uluslararası kamuoyunun baskısından dolayı aşırı güç kullanamayıp üzerlerine gelemeyeceği hesabını yaptıkları anlaşıldı. PKK yetkilileri, sınırsız güç kullanımı ve toptan imha hareketi karşısında  devletten bu kadarını da beklemediklerini, yanıldıklarını vahametin ortaya çıkmasından sonra itiraf ettiler. Bu itiraf, PKK’nin otuz iki yıldır savaştığı gücü hala tanımadığı eleştirilerini gündeme getirdi.
AKP hükümeti ve Erdoğan, yerleşim birimlerini yerle bir eden, gerilla ile sivili ayırt etmeden vuran yaklaşımının nedenini PKK olarak göstermektedir. Oysa asıl hedef; çatışmalı kaos ortamı yaratarak bölgedeki mevcut yurtsever Kürt potansiyelini 7 Haziran seçimleri öncesine çekmek, legal Kürt hareketini terör söylemi ve algısıyla marjinalize etmeye çalışmaktadır. Öz itibariyle devletin hedefi PKK üzerinden sivil Kürt hareketi ve Kürt halkıdır.
PKK, bütün uyarı ve ikazlara rağmen iktidarın bu tuzağına HDP'nin yüzde 80-90 civarında oy aldığı kentlerde "devlete karşı değiliz, ama devlete rağmen öz yönetimler ilan ediyoruz" diyerek cevap verdi. PKK’nın bu yaklaşımı Suriye’de Kürtlerin kazanımları başta olmak üzere birçok nedenle açıklanabilir.


Ama şu bir gerçek ki, 7 Haziran seçimlerinden başarı ile geçen, ‘bölgesel’ özerkliği savunan HDP'nin zaten sorunlu olan özerklik talebi daha da deforme edilerek elinden alındı. Özerklik isteminin kulvarı değiştirilerek sivil Kürt hareketinin eli zayıflatıldı. Yine bölgeden gelen bilgiler göre daha önce HDP, PKK bileşenlerinin yanında olan yurtsever potansiyel, HDP ve PKK’ye eleştirisel ve mesafeli yaklaşmaktadır. Türk devletine ise uyguladığı vahşetten dolayı aidiyet duygusundan ve ‘Türkiyelilik’ perspektifinden uzaklaştığı yönündendir.
 
Kürt ulusal muhalefetinin yanında olursan, evini başına yıkarım

 
Türk devleti, statüsüz Kürt ve Kürdistan siyasetinin hazır reçetesi olan ceberut devlet terörünü devreye sokarak, 1921 Koçgiri, 1925 Şeyh Sait, 1930 Zilan Ağrı ve 1938 Dersim’de yaptığı gibi Kürt halkına ders ve gözdağı veriyor.
Bu dersin özü şudur: Eğer sen devletin yanında değil de Kürt ulusal muhalefetinin yanında olursan, onu desteklersen evini başına yıkarım, yerinden yurdundan ederim.
Aynı Sri Lanka devletinin Tamil sivil halkına yaptığını Türk devleti de sivil ve savunmasız Kürt halkına yapmaktadır.
1980’de Diyarbakır 5 Nolu Cezaevinde Kürt siyasal kadrolarına, 90 yıllarda Kürdistan’da savunmasız halka yaşatılan vahşeti, bugün kadınından erkeğine, yaşlısından çocuğuna Cizre’de, Sur’da, İdil’de, Nusaybin’de ve Yüksekova’da PKK’nın yanlış siyasetinden dolayı Kürt halkı yaşıyor. Bu travmanın politik ve psikolojik geri dönüşü Türk devleti açısından hesap edilenden daha ağır olacağa benziyor.
PKK ise, gerek Kürt hareketinin diğer bileşenleri, gerekse Türk demokratları ve uluslararası camiadan gelen uyarılara rağmen, kendi halkının can ve mal güvenliğini tehlikeye atmaya devam ediyor. Tamil Kaplanlarının yaptığı hatayı yaparak sivil halkı kalkan olarak kullanarak, Kürdistan’a statü talebinin içini boşaltarak meşrutiyetini tartışma konusu yapıyor.
Vahim olan bütün eleştiri ve uyarılara rağmen PKK’nın hatasını sürdürmedeki ısrarıdır.
Sri Lanka, Tamil Kaplanlarını etkisiz hale getirdi ama Tamil sorunu hala ortada ve çözüm beklemektedir. Türk devletinin PKK’yi ortadan kaldırma şansı olmadığı gibi, Kürt halkına gözdağı vererek, evini başına yıkıp, yurdundan göç ettirerek Kürt ulusal muhalefetinden uzak tutma gayreti de boşunadır. Çözüm sivil siyasetin yolunu açarak tarafların diyalogla Kürt sorununu ele almalarından geçiyor.

21 Mart 2016 Pazartesi




Doksan beş şairden
SEYFİ TURAN İÇİN ŞİİR

 






95 şair, Hakkâri de 23 Nisan 2009’da çıkan olaylarda özel harekâtçı bir polis tarafından başına dipçikle vurulan14 yaşındaki Seyfi Turan için 21 bölümlük bir şiir yazdılar.
Seçme Mısralar:
-“ hey! toprak ana, devlet gözüyle gelmek istemezdim sana “

 -“usaré domaié vané, qezna isania
nenıka jü çeneké de henie kemeria (*) “

 
-“vurma bana, vurma! içimin oyuncakları kırılıyor”

-“ölüm, bir halkın çocuğu olmanın tek mucizesi mi?”

-“ tüysüz yüzüm tüzüklerinize küs “

-“ seni kırdıkları yerden kararıyor dünyanın bütün sabahları” (o hakkari'de bir çocuk)

-“ öğretmenin vurduğu yerde gül biter diyen
tüfek dipçiğinden bahçe beklermiş (!) “

-“- azad yok azap var /  biji azadî çocuklar”

-“ dudakları uçuklar uçurumların
uykulardan çalınırken çocuklar sabah sayımlarında”

-“ acımasız kıyıcı oğlumuzun başını ezerken
aslında yurdumun geleceğidir elden giden “

-“ hrant oldu, gazze'yle direndi şiir sözcüklerden taştı
gökkuşağında dondurma oldu,  sucuklu sandviç koktu dünyaya  
köyü yakılmış küçük bir kürt çocuğuna türkçe sarıldı”


ŞİİRİN TAMAMI

diyarbakır’ın kayıp çocuğuyum
her şeyin tükendiği bir yerdeyim
taştan başka yok verecek bir şeyim
sevecekse elbet, kırık bir kemiğin hüznüyle sevecek kalbim...
vurma bana, vurma! içimin oyuncakları kırılıyor
ben, her ilkbaharın ilk günüyüm; gölgeler uzar yamaçlarımda
eskimiş okul önlüğümden bozulup dikilme siyah külotum
şu soruyla geçtim tarihten kurşunlar arasında
                   ölüm, bir halkın çocuğu olmanın tek mucizesi mi?
"her çocuk bir yüreğin penceresi" derdi anam
güneş batmaya başladığında ufukta
şimdi yürekleri kör kapılar gibi insanların
çocukları yiyorlar adım atarken sokağa
aklım erdiğinden beri içindeyim bu hüznün;
kabara şakırtısı, makineli tüfek sancısı, kan damlası
kuşlar geçiyor düşlerimden gökyüzü renginde
türkülerine yüz çevirip kalem kırıyor hâkimler
anne! ben buradayım; kalbimi çekiç yaptım da
düzeltemedim hayatımın eğri büğrü kaportasını
ezikliğini bana kusuyor ustam
üstüpü gibi harcıyor çocukluğumu
koltuk değneğimin sekişinden huylanan köpek
kadar bile değilim üstüme dikilmiş gözler için...
kapılar kapalı, duvarlar yüksek,
çocuk ömrüm zindan içinde
bir çınlama kalırsa kulaklarımda
hepinizin sağırlığındandır,
ölü bir nokta kalırsa gözlerimde
hepinizin körlüğünden.
- dövmeyin beni amcalar, dövmeyin n'olur
  duyulursa kırılır sonra içimdeki taze dal
parklar ötelerde kalmış ve okullar;
siz kötü çocuklar diyorlar, düşüyor bol kelepçe
oysa ben çocukluk ne hiç bilemedim,
bundan mıydı hiç de büyümedi ellerim
ruhum safirdi, incindi
utancı gördüm zorbanın sopasında
durdum azaltmak için ruhumdaki acıyı
güneş gören evlerin kapısında 
karşımda hayal kalp, orman uğultusu, mezarlık çiçekleri
annem ardımdan yetim bir ağıt söylüyor durmadan
çocukluğumu buruşturup ödüyorum insanlığın yenilgisini
dünya filizkıran çöl, sokağımda kurt baharı.
insanı acısından bilirim vahşeti şiddetinden
başımdaki devletli yırtık
yargısız infazdan
faili meçhul cinayetten
ben kayıt dışı, ağır tahrik, öteki çocuk
muskalı eşiklerden geçtim eşiklerin sağ ayakla aşıldığı evlerden
nazara karşı dökülürken öğrendim kurşunu
cinayetler işledim oyuncak satan dükkanlarda; sapan taşım cebimdeydi
aklımın kuşunu salarken kafeslerinizden
ben miydim rüzgâr topacına gökkuşağını saran
ben miydim devletinizi bir çakılla bozan
değildim…
bir çocuğun düşüydüm de mor bir çocuğun
zor bir çocuğun üşümüş eliydim
tüysüz yüzüm tüzüklerinize küs
yanlışlıkla kalırım yoğun bakım yalnızlığımla 
- bana vururken ellerini incitme yorgun amca
  akşam çocuklarını nasıl seversin yoksa
her yer metal!
esiyor derin namlunun soluğu
bir taş çalmışım ölümden
nereye atayım ki onu
hey! toprak ana, devlet gözüyle gelmek istemezdim sana 
törenler bayraklar istemezdin; alkışlar şaşaalar istemezdin
siyahlar paltolar istemezdin; gözlükler yaşlar istemezdin 
balıklar sırtlarında taşıyorlar denizi, görmeliydin…
kanatlandı çığlık gök boşlukta
yırtıp bulutları sardım yarama
el dokuması bayramlık gömleğimi giymiştim
bilmediler; anamın ter kokusunu taşıyordu
dinmedi beyazların nefreti, tek renk tek tip
bu şehri çocuklar kuşatacak, üç kapı üç kilit
hangi elim kırık yalnız onlar biliyor
o çocuklar ki bir dakika itirafa davet edecek hepimizi.
yağmur yağmadı; yağmıyor… belki hiç yağmayacak
ölen lalenin acısı da büyüyecek benimle
vur diyen yürek durdukça bunların içinde
yaralanmış bir hayat yaşayacak giysilerimin içinde
yüzümü güneşe taşıyın kuşlar
gülüşüp oynuyordur orada çocuklar
yakılmış fenerler gibi
iri gözleri...
bir damla terle gözyaşından doğmuşlardı
avuçlarımda tuzları kaldı
kıpkırmızı bir gece çocukların kanından
örtünemem annemin anlattığı masalı
omzuma kırık bir kol biçildi, terzi kim?
morarmış bir çift göz kafama buyur ettim
kabuk benim toprağa, kanasa yara benim
çünkü beni panzerler ezdi, son nefesteyim
- devlet beni vur! büyüyorum,
  ben tehlikeyim
hırsızların çaldığı dilimi çığlıklarla onardım
katillerin boşalttığı ruhumu alkışlarla
buradayım:
cevabın soruyu incittiği yerde
{ (*) çocukluk baharı derler, hazinesi insanın
      bir kız çocuğunun tırnağında kaya kınası  }

2.
leylekler getirmedi, kan yollarında bulduk seni
sonsuz kırın ortasında
kolları taşla kırılan filistinli gibi mahzun
ay bir hata duruyor orada
kaymak: bir zemindir de bir çocuğa
bir taş da o sektirir oyuna
bak!
çiçeklenir hem kıyıcığından
çocuklar taş’ın ritmini sekti
simidin camından neler olmaz ki
bütün ayakkabı boyacıları maça gider ellerindeki fırçalarla
seni kırdıkları yerden kararıyor dünyanın bütün sabahları
(o, hakkari'de bir çocuk)
kalktı yerinden annesine gider gibi
sarıldı koyunun memelerine annesinden emer gibi
kan, demirle yüzleştirildi.
sevincini taşıran çocuk
aktı bir deli suya.
bir daha hiç açmayacak o çiçek:
masumiyet
susarak kör edecek tarihin gözlerini
- öldürmek -bilmem neden, kadîm mesleğiniz miydi
   tutamam elinizi yâ hû! öldürün ama yaralamayın bizi

3.
çünkü bilmezsiniz
kalbini unuttuğunuz o çocuklar
tarihin beyaz taylarıdır
şimdi bu çocuklar ölmemiş gibi yapsak
karga gak dememiş, tavşan dağa küsmemiş gibi
vurduğunuz her dipçikte
yerin dibine girdiniz
ne kahramandınız çocuklara
sizin aklınız hurda edilmiş
çocukların incinen yüzüne
neden sokuyorsunuz tüfeklerinizi DNA'lara
neden oynuyorsunuz seyfi'nin gen haritasıyla
bir dili kopararak mı var olacaksınız?
elbette taşa inanacaktır çocuklar
çocuklar bütün dillerle konuşur...

4.
tank paletleri ezip geçerken cesetleri
korkarak yürüyordu caddede bir çocuk
karıncanın birini ezeceğim
onun sevgilisini üzeceğim diye
sana bir şarkı gibi geldi nedense ölüm
neyi sevdin anlamadım; bak başımda onların elleri
her katil gibi onlar da biliyor artık kimsenin
kimsenin peşine düşmeyeceğini.
çocukların dövüldüğü bir medeniyet kuruluyor cehenneme
şeytan dahi utanıyor dağlıyor gözlerini kendi kendine
içlerinde aşk kalmamış onların, görülen sadece insan kılıfı
ruhları çekilip alınmış, buz ve barbarlık doldurulmuş yerine!
- eteğinden taşları göğe salma seyfo
  başına düşer devlet-in
  oyun sanma temelini mülkün
  yıkılır sırtına senin
 
5.
böyle fal bakmadı avuçlarından hiçbir devlet çocukluğunun
geçmedi hiçbir çocukluktan bunca hasar manzara
biz kaç çocuktuk derdimizden dert taşırmış yüzümüz kerbela
sustuk susturulduk dört yanımız ağrılar içinde ağrıyla
- biz de çocuktuk. biz de çocuktuk.
  bir zamanlar.
  çocuklara dokunanlar
  hiç çocuk olmadılar mı yoksa? 

6.
öğretmenin vurduğu yerde 

gül biter diyen
tüfek dipçiğinden bahçe beklermiş (!)
ağlamayın lavanta kokulu anneler
en güzel çocuklarınız öldürülecektir... 

7.
nereye istesek oraya gideriz     
haritanın yırtılan yerine
havagazını ve pencereleri açar sevişiriz
yüreğinizin üşüyen dipnotlarından
bir damla sıcak kan düşer şiir defterimize
sussun kırmızı bültenler, kara bültenler, mahkeme ilâmları
ömrünün baharında çocuk konuşacak
öz toprağını suladığı göz pınarlarıyla
- azad yok azap var
  biji azadî çocuklar
 
8.
çocuklar sabun sürer, sürer de tahtalara
kayarlar, kayarlardı yokuş aralarında
taşı taş üstünde kalmamış göç denklerinden fışkırıp
pet şişede suyla, kağıt mendil satarlardı trafik ışıklarında
nemen aymaz öfkeymiş, dipçiğe yıkanmış ellerin
vurdu acısı yüreklere, boynundan bir çiçeğin
ağaçtan yonttuğum bir tüfeğim var. şükredin,
o gün yanımda değildi; erkekseniz şimdi gelin!  

9.
yurdunu sev, yurdunu koru;
tüfenginin dipçiğini
eksik etme insanından..
.. böyle olunur devlet,
emret; yazsın bunu,
kafasına hem
defterine seyfi! 

10.
yitik çocukluğun lüzumu yok,
size daha çok riya gerek
sen çirkin bir pinokyo’sun adam
ellerin çünkü ölümlere uzuyor
kan adam, küçük adam
bilmiyorsun, çocuklar illâki büyüyor 

11.
her çocuk çokça doğudur her çocuk biraz diyarbakır
savaş, vahşet, zulüm her çocukta onmaz yaralar bırakır
kedere bıçak çekip jilet atarlar cehenneme
tinerle ovarak cesaretlerini
dudakları uçuklar uçurumların
uykulardan çalınırken çocuklar sabah sayımlarında
sarı gözlerinde tufan uyuyan çocuk
çöl ateşiyle dökülür (k)an'ın üstüne
bir dipçiğin izinde yürür yaralı geyikler kervanı
yükü işaretli, lanetli, kin(in) zehrinden süzme. 

12.
büyüyünce
oyuncak bebek olmak istiyor kızım
hiç korkmasın, canı yanmasın diye
diyorum ki ona:
aklın hükmünün olmadığı bu pislik zamanı unut
taş atan çocuklara karış, kandil kokan gecelerde yürü
sonsuz dalgalarına boyun eğ denizin
uzaklaş rüzgârsız şehirlerden ateş yanan dağlara koş
nasılsa resimleyemezler hiçbir duvara zamanı 

13.
tamam, devlet, ‘baba’dır bu coğrafyada; hem söver hem döver
ama, babalar babalıktan "sessizce çekilmesini bilmelidir abiler”

14.
güle dipçik vuran zihin
acaba hangi diptedir?
büyür dünyanın mavi gözleri; büyür
olur iki kızıl kan çanağı
ah! dipçik düşüyor hep diptekilerin payına 

15.
çocuk daha insandır büyümemiştir henüz
evin yarasıdır
yüzümüzde gezdirdiğimiz dünyanın
selâmsız mezarı
taze iki yeşil zeytin gözleri
kararmasın hayatla 

16.
büyük şairler
çocukların arasından çıkacak
çünkü sözcükler sınırlayamaz onları
duvarlar boş bir zorlama
onlar tamamlanmadığına inanırlar dünyanın
o yüzden çoğu keşiflerde

17.
aşk tanrı’nın prangalı yüreğidir
katillerin suratlarına acısını kusan,
tanrı’nın kanayan elidir,
çocuğun çepellenmiş zülfüne ağlayan.
vurulmuşluğun çocukluğuyla
şarkılarla gelir kelepçelenmiş öpücükler... 

18.
acımasız kıyıcı oğlumuzun başını ezerken
aslında yurdumun geleceğidir elden giden
dayan ısırganım, dayan ebegümecim, dayan hardal otum, dayan!
yeniden kanamasın çocukların onulmaz yaraları!
eklenmiş dizelerin iğne deliklerinden 

19.
kafamda çatlak mı var, ne derdin
belki koşuyordum çocukluğumun düzenine
gülü gül ile tartan kardeşlik baharını
haber eylemek için günlere ve güllere
o, ol(durul)mayan renklere
ol(durul)mamış biçimlere
ah! dil var, paramparça bir dil, o taşın içinde 

20.
takılıverdi plak: … büyüklerimi saymak… büyüklerimi saymak…
büyüklerimi say… büyüklerimi… büyü…
dilsizlik taştı, esmerlik taştı, çocukluk taştı
hrant oldu, gazze'yle direndi şiir sözcüklerden taştı
gökkuşağında dondurma oldu,  sucuklu sandviç koktu dünyaya  
köyü yakılmış küçük bir kürt çocuğuna türkçe sarıldı

21.
gaçık denizlerin hürlüğünde,
sabah geliyor çocuklar,
sabaaah, kanaya kanaya!!
bu sabah,
eli kalem tutan bir sabah
benzemiyor hiç başka sabahlara


ŞİİRE KATILAN 95 ŞAİR:
A. Ertan Mısırlı, A.Hicri İzgören, Abdülkadir Budak, Ahmet Ada, Ahmet Günbaş, Ali Haydar Çakta, Altay Ömer Erdoğan, Arif Damar, Asuman Susam, Aydın Şimşek, Ayhan Altay, Aziz Kemal Hızıroğlu, Betül Tarıman, Bilsen Başaran, Bülent Güldal, Celal Çimen, Cem Mehmet Eren, Cezmi Ersöz, Danyal Nacarlı, Dinçer Sezgin, Emin Kaya, Engin Turgut, Enver Ercan, Ercan Y.Yılmaz, Eren Aysan, Erol Büyükmeriç, Fadıl Öztürk, Fatin Hazinedar, Fergun Özelli, Fuat Çiftçi, Gonca Özmen, Gökben Derviş, Gül Acemi, Gülsüm Cengiz, Gültekin Emre, Hakan Cem, Halide Yıldırım, Halil İbrahim Özbay, Haydar Ergülen, Hayrettin Geçkin , Hayri K. Yetik, Hüseyin Alemdar, Hüseyin Hatipoğlu, Hüseyin Peker, Hüseyin Şahin, İhsan Topçu, İlhan Tülman, İsmail Mert Başat, Kemal Varol, Kenan Yücel, Küçük İskender, M. Sadık Kırımlı, Mahmut Temizyürek, Mehmet Atilla, Mehmet Çetin, Mehmet Sarsmaz, Metin Cengiz, Metin Kaygalak, Murat Koçak, Mustafa Ergin Kılıç, Muzaffer Kale, Namık Kuyumcu, Nesimi Aday, Neşe Yaşin, Nevzat Çelik, Oğuzhan Akay, Onur Akyıl, Onur Caymaz, Orhan Alkaya, Önder Kızılkaya, Özgün E. Bulut, Özkan Kula, Özlem Sezer, Perihan Baykal, Rahmi Emeç, Raif Özben, Roni Margulies, Sabahattin Kurtoğlu, Seçil Özcan, Selami Karabulut, Selim Temo, Sennur Sezer, Serap Erdoğan, Serkan Engin, Seyhan Erözçelik, Sina Akyol, Sinan Özdemir, Şehmus Ay, Tarık Günersel, Veysel Çolak, Veysi Erdoğan, Yusuf Alper, Yücel Kayıran, Yücelay Sal, Zeynep Uzunbay