30 Nisan 2021 Cuma

 

TEODORAKİS'İ DİNLİYORUM

Hasan Gürkan




Moskova Aleksandır plats'da sırım gibi bir göçmen. Filistinli. Herkes sarışın bir o, bir de ben esmeriz. Başıyla etrafı kolaçan ederek ilerdeki ulu çınarın dibine işiyor. Sen bakma, insan ne kadar içerse içsin bir yanı ayık kalır. Ufukta iki halk milisi göründü. Sahte pasaportum arka cebimde. Rahatlıyorum.



Oysa Kopenhag'da Teodorakis’i ilk dinlediğim gece ne kadar gergindim. Gece bitiverecekti. Bense zaman dursun müziğin depremi hiç bitmesin istiyordum. Yüreğim çatlayacaksa aşktan çatlasın. Şimdi bak zaman mıhlanmış yürümüyor. Otobüs hâlâ gelmedi.Tivoli konser salonunu bilir misin? Heyecandan ter içindeyim. Sana mutlaka anlatmış olmalıyım. Hiç bilmediğin bir dilde sınırları, mayın tarlalarını, tel örgüleri, uğruna ölümlere sürüldüğümüz bez parçalarını, derilerimizin rengini, ezan ve çan seslerini havra ve tapınak davetlerini anlamsızlaştıran şarkılardı.



                   Tivoli

Müzik gözbebeklerimin pınarlarını kamçılıyordu.

İyi ki sular akmıyordu. İyi ki yıkanamadın

Bir karış ötemde bakkaldaki sesinle çok uzaklardasın diye yatağını terk ettim. Köşedeki berberde yeşil ceketlilerden biri dazlak kafasını kazıttırıyor, yılışık küstah gözlerine bulaşmadım .Duraktaki aynı böceğin iğrenç ayakları sırtımda ürperiyorum.

Kadın minyon. Çıtı pıtı biri. Uzun kollarıyla havaya silinmez şarkılar nakşeden Teodorakis'in önünde kuş gibi çırpınıyor. Geniş etekleri bacaklarının rüzgarında. Bazuki çalanı kalabalık orkestranın en önünde tek başına oturan efendiden biri. Onun notalarla bir alakası yok. Son düğmesine kadar ilikli yakalı gömleği ve briyantinli saçlarıyla Beyoğlu meyhanelerinde “baharın gülleri açtı / yine mahzundur bu gönlüm “ ü söyleyen romana benziyor. Kasıkları terli kadın şarkı söyleyen erkeğin yörüngesinde hayranlıkla sevgiyle şefkatle ona eşlik ediyordu. Kendi gövdesi dışında cisimleştirdiği sesini uzun kollu adamın büyüsüne dolamıştı.

Şarkılardan soyunarak yanıma sokuldu. Gümrah memeleri, dolgun kalçaları, önünü boydan boya kaplamış kara tüyleriyle kuraklığıma yayılıyor. Susuzluktan çatlamış topraklarıma hazzın şiddetini emziriyor. Sahnenin ortasında binlerce gözün önünde çırılçıplak olduğumuzu fark ediyorum. Utanmam gerektiği geliyor aklıma , ama utanmıyorum. Minyon kadınla ben hiç giyinik olmamıştık. Hep böyle anadan üryan hep böyle etimizin yalazlarında yaşamıştık. Ak dişleri, leylak karışık ter kokan koltuk altları , bana hep ayılmak istemediğim bir sarhoşluğu taşımıştı.

Karlar içinde bata çıka Amager'deki otobüs durağına varıyoruz. Bu havada üşütüp hastalanmasından korkuyorum.




26 Nisan 2021 Pazartesi

 

KABUK: BİR KADININ İÇ DÜNYASI

Özgül Üstüner Coşkun


Mayıs tutuşacak bir Haziran'ı vadederek yüreğime değiyor. Koynumda yorgun bir İstanbul gecesi, bacaklarım çarşafa büklüm büklüm dolanıyor. Dile düşmek istiyorum, yerle gök arasında bir karaltıdan ötesi olmadığımı bilerek. İnleye, sızlaya yağan yağmur, pandemi günlerinin ağırlığını alıp götürmüyor.


Yalnızlığımın iç dövünmesi gibi görünse de, yaşamın hesap kitap yapmadan yaşanan ender anlarından biri. Bazılarını diriltmek istiyorum, bazılarını göç ettirmek, bazılarınınsa başını okşuyorum. Mevsimin zamanda donduğu önemsiz bir mekanda; erdemden, egodan uzak biriyim. Zorluğu, imkânsızlığı, yüzlerce yıl önce yazılmış bir metindeki duyarlılığı çalıp çırpmak istiyorum.


Orhan gideli üç ay oldu. Korkmadan öpüp kokluyorum özlemini. Gelgitlerle yoğrulduğum zamanların vedalaşamama hali. İstemsiz iktidarını, yarattığı yıpratıcı iklime rağmen kucaklıyorum.



Hayat bir anlatıdır” der Arendt.



Muhatabınız karşınızda değilse etrafa saçılıyor kelimeler. Kimseye zararı olmayan duygularımın üzerini örtmek istemiyorum. Benim gibi bir kadın için şaşırtıcı ama insanın insanlaşma mücadelesi devam ediyor.



Alaycı esmer yüzünü hayal ediyorum, hem de hep aynı soruyla,



O kabuğun içinde ne kadar kalacaksın Yasemin?”



Önemsizleştirmek istediğinde böyle konuşurdu Orhan. Acı verdiğini bilirdi ama umursamazdı. Arada kalmışlık duygusuydu yaşadığım. Ne nefesinden kaçabiliyordum ne kusurlarıyla barışabiliyordum. Tedirginlikler, sorular, geçmişin yükü... Çıplak, savunusuz bir çocuk gibi, elime tutuşturacağı sevgiyi ya da burukluğu bekliyordum. Ona göre içimden rastlantıyla geçiyordu. Bense kaçınılmaz bir dille beni çağırdığını düşünüyordum. Bir kırlangıcın gitme ihtimalini bilir misiniz? Çırpınır kırlangıç, durulur, kaçarken dönüp kendine yerleşemez...

Orhan'ın bıraktığı defterler, izlediğimiz filmler için aldığı notlar her yerde. Nadir'le Simin'in hikayesine takılıyor gözüm. Biri ışığı görse diğeri karanlıkta kalıyor. Sorgulanmamış acıların hududunu anlatan bu film için;

'' İnsanın çatışmalarına yönelen bir sistem eleştirisi '' diye not düşmüş.

Yağmur inleye sızlaya yağıyor... Duvarlar ardında, sınırlar arkasında mat ışıklı kadınlar kabuklarını soyuyor, sokak arasında yollarını bulmak için yürüyorlar. Dostça selamlaşıyoruz... Bu kadınlardan biri Feriha Hanım. Koluma girip derin derin nefes alıyor. Sağ ayağı kısa olduğu için aksak adımlıyor yolu. Bir gölgeden kaçarak gelmiş. Geceleri ağrıyla uyumuş, sabahları güçsüz uyanmış ama her sabah o fabrikadan içeri girmiş. Hikayesini unutturmaya çalışanlara inat gördüğü herkese anlatır olmuş. Sonra bir gece susmuş. Ne içinde kalabilmiş zamanın ne de büsbütün dışında. Rüyaları ruhsal bir serüvene dönüşmüş. Koluna sarılan parmakları hissettiğinde, gözlerini açıp gülümsüyor Feriha Hanım. Uçurumun varlığından bahsediyor bir de az ötede kayada oturan bir adamdan. Dakikalarca o uçurumdan aşağı bakıyor. Gülümsemesiyle hıçkırığını birbirine karıştırarak. Orhan annesinin oturduğu mahalleye girdiğinde bambaşka bir insan olurdu. Baktığı her üç yerin ikisinde anıları vardı. Babasıyla kangren olmuş ilişkisini Feriha Hanım'ın sessizliğiyle sarardı. Kelimelerini unuturdu Orhan orda, kimliğini unuturdu. Merhametle bakardı Feriha Hanım'a, oğlu olmanın onuruyla bakardı...Cebindeki gümüş işlemeli kutuyu elime tutuşturuyor Feriha Hanım, arka sokaklardan birinde kayboluyor...


Orhan gittiğinde beri her şey biribirine karışıyor. Oysa yapacaklarını önceden planlayan bir insanımdır. Su içmeyi unuturum, yemek yemeyi unuturum ama sorumluluklarımı asla. Orhan evin küçük çocuğu gibi kalmayı alışkanlık haline getirmişti. Düzenin bütün dizilişleriyle problemi vardı. Canı istemiyorsa, dokunsa açılabilecek kapılardan dahi kaçardı. Yaşam yanılsama gibi bir şeydi onun için. Nereye baktığını bilemediğim gözlerinde hep bir vazgeçme hali... Arada gelen nöbet gibi yazma isteği karşısında şaşırırdım. Günlerce yazardı. Bitkisel hayatta gibiydi o anlarda. İstediği gibi olmazsa öfkeyle küfreder, memnunsa yüzüne huzur yerleşirdi. Entresan bir sempatiklik maskesi vardı. Dostlarının dertlerini dinler, karşındakini empati duyabileceğine inandırırdı. Özel bir çabaya da ihtiyacı yoktu. Politik mengenenin ezip geçen kıskacından kurtarmıştı kendini. Coğrafyanın; rengini, kokusunu bilir, insanını tanırdı. Aydın kimliğinin kültürel bilinçaltını ele aldığı son kitabı çok beğenilmişti.


Güzel bulduğu her şeye hayranlık duyardı, çirkinlikle göz göze gelmeye tahammülü yoktu. Davranış, yazı, insan adını ne koyarsanız... Böyle anları oldu bittiye getirir, hızla uzaklaşırdı...

Görevi devralan yayın yönetmemizle sorunlarımın olduğu bir süreçti. Seferbelik hakim olmuştu radyoya. İdari işler, reyting kaygıları, reklam gelirleri derken, kimin hangi programı yapacağına, içeriklerine karışmaya başlamıştı Erhan Bey. Kafası elindeki şeyi neye dönüştüreceği konusunda netti, bense bu formülle uyumlu değildim. Siyasetin ruhuyla ilgileniyordu ölçüleriyse dönemseldi. O günkü toplantıda eleştirileri canımı sıkmıştı, yıkıcıydı. Bir an önce Orhan'la konuşup içimi dökmek istiyordum.


'' Her yöneticinin bir ambalajı vardır Yasemin. Ya ortak bir nokta bulursun ya da ...!''

Ya da kovulurum. Sert ve net ifade etmişti Orhan. Ama onun üniversitedeki terslikleri özgünlüğüydü, ihlalleri olması gerekendi. Duraklamaya, düşünmeye ne gerek vardı, Orhan hep haklıydı! İlgisizliği yetmezmiş gibi bir de yazar dostlarıyla meyhane programı yapmıştı. Bütün gece modernleşmenin kalbindeki edebi krizi konuşup durmuşlardı. Orhan'ın konuşurken kullandığı üstenci dil boğuyordu.

Kabuğunda mutlu musun Yasemin?”

Dilimin ucuna kadar gelen sözcükleri yutmak istemiyordum bu defa,

''Orhancım sana ve arkadaşlarına üzülüyorum bazen. Geleceği inşa etmeye endekslenen vicdan ve adalet duygunuz, çok bilmenizin arkasında körleşiyor. Eliniz en yakınınızdaki insana bile uzanamıyor...''

Yalancı bir tebessümün eşlik ettiği o yüz ifadesini tahmin edersiniz. Mücevherlerle dolu sandığa attığım değersiz taşın bir karşılığı olacaktı. Orhan'ın söylenecek bir son sözü son tiradı mutlaka vardı:


''Oidipus oyunundaki son özdeyiş önemlidir Yasemin ?

Bir insanın sonunu görmeden ona mutluluğa ermiş demeyin...''


Nerde renk vereceği belli olmayan gerilimli ruh hali yatakta bile su yüzüne çıkabiliyordu. Bunları iyi kötü, kesin derin çizgilerle ayıramıyordum. Aramızda esrarengiz bir çekim, hassasiyetini koruyan travmatik bir alan vardı. Karanlıktaki flu halimizi görebiliyordum.

Şair diyor ya,


"Sildim pişmanlığı payıma düşen hayattan...''


Sırf incelikler yüzünden görmezden geldiğim, bazı gizli atıflar, zamanla üzerime yapışan kusurlar olarak kaldı. Nedense, “Dur gitme, hallederiz, bir şansımız daha olmalı” diyen bendim. Kaygılarım fazlaydı. Bağlılığım arttıkça itmeye, yaralamaya başladı. Önceleri kavrayamadığım bu durum kendini yalnızlaştırma çabasıydı. İlişkimiz hiçbir şeyi çözemeyen ağız dalaşlarına dönüşmüştü. Kısır sürtüşmeler, niçin tartıştığımızı bilemediğimiz gergin bir sürü an. Kendimi sorumlu hissetmem, Orhan'ın bunu fark etmesi, bana deva olarak sunması... Evrilen, değişen, uyum sağlayan her şeye inat uyumsuzlukla gelişen hükümler... Yarayı azdıran, derinleştiren sen ben kavgaları...Bazen günlerin demir atamamak gibi bir alışkanlığı vardır. Dışlanan çekip gidemez, ne yapacağını bilemez. Yarattığından pişmanlık duymayanlar da var elbette...


O tarihte Akdeniz'de bir göçmen botu batmış, yirmi altı cansız kadın bedeni bulunmuştu. Haber zihnimde günlerce dönüp durdu. Hileli bir terazinin kefesine konmuş Akdeniz'e yayılan boyalı kuşlar... Programın taslağını Erhan Bey'in masasına bıraktığımda, kullandığım dil ve şiddet konusunda temkinli olmamı istedi.

'' İnsanları birbirinden ayıran sınırlar var Erhan Bey. Her sınırın bir göçmen politikası bir göçmen karşıtlığı var. Karaya vuran cansız bedenler, sağ kalanlar için tanımadığı bir ülkede yaşama tutanma zorluluğu var. Bunları sizin dilinizce nasıl anlatabilirim? '' Sinirlendiğimi anlamıştı, ortamı fazla germeden,

'' Mesajımın alındığını düşünüyorum.'' demekle yetindi.


Orhan konuya o kadar vakıfdı ki; savaşı, baskıyı, şiddeti, kadının göç ettiği coğrafyada yeniden başlayan savaşını, bilmediğimiz göremedğimz onlarca örnekle anlatıp durdu. Erhan Bey'in Orhan'ı uğurlarken gösterdiği özen, programı ne kadar beğendiğinin kanıtıydı.

Herkesin herkesi tanıdığı o meyhaneydik akşam yemeğinde. Orhan'ın çok sevdiği bir Karadeniz ezgisi çalıyordu, müziğin tonu yükseldikçe yüreğimde ağırlık hissediyordum. Konuşuyordu fakat sesi renksizdi. Göçmeye niyetli bir insanın, gizli, karanlık ifadeleri vardı yüzünde. Birden; dar alanda uzun süre çalışmanın getirdiği sıkıntılardan bahsetti. Akademik olarak değersiz hissediyordu,

yurtdışına çıkması gerekliydi.

Orhan'ın beni terk etme özgürlüğü, modern bir kurguyla karşımdaydı.

Lethe'yi bilir misin Yasemin

Yutkunarak başımı salladığımı hatırlıyorum.

Unutmak anlamına gelen nehirle vücut bulmuş tanrıçanın adıdır. Unutmanın uzaklara taşınmaya ihtiyacı vardır.” gibi yarım yamalak anladığım şeyler söylüyordu Orhan.


Lethe öyle bir nehirdi ki sadece acıları değil anıları da unutturuyordu.

Haftalarca nehrin kenarında oturup, Orhan'ın kendini suya bırakacağı anı bekledim. Eski bir şehirde, eski bir evde, suya bırakılmayı bekleyen anılarla yaşıyorduk. Aramızda kabaca çizilmiş bir sınır vardı.

Sevişemiyorduk, dokunamıyorduk, sözcüklerimiz bile doğal bir direnç geliştirmişti. Anlaşılmaz, abuk subuk bir hal almıştım, Orhan'ın keyfiliği içinde kaybolmak ağır ama iyi geliyordu. Boşluğu Orhan'ın kendisinden daha derin bir şeyle dolduruyordum: Orhan'ın gitme isteğiyle... Bu istek son ana kadar hatırlanan ama konuşulmayan bir problem olarak aramızda kaldı. Orhan beni eksilte eksilte kendini Lethe'ye bıraktı.


Korkunç baş ağrılarıyla karanlık bir duşun altında saatlerce kaldığımı hatırlıyorum. Lifine uzanışım, intikam alır gibi kabinin camlarına vuruşum. Kısa bacaklı uzun kollu kabuslarım. Bir sürü kasvetli bulut, telefonda söylenen onlarca yalan. Bu figüratiflikte en perişan hallerim... Vehametin giden tarafından görülmesi durumunda, içimdeki küçük karamsar çekirdekten neden kaçtığına dair bir sürü bahane.


Mayıs yüreğime değiyor, tutuşacak bir Haziran'ı vadederek. Koynumda yorgun bir İstanbul gecesi, büklüm büklüm dolanıyor çarşafa bacaklarım. Dile düşmek istiyorum, yerle gök arasında bir karaltıdan ötesi olmadığımı bilerek. İnleyerek, sızlayarak yağan yağmur beni bir Akdeniz şehrine götürsün istiyorum...



25 Nisan 2021 Pazar

 

CIBIRLAR PARKI'NDA ERMENİ KATLİAMI 

Hasan Gürkan



Tokat'ta ev sahibim Ohannes’lerde yemekteydik. Babası Nişan Usta anlatıyor:

Sene 1915 olmalı. Tehcir başlamıştı. İnanılmaz haberler geliyor. Kulaktan kulağa yayılan dehşet hikâyelerinin hiç birine inanmak istemiyoruz. Ama korku bulaşıcı bir salgın gibi hızla yayılıyor. Herkes önce ailesini kurtarma derdinde. Karımı ve iki çocuğumu gizlice yola çıkarttım. Erivan’a gidecekler. Ben doğup büyüdüğüm bu topraklardan ayrılmak istemiyorum. Ne olacaksa burada olsun.

                                Sivas Cıbırlar Parkı

Bir sabah şafakla beraber hepimizi evlerimizden alıp Cıbırlar Parkı’na topladılar. Kadın, erkek, çoluk çocuk, yaşlı genç bütün Ermenileri… Sabah ayazından mı, korkudan mı bilmiyorum, dişlerimin takır takır birbirine vurmasına engel olamıyorum. Etrafımızı askerler kuşatmıştı. Bizimkilerden çıt çıkmıyor. Sinek uçsa duyulacak derler ya, işte öyle. Parka çökmüş sessizliği, atının üzerindeki süvari subayının – mülazım olmalı- emri bozuyor.

Kuyumcular, terziler, demirciler, marangozlar, dülgerler şu tarafa ayrılsın!”

O zaman Sivas’taki zanaatkârların hemen hepsi Ermeni, Türkler daha çok rençperlik yapıyor. Demirci olduğum için ben de kalabalıktan ayrılıyorum. Mülazımın ikinci emri silah seslerine ve çığlıklara karışıyor. “Ateş!”

Ortalık bir anda ana baba gününe döndü. İnsanlar yağmur gibi yağan mermilerden korunmak için bir birlerinin altına sığınmaya çalışıyor. Vurulanlar kanlar içinde yere devriliyor. O an kör olup hiçbir şey görmemek, sağır olup hiçbir şey duymamak için İsa’ya yalvardım. Beni duymadı. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Mülazımın gür sesiyle kendime geldim.

Ateşi kesin, kurşuna yazık!”

Silahlar sustu. Savunmasız kalabalığa bu defa baltalarla, teberlerle saldırdılar. Kalanların işini kurşunlara yazık etmeden(!) bitirdiler.”

Nişan ustanın yorgun sesi titriyordu. Bana yıllar gibi uzun gelen bir sessizlik. Herkes başını öne eğmiş, kimse bir şey söylemiyordu. Sözün bittiği yerdeydik. Nişan usta yutkunarak devam etti:

Aradan bunca sene geçti. Hala sık sık Cıbırlar Parkı katliamında yükselen çığlıklarla, iniltilerle uyanırım. Karımı ve çocuklarımı o zamandan beri görmedim. Karım evlenmiş, çocukları olmuş.

24 Nisan 2021 Cumartesi

KELİMELER

Ayşegül Çelik Şahin



Her şeyin bir adının olduğu / zamanlardı

kumaş deyip geçilmezdi./ Koltuklar için döşemelikler,

pencereler için perdelikler / kesilirdi.

Her kumaştan bez, / her kumaştan elbise

yapılmazdı. /Hepsinin bir adı vardı,

çünkü hepsi başka işe / yarardı...


Çocukları emprimeydi / mesela

sarı çiçekli desenliden / biçilmişlerdi.

Gece uykularını viskondan,

gündüz düşlerini poplinden / keserlerdi.

Mevsimleri / hep basma, hep /pamukluydu.

Yazları teyellemez,

kışların ucunu açık bırakır

mevsimlerin nakışını dışa

değil, içe getirirdi

baktı mı kendi görsün diye


Tanıdıklarının kimi vinil, / kimi polyesterdi

hatta içlerinde / tığ işiyle tutturulmuş

olanlar bile vardı / kendisi penye, kafası ajurla

örülmüş / haroşa beyinli az mı insan /tanımıştı...

Yine de ipek dostları, / jarse arkadaşları da oldu

ama bir tanesi, /işte o kadifeydi.


Gönlünce / gönlünün /her yerine koyabilirdi

istediğince / işte o / kadifeydi

ellerini üstünde gezdirince

çok derinden kalbini / duyardı

kocanı taftadan yap / demişlerdi,

çok gençti, söz dinledi, / özendi bezendi

taftadan, pırıl pırıl bir koca /edindi


gören imreniyordu ama / onunla dare düşmeye

gelmiyordu

leke tutuyor, kırışıp / buruşuyordu

fakat asıl sinir bozucu / olan

adamın eşiği yeşilken / beli sarıya çalıyordu

daha fazla dayanamadı, / bir defada söktü adamı,

küçük parçalara ayırdı,

bahçeye sarı yeşil çiçekler / yaptı.



İkinci kocasını gabardinden / istedi

severdi gabardini. / Duyanlar dudak büktü


Biçmesi zor, dikmesi daha / zor dediler,

koca kumaşı değildi bu, / gabardinden koca olmaz

dediler

Bu kez aldırış etmedi, / uğraştı didindi

leylak rengi gabardinden / bir koca yaptı kendine


Bir de hayata isim arıyordu / ketenler, şantuklar,

birbiri üstüne devriliyordu / kelimeler,

organtinleri vualler, tül / bozması şifonlar...


Ne kadar çok hayat vardı


Bulutlar pencerede yürüyor, / atlar tablolarda uyuyordu.

Dünyada kelimeden / geçilmiyordu

herşeyin adı olduğu / zamanlardı.


 

22 Nisan 2021 Perşembe

 

BREZİLYA MUTASYONU BİZDE VAR MI?

Metin Yeğin


Brezilya’da ‘Mutasyon Bolsonaro’ soykırım yapıyor. Faşist başkanın bu soykırım, öncelikle Brezilya yerlilerini etkiliyor. Ülkede ölenlerin başında, çok büyük oranlarda yerliler geliyor.




Bolsanaro'yu protesto

Geçen ay Covid 19 olduğumda doktor arkadaştan rica ettim; ‘Ölürsem Brezilya mutasyonu’ yazın diye. 25-30 yıldır Latin Amerika geziyorum, yazıyorum. ‘Yerli ve Mili’ Covid’den ölmek istemedim doğrusu. Bir şey demedi doktor. Belki içinden demiştir ama duymadım. Biz bunu konuşurken ise Brezilya mutasyonu-varyantı öldürmeye devam ediyordu. Sadece virüs değil sözünü ettiğim, Brezilya’nın politik mutasyonu, ‘Mutasyon Bolsonaro’ öldürmeye devam ediyor…

Brezilya’da ‘Mutasyon Bolsonaro’ soykırım yapıyor. Faşist başkanın bu soykırım, öncelikle Brezilya yerlilerini etkiliyor. Ülkede ölenlerin başında, çok büyük oranlarda yerliler geliyor. Bugün Brezilya’da yaşayan, 896 binden fazla nüfusu olan, 240'tan fazla farklı yerli ulus-halk katlediliyor. Burada ‘Soykırım- Katledilme’ gibi kelimeleri kullanmam bir rastlantı değil, aksine ‘Mutasyon Bolsonaro’yu anlatabilmek için özellikle yazılması zorunlu şeyler. Claude Lévi-Strauss yıllarca önce anlatıyordu; Brezilya’da şirketler ve büyük toprak sahipleri, Yerlileri Amazon’daki kendi topraklarından sürmek ve oraları ele geçirmek için, uçaklardan üstlerine, hastanelerden aldıkları çarşafları atıyorlardı. Şimdi yapılanlar, bunun, yeni bir uygulanmasından başka bir şey değil Brezilya’da...

Tabii ki bu soykırım, sadece Amazon yerlilerini öldürmekten ibaret değil. Brezilya’nın ünlü gecekondu mahalleleri, ‘favela’larında ölüm kol geziyor. Bu ölüm ayrıca faşizan ve seçici. Melezler, Siyahlar, yine yerliler ve tabii ki her durumda yoksullar ölüyor. Sömürgecilik ve yoksulluğun birlikteliğinin tesadüf olmadığını bir kez daha gösteriyor bize. Ülkeler ya da Dünya Sağlık Örgütü, Covid-19’dan ölenler tablosunda, sadece 65-80 yaş üstü, cinsiyeti, bir kronik hastalığa sahip mi gibi hanelerinin yanında, halklar-yoksulluk hanesi koysalardı orada çok net olarak bu ortaya çıkacaktı. Böylece bütün dünyada bir kez daha farkına varacaktık ki Covid-19, özellikle öldürme oranlarında sömürgeci ve sınıfçı…  

Her şey bir yana, hastalığın ilk günleri dışında, siz kaç tane ölen zengin, duydunuz?

Fakat ‘Mutasyon Bolsonaro’ sadece bundan ibaret değil. Barcelona’da, Brezilyalı bir arkadaşımla konuşurken, onun dikkat çektiği şey ile daha çok ayırdına vardım; ‘Herkes Bolsonaro’yu, Covid’i hafife aldığından, vurdumduymaz olduğundan, bilimi dinlemediğinden, sersem ve aptallığından söz ediyor. Hayır bu doğru değil. O zeki bir faşist. Bilerek bu önlemleri almıyor. Çünkü ortaya çıkan bu kaos onun çok işine yarıyor. Korona onun için ideal bir silah. Bu şekilde Amazonları maden şirketleri, büyük toprak sahipleri daha rahat talan ediyor, baraj inşaatları hızla sürüyor, yerliler topraklarından ediliyor, işçi direnişleri durduruluyor… Bunların hepsini bilerek yapıyor, bu kaos onu besliyor, güçlendiriyor…’ diyordu.

İşte Brezilya mutasyonu, ‘Mutasyon Bolsonaro’ bu!

Şimdi durup, kendi halimize baktığımızda; Milyar dolarlar, kanallar, İstanbul sözleşmesi ya da Montrö tartışmaları, resmi pasaportlarla yapılan insan kaçakçılığı, fezlekeler, parti kapatma davaları…

Ve gittikçe her gün bir yenisi kırılan Covid rekorları…

Mutasyon Bolsonaro- Brezilya Mutasyonu bizde var mı ?



21 Nisan 2021 Çarşamba

 

Dodan Özer'in Şiir Dünyası

BALIKLAR DA ÖPÜŞMÜYOR ARTIK

Hasan Gürkan



Balıklar da Öpüşmüyor Artık,Dodan Özer,Şiir, Mona yayın


O Ses Türkiye yarışmasında şampiyon olan, sesiyle geniş kitlelerin beğenisini, hayranlığını kazanmış Dodan'ın ana dili Kürtçe. Bu defa, öğrenmek zorunda bırkıldığı Türkçesiyle şiir dünyasında gene geniş kitlelerin beğenisine sesleniyor.Kitapta her biri şiir ikliminde yer edinmiş 162 şiir var.Ben bu şirlerden seçtiğim mısraları paylaşacağım sizinle. Bu mısralar berceste mısralar değil.Dodan şiirlerinde bu yola başvurmamış.Amacım okurlara ipucu vermek. Beğeneceğiniz umuduyla.


Balıklar da öpüşmüyor artık / Belgeseller de değişmiş / Eski çekimler dışında / İzlenecek pek bir şey yok / Kızıla bürünmüş düşünceler...”


Coğrafya ve tarih hatırlanmayan bir imge / Kapının ardında saklanan kabus / aşrolü oynayan kıyamet”


Sınama, beni iradem / Kördüğüm bir şeyin içerisinde / Bırak hüznü yaşayayım / Bırak biraz ağlamayı / Bırak biraz gülmeyi”


Peki diye başladı cümle / Önce bir sessizlik vardı havada / Sonra durgun ayrılığın tercümanı ova / Dağıldı bir anda boşlıkta gezen sözler / Allahtan rüzgar doğru yerde yakaladı sözleri “


Mutluluk / Sadece var olanı yoksunlaştırmaktan öte bir şey yapmazken / Uzak ihtimalli özlemleri dillendirir.”


Toprak, kadife bir rüzgar / Yön değiştirdikçe uzayan sır gibi... / Saçları uzamış rüzgarın / Yeni gördüm.”


Bu şehir çarmıha gerilmiş / Kiremit rengine dönmüş yüzü / Üstünü örtsen dahi üşür bu kent / Çünkü ölülerdir üşümeyen...”


Ben edanın yüzündeki şeklim! / Bu eda ki hürmette kusur işlemeyen.”

Beğeneceğinize inandığım daha pek çok mısra var.Benim size tavsiyem kitabı edinip şiirlerin tadına varmanız.






20 Nisan 2021 Salı

 

ETRAFIM SEVDA CESETLERİYLE DOLU

Hasan Gürkan

Bu sevdada pek çok şey gibi, yazma eylemi de benim özlemlerime aykırı bir yol izliyor. Sana sürekli gerginlikler taşıdığım için söylemiyorum bunu. Eğer sevgiyi benim düşlerimdeki gibi yaşıyor olsaydık,ben sana gene gerginliklerle gelecektim. Ama bunlar daha farklı bir niteliğin, iç dünyanı sınırsız ve hesapsız açtığın, sularının benim sularıma karıştığı, günübirlik ahlaktan arınma ve özgürleşme gayretlerimizin gerginlikleri olacaktı. O zaman , geceleri ve sonra gündüzleri, sabahları ve öğle sonraları şimdi olduğu gibi, tüketen bir çıkışsızlığın burgacında kıvranmayacaktık

Senin takıldığın kör nokta beni de kötürümleştiriyor. İçimdeki yabancıya şaşarak ve öfkeyle bakıyorum. Çaresizlik bütün tahribatıyla günlerime, haftalarıma, aylarıma damgasını vuruyor.

Cumartesi günü içimde her zamanki karanlık boşlukta serseri bir mayın gibiydim. Ne aradığımı bilmeden, o bar senin, bu bar benim dolandım. Sabaha karşı eve geldiğimde alkolden uyuşmuş vaziyetteydim. Sızıp kalmışım. Kalktığımda gene sonu belirsiz bir bekleyiş başladı. Yıkanırken senin üşüdüğün aklıma düşüyor. Sıcak sabunluk ayaklarında, baldırlarında, kasıklarında, çiçeğinde dolanıyor. Seninle hemen şimdi, burada sevişmek istiyorum. Sonra cinsellik aniden, boynu bükük kayboluyor.Seni düşünerek giyiniyorum. Karşılaştığımızda beni elbiselerimle de beğenesin istiyorum.

Etrafım sevda cesetleriyle dolu. Boğazlanmış, sakatlanmış, cüzzamlaştırılıp çürümeye terkedilmiş cesetler. Körlük, ilkellik, darlık, sığlık kol geziyor. Aralarında bizimkini görüyorum, tüylerim diken diken.

Başlangıçtaki kısacık dönemi saymazsak, sevdanın ondan sonrasını kendi sinir sistemimize, bedenlerimize karşı, kendi ellerimizle yürüttüğümüz amansız bir savaş olarak yaşadık. Aslında bunca karşı çıkar göründüğümüz kutsal aile ahlakının sınırları içinde debeleniyoruz. Aklımızla mahkûm eder göründüğümüz barikatı, yüreğimiz ve bedenimizle aşamıyoruz.

Bu, bumerang gibi, dönüp sevdayı vuracak ölü noktayı aşmak için birbirimize yardımcı olmalıyız. Peşin hükümlerden, hazır modellerden arınmış yaklaşımlar geliştirmeyi becerebilmeliyiz. Cinsellik üzerindeki ‘ahlak’ perdesini kaldırmalıyız.

Senin aynı zamanda hem benimle, hem öteki sevgilinle yaşamanda insan tabiatına aykırı bir yan yok. İnsanın yüreği aynı anda birden fazla aşkı taşıyacak genişlikte ve güçtedir. Benimle ve onunla sevişirken cinselliğini hissederek yaşamanda yadırganacak bir taraf yok.

Sevgiyi sevgiyle ölçmemeliyiz. Böyle bir hayatı becermezsek üçümüz arasındaki ilişki,reddettiğimiz kutsal aile ahlakının kalıpları içine hapsoluyor.

Mart 1992

   



13 Nisan 2021 Salı

 

İKİ ZİL ARASI, OTUZ EKMEK, BİR PATRON

Metin Yeğin




Zil çalıyordu. Ekmekleri çıkarmaya dönüyordum. O çalışmaya devam ediyordu. Zaten hiç yerinde durmuyordu Mark. Hiçbir iş yoksa, olduğu yerde bir ileri bir geri giderek, anlatıyordu.

Zil çalıyordu. Fırının kapağını açıyordum. Boyumu biraz geçiyordu yüksekliği. Sıcaktı çok, bezle tutuyordum tepsileri. Onun yanında tepsiler için bir yer vardı, tekerlekli. Boş olanlara pişmiş ekmekleri koyuyordum ve fırına dönerken elim boş dönmemek için bir pişmemiş ekmek tepsisini fırına. Defalarca. Yüzü bembeyazdı ekmeklerin ve derin çizgileri vardı üstünde, pişerek çıkıyordu iki zil çalımı vakti…

Alice- Sonsuzluk ne kadar sürer?

Tavşan- Bazen bir saniye’*

Mark, patron yani, her Cambridge gelişimde işe alıyordu beni. Dünyanın bir ucundan, sıfır parayla dönmüş oluyorduk ama gerçekten sıfır. İyi bir yerdi o zamanlar İngiltere, çalışmak için. Pound oldukça yüksekti. Hele gezdiğimiz yerler için çok yüksek. Mark, çalışacak kimseye ihtiyacı olmasa bile alırdı. İyi işçiyimdir. Tabii ki ‘Tembellik Hakkı’nı savunuyordum ama ben çalışmazsam yanımdakinin üstüne kalırdı iş. Patrona değil. ‘Erken dönem Sovyet işçisi’ terbiyesi almışım galiba, sevmiyordum kaytaran işçiyi.

-Mayakovski, Sovyetlerin ilk döneminde işçiler için ‘şiir’ pankartlar yazıyordu.

İşçinin iyisi / Sıkı diker ayakkabı derisi.’ -

Fakat bu yüzden almıyordu Mark beni işe. Avukat olduğum için alıyordu. Hoşuna gidiyordu, yanında bir avukatın çalışması. Okumak iyi bir şey sanırım. Diploman olunca, seni beceriksiz sandıklarından, bir sandviç yaptığında mesela, ateş çemberi içinden atlayan aslan muamelesi yapıyorlar sana. Haksız değiller, koca bir hadım imalathanesi okullar. Genellikle. Bir taraftan yaratıcı bir çocuk koyuyorsun, öbür taraftan, dört tarafı notlarla çevrili öğrenci çıkıyor.

Sonra iki zil arası. Sandviç içlerini hazırlamaya devam ediyorduk. Mesela ‘Limonlu Tavuk’ yapıyorduk. Çok satıyordu. Limon suyuna yatınca, güzel oluyordu tavuk. ‘Her şey sosta’ diyordu Mark. ‘Bir akşam önceki maçı seyrettin mi’ diye soruyordu. Hep yok diyordum. Evde televizyon yoktu. O maçı anlatıyordu. Gol pozisyonunu ya da kaçanları. Bu arada zil çalarsa, ekmek zili, ara veriyordu. Ekmek tepsilerini yeniliyordum. O çalışmaya devam ediyordu. Aynı tavuk parçalarından beş farklı iç yapıyorduk, bazen mayonez, turşu. Sonra maçı gollük pozisyonda unutup, karısıyla kavgasını anlatıyordu Mark. ‘Ona çiçek almalısın bu akşam’ diyordum. ‘Yok, mutfakta sevişir, barışırız’ diyordu. ‘Daha ekonomik’ diyordum…

Zil çalıyordu. Ekmekleri çıkarmaya dönüyordum. O çalışmaya devam ediyordu. Zaten hiç yerinde durmuyordu Mark. Sürekli bir iş yapıyordu. Hiçbir iş yoksa, olduğu yerde bir ileri bir geri giderek, anlatıyordu. İki adım ileri ve geri. Üstünde sosları hazırladığımız tezgahlar, iki duvar, üst katta sandviç içleri, kesilmiş bagetler ve yazar kasa arası…

Kısa ve çok mesafelerde gidip, geliyordu ve ekmek fırını.

Hayatı bazen, Mark’ın bu geliş gidişlerine çok benzetiyorum, İki zil arası…

*Alice Harikalar Diyarında…




12 Nisan 2021 Pazartesi

 

'KİMİ ZAMAN İKİ SATIRLIK BİR YAZI ATOM BOMBASINDAN BİLE GÜÇLÜDÜR'

Yılmaz Güney

1984 Paris Newrozunda yaptığı konuşma



Arkadaşlar, hatırlarsınız, Kürt Enstitüsü’nün geçen yıl kuruluş nedeniyle düzenlediği şenlikte, enstitünün şu ya da bu grubun hizmetinde değil, bir bütün olarak Kürt ulusunun hizmetinde bir bilim kurumu olduğunu söylemiştim. Bir yıllık çalışma ve pratik sözlerimi doğruluyor. Herkes iyi bilmeli ki, Kürt Enstitüsü, bağımsız ve özerk karakterini, demokratik yapısını hep koruyacaktır. Hiçbir zaman kısır siyasal çekişmelerin ve polemiklerin tuzağına düşmeyecektir. Sizler de, enstitüyü gözünüz gibi korumalı, onun çalışmalarını yakinen izlemeli ve destekçisi olmalısınız. Enstitü, bağımsızlık tohumunun bir filizidir ve Kürt ulusunun bugüne kadar sürdürdüğü mücadelenin bir ürünüdür. Daha da gelişip güçlenmesi sizlerin çabalarına bağlıdır. Enstitü etrafında toplanacağız, onun önüne koyduğu görevlerin yerine getirilmesine, gücümüz oranında katkıda bulunacağız. Bileceğiz ki, bağımsızlık mücadelesi bir bütündür. Kimi zaman doğruyu ifade eden iki satırlık bir yazı, bir fikir, yürekleri ayağa kaldıran bir türkünün çığlığı, saza vuran bir mızrap, atom bombasından bile güçlüdür. İşte bu nedenle biz, hayatın her alanında iyi savaşçılar, başarılı savaşçılar olmak ve yetiştirmek zorundayız.




Biz, sazımızı iyi, çok iyi çalmalıyız…

Biz, iyi, çok iyi türküler söylemeliyiz…

Biz iyi, çok iyi resimler yapmalıyız…

Biz iyi hikayeler, iyi şiirler, güçlü romanlar yazmalıyız…

Biz güçlü bilim adamları, diplomatlar ve teknisyenler yetiştirmeliyiz.

Bizim elimiz hem kalemi, hem makinayı hem de silahı iyi tutmalıdır. Kimi zaman sazımız silah, kimi zaman da silahımız saz olmalıdır. Biz iyi biliriz ki, en iyi türküleri, en doğru sözleri, yerinde kullanırsak bir kurşun gibi söyler. Dağlarımız, ovalarımız, ırmaklarımız bizi bekliyor. Biz bütün ömrümüzü gurbette geçirip gurbet türküleri söylemek istemiyoruz. Biz, yiğitlikleriyle destanlar yazmış bir halkız ve önümüzde duran bütün güçlükleri yenecek azme ve güce sahibiz. Türk, Acem ve Arap devrimci demokratları, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının en candan savunucuları olarak, bu kavganın bir parçasıdırlar ve ortak düşmana karşı savaşmaktadırlar. Ezilen sınıfların sınıf kardeşliği en güçlü silahlarımızdan biridir. Dost ve düşman herkes bilsin ki, kazanacağız, mutlaka kazanacağız…

Bir köle olarak yaşamaktansa bir özgürlük savaşçısı olarak ölmek daha iyidir. Yaşasın bağımsız, birleşik demokratik Kürdistan… Yaşasın Kürt, Türk, Acem ve Arap halklarının kardeşliği ve dayanışması…

Yaşasın Kürt Enstitüsü…” (MA)

11 Nisan 2021 Pazar

 

LAZLAR, FRİESELER, BRETONLAR

Aydın Engin



Salt Ostfriese'ler değil, Bretonlar da bizim Laz fıkralarını tırtıklayıp kendilerine uyarlamışlar. Ayıp be!..

Almanya'daki siyasal göçmenlik yıllarımdı. Frankfurt'un en delikanlı taksi şoförlerinden biri olduğum günlerdi. Frankfurt Kitap Fuarı haftasının son günüydü. Frankfurt Kitap Fuarı Avrupa'daki, hatta dünyadaki yayınevlerinin, kitapçıların kabesidir. Taksi şoförlerinin ise üç günlük kazancı bir günde cebe indirdiği bereket günleri.

Havalimanında ve tren garında sıraya girmiş bekleyen yayıncı ya da kitapçı taksi müşterilerini kapıp, Fuar'ın kapılarından birine bırakıp, sonra dönüp yine hemen doldurup, yine Fuar kapısına bırakıp...

Kısacası soluk olmadan çalışılan günlerdir. O kadar ki bir Hırvat meslektaş şoför koltuğunun yanına iki kocaman Coca Cola şişesi yerleştirmiş, arabadan inmeden şişelere çişini yapıyor ve böylece vakit kaybetmiyordu. Taksi şoförlerinin hiçbiri onu kınamamış ya da dalga geçmemiş, "Ulan akıllı adam be" diye takdir edenler bile çıkmıştı.

Fuar'ın son günü trafik tersine döner. Fuar'daki taksi duraklarında kentlerine, ülkelerine dönecek yayıncılar, kitapçılar uzun kuyruklar oluşturur. Taksiler de anında yolcuyu kapıp ya tren garına ya havalimanına bırakır; hemen Fuar'a dönüp, yeni bir müşteri kapıp yine tren garına ya da havalimanına, sonra tekrar Fuar'a dönüp…

Öğle vaktiydi. Hızla ilerleyen kuyrukta sıra bana geldiğinde kocaman bavullarıyla üç genç adam birlikte yanıma geldiler:

- Biz üçümüz Hamburg'a gideceğiz. Ne dersin?

Ne diyeyim? "Alllaaaahhh, lottoda altı tutturdum" filan derim. Keyiften lâfı şaşırdım, "Tebrik ederim" deyiverdim. Ben espri yapmamış, lafı şaşırmıştım. Ama onlar espri olarak algıladılar, kahkahayı bastılar ve "Kaç para vereceğiz ama, önce onu söyleyin" dediler.

Frankfurt-Hamburg arası en az 500 kilometre. İndisi, bindisi, 550 kilometre.

Henüz Euro dönemi başlamamış. Alman Mark'ına talim ediyoruz.

- KDV'si dahil 1.400 Mark tutar. Yani adam başına 460-470 Mark gibi. Yolda kahve molası verirsek kahveler de benden…

Aralarından biri "Uçaktan ucuz, bence taksi daha hesaplı" dedi, ötekiler de kafa sallayıp onayladılar.

Ağır valizleri elbirliği ile bagaja zor bela yerleştirdik. Sahiden çok ağırdılar. İçleri örnek kitaplar, tanıtım broşürleri ile tıka basa dolu. Yani uçakla gitseler epey okkalı bir "fazla bagaj" parası ödeyecekler. Yani onlar için sahiden hesaplı bir yolculuk. Benim içinse bir haftalık gündeliği bir günde cebe indirmek ve üç dört gün çalışmayıp Oya Baydar'la Avrupa'nın henüz görmediğimiz bir kentine, bölgesine gidip gezmek demek.

Yola çıktık…

* * *

Yol uzun, sohbetsiz çekilmez. Her zamanki "Yabancısınız siz. Nereden" sorusu, "Türkiye'den" cevabı; sonra her zamanki "Sahi mi, ama iyi Almanca konuşuyorsunuz" geyiği; ona her zamanki "Ohhoo, o da bir şey mi? Ben iyi ıslık da çalarım" cevabı…

Kah kah kah, kih kih kih!..

Epey yol aldık. Neşeli delikanlılardı. İkisi Hamburgluymuş. Biri bir kitapçı zincirinin satış şefi, öteki bir yayınevinde yönetici. Üçüncüsü ise Hamburglu değil, Flensburglu. Flensburg Almanya'nın en kuzeyinde, Danimarka sınırında, "Dan" azınlığın yaşadığı bir kenttir.

- Flensburg'dan öyle mi? Dan mısınız?

O cevap vermeden ötekiler atıldı:

- Hayır. Dan değil. Ostfriese bu…

Yine kah kah kah, kih kih kih!..

Friese'ler, Almanya'nın, Hollanda'nın, Belçika'nın kuzey denizi kıyılarında yaşayan bir Germen kavmi. Almanya'nın kuzeyindekilere Ostfriese denir, yani Doğu Frieseler…

Nitekim bizim iki Hamburglu, Friese olan arkadaşlarını makaraya almaya başladılar. Arada taksi şoförünü de ihmal etmiyorlar, Friese'ler üstüne onu da bilgilendiriyorlardı:

- Bunlar var ya, bu Ostfriese'ler, bunlar tuhaf bir halktır. Bunların kafaları farklı çalışır. Ama bilemeyeceğiniz kadar çok farklı. Meselâ size bir Ostfriese fıkrası anlatayım. İki Friese yolda giderken 1.000 Mark bulmuşlar. Biri ötekine "Fifty fifty bölüşelim" demiş. Öteki Friese epey düşündükten sonra sormuş: Peki kalan 900 Mark'ı ne yapacağız?

Kah kah kah, kih kih kih…

Tamam kah kah, kih kih de, bunlar benimle dalga mı geçiyorlar? Bu yıllar önceden bildiğim safkan bir Laz fıkrasıdır.

Temel'le İdris yolda giderken 1.000 lira bulmuşlar. Temel "Ula İdris elli elli bölüşelim" demiş. İdris biraz düşünmüş sonra sormuş: Tamam yeğenum da kalan 900 lirayı ne edeceğiz?

Ama sonuçta uzun yolda mavra kaynatıyoruz.

Bizde, Türkiye'de de, Doğu Karadeniz kıyılarında yaşayan ve kafası bir başka türlü çalışan bir halk var. Laz deriz onlara. Bir Kafkas kavmi. Onların bir fıkrasını anlatayım mı?

Keyifle "anlat, anlat" dediler. Anlattım:

Laz Mustafa kıyıdaki fındık tarlasında çalışıyormuş. Bir denizaltı su yüzüne çıkmış. İçinden de bir adam çıkmış. Kıyıya gelmiş, Mustafa'ya elini uzatmış:

Bond, demiş, James Bond

Mustafa da elini uzatmış:

Tafa, demiş, Mustafa

Ötekiler gülerken Flensburglu Ostfriese şiddetle itiraz etti..

Dalga mı geçiyorsunuz? Bu bizim fıkra. Hildegard kıyıdaki evinin bahçesinde çamaşır asıyormuş. Deniz tarafından bir adam gelmiş. Elini uzatmış. "Bond" demiş, "James Bond". Hildegard da elini uzatmış, "Gard" demiş, "Hildegard".

Kah kah kah, kih kih kih…

Derken Hamburg'a vardık. Önce yayınevi yöneticisi indi. Ostfriese arabasını park ettiği yerde indi. Sona kalan kitapçıyı da kitabevinin önüne getirdim. Paramı 100 Mark bahşişimle birlikte elime toka etti. Sonra da, "Biraz bekleyin" dedi. Kitabevine girdi, az sonra çıktı. Elinde bir kitap.

- Bu benden size bir armağan, dedi. Bizi hatırlarsınız…

Kitabın kapağına baktım: Ostfriese fıkraları.

Teşekkür edip ayrıldık. Dönüş yolunda kendime bir mola verdim. Kahvemi içerken de kitabı karıştırdım.

Kesinlikle yalan. Ne Ostfriesesi? Bunların hepsi su katılmamış Laz fıkrası. Bizden tırtıklayıp Ostfriese'le uyarlayıp kitap yapmışlar.

Yer miyim hiç? Yine de kitabı sakladım. Bugün bile bakıp bakıp gülerim.

* * *

Uzun yıllardır Fransa'da yaşayan bir arkadaşıma yukarıdaki anıyı aktardım. Fıkralara kalmadan sözümü kesti:

- Fransa'da da böyle bir halk var biliyor musun? Kuzey'de Manş kıyılarında yaşıyorlar. Hani Asterix'le Obelix'in yaşadığı bölge. Galya da deniyor. Ama aslında onlar Breton'dur. Bretonca konuşurlar. Onların kafası da tuhaf çalışır. Bak sana bir Breton fıkrası anlatayım. İki Breton yolda giderken 1.000 Frank bulmuşlar. Biri ötekine "Bunu fifty fifty bölüşelim" demiş…

Ötesini dinlemedim. Salt Ostfriese'ler değil, Bretonlar da bizim Laz fıkralarını tırtıklayıp kendilerine uyarlamışlar. Ayıp be!..

Ya da her halkın kendi Lazları oluyor. Bizimkiler Laz, Almanlarınki Ostfriese, Fransızların BretonOstfrieseBretonLaz fıkrasıTemelİdrisLazlar