Sevan Nişanyan: 8,5 yıl daha
hapis yatacağım; devlet keyfimi bozamaz
'Hodri Meydan Kulesi'yle kendi cumhuriyetimi ilan
ettim'
Cezasını onamasının ardından
hakkında 11,5 yıl kesinlemiş hapis cezası olan Sevan Nişanyan, beş buçuk
yıllık bir ceza daha alacağını söyleyerek, 8,5 yıl daha cezaevinde kalacağını
söyledi.
Nokta dergisinden Fatih Vural'a konuşan Nişanyan,
"Birkaç gün içinde sanırım açık cezaevine geçeceğim. Fakat şu anda açık
cezaevi haklarından yararlanıyorum. Dolayısıyla üç ayda bir hafta izin hakkım
var. Epey de iyi geldi. Her şeye rağmen devlet, keyfimi
bozamaz!" dedi.
Aydın Yenipazar Kapalı Cezaevi’nde
tutuklu bulunan Sevan Nişanyan’ın daha önce onanan 6 yıl 6 ay hapis cezasıyla
birleşince toplam infaz süresi 11 yıl 1 aya çıktı. Nişanyan, Kültür ve Tabiat
Varlıklarını Koruma Kanunu’na (KTVKK) muhalefet gerekçesiyle 2 ayrı davadan
verilen 4 yıl 2 ay ve mühür bozmadan ötürü 5 ay daha hapis yatması
öngörülüyor. Sevan Nişanyan, 2 Ocak 2014 tarihinden beri cezaevinde...
Nokta dergisinden Fatih Vural'ın
Sevan Nişanyan'la yaptığı söyleşi şöyle:
Devletin
Sevan Nişanyan’la derdi, 1996’da onun Şirince’yi keşfetmesiyle mi başladı?
Benim otoriteyle savaşım, 1960’lı
yıllara gider. Hiçbir zaman ahmak, akılsız otoriteyle başım hoş olmadı.
Otoriteye sırf emrettiği için boyun eğmek gerektiğine hiçbir zaman inanmadım.
Sorgulanmayan bir hayat, insana değil, sürü hayvanına özgüdür. Bunu da hiçbir
zaman onuruma yediremem. Ortaokuldan beri gerek kurumların, gerekse devletin
aptallığını sorguladım ve mücadele ettim. 1980 öncesi dönemde, sol hareketin
içinde bulundum. Oldukça da farklı fikirler ileri sürdüm.
Ne gibi
mesela?
1978-79 gibi, Fransız, Rus ve Çin
devrimlerinin analiz edilmesi sonucu devlet otoritesinin nasıl yıkılacağı,
tahrip edileceği konusunda epeyce fikir yürüttüm. Soldan kendimi erkenden
kurtarmayı başardım. Fakat temel yaklaşımım değişmedi. “Girme artık bu lüzumsuz
adamlarla kavgaya” desem de, kendimi zapt edemiyorum. Ahmakla mücadele etmek,
kendine saygı duymanın şartıdır.
İlk zulümle askerde karşılaştım
Devletle ilk
defa ne zaman karşı karşıya geldiniz?
1986’da askere gittiğimde, Ali
Nesin’le beraber 42 yıl hapis istemiyle yargılandım.
Gerekçeleri
neydi?
Türk ordusunu isyana teşvik etmek,
bölücülük ve komünizm propagandası yapmak, komutanlara hakaret gibi bir dizi
gerekçeyle yargılanmıştım. Bizi bir daha salmak istemiyorlardı. O dönemde
Türkiye kamuoyunu haftalarca meşgul etti. Cumhuriyet gazetesinde Ali ile
birlikte günlerce manşet olduk. Aziz Nesin işin içine girdi. Yani mücadelem
bilinenin aksine Şirince’yle başlamadı. Tam tersine, Şirince’de yeni bir sayfa
açmak istemiştim. Kavgalardan yorulmuştum. Daha yapıcı olmak istemiştim. Kitap
yazmaktı niyetim. O dönemde de gezi kitapları yazıyordum. Şirince’de
yaşadıklarımız bize gösterdi ki bu kavgadan kaçamazsın.
Şirince'nin 32 yıldır imar planı yok
Bunu nasıl
gördünüz?
Burası, dünya güzeli bir köydür.
Burada inşaat yapma gibi bir fikrimiz hiç yoktu. 1983 yılında Şirince’yi sit
alanı ilan etmişler. Yasaya göre sit alanı ilan edilen yerde koruma amaçlı bir
imar planı yapılması gerekiyor. Bunu bir türlü yapamamışlar. 32 yıl oldu; hâlâ
daha imar planı yok. Çivi çakmak bile yasak! Çünkü mevzuat belli değil. Devlet
seni şuna teşvik ediyor: “Ufak çaplı suç işle. Biz görmezden gelelim.”
Hızla yıkılmakta olan tarihi bir
köyde güzel ve pratik bir şey yapılabilir deyip, insanlara güzel bir şey
yapmalarının zor olmadığını anlattık. Bu evleri eskisine uygun yapmak hem
mümkündür, hem ucuzdur. Hem de getirisi daha fazladır. Çünkü köy, turizme doğru
gidiyordu. Bunu kanıtlamak için bu işe giriştik. Umduk ki devlet bunu ya fark
etmez ya da “Bu adamlar güzel bir şey yapıyor” diye kabul eder yaptıklarımızı.
Türkiye'de 3 milyon köle var!
Neden kuşku
duydular sizden?
Orada şu tür kuşkular devreye
giriyor: “Bu adam, hem Ermeni, hem devletle başı derde giren biri, hem de sivri
konuşuyor. Sakıncalı, bu adama kolaylık gösteremem. Yasaları uygulayıp ona
karşı gardımı alayım.” Devlet memuru dediğin, korkar. Kapıkulu, köle olmuşlar
tarih boyunca. Köle, onu insan yapan yüksek değerlerden yoksun olan mahlûk
demektir. Eylemlerini vicdanı ve aklıyla yönetebilecek durumda olmayan,
korkusuyla ve çıkarıyla yönetme durumunda olan kişidir. Türkiye Cumhuriyeti de
üç küsur milyon köleden oluşur! En yukarısına kadar! “Üste doğru gidersek bazı
şeyleri çözeriz belki” diye düşündük. Dehşetle farkına varıyorsun ki hepsi
zombi, hepsi köle!
“Kölelik
hiyerarşisi”nin tepe noktası neresi? Ya da orası mücerret bir yer mi?
Vallahi Kafka’nın Şato’sunda olduğu
gibi en zirveyi çözemiyorsun, oraya ulaşamıyorsun. Başbakana gidiyorsun,
“Elimiz kolumuz bağlı. Ne yapalım?” diyor. Kadastro memurundan Cumhurbaşkanına
kadar aynı insan tipi… Matrix gibi!
'Aslına uygun yapalım dedik, kötü olduk'
Şirince’de
bürokrasi ilk kez nasıl karşınıza çıktı?
1992’de geldik Şirince’ye. Eski eşim
Müjde, benden önce buradaydı. Yarı yıkık, yüz senelik bir evimiz vardı. Burası
Ege. Yazın çok sıcak olduğundan dışarıda oturacak bir yer, sundurma
gerekiyordu. Öyle bir yer yapalım ki yüz yıldan beri bu evin bir parçası gibi
olsun istedik. Komşu köylerde yıkılmış evlerden kayrak taşı taşıdık. 12
metrekarelik gölgeliğimizi yıktılar. O tarihte de köyde bir mezbeleleşme süreci
yaşanıyordu. Aynı anda kırka yakın inşaat yapılıp ucube apartmanlar dikilirken,
gelip bizimkini yıktılar.
Neden?
Çünkü köylünün yaptığı kurnazlıkları
ben beceremiyordum. Geldiklerinde onlara yalvarmıyordum. Artı, adam benimle
nasıl muhatap olacağını kestiremiyordu, Ermeni olduğum için. Kötü bir niyeti
yok. Senden korkuyor. Kırmızı tuğladan yapılmış apartmanı görmüyor, benim
aslından daha iyi olsun diye emek verdiğim küçücük sundurmamı yıkıyor. İş,
burada başladı.
'İlk hapisten sonra özerklik ilan ettim'
Sonra?
Başta sadece kendi evimiz vardı.
1997’de ilk kez başka bir evi onarma işine giriştik. Bir arkadaşımıza ev
yapalım diye giriştik, ama o arkadaş caydı. O cayınca “Bu evi yapar satarız”
diye düşündük. Ondan da vazgeçtik, çünkü onun hemen yanından Ali Nesin bir ev
istedi. İş büyümeye başlayınca bir konaklama tesisi fikri ortaya çıktı.
İkinci evi yaparken, daha ağır
uygulamalarla karşılaştık, 1997-98’de. Muhtara danıştığımızda “İzin falan
alamazsın. Çabucak bitir. Fazla da belli etme kendini” dedi. Her şeye rağmen
İzmir Anıtlar Kurulu’na gittim. Yaptığım işin, onların kuruluş felsefesine
uygun olarak köy de bir dönüşümün başlangıcı olabileceğini söyledim. Olay,
eskinin korunmasından ibaret değil. “Eski usta bugünün koşullarına uygun bir ev
yapsaydı, ne yapardı?” sorusuna cevap arıyoruz. Çünkü Şirince’deki eski evlerin
alt katı ahır, hela da dışarıda. E bugün kimsenin hayvanı yok, hela dışarıda
olmaz. Bunu nasıl çözeceksin?
Mimari bir
açılım yapmayı önerdiniz devlete…
Aynen öyle. “Ama Sevan Bey, mevzuata
aykırı” denildiği vakit, ağzımı bozarım ben. Gelip mühürlemeye kalktılar. Her
türlü makul çözümü denedik. 2001-2002 arasında hapse girip çıktıktan sonra
özerklik ilan ettim! Devlete, “Seni tanımıyorum kardeşim!” dedim.
Ve direnmeye
karar verdiniz…
Evet. Buna bir anda karar
vermiyorsun. Mücadelen seni bir yere doğru götürüyor. Bütün bu süreçte karşı
tarafın aktörleriyle kişisel ilişkilerimi hep iyi düzey korudum. Şahıslarla
işim olmaz.
'Yaptığım 49 bina yasadışı'
2001-2002’de
hapis yattıktan sonra Şirince’de ne tür hamlelere giriştiniz?
Şirince’de bugün elli beş tane güzel
bina varsa ellisini ben inşa ettim. Bir tanesi hariç, kırk dokuzu yasadışıdır.
Yirmi üç tanesinin yıkım kararı vardır. Yerli turistlerin “Aaa ne güzel bir
eski konak” dedikleri yerlerin çoğu, benim yeni yaptığım binalardır. Köyde
yıkılmış sokak fırınını yeniden yaptık, “Şirince’nin korumaya değer tarihi
eserlerinden birisi” olarak tescil etti, devlet. (Gülüyor) Köyde yıkılmakta
olan evleri onarmaya başlayınca bir sürü insandan talep geldi. Kendime ait
olmayan bir sürü evi de onardım. 1997-2004 arasında, Şirince’nin eski dokuyu
ayağa kaldırmaya yönelik işler yaptım. Bu da Şirince’ye ilginin doğmasına
önayak olduk.
Şirince’de bir şey yapmak giderek
imkânsız hale geldi. 2005-2006’da Şirince’nin dilini kullanarak yeni bir köy
yapma sevdasına düştüm. Şirince’nin etrafındaki bağ evlerini görünce hep içim
giderdi. Sonra sekiz, dokuz tane bağ evi inşa ettik. Yani Şirince’ye bağlı bir
mezra inşa ettik. O sırada devletin gözü hâlâ üstümüzde; ama bir ateşkes vardı
aramızda. 2004-2009 yılları arasında bana bulaşmadılar.
AK Parti’yle
mi alakalıydı bu?
Olabilir. O dönem, her yerde
iyimserlik rüzgârları esiyordu. Burada da pratikte bazı şeyler çözüldü ümidine
kapıldık.
'Taraf'ta yazmaya başlayınca,
Ergenekon'un hedefi olduk'
Görüyorlar;
ama görmezden mi geliyorlardı?
Evet. Jandarma komutanı gelip “Ya
Sevan Ağabey, bir ana önce bitir şu inşaatı. İşlem yapmıyorum; ama soru
işitmekten bıktım” diyordu. 2009’da Taraf gazetesinde yazmaya başladığımda,
Ergenekon bağlantılı birtakım çevreler savaş açtılar. Hükümet ve Cemaat tarafı
ise bunu önlemek için hiçbir adım atmadı. Anladığım kadarıyla bir müddet beni
gönülsüz ve korkak biçimde korudular. 2009’da Taraf’ta yazmaya başladığımda
şunları duydum: Şener Eruygur, yirmi üç defa mı ne, İzmir’e gelmiş ve her
toplantıda da benim adım geçmiş.
Bakan: Bu kuleyi bayramda açma
Nasıl geçmiş
adınız?
O toplantıya katılanlardan duyuyoruz
ki “Sevan Nişanyan’ın vatan hainliği faaliyetleri, İzmir için bir
onursuzluktur” fikri defalarca anılmış. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin il
başkanı bir zat, İl İdare Kurulu’na, aleyhime bir sürü önerge getirmeye
başlamış. Bir baktık ki 2010 yazında yirmi üç tane yapı için yıkım kararı
alınmış ve İl Genel Meclisi’nde onaylanmış. Vali de yıkacaklarını söylemiş.
Yeni Asır gazetesinden bana
geldiler. “Böyle palavralara karnım tok. Buna ne cesaretleri ne de güçleri
yeter. Ruhlarındaki vandalizmi yansıtmaya çalışıyorlar” gibisinden bir açıklama
yaptım. Hemen Vali Bey’e yetiştirmişler. Moda tabirle “Yı-ka-ca-ğız” demiş.
Bana gelip sordular, “Yı-ka-maz-lar” dedim, onların diliyle. Hatta bunu
kanıtlamak için bir de kule dikeceğimi söyledim. “Bir kule yapacağım ve kol
gibi girer Vali Bey’e” dedim. Bunu apaçık söyledim; ama yazmadılar.
Yedi haftada Hodri Meydan Kulesi’ni
yaptım. 2010’un Cumhuriyet Bayramı’na denk getirmeye çalıştım; ama Ankara’da
sevdiğim ve üst düzey diyalog içinde olduğum bir bakan, “O kadar üstlerine
varma. Cumhuriyet Bayramı’nda açma bu kuleyi” dedi. Bakanın isteğiyle alttan
aldım ve 6 Kasım’da büyük bir törenle açtım.
'Hodri Meydan Kulesi'yle
kendi cumhuriyetimi ilan ettim'
Bu kulenin
metaforik anlamı nedir?
“Zalimin aczini görmek ve göstermek
için inşa edildi” diye yazdım. Kulelerin görmek ve göstermek gibi çift işlevi
vardır. Kule bir tarassut (gözlem) yeridir, çıkar ve etrafa bakarsın. Bu
yönüyle bütün vadiyi görür ve güzel bir kuledir. İkincisi, kendini gösterme
aracıdır. “Ben varım ve buradayım. Sıkıyorsa gel” anlamındadır.
Hodri Meydan
Kulesi, Sevan Nişanyan’ın kendi cumhuriyetini ilan edişi anlamına mı geliyor?
Evet, bir bakıma öyledir; ama
herkesin bunu yapması lazım. Herkes kendi imkânları ve şartları çerçevesinde
Hodri Meydan Kulesi’ni dikmeli! Yani “Hodri meydan!” diyebilmeli! Türkiye’de de
eksik olan şey, Hodri Meydan kuleleridir. Herkes manevi bir kule dikebilmeli!
“Burası benim sınırım. Buradan öteye geçemezsin. Burada dur” demeli. Bunu
yaptığın zaman Türkiye medeni bir ülke olur. Kule, bir kişilik simgesidir.
'Hodri meydan dersen devlet korkar'
Siz, “Hodri
meydan” deyip kuleyi inşa edince devletin buna cevabı ne oldu?
Korktu. Sen “Hodri meydan” deyince
devlet korkar! Arkadan dolaşıp pusu kurar. İşte şimdi girdiğim hapis de Hodri
Meydan Kulesi’ne verilen bir cevaptır.
Kulenin
ardından neler yaşandı?
Yıkım kararlarını uygulama safhası
geldi. İzmir tarihinde benzerine az rastlanan askeri bir operasyon planladılar,
Şubat 2011’de. Bizim buradaki bütün binalarımızı yıkmaya karar verdiler. “Bunun
kan dökülmeden yapılabileceğini sanıyorsanız çok yanılırsınız. Ben ölürüm, ama
bir sürü insan da benimle gider” dedim.
'İnsanlara cenaze davetiyemi gönderdim'
Ardından da
direnişi güçlendirmeye karar verip insanlara Şirince’ye gelmeleri çağrısında
bulundunuz…
Sağ olsunlar, bir sürü insan geldi.
Hatta perşembe günüydü, cumartesi günü kendi cenazeme dair bir davetiye de
gönderdim. Son dakikada, anladığım kadarıyla Başbakan Erdoğan’dan gelen bir
talimatla yıkım durduruldu. Sanıyorum ki böyle bir çatışmanın kimsenin işine
gelmeyeceğini anlamıştı.
Bunun
sonrasında, kaya mezarın açılışını yaptınız ve o bölgeyi devlet, sit alanı ilan
ediverdi.
Kaya mezarla nasıl başa
çıkacaklarını bilemediler. Bardağı taşıran son damlaydı. İki bin sene yapan
olmamış. Kaçak inşaat diye mühürlüyorlar; ama inşaat yok ortada. Kayayı
oyuyorum sonuçta.
Ama devlete
bilmediği cüzü soruyorsunuz…
Aynen öyle. Ama herkes görüyor ki
önümüzdeki bin yıl boyunca bu köyün en önemli simgesi olacak. İnsanların
nefesini kesen bir yer. Ama adam üstüne de Ermenice bir yazıt yazmış.
Ne yazdınız?
“Ne Mutlu Türküm Diyene, yazıyor”
diye bir rivayet çıkardım; ama aslen “Sevan yaptı, şu tarihte” yazıyor. Anıtın
başka nasıl bir yazıtı olur ki? Ama kimseye de böyle olduğunu söylemedim.
“Ermenice öğrenin, siz çözün” dedim.
Dava dosyalarını koz olarak beklettiler
Kaya
mezardan sonra Matematik Köyü’nde inşa ettiğiniz evin iki odasıyla, hamamın
mühürlenmesi ve iki yıl ile bir yıl sekiz aylık hapis cezaları geliyor.
2009’dan 2012’ye kadar olan dönemde
çok fazla dava açıldı. Sayısını unuttum. Başta bir, iki duruşmaya gittim.
Sanırım 2011 gibi tüm avukatlarıma yol verip, hâkime de mahkemeyi tanımadığımı
bildirdim. Öncesindeki davalarda da hep “Bu davalar kabak tadı verdi. Başka da bir
şey söylemeyeceğim. Zulümden kaçınınız” diyordum. Cezalar
art arda gelmeye başladı. Yargıtay’a gitti bunlar.
Şu anda dava sayımı bilmiyorum.
Yirminin üstündedir. Dosya da tutmuyorum. Mahkemeden gelen her türlü tebliği
bakmadan çöpe atıyorum. Davalar Yargıtay’a gidince çok uzun süre bekledi. Gayri
resmi olarak bana söylenen “Bunlardan bir şey çıkmaz Sevan Bey. Devlet bunları
koz olarak kullanacak” ifadesidir. Beklediler. Ne zaman ki Allah-Muhammed
davası çıktı; o zaman cezayı çaktılar.
Şu anda
hapis yatmanıza konu olan iki ceza mı var?
Hadise şu: Biz o esnada Matematik
Köyü’nde büyük büyük inşaatlar yapıyoruz. Orası da tamamen kaçak ve yasak.
Yandaki inşaatın devamı olarak kendime bir ev yapıyorum. Matematik Köyü’ne
artık dokunamadıkları için gelip benim evimi mühürlediler. Baktılar inşaata
devam ediyorum, yine mühürlediler. Normal olarak, mühür bozmanın üst ceza
sınırı altı ay hapistir. Bu da iyi halden vs. beş aya iner; ama yatarı yoktur.
Bana cezayı en üst sınırdan
verdiler. Hâkim, “Pişman mısınız?” dedi. Sağıma soluma bakıp “Bana mı
soruyorsunuz?” dedim. İki kere, iki yıl hapis cezası verdiler, mühür bozma
yüzünden. Şu anda koğuş arkadaşım, emekli bir hâkim. “Hayatımda mühür bozmadan
hapse giren bir kişi duydum, o da bir-iki ay kaldı. Mühür bozmadan dört yıl
alan hiç duymadım” dedi.
Burada Türkiye Cumhuriyeti devleti
otoritesine yönelik bir saldırı var! Bir savunma refleksi göstermeleri
doğaldır. “Allah’a, Peygamber’e laf etti” diyerek bir Ermeni’yi hapis yatırmak
sıkıntı doğuracağı için buradan yatırıyorlar. Boynumuz kıldan ince deyip hapse
girdik. Ama cezayı artırdıkça artırdılar.
Nasıl?
Toplam altı tane mühür bozma cezası
oldu. 2863 Sayılı Yasa’dan yani sit alanında izinsiz inşaat yasasından -ki bu
yasanın cezalandırıcı maddesini, Anayasa Mahkemesi 2012 yılında iptal etti-
hapis yatan tek kişiyim Türkiye’de. Anayasa Mahkemesi iptal ettiği halde o
kararı yok hükmünde sayıp bunu spesifik olarak Nişanyan bağlamında uygulamaya
koydular. Şu anda sanırım dört tane, sit alanında izinsiz inşaat cezam var.
Topladığınızda
ne kadar süre yapıyor?
Topladığımızda, kesinleşmiş ve
tebliğ edilmiş cezalarla on bir buçuk yıl ediyor. Eli kulağında beş buçuk
yıllık ceza daha var.
Sekiz buçuk yıl daha yatacağım
Yani on yedi
yıl hapis cezası alacaksınız. Bunun karşılığında ne kadar yatmak zorundasınız?
On buçuk yıl. Bunun neredeyse iki
yılı tamamlandı. Geriye sekiz buçuk yıl kalıyor.
Bu kadar
süre yatmayı göze alabilir misiniz?
Benim ne kadar deli olduğumu
bilmiyorlar!
Bunu neye
binaen söylüyorsunuz?
İşte öyle! Yatıp kalkıp kaçayım diye
dua ediyorlar. Biraz merak etsinler bakalım.
'Üç ayda bir haftalık izin hakkım var'
Şu anda
sizinle konuşmamıza olanak sağlayan bir haftalık serbestlik hali nasıl ortaya
çıktı?
24 Ağustos’ta, seçimlerin
yenilenmesine ilişkin yayınlanan Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında, Ceza
İnfaz Kurumları Yönetmeliği değişti. Eski hükümetin son günü, akşam saat 5’te
oluyor bu. Kimse de gerekçesini açıklayamıyor. O gün yapılan değişiklikle,
hayli geniş bir kesime, kapalı cezaevinden açık cezaevine nakil imkânı doğdu.
On bin kişi yararlandı bu olanaktan. Ben de onlardan birisiyim. Birkaç gün
içinde sanırım açık cezaevine geçeceğim. Fakat şu anda açık cezaevi haklarından
yararlanıyorum. Dolayısıyla üç ayda bir hafta izin hakkım var. Epey de iyi
geldi. Her şeye rağmen devlet, keyfimi bozamaz!
Sizin şu son
on yıllık kişisel hikâyeniz, Türkiye’nin hikâyesinin bir izdüşümü sanki.
Devletin size dönük bakış açısının 2009-2010 yılları arasında değiştiğini
söylüyorsunuz. AK Parti iktidarındaki kırılma ve geriye gidiş, partinin
devletleşmeye yöneliminin başlaması da aynı zamana tekabül ediyor.
Doğrudur. Türkiye kötü bir süreç
yaşıyor. On yıl süren bir umut ve değişim döneminin sonunda döne dolaşa yine
aynı boka baktık. 1999’dan 2009’a kadar, Türkiye’de iyi şeylerin olacağı
duygusu bende vardı. Bunu her ortamda da savundum. Safmışız! İngiltere
Başbakanı Lord Salisbury’nin, 1880’lerde, Türkiye hakkında muhteşem bir lafı
vardır: “Türkiye çok parlak bir geleceği olan ülkedir. Ve hep öyle kalacaktır!”
'LDP'den milletvekili adayıyım'
Sosyal
medyada HDP’den milletvekili adayı olmanız yönünde önemli bir kampanya
başlatıldı. Böyle bir teklif aldınız mı ya da bekliyor musunuz?
Son
yıllarda HDP’nin Türkiye için önemli bir ümit olduğunu savundum. Eleştirdiğim
yönleri olmakla birlikte, kadro olarak savunulması gereken bir hareket olduğunu
düşünüyorum. Fakat bana milletvekilliği adaylığı Liberal Demokrat Parti’den
(LDP) geldi ve hemen kabul ettim. Çünkü LDP, öteden beri sevdiğim ve savunduğum
bir partidir. Bu da bir felsefi duruş meselesidir. En temel meselenin özgürlük
olduğunu savunan tek siyasi harekettir. Ne yazık ki Türkiye’de hak ettiği
ilgiyi göremedi. kincisi, partinin kurucusu olan Besim Tibuk’u öteden beri
tanırım ve takdir ederim.
Kendi politik kariyerinize dair bir
öngörünüz var mı?
Benden
politikacı olmaz. Gerçekçi olmak lazım. Dolayısıyla fazla bir siyasi beklentim
yok.