31 Ağustos 2015 Pazartesi



Kürtler barikatlarda, canlı kalkanlar dağlarda: 'Devletin rahat durmasını bekliyoruz'
Celal Başlangıç

 

Çatışma bölgesinden izlenimler (2)
Diyarbakır Valisi Hüseyin Aksoy, Silvan'da "yurttaşların zarar görmemesi için sadece üç mahallede sokağa çıkma yasağı ilan ettiklerini" söyledi.
"Bir bilgi hatası olmasın" diye itiraz ettim, "Silvan'ın tümünde sokağa çıkma yasağı ilan ettiniz."
Vali Aksoy "Hayır" deyince bilgisayarımın ekranından, ilçe kaymakamı Murat Kütük'ün ıslak imzasıyla Silvan'ın tümüne ilişkin sokağa çıkma yasağı ilan eden kararınını gösterdim.
"Hay Allah" dedi, "Biz sadece üç mahalle için konuşmuştuk."
"Sansüre Karşı Gazeteciler Platformu"nun bileşenleriyle bize randevu veren Vali Aksoy'la makamında görüşüyorduk.
Vali Aksoy, Başbakanlık İnsan Hakları Üst Kurulu Sekreteryası'nda İçişleri Bakanlığı temsilcisi olarak görev yaptığı için insan haklarına ilişkin literatürü ustalıkla kullanıyordu. Hatta "Kimsenin ölmesini istemeyiz. Terörist bile olsa silahlarından arındırılıp yargıya sevk edilmelidir" diyecek kadar hukukun çerçevesi içersinde kalınmasına ne kadar özen gösterdiğini anlatıyordu.



Diyarbakır Valisi Aksoy ile gazeteciler heyeti görüsürken

Ancak Vali Aksoy'un sözleriyle bizim "arazide" gördüklerimiz birbiriyle pek uyuşmuyordu. Sanki bizim gördüğümüz Ortadoğu dolaylarında bir ülkeydi, Vali Aksoy'un anlattığı ise İskandinavya civarındaydı.
Ancak haksızlık da etmemek gerekiyor. Bölge öyle sorunlu bir alan ki, masa başında neyi tasarlarsanız tasarlayın, arazide aldığınız sonuç bambaşka olabiliyor; her açıdan...
İlk Durak Diyarbakır
Hem bölgede yaşananlara tanıklık etmek, gerçekleri "sansürsüz" görmek, hem de çatışmalı ortamda görev yapan medya mensuplarının durumunu yerinde izlemek üzere İstanbul'dan yola çıkmıştı Sansüre Karşı Gazeteciler Platformu heyeti.
Gezinin ev sahipliğini Merkezi Diyarbakır'da bulunan Özgür Gazeteciler Cemiyeti yapıyordu.
Platform bileşenlerinden Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın Genel Başkanı Uğur Güç, DİSK Basın İş Sendikası'nın Genel Başkanı Faruk Eren, Çağdaş Gazeteciler Derneği'nin Genel Sekreteri Turgut Dedeoğlu'nun yanı sıra Milliyet'ten Mehveş Evin, Cumhuriyet'ten Ayşe Yıldırım, Evrensel'den Fatih Polat, Hürriyet Daily News'ten Özgür Korkmaz ve ben de bu gezinin katılımcıları arasındaydım.
Ancak, "Milliyet'ten Mehveş Evin" deyince bir parantez açmak gerekiyor. Çünkü Evin "Milliyet yazarı" olarak başladığı gezi bitip İstanbul'a döndüğü gün gazetedeki pek çok meslektaşı gibi işten atıldığını öğrendi.
Geçen hafta başı Diyarbakır'da Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı ile başlayan gezimiz Silvan'da, Lice'de, Fis Ovası'nda, Cizre'de, Silopi'de sürdü, İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi Başkanı Raci Bilici, Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi ile devam etti, ve Diyarbakır Valisi Hüseyin Aksoy ile yaptığımız görüşmeyle sonlandı.
İlk görüşmeyi yaptığımız Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanlarından Gülten Kışanak bölgede yaşananları anlatırken "Silvan'dan ağlayarak döndüm" diyordu.
Çatışmalar başlayınca gittiği Silvan'dan ayrılırken beş yaşında bir kız çocuğu öyle bir sarılmış ki Kışanak'ın bacaklarına. Sanki Kışanak gidince yaşanılan çatışmanın ortasında can güvenliğinin tümüyle ortadan kalkacağını düşünerek "Başkan sen şimdi gidiyor musun?" diye...
Gözyaşlarını tutamadığını anlatıyor Kışanak.
Silvan'dan Lice'ye 'İnsan Hakları Alt Kurulu'

 Barikatlar ve çocuklar

Silvan'a girdiğimizde çatışmalar başladı başlayacaktı. Sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Ancak üç mahallede değil ilçenin tümünde.
Bir yandan silah sesleri geliyor, diğer yandan polis araçları Silvanlılara "evlerinize girin" anonsu yapıyor, hatta TOMA'lar ve akrepler "dağılmazsanız müdahale edeceğiz" diye gazeteci kovalıyordu Silvan'ın sokaklarında.
Biz Lice'ye doğru yola çıktıktan sonra geride kalanlardan dinleyecektik koca ilçede nasıl bir şiddet yaşandığını, her yerin tarandığını, "teröristlerden ele geçen patlayıcıları imha ediyoruz" diye kentin hemen yanında bitmek bilmeyen patlama hikayelerini, çocukların yaşadığı korkuyu...
(Biz bunları yazarken bir son dakika haberi geliyordu Silvan'dan. Zırhlı araçlar geçerken patlatılan bomba 12 yaşındaki Fırat'ın ölümüne yolaçmış. PKK'lilerin patlattığı öne sürülüyor bombayı. Günlerdir bölgede yedi yaşındaki, dokuz yaşındaki çocukların öldürülmesini görmezden gelenler bu habere dört elle sarılıyor. İnsan ölümlerinde, hele sivil ölümlerinde, hele hele çocukların öldürülmesinde insanlığın çifte standardı yoktur. Özel Harekatçılar çocukları öldürünce susanlar, PKK'nin bir çocuğun ölümüne neden olduğu yolundaki iddia üzerine neredeyse zil takıp kınama ikiyüzlülüğünü gösteriyorlar. İster devletin güvenlik görevlileri, ister PKK'liler kim yaparsa yapsın, bu cinayetler aynı şiddetle kınanmalı, lanetlenmeli.)
Lice'deyse büyük bir suskunluk hakimdi. Gündüz çekilen güvenlik güçleri geceleri "nokta atışları"yla baskın yapıyordu evlere.
Yanımıza getirilen kişinin gözleri görmüyordu. Azmi Kumral'mış adı. Oğlu Mehmet Emin'in başına gelenleri anlattı büyük bir sıkıntıyla:
"Eczanede çalışıyordu oğlum. Olaylar başladığı zaman eczaneyi kapatıp eve gitmek istiyor. Telefonu da içerde unutmuş. Yolda çatışmanın ortasında kalıyor. 'Bari amcamlara gideyim' diyor. Bu arada vuruluyor. Eczanenin üstünde oturan çocukluk arkadaşı vurulduğunu görünce koşup yardım istiyor. O esnada siyah camlı bir araba duruyor yanlarında, hastaneye götürüyor oğlumu. Sonra hastaneyi özel harekat timleri basıyor. Sabah altıda helikopter gelip yaralı oğlumu Diyarbakır'a götürüyor. Fakültenin araştırma hastanesinde, özel tim gözetiminde yedi gün kalıyor orada. Bir gece Diyarbakır'dan buraya getiriyorlar. Mahkeme de tutukluyor oğlumu."
Benzer bir öyküyü Lice çıkışında da dinliyoruz. Helikopterlerden atılan, kimine göre ateş topları, kimine göre de kimyasal bir tozla çıkartılan orman yangınlarından biri kentin biraz dışındaki bir lokantaya doğru yayılıyor.
Lokantada garson olarak çalışan bir kişi de söndürmeye çalışıyor yangını. O sırada helikopterlerden atılan bir bombanın şarapneli suratında patlıyor. O da aynı Azmi Kumral'ın oğlu gibi önce hastaneye, sonra emniyete, oradan mahkemeye götürülüp tutuklanıyor.
Anlaşılan Diyarbakır Valisi Aksoy'un daha önce görev aldığı İnsan Hakları Üst Kurulu'ndan Lice'deki "alt kurul"un payına düşen buymuş.
Akşam, hava karardıktan sonra başına gelecekleri bekleyen, ama inançlarını hiç kaybetmeyen insanları geride bırakarak Lice ile Hani arasındaki "Huri" köyünün üzerinde bekleyen "canlı kalkan"ların bulunduğu yere doğru gidiyoruz.
PKK'nin kurulduğu Fis Ovası'ndan meslektaşların sorularına 
cevaplar
                                                                
Burası Lice'den 22 kilometre uzakta bir nokta. Geçtiğimiz tepenin üzerinde bir direkte Öcalan'ın posteri var. Zaten köyün bulunduğu Fis Ovası, PKK'nin ilk kurulduğu yer. Bir tepede gerillalar var, diğer tepede askerler. İşte bu iki mevzinin arasına da "canlı kalkan"lar yerleşmişler.
Çadırları, battaniyeleri, ocakları, sırt çantalarıyla ilk bakışta "arkadaşlar buraya kamp kurmuş" görüntüsü veriyorlar.
Ancak işin gerçeği pek öyle değil. Bu "kamp", askerlerin gerillaları, gerillaların da askerleri öldürmemesi için tam da iki cephe arasındaki koridora, "sızma"ları önlemek amacıyla kurulmuş.
17 yaşındaki gençten, 80 yaşındaki kadına; sadece bölgeden değil; İzmir'den, Bursa'dan, Ankara'dan, İstanbul'dan gelmiş farklı etnik kökene, mezhebe, siyasi anlayışa sahip insanlar, gençlerimiz daha fazla ölmesin, diye bedenlerini siper etmişler.
1980'li yıllardan bu yana yaşanan savaşta beş çocuğunu yitiren Sakine ana da 80'lere gelmiş yaşına karşın bir "yiğitlik anıtı" olarak kilimden bir yaygının üzerinde dimdik duruyor, dimdik konuşuyor:
"40 yıldır bunları yaşaya yaşaya ömrümüz tükendi. Kürt olmaktan, Kürtçe konuşmaktan başka kusurumuz yok. Ya bizi kökten imha edersiniz ya da haklarımızı verirsiniz. Erdoğan beni AKP'ye çağırdı. Randevusunu kabul etmediğim için bana üç ay hapis cezası verildi. Türkiye'de herkes evlat acısını görmeden yaşasın."
Sakine ana anlatıyor. O yaşta öyle bir dinamizmi, öyle bir inanç patlaması yaşıyor, derdini o kadar güzel anlatıyor, öyle "sır" konuşuyor ki, bazen kimi kastettiğini anlayamıyoruz:
"Adam katil. Gerilla cenazesi gelmezse, asker cenazesi gelmezse deliye dönüyor."
Yüzlerce kişi var "canlı kalkan" olmak için. Hemen hemen hepsini Kürtler, sosyalistler, demokratlar oluşturuyor. İyi ki Kürt analarını yalnız bırakmamışlar dedirtecek insanlar var; Türkiye'nin batısından gelmiş ilericilerin, sosyalistlerin yanı sıra 78'liler Girişimi'nin "delikanlıları" da katılmış "canlı kalkan" seferberliğine.
Helikopterlerden, asker mevzilerinden bulundukları yerlere onları korkutmak için defalarca ateş açılmış. Ama yine de terketmemişler "barış mevzileri"ni.
Bursa'dan gelen bir genç bulunulan durumu anlatıyor yanımıza gelerek:
"AKP tek başına iktidar olmak için Kürtleri teslim almak istiyor."
"Canlı kalkanları" geride bırakıp Diyarbakır'daki "meslektaşlarla toplantı"ya biraz gecikmeli dönüyoruz. Arkadaşlar bekliyor. Bölgedeki gazetecilerin çalışma koşullarını biraz da onlardan dinlemek istiyoruz.
Birbirinden ilginç öyküler anlatıyorlar, saptamalar yapıyorlar.
Meslektaşlarımızın anlattığına göre bölgede itibarsızlaştırmaya çalışılan üç meslek grubu var. Birincisi gazeteciler, ikincisi avukatlar, üçüncüsü de sağlıkçılar.
Bölgedeki bir gazeteci arkadaşımız ilginç bir saptama yapıyor:
"Çok partili hayata geçildiğinden beri Kürdistan kime oy verdiyse o parti iktidar olmuş."
Yakındıkları konular, gazetecilik yapma olanaklarını tümüyle ortadan kaldıracak koşullar:
"Devlet yine içine kapandı. 90'lı yıllardaki gibi. Vali telefona çıkmıyor. Hastanelerden bilgi alamıyoruz. Sokağa çıkma yasakları çalışma alanlarımızı daraltıyor. İnternet, cep telefonları kesiliyor. Tehdit altındayız, çelik yelek giyinme ihtiyacı hissediyoruz. Başımızda kasklar olmalı ama medya kuruluşlarının merkezleri bunu umursamıyor. Polisin gazetecilere karşı şiddeti had safhada. Biz haberleri veriyoruz ama merkezlerimiz yayınlamıyor. Hiç vermediğimiz haberler devlet kaynaklı bazı odaklar tarafından veriliyor. Onlar haber olarak yayınlanıyor."
Cizre ve Silopi'de hendekler,
barikatlar ve işgalciler!

Cizre'de bir barikat...

Bir gün sonra hedefimizde Cizre ve Silopi vardı ama gidince gördük ki, zaten bu iki ilçe sadece bizim değil, devletin güvenlik güçlerinin de hedefindeymiş!
Çünkü Cizreliler de Silopililer de "özyönetim"lerini ilan etmişlerdi.
"Devlete karşı değiliz" diyorlardı ama bir talepleri vardı:
"Böyle devlet olma anlayışına, böyle yönetilme anlayışına karşıyız.
"Kaderlerini tayin haklarını" kullanmak için yıllardır her şeyi yapmışlardı. İlk "serhildanlar"a çıkmışlardı, 1990'lı yılların Newrozlarında kitle halinde katliama uğramışlardı, faili meçhullerin, gözaltında kayıpların neredeyse bölgedeki birkaç "başkentinden" biri olmuşlardı. Artık "yeni bir hayat" istiyorlardı ve bu yüzden HDP'ye yüzde 90'lar, hatta daha üstünde oy vermişlerdi. Ama şimdi geçmişin aynı ceberrut devleti üzerlerine çullanıyordu zulüm ve kan olarak.
Mahalle mahalle yapılan operasyonlardan, özel harekat timlerinin özellikle "genç sivilleri" öldürmesinden, sonrasında da haklarında yasal bir işlem bile yapılmamasından yakınıyorlardı. Yani "faili meçhul"ler, Başbakan Davutoğlu'nun "çözüm sürecinin güçlendirilmesi için çıkarılıyor" dediği İç Güvenlik Yasası'ndan sonra "Faili Kanun" haline gelmişti.

En büyük yakınmaları da yaşadıkları gerçekliğin, uğradıkları katliamın Türkiye'nin "merkez medyası"nda ve "AKP merkezli medyası"nda tümüyle ters yüz edilmiş biçimde sunulmasıydı.
Bölgeye ilişkin çok somut bir saptamaları vardı:
"Siyaset kurumu Kürdistan'da iflas etti. Kendini ifade edemiyor. Bu yüzden halk "özyönetim" talep ediyor. Hendek kazıp barikat kuruyor. Çünkü o yollar kapanmasa mahallelere giren özellikle özel harekat timleri evlerimizi kurşunluyor, çocuklarımızı öldürüyor."


Cizre'nin bir yüzü Gabar Dağı'na, diğer yüzü Cudi Dağı'na bakıyor. Cizre tarafından bakınca hem Gabar'da, hem de Cudi'de kül olmuş alanlar görülüyor. Silopi'nin yüzü Cudi Dağı'na dönük. Oradan da yanmış ormanlar eski yeşil doğanın yerini almış. Devlete çok kızgınlar:
"Hem yaktılar, hem de söndürmemize izin vermediler."
Aklıma 1990'lı yıllar geldi. O zaman da orman yakmak serbestti, orman yangınını ihbar edenleri "PKK'ye yardım ve yataklıktan içeri alıyorlardı."
"Tehdit altındayız" diyordu Cizre Kent Meclisi Eşbaşkanı Mehmet Tunç, "Özyönetim deklarasyonunu okuduktan sonra arabam tarandı. Halbuki bu yapıyı biz 2005'ten beri uyguluyorduk."
Cizre'de, Silopi'de girdiğimiz mahalle aralarında insanlar hendek kazmışlar, kayalarla ve kum torbalarıyla barikatlar oluşturmuşlar, hatta keskin nişancılardan korunmak için sokak girişlerine örtüleri bir bayrak gibi asmışlar. Zaten bu bölgedeki devlet kurumlarının neredeyse hepsinin çatılarına kum torbalarından siperler yapılmış, arkalarına keskin nişancılar yerleştirilmiş.
Keskin nişancıların vurduğu, öldürdüğü insan hikayeleri anlatılıyor burada. Sanki Beyrut sokakları, sanki işgal ordusu bazı kentlere girmiş gibi...
Yeniden yandaş 'Anadolu'dan görünüm'
Polisin yakılan zırhlı iş makinesi

HDP Silopi İlçe Başkanı Ali Balın karşısında bir gazeteci heyeti görünce yakınmaktan kendini alamıyor:
"1990'lı yılların Anadolu'dan Görünüm tadındaki programlar bizi üzüyor."
Aslında kastettiği o yıllarda TRT'de özel harbin propagandisti Ertürk Yöntem ve avanesinin yayınladığı bir "haber savaş programı"ydı. Şimdi onun yerini AKP'nin yandaş medyası almış, "özel harp" haberlerini, programlarını halka haber diye sunuyorlar. Deyin ki 28 Şubat'ın Ali Kırca'sı...
Yaşanan bütün saldırılara karşın umutluydu Balın:
"Ordudan, subaylardan savaşa karşı gelen tepkiler savaşın içindekilerin bizi anladığını 
Ama Silopi'deki HDP yöneticilerinin anlatttığı yaşanan başka gerçekler de var:


Silvan'dan bir duvar yazısı...

"7 Ağustos'ta bir sabah telefondaki feryatlarla uyandık. İnsanların evleri yanıyor. İtfaiye sokulmuyor. Yaralılar var, ambulanslar geçirilmiyor. Hastanedeki doktorların kafasına silah dayanıyor. Hastaneye getirilen yaralılar infaz ediliyor, getiren vuruluyor. Silopi yanıp yıkılıyor. Ancak işin ilginci bunların hiçbirini yapan ne Silopi'deki askerler, ne polisler, ne de Özel Harekât Timleri. Bunları yapanlar dışarıdan gelen Özel Harekâtçılar."
Zaten kaymakamların, valilerin olaylar sırasında HDP milletvekillerine verdikleri "Bu bizi aşıyor, operasyon Ankara'dan yapılıyor" yanıtı da, bizim Silvan'la ilgili sokağa çıkma yasağına üç mahallede mi, yoksa bütün ilçede mi, tartışmasına başka bir gözle bakmamıza yol açıyor.
Silopi'de özel harekatçıların rastgele ateş açtığı mahalleleri, hatta girdikleri evde kimseyi bulamayınca kurşunladıkları Kuran'ı Kerimleri, işte bu yüzden kazdıkları siperleri, kurdukları barikatları gösteriyor insanlar.
Hatta, "Polis panzeri görünce şeytan taşlar gibi taşlıyor çocuklarımız, o hale geldi" diye anlatıyorlar.

Özel harekatın evinde vurduğu hamal

Yakılmış, yıkılmış, sonunda da özellikle gençlerin hendek kazdığı, barikat kurduğu sokaklarda geziyoruz. Engin Armağan çıkıyor karşımıza koltuk değneğiyle. Evinde otururken polis kurşunuyla vurulmuş. Evinin demir kapısında kocaman bir mermi deliği var. O sabah işe gitmeden önce kahvaltı ediyormuş. Kapıyı delen bir kurşun iki baldırını parçalamış. Engin'in beş çocuğu var. İşi hamallık, kim bilir ne kadar çalışamayacak!
Ensesinde bomba patlamış küçücük çocuklar, yaralı insanlar var "bölge"nin evlerinde, sokaklarında.
Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi ve yönetim kurulu üyeleri, İHD Diyarbakır Şube Başkanı Raci Bilici ve insan haklarına akıl, yürek ve can güvenliklerini koymuş üyeleri tek tek bütün hak ihlallerini ortaya çıkartmaya çalışıyorlar büyük bir çabayla.
Röportaj Atölyesi katılanları ve Şeyhmus Dikan'le birlikte

Haftanın son iki iş günü de Özgür Gazeteciler Cemiyeti'nde İstanbul'dan, Erzurum'dan, Adana'dan, Gaziantep'ten, Van'dan, Hakkari'den gelen kimi üniversite öğrencisi, kimi sosyoloji ya da iletişim mezunu , yaşları 20'lerde olan 25 genç gazeteci ve adayıyla Röportaj Atölyesi kurduk.
40 yıllık dostum yazar, kültür insanı Şeyhmus Diken rehberliğinde "arazi çalışması için" Sur içini gezdik. Memlekette gazeteciliğin bittiğini düşünenler için büyük bir umut ışığıydı genç gazeteci adayları.
Sansüre Karşı Gazeteciler Platformu'nun heyeti bütün bu yaşananları bir rapora dönüştürerek elbette hem bütün ülkeye, hem de uluslararası kuruluşlara bütün çıplaklığıyla yansıtacak.
Ama bugünlerde bölgede Kürtler barikatlarda, canlı kalkanlar dağlarda...
Gazetecilerle televizyoncuların; hala daha insanın, barışın en yaşamsal değer olduğuna inananları da; yalanlara, zulme, diktatörlüğe karşı hayatın barikatlarını kuruyor, faşizan bir anlayışa karşı "canlı kalkan" oluyordu.
Sonuç olarak bugünlerde bölge; baskı, şiddet, çatışma ve kan revan içersinde. Ancak bölge halkının özgüveni de her şeye karşın geçmiş dönemlerden çok daha fazla yerinde. Umutlarını gerçekleştireceklerine sonuna kadar inanıyorlar. Bu yüzden her şeye karşın direnmeyi seçmişler, gelecek güzel günler için. Silopi'de yaşlı bir yurttaşın "Bu devletten ne bekliyorsunuz?" sorusuna verdiği yanıt; aslında barikatlarda direnen, asker olsun, PKK'li olsun hiçbir genç ölmesin diye bedenini canlı kalkan olarak mermilerin önüne koyan bütün bölge halkının talebini dile 
"Biz bu devletin rahat durmasını bekliyoruz."
-------------------
T24 31 Ağustos, Celal Başlangıç: baslangiccelal@gmail.com

27 Ağustos 2015 Perşembe



“SAVAŞ BAĞIRA BAĞIRA GELDİ
Aytekin Yılmaz

 
 
“Savaşı başlatan şey Kürt sorununu var eden şeylerin ortadan kalkmamış olması ve sorunun çözümüne dair projenin henüz görünür olmayışıdır.”

 
Çok değil çatışmasızlığın devam ettiği dönemde yani bundan yaklaşık dokuz ay önce yine burada “Ateşkes ve Düşük Yoğunluklu Müzakere” (yazının tümüne şuradan ulaşılabilir link) adlı makalemi şöyle bitirmişim,
“…Hükümet, A. Öcalan üzerinden elinden geldiğince örgütü etkilemeye çalışıyor. Bu çabanın sonuç alamayacak bir çaba olduğunu belirtmek isterim. A. Öcalan üzerinden PKK’yi etkileme, bitirme çabası 1999 yılında da denenmiş ama tutmamıştı. Hükümet gecikmeli olarak benzer şeyi deniyor. Buradan ötesi zaman kaybı. İşte bu zaman kaybı dediğim şeyi Hükümet daimi bir imkân olarak görüyor, her defasında acaba bir seçim daha götürebilir miyim hesabı içinde. Bu hesap, “düşük yoğunluklu müzakere” hesabıdır. Birilerinin bu politikanın uzun süre devam edemeyeceğini söylemesi gerekiyor. Son bir hatırlatma olarak şunu söylemek isterim ki ‘90’ lı yılların “düşük yoğunluklu savaşı” PKK’yi zayıflatıp dağıtamamış; aksine büyümesine, gelişmesine yol açmıştı. O nedenle her gün yeni bir cephenin açılıp kapandığı Ortadoğu coğrafyasında tarihin zamanı, “düşük yoğunluklu müzakere”den medet umanları  beklemeyebilir.”
Peki, savaşın başlaması sürpriz oldu mu? Benim için olmadı. İki yıldır bağıra bağıra geliyorum demesine rağmen, Hükümet tarafından adı olan ama fiiliyatta hiçbir karşılığı olmayan “Barış süreci” filmi izletilmeye çalışılıyordu. Bize her defasında barış yola çıkmış geliyor diyenlere, yaklaşmakta olan şeyin savaş olduğunu söylediğimizde ise barış karşıtı ilan edildik. Keşke barış olsaydı da kötü olan, bu acı gerçeği söyleyen bizler olsaydık.
Eğer biraz aklımıza sahip çıkmazsak, ateşkesin, 22 Temmuz 2015 tarihinde Suruç’ta öldürülen iki polis yüzünden bozulduğuna inanmamızı istiyorlar bizden. Zaten ‘93’teki ateşkes de 33 asker, 2011’deki de Silvan’da öldürülen askerler nedeniyle bozulmuştu. Ortalık polisiye olayların sonuçlarıyla uğraşan uzmanlardan geçilmiyor. Ateşkes süreçlerinin bozulmasını bu olaylara bağlayan akıl, lise tarih kitaplarında I. Dünya Savaşı’nın başlamasını da Avusturya tahtının veliahdı Arşidük Franz Ferdinand’ın 28 Haziran 1914’te Gavrilo Princip adında bir Sırp milliyetçisi tarafından Saraybosna’da öldürülmesine bağlayan akılla aynı akıldır. 30 yıllık bir savaşın nedenlerini halen daha polisiye yaklaşımlarla değerlendiren uzmanları bu iki yıllık süreçte de görmüş olduk. Bugünkü ateşkesi bozan şey, ne şu ne de budur. Kürt sorununu var eden şeylerin ortadan kalkmamış olması ve sorunun çözümüne dair projenin henüz görünür olmayışıdır.
Savaş hazırlıkları…
Şimdi savaşa, yani bugünlere nasıl gelindi buna bir bakalım mı? 8 Mayıs 2013’te başlayan PKK gerillalarının geri çekilmesi kısa bir süre sonra durdu. Niye durduğunu merak edip izini sürdüğümüzde bakın karşımıza neler çıkıyor. Çok değil örgütün geri çekilme kararı aldığı günün bir gün sonrası yani 9 Mayıs 2013’te Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, PKK'nın çekilme süreci ile ilgili konuşmuş. Arınç, örgütün bu kararına ilişkin, "Niye gidiyorsunuz daha karpuz kesecektik' deme imkânımız mı var? Cehennemin dibine gitsinler gidiyorlarsa…” deme zahmetinde bulunmuş.
Geri çekilme kararı almış KCK yöneticileri o gün Başbakan Yardımcısı B. Arınç’ın bu sözlerini duyduğunda adeta şok olurlar. Bu dilin barışa hizmet etmeyeceği, dışlayıcı provoke edici olduğu ortada. Bu dil çatışmasızlığın devam ettiği iki yıllık bir dönemde hep diri tutuldu. Barışa değil, savaşa hizmet eden bir dil tüm devlet erkânı tarafından sürekli güncellendi. Buna karşılık Eylül 2013’ten itibaren de KCK yöneticilerinin sert açıklamalarını iki yıl boyunca belli aralıklarla dinlemiş olduk.
Sadece dille kalınsa iyi idi. Hem devletin hem de örgütün eli de boş durmadı. Sanki barış süreci değil de savaş sürecine hazırlanırcasına bölgede yeni karakol yapımlarına ve yeni korucu alımlarına hız verilirken, örgüt de Kürt gençlerini dağa çağırdı. İHD’nin bu konuda hazırladığı raporlar var. O raporlara göre, son bir yıl içerisinde bölge genelinde 341 yeni karakol yapımı ihale edilmiş, bunların bir bölümünün yapımı tamamlanmıştır. 341 adet karakoldan 102 adedinin inşaatları tamamlanarak, teslim edildiğini anlıyoruz. Yine yeni korucu alımı yapıldığını görüyoruz. Şırnak, Van, Bitlis, Siirt, Bingöl ve Muş illeri ve bağlı ilçelerde toplamda 2000 civarında korucu kadrosu açıldığı ve bu kadronun bir bölümünün alımının tamamlandığını görüyoruz. Gerek yeni karakol yapımlarının gerekse de yeni korucu alımları çatışmasızlık sürecine hizmet eden adımlar değildi. Bu adımlar örgüte güven vermediği için de geri çekilme durdu.
Örgüt savaşa hazırlandı…
PKK ‘93’teki ilk ateşkesten bugüne yapmış olduğu tüm açıklamalarda, “PKK savaşa da barışa da hazırdır” diyen bir örgüttür. 30 yıllık bir savaş süresi boyunca devletle birbirlerini iyi tanıdılar. 8 Mayıs 2013’te geri çekilme kararı alan örgüt bir süre sonra geri çekilmeyi durdurdu. 1 Ekim 2013’ten itibaren ise, artık AKP hükümetinden bir beklentilerinin olmadığını açıkladılar. Bu açıklamayla birlikte Kürt gençlerini dağa, gerilla ordusuna çağırdılar. Bu aynı zamanda yeni bir savaşa hazırlık yapmaktı.
Şöyle dönüp iki yıllık ateşkes sürecine baktığımızda aslında devletin başından beri operasyonların durdurulması dışında ne Kürt sorununun çözümüne ilişkin, ne de PKK’nin silahsızlandırılmasını ilişkin bir projesinin olmadığı anlaşıldı. Bir proje geliştirmek yerine, daha öncekilerin yaptığı ama başarılı olamadıkları bir şeyi denedi. İmralı’da Abdullah Öcalan üzerinden PKK’yi etkisizleştirme ve zaman kazanma yolunu seçti. Bu yol çıkmaz, başarılı olmayacak bir yoldu. Abdullah Öcalan’ı severken örgütü dışlamak çözümsüzlüktü.
İmralı seferleri… 
Üzerinde konuşulması gereken bir husus da iki yıl boyunca İmralı’da Abdullah Öcalan’la görüşme yapan HDP heyetinin durumudur. HDP, bugüne kadar tek taraflı ateşkesi bu açıklıkta talep eden tek legal Kürt partisi olsa da HDP heyeti bu süreci iyi yürütememiştir. İmralı’ya her gidiş sonrası yaptıkları açıklamalar dikkate alınırsa biz şimdi savaşı değil barışı konuşuyor olmalıydık. İmralı’daki görüşme masasında ateşkesin sürüyor olmasının dışında bir şey olmamasına rağmen bir şeyler oluyormuş gibi her defasında ‘Yeni bir aşamaya geçtik’ türünden açıklamalar abartılı şeylerdi. Kusura bakmasınlar, süreci iyi yönetememişlerdir. Başka talepleri geçtik. Hapishanelerdeki ölümcül hasta mahpusları bile tahliye edememiş bir sürecin aktörleridirler. İki yılın sonunda gördük ki, İmralı seferleri, “selamünaleyküm, aleykümselam” olmuş. İki yıl bol bol selam götürülüp selam getirilmiş. Şimdi diyeceksiniz ki on maddelik mutabakat metni hazırlanmıştı. Hükümet kabul etmedi. HDP heyeti ne yapsın? İşte tam da bunu eleştiriyorum. Devlet bir insan değildir, insanlar tarafından işletilen ve kurumlardan oluşan büyük bir kurumdur. Devletlerin sözleri yasa ve kanunlarıdır. Çözüm sürecinde yasalar ve kanunlar çıkarılmamışsa söz de verilmemiştir. İmralı masasında belki birçok konu konuşulmuş olabilir, ama herhangi bir yerde konuşulduğu gibi konuşulmuştur.
İkili yönetim…
Bazıları diyor ki AKP seçimi kaybedince saray savaş çıkardı. Eğer böyle bir hesap yapıldıysa yanlış bir hesap olduğunu söylemem gerekiyor. 30 yıllık dönemde PKK ile savaşarak oyunu artıran bir parti hatırlamıyorum. Ama bu 30 yıllık dönemde PKK’nin 16 hükümet eskittiğini biliyorum. Geçmişte PKK’yle savaşan hükümet ve partiler kaybetti. Arşivimizde böyle bir bagaj varken, aksine inanmamız için biraz zorlamamız gerekiyor. Oysa hiç zorlamaya gerek yok kanımca. İki yıl ertelenmiş bir savaş düşük yoğunlukta bir müzakere ile çözümlenemezdi. Hemen şunu da söylemem gerekir ki PKK gerillaları Eylül 2013’ten beri bölgede yapmaları gerekeni yapıyordu. Fiili durumda adı konulmamış çifte yönetim durumu yaşandığını bölgeyi tanıyan herkes biliyordu. Bu ikili yönetim durumu varken, devlet açısından sürdürülebilir olmadığı için uzatılmış çatışmasızlık durumu Kandil’in bombalanmasıyla birlikte bozulmuş oldu.
HDP’nin çağrıları…
HDP’nin silahların susmasına yönelik yapmış olduğu her çağrı kuşkusuz ki kıymetli bir çağrıdır. Fakat şunu da biliyoruz ki, geçmişte Kürt legal partilerinin bu gibi girişimleri çok olmuş ve her defasında tek taraflı kaldığı için de amacına ulaşmamıştır. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra legal Kürt siyasi hareketi için yeni bir durum oluşmuştur. 80 milletvekili ile mecliste temsil edilen bir parti PKK üzerinde daha etkili olabilirdi. HDP seçimden hemen sonra PKK’ye yeni durumun oluştuğunu bugün olmazsa bile belki bir sonraki seçimde hükümet ortağı konumuna geldiklerini bu yüzden de sivil siyasete şans verilmesi gerektiğini söyleyebilmeliydiler. PKK’ye devlet şimdilik adım atmamış olsa bile silahlı güçlerini geri çekmesini isteyebilirdi. Gerekirse HDP bu konuda Kandil’le kavga etmeyi göze almalıydı. Eğer seçimden hemen sonra bu yapılmış olsaydı, yani PKK geri çekilme kararı almış olsaydı bugün bu çatışmaları yaşamıyor olabilirdik. Geri çekilme kararı almış bir Kandil’i bombalamak hükümet için kolay olmayabilirdi.
Savaşı projesizlik başlattı…
Savaşı başlatan şey hükümetin çözüm projesinden yoksun oluşudur. Samimi ve gerçek anlamda hükümetin Kürt sorununa ilişkin bir çözüm projesi olmadı. Sadece Kürt sorununa ilişkin değil, başka sorunlara ilişkin de yoktu. Aleviler silahlı mücadele vermiyorlar, peki sorunları çözüldü mü? 12 Eylül’le yüzleşildi mi? ‘90’lardaki faili meçhul cinayetler açığa çıkartılabildi mi? 13 yıllık AKP hükümeti buralarda sınıfta kaldı. Sadece kalmadı, ‘90’lardaki cinayet dosyaları zaman aşımından bir bir üstü kapatılıp düşürüldü. Özgürlükler söz konusu olduğunda, Kürt sorunu söz konusu olduğunda hiçbir yasa çıkaramayan hükümet, anti-demokratik dediğimiz “Güvenlik paketi” gibi yasaları çıkartabilmiştir.
Hapishanelerde ölümcül hasta durumundaki mahpusları tahliye edemeyen bir hükümet, yüz yıllık devasa bir sorunu çözemezdi. Elindeki hasta mahpusu çıkartamayanlar, dağdaki PKK’ liyi hiçbir şekilde indiremezdi. Gezi’de İstanbulluyu gaza boğanlar, Diyarbakır’a özgürlük veremezdi. Bunlar hep bir özgürlük projesi gerektiren şeylerdir. İnsan şöyle bir şey düşünmüyor da değil, AKP’den AKP’de olmayan bir şeyi isteyerek acaba haksızlık mı yaptık.
Ateşkes süresi boyunca beni hayretlere düşüren şey ise maaşlı uzmanların iyimserlikleriydi. İnsan bu uzmanları okuyup dinleyince sanıyordu ki savaş sona eriyor, barış geliyor. Oysa yukarıda aktardığım somut verilere bakılırsa bize doğru yaklaşan şeyin barış değil savaş olduğu gerçeğiydi. Sanıyorum bu sürecin en öğretici yanlarından biri de eğer bir gün gerçek anlamda barış gelecek olursa öncelikle bu uzmanlardan kurtulmamız gerekir.