MEVCUT MUHAFAZAKAR / SÜNNİ –
SEKÜLER BİLİNÇ DARBEDEN DERS ÇIKARABİLECEK Mİ?*
İlhami Güler
Sünnilere göre “Şeyhu’l-Ekber” olan İbn Arabi’nin
“Fususu’l-Hikem”deki epistemolojisi başta olmak üzere(kitabın, tümü ile Allah
tarafından yazdırıldığını iddia eder), ontolojisi(Vahdet-i vücut), iman ile
küfür arasındaki derin uçurumu ortadan kaldıran ahlakı ve teolojisi ile -“dinin
içinde din”; hatta “dinin üstünde din”- olarak “paralel din”ini reddetmeden,
Fethullah’ın “Paralel Yapısı” –daha doğrusu paralel dini- nasıl reddedilebilir?
“Söylemekten doğan zarar, söylememekten doğan zarardan
daha azdır.”
Nietzsche’nin kaçık adamı: “Tanrı öldü, Tanrı öldü.
Onu biz öldürdük; hepimiz onun katiliyiz…” diye Pazar yerinde söylendikten
sonra, bu olayın azametini ifade etmek için birkaç cümle daha sarf eder:
“Denizi, nasıl içtik? Ufku, süngerle nasıl sildik? Dünyayı, güneşinden nasıl
kopardık?...” diye devam eder. Heidegger, Nietzsche’nin kaçık adama söylettiği
bu sözlerin, Tanrı tanımaz birinin ona karşı duyduğu kinin basit bir ifadesi
olarak değil; Avrupa’da son üç yüz yılda gerçekleşen kültürel değişimin(sekülerleşme)
bir göstergesi olarak yorumlar.
15 Temmuz Darbe girişimi de, Türkiye açısından
böylesine korkunç bir olaydır. Uzun süreden beri korkunçluğu üzerine
konuşuyoruz da; ülke olarak, toplum olarak ve muhafazakârlar olarak böyle bir
olaya maruz kalabilmemizin dinsel/teolojik, sosyolojik, politik nedenleri
üzerine derin analizlere pek rastlanmıyor. Olay, istisnai olarak bir
kişiye(Fethullah) veya gruba(Cemaat) hasredilerek izahatlar yapılıyor.
Cemaat’in canavarlaşmasına ses çıkarmayanlar, “canavarlığını” ortaya koyunca
koro halinde küfür yağdırmaya, afallamaya başladılar. Bu konuda kendimizde
taşıdığımız zaaflarımız ve onlarla olan ortak paydamızı görmekten
korktuğumuz/kaçındığımız için, koro halinde türkü söylüyoruz. Şüphesiz,
faillerin özel psikolojileri, teolojileri, sosyolojileri analiz edilmelidir;
fakat esas ve daha önemli olan, bu faillerin, organik olarak bağlı oldukları
Sünni teoloji ile ilişkisi ve Sünni sosyoloji ile olan psikolojik(manevi-dini)
akrabalığıdır. CİA ile işbirliği ederek milletin iradesine zorla kastetme
skandal suçu(hainlik) dillendirilirken; bu suçu işleyebilmenin(Nietzcshe’nin
deyimi ile “Denizi içmenin”) derin teolojik zeminine kimse dokunamıyor. Çünkü
oraya dokunmak, “kendimize/Sünniliğe” dokunmaktır. Bu “hainleri” kendimizden
uzaklaştırarak olayı izah etmek; olayı “istisna”laştırmak(Şeytan-Deccal )bize
rahatlık veriyor. Oysa, “Biz”de barınan ve çoğunluk tarafından itibar edilmeyen
“istisna”lar, zamanla kaideyi, normali, düzeni bozabiliyor(Tomash Kuhn. Bilimsel
Devrimlerin Yapısı): “Ummadığın taş; kalkar, yarar baş.” Sorun, ummadığımız
bu taşın, nasıl ve niçin acımasızca başımızı yardığıdır. Dürüst olalım: 15
Temmuz gecesi, gökten gelen saldırının da, yerden zuhur eden direnişin de
kodları aynı yerde, bizde, içimizdedir.
Sayın Cumhurbaşkanımız, 3 Ağustos’ta Din Şurası’nda
yaptığı konuşmasında, onlara kolay kanmış olmasından dolayı,
-Demokrasilerde(siyasette-hukukta) böyle büyük gafletlerin büyük bir “siyasi
faturası” olması gerektiğini atlayarak-: “Rabbimden ve milletimden beni
affetmelerini istiyorum.” diyor. Ancak, on seneden fazla onlarla girmiş olduğu
işbirliğini izah ederken de: “Aynı menzile giden farklı yollar olduğumuza
inandık”; “Allah dedikleri için, müsamaha gösterdik”; “Faaliyetlerini
engellemeyi, ’Gayretullah’a dokunur’ diye düşünmedik” diyor. Sorun, bu duygu-düşünce(maneviyat)
yakınlığının derin teolojik -ve de politik- analizi olmalıdır. Sorun, aynı
zamanda kolay kandırılmanın “kolaylığı”nın teolojik zeminidir. Yüzeydeki duygu,
düşünce ve davranış aynılığının tarihsel-teolojik kökleridir. Cemaat’in TSK’yı
da kolay kandırmasının, içine sızmanın darbeci zihniyet zeminidir.
Korkunç sonuç ortaya çıkıncaya kadar olup-biten her
şey, burnumuzun dibinde-içimizde olup bitti. Koku alamayışımızın -ta başından
beri alanlar vardı- nedenleri üzerine düşünmek zorundayız. Tıpta sağlıklı
beslenme, koruyucu hekimlik ve hastalığın zamanında teşhis ve tedavisi,
“Sağlıklı Toplum”un alameti iken; kötü beslenme, umursamazlık, beden bilincinin
zayıflığı, hastalığa ve ölüme davetiye çıkarmaktır. Darbe teşebbüsü,
dini-kültürel hayatımızda ikinci şıkkın gerçekleşmesidir.
Ben, Sünniliğin sökülmesi-sorgulanasından bahsederken,
bunun, Sünniliğin kendi içinden yapılabileceğini söylüyorum. Yoksa hariçten ve
nevzuhur(bid’at) mezhepler kuralım demiyorum. Sünniliğin çok erken dönemlerde
muamelata ilişkin, usul ve itikada ilişkin asıllarda boğulan
sol(eleştirel-yenilikçi) kanadının yani Rey Ehlinin:(Mutezile-Maturidilik,
Hanefilik, Malikilik) geliştirmiş olduğu metodolojilerin tekrar canlandırılması
ile yapılabileceğine inanıyorum. Çünkü, bin seneden beri İslam dünyasına egemen
olan muhafazakâr sağ kanat yani Hadis/Sünnet/Eser/Rivayet Ehli: (Hanbelilik,
Şafiilik, Eş’arilik, Tasavvuf), hem “Usul”ünde(Usul-i Fıkıh), hem de
“Asıl”ında(Kelam-Usuli’d-Din) önemli teorik/teolojik hatalar barındırıyordu. Günlük
yaşam (iman, ibadet ve ahlak) konularında Sünnilik, İslam’ı tamamen yanlış
yorumladı demiyorum. Ancak Sünnilik, siyasette “Şura-Ehliyet” yerine,
Saltanata/güce teslim olmada; Usulde kaynakların(Kur’an, Sünnet, İcma ve
İçtihat) hiyerarşisinde ve her birinin teolojik(Mutlakçı olarak)
temellendirilmesinde, Rey Ehli’nin itiraz ettiği ciddi sorunlar vardı.
Asıllarda, yani Allah’ın tasavvurunda(Adaletten-Hikmetten arınık Mutlak Güç),
Kur’an’ın mahiyeti(yaratılmış Kur’an yerine, “Kelam-ı kadim”) konusunda, Allah
karşısında Doğa’nın/Evren-Dünyanın konumunda(nedensellik veya her an her şeyin
mümkün olduğu), İnsanın iradesinin Tanrısal irade karşısındaki
konumunda(Eş’arilik/Cebir-Kadercilik) ciddi sorunlar vardı. Tasavvuf’un kolayca
Sünniliğe eklemlenmesinde(bireyin, mantıksal bilginin ve dünyanın
yadsınmasında/züht) Kur’an açısından ciddi sorunlar vardı. Bütün bu
maluliyetler ile Sünnilik, yine de İslam toplumlarını 19. Yüzyılın başına kadar
taşımış ve sonunda kurumsal ve siyasal olarak çökmüştür. Bu çöküşten sorumlu
olarak, kendi teolojisinin payını görmeden Batı’ya, Şeytan’a ve Gavur’a söverek
tatmin olmak, doğru olmasa gerek.
Seküler-Muhafazakâr yakın geçmişteki bütün siyasi
zevatın(Demirel, Ecevit, Özal) teveccühünü kolayca kazanan, kendilerini Sünni
kalıplara(amelde Hanefi, itikatta Eş’ari, tasavvufta/tarikatte Nakşi) göre
kolayca toplumun en dindarları -ve hatta “seçilmişleri”- olarak addedebilen
“içimizden” birilerinin, kolayca ABD(CIA) ile işbirliğine girip, İslam’a göre
aleni olarak “günah” olan bir sürü suçu(soru çalma, şantaj, kumpas…) kolayca
işleyip, modern mesleklerde en yüksek yerlere gelip sonunda da meşru siyasi
erke karşı başkaldırma cürmünü işlemesinin, millete karşı silah sıkmasının
yakın( Şah İsmail, Baba İlyas, Şeyh Bedrettin, Ot(s)man Baba…) ve uzak
örneklerini(cemel-sıffin-kerbela) tekrar hatırlamak zorundayız. Meclisin
bombalanmasına şaşıranlar, Ka’be’nin mancınıkla(taşla) bombalanıp yerle bir
edilmesi gibi, İslam toplumunun çok erken bir döneminde(sahabe arasında)
gerçekleşmiş siyasi bir kavga(iç savaş) pratiğinden geldiğimizi unutuyorlar. Bu
örneklerin “insan” olmakla(normal) mı; yoksa, şiddete teşne “Arap” ve
asker-göçebe “Türk” olmakla mı ilişkili olduğunu tartışmak zorundayız.
Gırtlağına kadar “Kitabına uydurma(akıl-gerçeklik yerine, kitapların/nassın
hegemonyası)”, “Hile-i şeriyye(donmuş şeriatın hegemonyası)” ve
“Daru’l-Harp(sürekli savaş kodunun hegemonyası ve birçok haramın mubah olduğu
itikadı)”na gömülmüş bir bilinçten böyle şeylerin çıkması neden yadırganıyor?
Yaşadığımız olaya benzer Osmanlı’daki yakın
pratiğini(taraftarlarınca Kutup-Gavs olarak görülen İlyas Baba, Otman Baba,
Şeyh Bedreddin…) darbe günlerinde rahmetli olan tarihçi âlimimiz Halil İnalcık
hoca şöyle tasvir eder: “Geleneksel toplumda halk üzerinde bu nüfuzları dolayısıyla
hükümdarlar, onlara yaranmaya, onları cami hatipleri yaparak (Fethullah’ın cami
vaazı olduğu hatırlansın. İG), şeyhlere vakıflar verip(Sayın Erdoğan’ın: “Ne
istediler de vermedik” sözü hatırlansın. İG) zaviyeler(Dershaneler hatırlansın.
İG) kurarak yandaş yapmaya çalışırlar(dı). Osman Gazî’den beri Osmanlı
hükümdarlarının bu yolla dervişleri kendi patrimonyal devlet sistemiyle
bütünleştirmeye çabaladıklarını biliyoruz. Dervişler, hanedanın gözünde otorite
ve egemenliğini meşrulaştıran en etkin araçlardır. Onlar, hükümdar egemenliğine
tanrısal desteği(te’yid-i ilahî)yi sağlayan kutsal kişilerdi. Araştırmalar
göstermiştir ki, gerçek bir Babaiyye/Vefaiyye halifesi olan Şeyh Edebali’nin,
Osman Gazi’ye ve ailesine sağladığı tanrısal te’yid, hanedanın kurulmasında en
önemli faktörlerden biri olarak anılmıştır.”(H. İnalcık. Osmanlı Tarihinde
İslamiyet ve Devlet. İst.2016. s.97).
Özetle, Fethullah’ın/Cemaatin mehdi inancına
dayanarak, takiyye yaparak, faaliyetlerinde bilgi kaynağı olarak ilham ve
rüyayı kullanması, muhafazakâr kitleyi rahatsız etmedi. Tasavvufun, alim-sufi
Mevlana/Mevlevilik örneğinde, Moğollarla işbirliğine girmesi; Şeyh/Fakih
Bedreddin ve Kutbu’l-Aktap Otman Baba, Şah İsmail, Baba İlyas’ın Osmanlıyı
titretmeleri örneklerinde mevcut otoriteye isyan etmeleri, görmezlikten
gelindiği halde; Fethullah’ta/Cemaatte işgal güçleri ile işbirlikçilik ve
isyanın birlikte kristalleşmesi/FETÖleşmesi insanları şaşırtıyor.
Cemaatte yaşanan dinsel “gerçeklik” ile bu gerçekliğin
“istikamet/hakikat” üzere olup olmadığı ayrı tartışma konularıdır. Benim
iddiam, bu gerçekliğin, büyük bir bölümünün köklerinin Sünni teolojide ve
tarihte barındığı-yattığı ve bunların “İslami/hakikat” olmadığıdır. Ülkemizde
Cübbeli Ahmet, Menzil Cemaati, Haydar Baş… figürleriyle somutlaşan
Tasavvuf/Tarikat; “Bin kişi ile emrindeyim Reis” diyen İhsan Şenocak, Nurettin
Yıldız, ve Ebubekir Sifil… figürlerinde kristalleşen “Kadızâdeliler” –teolojisi
değil- “zihniyeti”, mevcut Sünniliğin parçaları ve tezahürleri değil
midir?
Tasavvuf, -sanıldığının aksine- tarih boyunca
siyasetle daima iç-içe olmuştur. Bu durum, İslam’ın pür siyasal bir süreç
olarak doğması ile yakından alakalıdır. Bunlardan –tarih boyunca olduğu gibi-
yarın siyasal meşru otoriteyi tehdit eden illegal atraksiyonların gelmeyeceğini
kim garanti edebilir? Dinlerde bütün cinayetler, baskılar, tekfirler, zulümler,
insan harcamaları hep “Allah rızası” , “mutlak hakikat” ve “cennet/şehitlik”
adına işlenmiyor mu? “Adına” ile “uğruna” arasındaki farkın, çoğu zaman
ayrıştırılamadığını bilmiyor muyuz? Bundan kurtulmanın yolu hür düşünceyi,
eleştiriyi ve töleransı kanun/hukuk(Laiklik-Demokrasi) yolu ile garanti altına
almak değil midir? Samimi dindarların(!)(yeni Haricilerin/Selefilerin) muhtemel
zulmünden bizi kim kurtarabilir? Din ve teoloji tartışmalarında insanların iki
kez toleranslı ve müeddep-muhasibî olmaları gerekmiyor mu?
Fethullah’ın Dünyayı Müslümanlaştırma ütopyasının
teolojik kaynakları Sünnilikte mevcuttur. Bu ütopyayı “mümkün” gözükür kılan
teolojik unsurlar “Mehdilik” inancı, Eş’ari Kaderciliği ve Tasavvufun ilham ve
Rüyaya dayanan epistemolojisidir. Muhafazakâr kitlelerde bu inançlar hâlâ
etkindir. Sahih-i Buhari’deki “Mehdi”, Mesih ve Kıyamet alametleri(Fiten ve
Melahim) edebiyatını şimdiye kadar kim yadsıdı/sorguladı? Tasavvuf’u şimdiye
kadar Ehl-i sünnetin ana parçası olarak görmüyor muyuz? Takiyye, akide olarak
belki Şiilere hastır; fakat muhafazakâr politikacılarımız şimdiye kadar ona
başvurmuyor mu? Fethullah’ta yeni olan, “Takiyye”yi hor kullanmış olmasıdır.
Sünnilere göre “Şeyhu’l-Ekber” olan İbn
Arabi’nin “Fususu’l-Hikem”deki epistemolojisi başta olmak üzere(kitabın, tümü
ile Allah tarafından yazdırıldığını iddia eder), ontolojisi(Vahdet-i vücut),
iman ile küfür arasındaki derin uçurumu ortadan kaldıran ahlakı ve teolojisi
ile -“dinin içinde din”; hatta “dinin üstünde din”- olarak “paralel din”ini
reddetmeden, Fethullah’ın “Paralel Yapısı” –daha doğrusu paralel dini- nasıl
reddedilebilir? İbn Arabi’nin “Fütuhat-ı Mekkiyye”sinde ortaya konan “Cifr ve
Ebced” hesapları reddedilmeden, Fethullah’ın “Bir Dolar”larının sırrı nasıl
anlaşılır? Osmanlı Medreselerinin ilki olan İznik Medresesine baş müderris
olarak atanan İbn Arabi’nin muakkibinin Davut el-Kayseri olduğunu, Osmanlı’nın
“Derviş Devlet” olduğunu anlamadan “Fethullah”ı nasıl anlayacağız? Eş’ari
kaderciliği reddedilmeden, Fethullah’ın bütün başarısını Allah’a hamledip;
kendilerinin sadece ilahi lütuf ile “vesile” olarak seçildikleri iddiası/inancı
nasıl reddedilebilir? Allah’ın Amerika’yı İslam’a hizmete koştuğu inancı nasıl
reddedilebilir?
Yamalı bohçaya dönüşmüş yaşlı(1200 sene) eskimiş
Sünniliği, teolojik bir yapısökümüne uğratmadan(tecdit/update), Politik
Selefilik(Suud-İŞİD) ve Protestanlaştırılmış İslam( The Cemaat) ve Şia
karşısında salt politik kaygılarla “Sünni Aksı koruyalım” iddiaları boş bir
çabadır; hamasettir. Kur’an ve Sünnet’in mutlaklaştırılması ve dondurulması
ortak ilkelerine haiz olan “Selefilik”in uyuyan hücreleri, Osmanlı’da
“Kadızadeliler” ve daha sonra da “Vahhabilik” olarak uyanmıştı. Günümüzde ise
“IŞİD” olarak uyanmıştır. Nakşilik de, Osmanlı döneminde “Halidiye” kolunun
politik aksiyonerliği, Cumhuriyetin erken döneminde muhalefet olarak Said-i
Nursi aracılığı ile “Nurculuk”(Ş. Mardin) ve şimdilerde de “ FETÖ” olarak
aktüelleşmiştir. Bir Selçuklu şehri olan Erzurum’da doğup büyümüş olan
Fethullah, İbrahim Hakkı, Alvarlı Efe’den(Hazret-i Pir) beslendiği kadar, Said
Nursi gibi Nakşi kültürdeki Mehdiyet, Velayet, Kutup-Gavs ve İlham-Rüya
kodlarını da devralmıştır.
İslam’ın erken döneminde teşekkül etmiş olan
Sünniliğin “Rey Ehli”, Allah’ın(Kur’an) ve Peygamberin(Sünnet) vermiş oldukları
hükümlerin gerekçelerini-hikmetlerini sanıldığının aksine, maneviyattan,
huşudan -saygıdan asla kopmadan- tefekkürle(Rey-Nazar) arıyorlardı.
Mutezile’den Amr İbn Ubeyd (ö.144)’e “Kişi, ana rahmine düştüğünde, bir melek
gelir ve onun alnına ecelini, rızkını, şaki mi said mi olacağını(kaderini)
yazar.” hadisini getirdiklerinde Amr İbn Ubeyd: “Bu hadisin ravilerinden A’meş,
kezzaptır; onun için, bu hadis doğru olamaz. Velev ki, doğru olsaydı ve ben de
Hz. Muhammedin yanında olsaydım, ona karşı çıkardım; şayet bu hüküm, hadis
olarak değil de, “Ayet” olarak nazil olsaydı; o zaman Allah’a derdim ki:
“Bizden aldığın misak’a ters” diyebilmiştir. Ebu Hanife, içtihat yaptıktan
sonra kendisine “Sahih” hadis getirdiklerinde, rahatça: “Bu hüküm, peygamber
döneminde Medine’de geçerli idi; burada(Kufe) durum farklı” diyebiliyordu.
Sünniliğin Rey Ehli’nin(Mutezile, Hanefi-Maturidilik,
Malikilik), din konusundaki özgüveni bu derece korkunçtu. Oysa daha sonra
“Sünnilik” olarak kodlanan ve dinden düşünceyi büyük ölçüde diskalifiye ederek,
nassı (metni) perçinleyen “Hadis/Eser/Rivayet Ehli” (Hanbelilik, Şafiilik ve
Eş’arilik) ve üçüncü yüzyılda bunlara eklemlenen Tasavvuf, Allah’ın ve Peygamberin
sözlerini gerekçeli anlama yerine; onların sözlerini Allah ve Peygamber olarak
kişileştirerek, itaat etmeyi, boyun eğmeyi, teslimiyeti “Din” haline
getirdiler. Zihni, Kutsal ve Mutlak kişilere(Allah ve Peygamber)
kayıtsız(gerekçesiz) itaat etmeye alışmış kişi, kolayca kişi kültüne(Halife,
Mehdi, Şeyh, Gavs, Kutup, İmam, Lider…) boyun eğer hale gelmez mi? Oysa Allah,
neredeyse Kur’an’da her önerisinin sonunda: “Efela ta’kilun?, Efela
tetezekkerun/tetefekkerun?…” demiyor muydu? Tartışmalarda: “Burhanınızı
getirin”(2/111), “Rabbinizden size bir burhan gelmiştir”(4/174)… demiyor
muydu? Bu tefekkür, içinde imanın helavetini(helva) barındırmıyor muydu?
Selefiliğin huşuneti ile Tasavvufun anarşizmi ve
sululuğu arasında,-örneğin: Hz. Ali, Hasan-ı Basri, Muhasibî ve erken dönem
Mutezililerinde(örneğin: Ebu Duad, Amr ibn Ubeyd) olduğu gibi- “aklı başında”
ve aynı zamanda “maneviyatı/takvası” olan başka orta bir yol yok mudur? Uzun
tarihler boyu sürmüş ve yaygın kitleselliği olan dekadansları/çürümeleri görebilecek
gözleri ve keskin burunları olan düşünürler çıkarmamızın zamanı gelmedi mi?
“Gönül(Tasavvuf) Coğrafyamız” edebiyatı yaparken, halkımızın derin bir sezgi
ile gördüğü gibi bu “gönlün”, güzelliği kadar “ota da, b.k’a da konabileceği”
hatırlanmayacak mı? Gönlün bir özelliğinin de aynı zamanda “deli” olduğu
anlaşılmayacak mı? Maneviyatımızın mayalandığı kültürel iklim koşulları ve
“mayamız” üzerine düşünmek, neden müstehil olsun? Mayamızı, münhasıran Allah mı
çalmıştır? Yoksa biz faniler mi oluşturduk? Neden böyle gelmiş; böyle gitsin?
Kur’an’ın Araplarda yarattığı ıslah gibi, yeni kuşakların “Biz kimiz?” sorusunu
sorma hakkı ve sorumluluğu yok mudur?: “İman edenlerin Allah’ı hatırlamak,
kendilerine inen haktan dolayı kalplerinin saygı ile ürperme zamanı gelmedi mi?
Onlar, daha önce kendilerine kitap verilip de,- aradan uzun zaman geçtiği için-
kalpleri katılaşanlar(Ehl-i kitap) gibi olmasınlar; onların birçoğu fasık
kimselerdir.”(57/16). Bu soru ve uyarı, bundan bin dört yüz sene öncesinde
vahyin muhatapları olan müminlere yapılmadı mı? Bize(Sünnilik) kitap
verildikten sonra, aradan uzun zaman(1400sene) geçmedi mi? Nedir bu istiğna,
körlük ve bönlük?
Muhafazakâr Kemalistlerimiz, en güvendikleri “Mustafa
Kemal’in Askerleri”nin “Mehdinin Ordusu” tarafından kevgire çevrilmesinin
nedenini sorgulamayacaklar mı? Yeni-çerilerimizin -en azından bir kısmının-
Orduevleri’nde gününü gün ederek zevk-ü sefa peşinde koşmasının faturası olarak
“Hz. Hamza” rolüne soyunanlar tarafından, hallaç pamuğu gibi atılmalarının muhasebesini
yapmayacaklar mı? Darbe yapmayı alışkanlık-gelenek haline getirenler, bir gün
kendilerine de darbe yapılabileceği gerçeğini hâlâ görmeyecekler mi?
“Ordusunu yenemeyen millet, onuru hak edemez” öz-deyişini anlamamızın zamanı
hâlâ gelmedi mi? Umalım bu son teşebbüs, siyasette orduya bel bağlama yerine;
Demokrasinin faziletlerini milletçe keşfetmemizin miladı olsun.
15 Temmuz gecesi milletimizin bir kesimi, darbe
teşebbüsü başlar başlamaz banka ve süpermarket kuyruğunda iken; diğer bir kısmı
sokaklara çıkmış; sayın cumhurbaşkanımızın çağrısı ile de direniş
kitleselleşmiş ve vatan, millet, demokrasi, onur özgürlük uğruna bir
kahramanlık/destan yaratılmıştır. Demokrasinin çıtası, yeryüzünde görülmedik
bir şekilde yükseltilmiştir. ABD ve AB, bu süreç içinde çirkin yüzünü darbeyi
destekleyerek bir kez daha göstermiştir. Şimdiye kadar içerdeki kültürel
mağduriyetin bir figürü/kahramanı olan Sayın Tayyip Erdoğan, Batı’nın
Türkiye’ye/Demokrasiye saldırısının, yarattığı mağduriyetinin akabinde, haklı
olarak küresel düzeyde Demokrasi kahramanı figürlüğüne terfi etmiştir. Sayın
Erdoğan’ın, dünyadaki demokrasi teorisinde ve pratiğinde oldukça arkaikleşmiş
dört yılda bir başvurulan “Seçim/Sandık Demokratlığı” –hoş, onu bile
benimsemeyen, hazmedemeyen kesimlerimiz var- ayrı bir tartışma konusudur. Bu
arada, mağduriyetin, daima Kahraman ve Karizmatik Lider yarattığını(M. K.
Atatürk, Sait Nursi, Menderes, Özal, Erdoğan, Öcalan, Fethullah) görmek ve
mağduriyet yaratmamayı öğrenmek zorundayız. Kahramanlar, “iyi”dir; fakat daha
iyisi, kahramanlara ihtiyaç duymamaktır.
Muhalefette iken kitlelere ahlak/adalet vadeden
din/İslam, Ak Parti ve Cemaat iktidarı boyunca, -ayrı ayrı ve birbirileri ile
mukayese etmeden- bu vaatlerini yerine getirmede ne kadar başarılı olmuşlardır?
Bu zaafiyetin, şüphesiz Kapitalizmin, Sahip Olma’nın, Güç İstenci modunun
küreselleşmiş ve sistemleşmiş olması ile ilişkisi mevcuttur.” Yer demir, gök
bakır(teknoloji)” bir dünyada din, ancak bu kadar merhamet-adalet
üretebiliyor olsa gerek. Ben, bu zaafiyette Sünni kodun, zamanla yıpranmışlığı
yanında, taşımış olduğu teolojik sorunların da etkili olduğu kanaatindeyim.
Suçu direkt dine/İslam’a atmak yanlıştır. Şu sonuç da artık “Tüme varım” ile
çıkarılsın: Dinin siyasal aktörlerin bireysel vicdanında(iman, ibadet ve
siyasal ahlak) oluşunun ötesinde içgüdü, ihtiras, güç istenci ve sahip olmanın
arenası olan siyasette aleni söylem haline gelmesi ve bu süreçte dil olarak
içkin olması, siyaseti iç savaş, totalitarizm ve din sömürüsünün bataklığına
çevirmektedir.
Sayın cumhurbaşkanımız, 3 Ağustos’ta “Din Şurası”nda
yaptığı konuşmasında 1400 yıllık geleneğimizden istifade ederek dini
hayatımızdaki yanlışlıkların düzeltilmesi gerektiğini söylemesi doğrudur. Bu
düzeltme de, Sünniliğin erken döneminde boğulan “Rey Ehli”nin görüşleri dikkate
alınmadan bir şey yapılamaz. Sayın Erdoğan, düzeltme görevini İlahiyat
Fakültelerinin, ilmin, düşüncenin misyonu olduğu gerçeğini atlayarak, siyasi
erke bağlı bürokratik bir kurum olan “Diyanet’te olduğunu ifade ederek
muhafazakârlığını bir kere daha ortaya koymuştur. Bu görevi üstlenen Diyanet
ise, şuranın sonuç bildirgesinde “Sahih” hadis mecmualarındaki “Mehdi
Hadisleri”ni reddedemediği için Fethullah’ı ancak “sahte mehdilik” ile
suçlayabildi. Sayın cumhurbaşkanımız, Din şurasında yaptığı konuşmada:
“Fethullah’ın İslam’ın inanç ilkeleri, ibadet telakkisi ve ahlak düsturlarında
yaptığı tahrifat ve tahribatı, İslam’ın temel kavramlarına dair çarpıtmaları
tespit edilmeli ve bu tespitler “Fethullah’ın Günah Galerisi” adıyla kamuoyu ile
paylaşılmalı.” demişti. Şundan eminim ki, bu “Galeri” de kaynaklarda olmayıp
da, “Fethullah’ın kendisine mahsus çok az sayıda “tahrifat” ve “tahribat”
çıkacaktır. Büyük Sünni alimleri Sehavî ve Suyuti’nin, peygamberimizin
“ölmediği” iddiası, kitaplarında dururken( Suyutî, el-Havî
Li’l-Fetavi. Beyrut. II/327 vd); Fethullah’ın Hz. Muhammed’in Türkçe
olimpiyatlarına katılması iddiası veya onunla yakaza halinde görüştüğü
inancı/iddiası, nasıl “tahribat” veya “tahrifat” olarak nitelenecek?
Sonuç olarak, dini geleneğe karşı
–içeriğinden bağımsız olarak- insanoğlunun –ve de kızının- geliştirdiği başlıca
iki tutum vardır: 1- Kur’an geldiğinde müşriklerin sergilemiş olduğu,
bid’at(yaratıcılık/yenilik)’a karşı, katı muhafazakâr tutum. Yani atalarımızı,
tarihimizi, toplumumuzu üzerinde bulduğumuz hakikate sıkı sıkı bağlı
kalmak(26/74,31/21,43/22-23…). 2- Bu geleneğin, -Kur’an’ın yaptığı gibi-
organik, parça parça, tedrici, eleştirel, tefekküre –tekfire değil- dayalı,
yaratıcı yenilenmesi(tecid/update). Geleceğimiz, bu iki zihinsel tutumdan
hangisini toplumsal olarak tercih edeceğimize bağlı.
*İslami Analiz




