ONSEKİZİME BASIYORUM *
Hasan Gürkan
“GÜNLERİN BUGÜN GETİRDİĞİ
BASKI,ZULÜM VE KANDIR"
-77 1 MAYIS’I
- MERHABA HAYAT
- 12 EYLÜL FAŞİZMİ
-İLLEGALİTE
- SİRKECİ / SOFYA
– BERLİN - KOPENHAG
- SİRKECİ / SOFYA
– BERLİN - KOPENHAG
*Bu yazıyı küçük oğlum
Barış 1995 yılında 18’ine bastığında yazmıştım.
1977 1 MAYIS’I
77 1 Mayıs’ı yaklaşırken ben dünyaya
geleceğim günü bekliyordum.Fikrimi soran olmamıştı,bir oldubittiyle, acısı
sevincine baskın, milyonlarca bebeden biri oluyordum.Şimdi üzerimdeki “koruma”
ve yasaklar kalkıyor; yıllardır iple çektiğim onsekizime basıyorum!
Hilton,Sheraton,İntercontinantal gibi
beş yıldız lıotelleri, tinercileri,kiliseleri,meyhaneleri,ucuz
orospuları,simitçileri,işsizlerin pineklediği parkları,gece gündüz hiç bitmeyen
telaşı ile taksim meydanı şehrin göbeğinde yeni ve farklı bir günü
yaşıyor.
Annemin karnı burnunda.Güneşin daha
sabahtan sırtınızı ısıttığı,içinizde sebepsiz sevinçlerin çiçeklendiği bir
bahar günü.Yüz binlerce insan;bayramlık giysileri, bayrakları,
türküleri,pankartları ve umutlarıyla geldiler.Koca alan hani iğne atsan yere
düşmez derler ya, işte öyle,hınca hınç dolu.Annem tabi bu arada ben,diğer
hamile kadınlarla birlikte bir kamyonun üzerindeyiz.Babam aşağılarda bir
yerde,elinde megafon koşturup duruyor.Halam,dedem, babaannem,abim,anlayacağınız
bütün aile buradayız.
Öfkeyi ve inancı dillendiren
nutuklar,halaylar,sloganlar ve kızıl bayraklarla Taksim alışık olmadığı bir
özgürlük sarhoşluğu yaşıyor.Mitolojiden çıkıp gelmiş çok başlı devasa bir
yaratık gibi soluk alıp veriyor.Saatler ilerledikçe sabahın coşkusu yerini
huzurlu bir yorgunluğa bırakıyor.Miting bitmek üzere.
Birden ortalık karıştı.Ben ne
olduğunu anlayamadım.Babam: “Alanının üç yerinden aynı anda ateş
açıldı.İntercontinantal Oteli’nin pencerelerinden,Sular İdaresi’nin
üzerinden,Kazancı Yokuşu tarafından.” diyor.” Önce panik yaratmak için manevra
mermisi atılıyor sandım.Fakat insanların gözümün önünde vurulup yere düştüğünü
görünce işin vehametini anladım.” Hemen ardından göz yaşartıcı
bombalar,panzerler,coplar ve kurşunlarla polis saldırısı.Halk birbirini
çiğneyerek bu cehennemden kurtulmaya çalışıyor.Akşam olduğunda geriye asker ve
polisin zaptettiği Taksim alanı,otuz sekiz ölü,yüzlerce yaralı ve tutukluyla
boğazlarımıza bir kıl yumağı olarak oturan acı ve öfke kalıyor.
“ Aradan bunca yıl geçti”
diyor babam “Pek çok arkadaş ölümü yaşadım.Ama o gün katledilen
insanların acısını,kolum omzumdan koparılmış gibi kanlı ve karanlık bir boşluk
olarak hala içimde hissediyorum.”
MERHABA DÜNYA! MERHABA HAYAT!
10 Mayıs.Doğum gecikti.Doktorlar
beni sezaryenle almayı düşünüyorlar.Kim bilir,belki katliamdan gözüm korkmuştu
da, yetişkinlerin bu kanlı dünyasına gelmek istemiyordum.
Neyse fazla üstelemiyorum.İlk
çığlığım Zeynep Kamil Hastanesi’nin kirli duvarlarında yankılanıyor.Hemşireler
geleneğe uyarak kolbağıma “Kamil” yazıyorlar.Oysa annem babam
“Barış” olmamı istiyor.Ses çıkarmıyorum,Barış oluyorum.
Merhaba dünya! Merhaba hayat!
Aranıza “normal” bir ailenin çocuğu
olarak katıldığım söylenemez.Babam parti çalışmalarını aksatmamak için işini
bırakmıştı.Eve çok az –o da geceleri – uğruyor.Anacığım bir yandan okula (işine
) koşturuyor,bir yandan parti,kadın derneği ve sendika çalışmalarına.Bir de
benim bakım derdim var. Bugün aramızda bir anlaşmazlık çıksa abim: “Ben daha
altı yaşındayken senin boklu bezlerini değiştirdim.” diye başıma kakar.
Kurtuluş’ta oturuyoruz ve annemin
aylığından başka gelirimiz yok.İstanbul cangılında ekmek aslanın
ağzında.Tek maaşla ev geçindirmek kolay değil.
12 EYLÜL FAŞİZMİ
1980 Eylülü.Üç yaşındayım.Doymak
bilmez bir iştahla yürümenin,konuşmanın tadını çıkarırken askeri faşist darbe
oluyor.Asık suratlı beş general bir kabus gibi hayatımızın üzerine
çullanıyor.Korku,yağlı vıcık vıcık bir çamur olup üstümüze başımıza
bulaşıyor.Sabaha karşı basılan evler,kan uykularından koparılıp götürülen
insanlar, “kaçarken” vurulanlar,işkence. Ailemiz için adsızlık,adressizlik ve
parasızlıkla dolu yeraltı günleri. Ne zaman ve nasıl kalkacağını kimsenin
bilmediği zifiri bir karanlıkta yaşıyoruz.
KÜTAHYA DEDEMLER
Beni Kütahya’ya dedemlerin yanına
gönderdiler.Anaokuluna burada başladım.Beslenme çantama ninemin koyduğu meyveyi
her sabah kasabın oğlu Ahmet’e veriyorum.O da beni dövmüyor.Bir süre sonra
–sebebini bilmiyorum- İstanbul’a geri gönderiliyorum.Annem: “Polis kokuyu
almış” diyor.Ne demekse?
BARIŞ DEĞİL AHMET’MİŞİM
Beni Fatih’teki evimizin hemen yanı
başındaki okula değil de,sabahın köründe kalkılıp banliyö
trenleri,dolmuşlar,amcalar,teyzeler değiştirilerek gidilen,cehennemin dibinde
çamurlu bir gecekondu okuluna yolluyorlar.Siyah önlüğüm,beyaz naylon
yakalığım, çantam, boya kalemlerim,resimli kitaplarım hepsi iyi de öğretmenim
adımı bilmiyor.Bana Barış değil,Ahmet diyor.
Babam eskiden doğru dürüst eve
uğramazdı,yüzünü seyrek görürdük.Şimdi ise hiç evden çıkmıyor.Ne iş
yapıyor,nasıl para kazanıyor,niçin sık sık apar topar ev değiştiriyoruz,neden
diğer çocuklar gibi sokağa çıkıp oynamama izin verilmiyor,anlamıyorum.
İnsan anasının babasının adını
bilmez mi!Annem Aysel,babam Hasan.Şu büyükler bir garip oluyor.Evinde
haftalarca kaldıkları arkadaşlarının adını bile öğrenemiyorlar.Babama kimi
Hüseyin,kimi Mustafa diyor.
Bahçelievler’deki bu daireye yeni
taşındık.Perdelerimiz uymadı,küçük geldi. Pencerelerde fakir çocukların
pantolonları gibi duruyor.1982 kışı olmalı.İstanbul un nemli soğuğu
insanın iliklerine işliyor.Odunu kamyonla değil kiloyla alıyoruz.Islak
oluyor,soba tıs tıs kendini bile zor ısıtıyor.Bir de patates.Günlerce patates
yiyoruz.Sabaha haşlaması,öğleye kavurması,akşama kızartması.Bir de
kılçıklı,küçük lanet balıklar.Balıkçıda nah bu kadar kocamanları var.Annemle
çarşıya çıktığımda görüyorumOnlardan almıyor.Kaç kere söyledim,ben büyük
balıkları severim diye.Ayrıca muz severim,köfte severim,kağıtlı şeker
severim,dondurma severim.
Arada bir beni alıp adını
söylemedikleri şehirlere götürüyorlar.Annem gezmeye gidiyoruz diyor.Gezmek
lafın gelişi.Hep aynı şey:sokak yasak! Oyun yasak! Misafirlerle gevezelik
yasak!
Canım çok sıkılıyor.Sabahları
pencereden okula giden arkadaşları seyrediyorum.İçimden huysuzluk etmek,ağlamak
geliyor.Annem kızar diye susuyorum.
Bir gün –bugün gibi
hatırlıyorum- evde elle tutulur bir gerginlik vardı.Televizyondaki çocuk
saatini bile seyrettirmediler.Annem üzgün,babam olur olmaz şeylere
parlıyor.Ertesi sabah onu elinde valiziyle gördüm.Hepimize birer birer
sarıldı,öptü,bir şey söylemeden çekip gitti.Haftalarca haber alamadık.Neredeydi,ne
yapıyordu,ne zaman dönecekti? Sormaya dilim varmıyordu ama dönecek miydi?
SİRKECİ-SOFYA
Gene bir gün – gene bu gün gibi
hatırlıyorum- annem: “Babana gidiyoruz.” dedi. Sirkeci Garından trene
bindik.Annem ısrarla uyumamı istiyor.Ama benim hiç uykum yok ki!Amcalar gelir
bir şeyler sorarlarsa hiç cevap vermeyecekmişim.Uzunca bir süre sonra tren
durdu.Vakit geç olmuştu.Burası geçtiğimiz istasyonlara benzemiyor.Dikenli
teller, sürüyle elleri silahlı asker var.Amcalar geldi.Üç kişiydiler.Kısa boylu
sarkık bıyıklı olanı annemin uzattığı deftere uzun uzun baktı.Her sayfasını
karıştırdı.Altın dişleriyle sırıtarak bir şeyler sordu.Annem hep bana yalan
söyleme der.Ama kendisi söylüyor.Babam Almanya’da işçiymiş,izine
gelmişiz,dönüyormuşuz.
Sabah trenden indik.Abim “İzmir’e
geldik.” diyor.Sofya olduğunu çok sonra öğrendim.Gene sonradan adının Georgi
Dimitrov olduğunu öğrendiğim alanda saatlerce bekledik.Annemin gelip bizi
alacağını söylediği amca gelmedi.Taksiyle büyük bir eve gittik,parti
oteliymiş.Amma da çok odası var!Konuşma yasağı kalktı,gevezelik serbest.Önüme
gelene durmadan anlatıyorum.Ama ablalar,amcalar bir şey anlamıyor,başımı
okşayıp aptal aptal sırıtıyorlar.Üzerinde durmuyorum,büyüklerin yeni bir
tuhaflığı deyip geçiyorum.
Bize güzel bir oda verdiler.Televizyonu,gazozla
dolu buzdolabı,banyosu var.Abim İhsan dedemden öğrenmiş, çok güzel kağıttan
kayık yapar.Akşama kadar küvette oynuyorum.Kağıttan kayık yüzdürüyorum.Ablalar
durmadan yemek,dondurma,çukulata getiriyor.İyi de babam,babam nerde?
BERLİN
Beş yaşındayım.Hayatımda ilk defa
uçağa bineceğim.Berlin’e gidiyoruz.Berlin’de penceresinden çamur gibi akan
nehrin göründüğü parti misafirhanesinde geçirdiğim üç gün benim için gene
konuşmamı anlamayan ablaların şefkati,bol köpüklü küvet sefaları ve patlayıncaya
kadar yediğim pasta,dondurma ve çukulata demekti.
Bu defa bindiğimiz tren
Sirkeci’dekinden daha güzel ve temizdi.Akşam karanlığı ile birlikte Kopenhag’a
iniyoruz.Pasaport falan soran olmadı.Babamı bahçeli bir evin salonunda bizi
bekler bulduk.Odanın içi çiçekler,hediyeler,türlü çeşitli meyveler,yiyeceklerle
dolu.
KOPENHAG
Annem: “Bir daha hiç ayrılmayacağız
.” diyor.
Belki bana öyle geldi ama babam
bizimle kucaklaşırken ağlamanın eşiğindeydi.Çifte bayram yaptık,hem benim doğum
günümü,hem ailemizin birleşmesini kutladık.Deliksiz uyudum.
Onsekizime ulaştığım için
sevinçliyim.Artık “ adam” sayılıyorum.Türkiye’de akranlarımın bir sevgili
bedeninin kokusunu bile içlerine çekmeden idam
edilmeleri,vurulmaları,hayata veda etmeleri sevincimi gölgeliyor.Babam: “ Ne
kadar çok ve ne kadar derin seversen o kadar insanlaşırsın.” diyor.Kız
arkadaşlarım olmadı değil.Ama ben ayaklarımın yerden kesildiği,aşktan öleceğimi
sandığım büyük sevdalar yaşamak istiyorum.
Faelleddiget,Nisan 1995



