29 Şubat 2012 Çarşamba

POZANTI CEZAEVİ ÇOCUKLARINA MEKTUP- Cana Bostan -PEDOFİLİ VE FAŞİZM - Adil Okay


 “Bu topraklarda bir bebek doğduğunda kulağına fısıldarlar "adınla yaşa" diye. Sizi adınızla yaşatmayanlar bu topraklardan mı? Bu dünyadan mı? Onlar da insan mı?” Cana Bostan
Çocukların sınıfı yokmuş. Çocukların milliyet, dini, mezhebi, cinsiyeti. İnanmayın var. Vallahi var. Zorla giydirilen giysiler gibi, çocuklara zikredilen etiketler var. Zengin çocuğu, fukara çocuğu var.  Simit satan, ayakkabı boyayan çocuk var. Evi barkı olan çocuk, sokak çocuğu, yetiştirme yurdunda yetişmeye çalışan çocuk var. TMK mağduru çocuk var. Her gün şiddete uğrayan çocuk var. Satılan çocuklar.  Tacize- tecavüze uğrayan, zorla dilendirilen çocuklar. Oysa onlar doğduğu zaman dilsiz, dinsiz, kimliksiz, sınıfsız doğarlar. Çocuklar sarı renkli, beyaz, siyah tenli ve melez çocuklar. Hepsinin ortak yanı: Çocuk olmaları. Oynamaya, sevilmeye, korunmaya muhtaç olmaları.
Gencecik sol görüşlü çocukları sadece bildiri dağıttıkları için, “vurun komüniste- Kürde” diye uluyarak linç etmeye kalkan sapıkların yaşadığı bir ülke haline geldi Türkiye. “Hepiniz Ermeni’siniz, hepiniz piçsiniz” pankartının arkasında içişleri bakanı konuşma yaparak bu güruha cesaret veriyor. Linç girişimleri yetmez gibi, 12 Eylül zebanilerinin başvurduğu ve gelenekselleştirdiği “tecavüz-cinsel taciz”, ekilen nefret tohumları sonucu çocukları hedef almaya başlıyor. Devletin himayesinde olması gereken TMK mağduru çocuklar, bir diğer adla “taş atan çocuklar”, ‘devlet dersinde’, hapishanelerde taciz ve tecavüze uğruyor. Herkes dehşet içinde. Elbette ben de dehşet içindeyim. Ve öfke. Nasıl oluyor diyorum Pozantı halkı, “ilçemizde bu utanca yer veremeyiz” deyip ayaklanmıyor, cezaevini taşlamıyor. Biz 12 Eylül öncesi “kurtarılmış mahallelerimizde” fuhuş yaptığı saptanan evleri tahliye ederdik. Bırakınız pedofili- çocuk tacizini, yetişkin kadınların satılmasına da karşı dururduk. Nasıl olur da diyorum insanlar empati yapmaz, adalet bakanlığının önünde birikmez. İHD Mersin şube başkanı Ali Tanrıverdi ile konuyu görüşüyorum, ‘Çabalarımız sonucunda konunun üzerine gidildi” diyor. Basın ve İHD konuyu dillendirince, Adalet bakanlığı mecburen müfettiş görevlendirdi.
Bir zamanlar, F tipleri yokken, mahpushanelerde devrimcilerin etkisi-insiyatifi vardı. Adli mahkumlar ve çocuk mahkumlar solcu mapusların sayesinde bahar yaşamışlardı. Koğuş ağalığı, taciz, işkence ve talan, solcular sayesinde sona ermişti. Bizim seçilmiş ‘koğuş mümessillerimiz’ sevgi dolu, melek gibi insanlardı. (Örneğin benim yattığım Adana cezaevinde temsilci seçilen Turgut Tüksoy bu gün hâlâ hak-hukuk-adalet diye çalışmaktadır.)  demem o ki, o dönemde, birçok yanlışa ve eksikliğe rağmen, solun bir ortak aklı - terbiyesi vardı. Tacize, tecavüze, işkenceye karşı çıkmak gibi. Ama 19 Aralık “hayat söndürme operasyonundan” sonra hapishanelerde yeniden devletin, mafya şeflerinin, çapulcuların ve sapıkların hakimiyeti başladı. Sonuç Pozantı cezaevinde çocuklara tecavüz ve taciz. Ve işkence.
Elbette bu yeni değil, ilk değil. Bu gün hâlâ, “uygar batıda” bile kadınlara yönelik taciz -  tecavüz haberleri alıyoruz. Pedofili, dünyada bilinen ve devam eden bir dram. Kadınlar (ve duyarlı erkekler) yılardır buna karşı örgütlü biçimde mücadele ediyorlar. Ancak burada konumuz çocuk.  Hapishanede ‘devletin himayesinde’ olan çocuklarımız.
Şükrü Argın’ın çok tuttuğum bir saptaması var: “12 Eylül edebiyatın kaldıramayacağı kadar ağır bir gerçeklikti”. İşte bu olay da bir yazıyla- raporla açıklanamayacak kadar trajik. Bu çocuklar “Devlet dersinde” yaralanan çocuklar. Ve bu öyle bir yara ki ömür boyu kanayacak. O çocuklar bu kanayan yaralarla büyüyecek.
Dünyada en çok çocuk pornosunun izlendiği ülkelerden birinin neden Türkiye olduğu sorusunun cevabı, çocukları linç etmek ve ellerine geçse tecavüz etmek için sıraya giren bu sapık-faşistlerin giderek çoğalmasında ve bunların kimi ‘devlet büyüklerinden’ destek görmelerinde aranmalıdır.
Sabah akşam ant içerken bu gerçekleri de düşünmek gerekiyor.

POZANTI CEZAEVİ ÇOCUKLARINA MEKTUP
Hani tarlalara kuşlar gelmesin diye korkuluk koyarlar ve bazı kuşlar yuva yaparlar o korkmaları umulan korkuluğun şapkasına. Korkuluklar neden insana benzer ve siz çocuklar neden bu kadar benziyorsunuz "bazı" kuşlara? Nasıl da aldılar sizi sokaklardan! Bütün dışarılar içeride şimdi...
İnanır mısınız, Van Çocukevi kapatılmış?
İnanırsınız; oradaki çocuklar da inanmış çünkü..
Sonra bir gecede büyüyüvermişler; oyun yasaksa, çocuk olmanın anlamı ne ki?
Başka kentlerde başka çocuklar var; bağıra bağıra istop oynuyorlar. Top havadayken bir çocuğun ismi haykırılıyor uzun uzun. Sizin isimleriniz neden böyle kısa: H.K. Ş.A. A.K.? Tıpkı N.Ç. gibi: hani büyükler saklambaç oynarken kaybolan bir çocuk vardı ya...
Oysa bu topraklarda bir bebek doğduğunda kulağına fısıldarlar "adınla yaşa" diye. Sizi adınızla yaşatmayanlar bu topraklardan mı? Bu dünyadan mı? Onlar da insan mı?
Daha dündü; belki de kâğıttan uçak yapmayı yeni öğrenmişti ama kâğıttan olmayan uçaklarla vurdular onu Uludere'de. Daha dündü; belki annesi bir masal anlatmıştı "gökten üç elma düşmüş" diye ama gökten düşen elma değildi o gece Uludere'de.
Otlattığı havyanlar vardı Ceylan'ın; bir patlama oldu. Diyarbakır'da üç karakolun arasına sıkıştı çocukluğu. Bedeninin parçalarını ise annesi topladı. Klee'nin "Tarih Meleği" gibi bakan gözleri kaldı hafızamızda. Bir felaketi izliyordu sanki o da; bir yıkıntılar yığınını...
O yıkıntılar yığının arasında çocuklarının kemiklerini arayan başka anneler de vardı. Her gün aradılar, en çok da cumartesileri...
Bunlar masal değil. Hiçbir masalın kötüleri bu kadar kötü değil. Ne var ki sizin kanınız mürekkep oldu tarih-yazıcılarının kalemlerine. Yazmak da yazmamak kadar utandırıyor şimdi. Aynı zihniyetin pay sahibi olduğu olayların mağduru olan siz çocuklara "yalnız değilsiniz" diyebileceğimiz bunca acının birikmiş olması nasıl da utanç verici.
Sizin bedeninize dokunan ellerin tokalaştığı başka eller var ki; nicelerinin sırtı o ellerle sıvazlandı.
Ne çoklarının ağzını kapadı o eller; ne çoklarını boğdu. Sizinle hemhal olmanın bütün yollarını tıkadılar, duvarlar ördüler. Belki de o duvarları yıkmak için bir taş almalı insan eline; ruhunu kurtarmak için fırlatmalı bütün gücüyle... (CB/HK)
* Cana Bostan, Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü Doktora Öğrencisi.

--

15 Şubat 2012 Çarşamba

KARA KUTU – AHMET BÜKE

Tavandaki ışık büyüdü.Güneş doğdu sanki içeriye.Döşek ısındı,kan yürüdü içimde.Yanar mıyız acaba bu sıcaktan?Bunca kar varken,çığ ve buz topu doğmuşken yollarda,nasıl olacak?Komşular nem koydu dudağıma:iki nokta su,iki serin çocuk,iki damla çeşme suyu.

“Uyan oğlum.”
“Ağlasa geçecek.”
“Vur dizlerine.”
Gözlerimi açtım:annem köşede çökmüş,yanında iki halam.Gülüyorlar.Annem gülüyor,büyük halam sarılıyor ona,küçük halam gözyaşını siliyor ikisinin.Sonra elini göğsüne bastırıyor.
“Çok şükür ablam,”diyor.
“Çok şükür,bu günleri  gördük bak.Şimdi yeri yuvası belli.Değil mi ablam?Hemen köyün yukarısında artık.Atasının,dedesinin yanında.Sabah kalk,çocukları okula yolla,yemeği koy.Doğru git yanına abimin.”
Gözümdeki kar çözülüyor iyice.Kendime gelince amcaoğlunu gördüm.Yamacımda.Bana bakıyor.
“Hadi kalk. Dolaşalım bi.Açılırsın.”
Kalkınca elini koyuyor belime.Daldaki yaprağım.Kar var üstelik hala bende.Düştüm,düşeceğim.
Annem beni görünce koşuyor yanıma.Tutmaya çalışıyorlar ama dinlemiyor kimseyi.Elimden tutuyor.Koridora çıkarıyor beni.Konu,komşu hep orda.Yere diz çöküyor.Beni de çekiyor yanına.
Karşımızda bir bisküvi kutusu: Filli Kaymaklı: şöyle yazıyor kartonunda (doğadan buğday,mis yumurta,en temiz sütler el değmiyor bizde,her şey sizin çocuklarınız için mikropsuz ağrısız bisküviler arasında kaymak özenle yapıldı sütü kaynattık taşırmadık güğümden pençelerimiz sineklikli ayranımız karasız ellerimizi yıkadık her karardan sonra her “iş” sonrası dua ettik büyük kitaplara el koyup iki bisküvi arası en leziz en temiz en yüce kaymağımız yiyiniz sizin çocuklarınız)
O kadar yazıyor ki anneme rağmen okudum hepsini.Koridorda konu komşu.Susuyorlar. “Bak” dedi annem.Açtı kartonu.Uzandı.
“Bak,bundan tanıdım.Bilemezsin,dediler.Bekleyeceksin,hükümete gidecek bunlar.Ama ben bir baktım çukura.Görünce tanıdım.”
Annem yırtılmış ve delik deşik ve kara bir şalvarı elinde sallıyor.Gülüyor hem.
“Babanın bu.Geldiler aldılar ya.O sabahtan aklımda.Hiç unutmadım ya ben.Çukurda görünce çamurun içinde,kemiklerin yanında…”
Annem ellerini başına vurunca aldılar,götürdüler içeriye.
Kara şalvar düştü önüme.Aldım,kutuya koydum.Bisküvi kutusunda babam.
(Allah çok büyük.Çok büyük Allah.O dokundu büyük dedem oldu.Dağlar oldu.İnsanlar oldu.O dokundu babam oldu.Babamdan ben oldum,yedi damla olduk.Sonra annem ocağa aş vurdu.Allah dokundu beyaz bir taksi oldu.Köyün yoluna dolandılar.Kapımıza kadar geldiler;babamı aldılar.Bir kalenin içine götürmüşler.Gözünü bağladılar,gözünü açtılar soru oldu.Allah dokununca kelimeler varmış çünkü önce böyle havada uçuşan kar gibi yan yana gelince yapışınca sorgu olmuş babama çok kızmış o kelimeler yan yana gelince ateşteki maşa gibi kızarmış sonra babamın gömleğini yırtmışlar gözünü bağlamışlar yine iki koluna girip yerde ayakları kan içinde buzda toprakta çukurun yanında çukur çukur kuleleri tersine çevirip en derin kuleleri toprağa batırıp çukur yapmışlar.Allah o kadar büyük ki annem buldu işte babamı)
Amcaoğlu götür beni.Karşı tepeye.Sigara içtik sonra.Ardımız mezarlık:ata yurdu.Önümüz köy:anam,kardeşlerim,konu komşu orada…

Taraf Kitap Eki,şubat 2012

13 Şubat 2012 Pazartesi

“ BİRİ ” HAKKINDA - Hasan Gürkan

Ben kalemimden çıkan bütün yazıları kendime yazdım. Bir yanım kopmaz karmaşık bağlarla geçmişime bağlı. Geçmişimi yıktılar, üzerinde tutunamıyorum. Öbür yanım geleceğim; yok.

Geçmişim on altı-on yedi yaşlarımda başlıyor.Daha öncesinin köklü bir reddiyesi olarak giriyor hayatıma.Bütün benliğimi saran büyük ve lekesiz bir adanış.Hayatımda bu adanışın dışında her şey tali ve ihmal edilebilir oluyor.Yeniden doğuyorum.

Erkek biçimlenişim,taşralıklarım,zaaflarım,çirkinliklerim, -bütün zamanların en doğru ve  şaşmaz ideolojisi önünde – ufalıyor,küçülüyor,zavallılaşıyor,ama yok olmuyor.Kendi temellerimle,yapılanmamla çatışma “ biri” olmaktan kurtulma yerine uzlaşmayı,yok olmayanı yok saymayı  tercih ediyorum.Bu benim ilk büyük aldanışımdır.



Artık  “bu tarafta ve bizim saf ta” yım. Ev,aile,çocuk,meslek gibi ‘dünyevi’ meşgaleler   başkalarının  işi.Hayatımın sonraki dönemine rengini veren  bu hercümerçte  iradem ne kadar rol oynuyor,ne kadar birey olabiliyorum? Yolun bütün doğrultuları sanki kendimin dışında oluşturulmuş. Şiiri, türküyü ve çiçekleri sevme yeteneğimi korumaya çalışıyorum.Öte yandan bir kavga adamı olarak beğeniliyor ve seviliyorum.O soluksuz koşturmaca da durup geriye bakacak zamanım ve cesaretim yoktu.Başka hiçbir yerde bulamayacağım dostluklar,öfkeler,aşklar,acılar, arkadaş ölümleriyle gelen kahırlar yaşadım,Dünyanın bütün haksızlıkları,çirkinlikleri gözüme sinek gibi görünüyordu. “Her mil-i bahride dostum ve düşmanım var” dı. 

Şimdi kopmak istediğim geçmiş,bu geçmiş değil.O dönemde yıllar süren, kendime dair bir yanılsamadan kurtulmak istiyorum.Kendi çapıma,derinliğime dair önce kendimde sonra yakın ve geniş çevremde var olan ,benim durmadan beslediğim zehabı yıkmalıyım: 

Hasan yoldaş sen, hep vasatların biçimlendirdiği,hep güdülmüş,sürüden “biri” idin .Üyesi olduğun cemaatte hiçbir zaman yalnız kalmayı,diğerleri tarafından reddedilmeyi,lanetlenmeyi tam olarak göze alamadın.Her çatışma,her ayrılık noktasında  zemzem kuyusuna işememenin ince yollarını aradın ve buldun. 

Sonra kabenizi yıktılar ,ayağının altındaki zemin kaydı.Hala karar verici soruyu adam gibi soramıyorsun,ellerin titriyor.Her defasında bahaneler  buluyorsun.Ya “biri” olduğunu kabul et,yahut “biri” gibi yaşama! Soruyu süründürmek neyi değiştirir. Sünepelik. Geleceği manasız bitmez tükenmez tekrarlarla yaşamaya boyun eğme  hali. İğretilik bir yanı geçmiş olan “biri” nin, öbür yanının adı.Çürüme.Uzun yavaş yavaş,uyuşuk bir ölüm. 

Şimdi var gücünle kollarına atıldığın bir sevdaya tutunmaya çalışıyorsun. Gözlerin hakikatin ve ışığın kaçağıdır.Neden “büyü bozulduğunda…” diye başlayan cümleleri tamamlayacak cesaretin yok? Eylemin bizatihi kendisi sade,sessiz ve vakur.

1993 kış Beşiktaş


1 Şubat 2012 Çarşamba

SÜKÛNET İÇİNDE BUDAMIŞTI GÜLLERİ- hasan gürkan

Hiçbir şey olmayacakmış gibi sükûnet içinde budamıştı gülleri
O gün hava nasıldı?
Canına kıymadan önce neden gül budamayı seçmişti, bilmiyorum.

Herkes yattı. Dışarıda kar yağıyor,telaşsız,yumuşak.Faulkner’i sükuneti ve seni düşünüyorum.Güller derin ve çaplı bir iç hesaplaşmanın çocuğuydular.Sükuneti yazarın yüzüne onlar nakşetti.Sense gözlerine bütün acıları kuşanmış, olmayacak bir duaya amin demektesin. 

Ağzın tam bana bir şey söylemek için açılmışken kayboluyor. Önümdeki karlı pencereye binlerce gül abanıyor. Hepsinin bir birinin aynı gözleri var. Taa içime bakıyorlar. Ne sevinç,ne hüzün,ne öfke.Faulkner’ın  kitapların arka kapaklarından tanıdığım yüzünü hatırlamaya çalışıyorum,beceremiyorum.Bu binlerce göz bana yazarın kendine sorduğu sorunun cevabı olarak bakıyor.Elimi uzatıp birine dokunuyorum,yüzün oluyor.Hayır sesin oluyor.Değil aklının sevgiye sarmalanmış ışığı oluyor.Keşke beni yutkunmadan sevmeyi becerebilseydin. 

Nicedir yorulmayı unutmuştum. Bu gece içinde senin olduğun doygun yorgunluk düşleri kurmaya çalışıyorum. Aklım ve havsalam kan ter içinde. Yıpranmış,üzülmüş urganlarla boğulmak istemem.Ferahlığın bir kenarını güve yemiş gibi.Yapış yapış şekilsizlikler daha başlamadan bozuyor düşlerimi.Dışarıda karın yağışı gibi telaşsız yorgunluğa muhtacım.

Anlamadınız,gebeş rahatlıkları sevmem.
Anlamadınız,sorulan her soru cevabı verildikten sonra soruluyor.