30 Temmuz 2020 Perşembe






MİLLİ MARŞLARDA IRKÇILIK
Hasan Gürkan

1-10. YIL MARŞI

“Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan,” “Türk'üz, bütün başlardan üstün olan başlarız,”

“Türk'üz, Cumhuriyet'e göğsümüz tunç siperi,
Adımız Andımızdır Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!”
Söz : Faruk Nafiz Çamlıbel - Behçet Kemal Çağlar
Müzik: Cemal Reşit Rey

2-Adımız andımızdır, yoluna can koyarız
Türk olmayı en büyük şeref
En büyük şeref ve şan sayarız.
Türküz, Türküz dedikçe kalbimiz almakta hız
Türk olmayı en büyük şeref
En büyük şeref ve şan sayarız.

3-Cumhuriyet Marşı
(…)Türkten yok ulu bir millet
Türk'e açıktır şan yolu
Hayat yolu Cumhuriyet

4-Kara Harp Okulu Marşı
(…)”Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız
Tufanları gösteren, tarihlerin yadıyız”
“Bağlayamaz bir kuvvet bu kasırga milleti
Tarihlere sorun ki bize "Ölmez Türk" derler.”

5-İstiklâl Marşı


(…)”Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?”
6-Öğretmen Okulları Marşı
“Alnımızda bilgilerden bir çelenk,
Nura doğru can atan Türk genciyiz.
Yer yüzünde yoktur, olmaz Türk'e denk;
Korku bilmez soyumuz.”

7.Mülkiye Marşı
Beklesin Türkoğlu'nun azminde kuvvet bulmayan,
Sel durur, yangın söner elbette bir gün Ey Vatan”
8.Türklük Marşı- Nafiz Çağlar Mahmatlı
Kızıl Elma” seni bekliyor, haydi uyan Ey Türk.
Ne yatıp durursun öyle, bekleme uyan Ey Türk.
Canlan, kalk ayağa, önce geriye berkçe yaylan.
Nasıl durursun öyle “titre, kendine dön” ey Türk…

8.Bayrak Marşı
Görevimdir bayrağımı
Üstün tutmak her bayraktan
Can veririm,kan dökerim
Vazgeçemem ben bu yoldan

27 Temmuz 2020 Pazartesi








CUMHURİYETİN TÜRKLEŞTİRME POLİTİKASI
DEĞİŞTİRİLEN YER ADLARI*
Hasan Gürkan
(alıntı)

    Ülkemizde elli yılı aşan bir süreden bu yana yer adlarının değiştirilmesi işlemleri yapılmaktadır. Bu süre içerisinde yaklaşık 28 bin kadar yerleşme adı değiştirilmiştir. Bunların 12 binden fazlası ise köy adlarıdır. Köylerin bir kısmının adları Türkçe olmasına rağmen, çeşitli sebeplerle değiştirilmiştir. Bu tür değiştirmeler tüm yurt sathına yayılmış durumdadır. İsmi değiştirilen köylerin ülkedeki dağılışında en fazla dikkat çeken özellik Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da sayılarındaki artış ve yoğunlaşmadır. Bu alan içinde yer alan köylerin tamamına yakın bir kısmının ismi Türkçe olmadığı için değiştirilmiştir.
    Yerleşmelerin bazılarının isim değişiklikleri üzerinden onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen, yöre halkı hâlâ eski isimleri kullanmayı tercih etmektedir. Eski isimlerin kullanımdaki bu süreklilik özellikle aile içinde kullanılan dil özellikleri ile ilgili olmalıdır. Ancak eski isimlerin kullanımında genç insanlar göz önüne alındığında belirgin azalmalar dikkati çekmektedir. Bu durum en az birkaç on yıl daha eski isimlerin kullanımının süreceğinin göstergesidir. Diğer taraftan isim değişikliği işlemleri sadece yazı diline dönüştürme gayretiyle birkaç harfin değiştirilmesinden ibaret olanlar ise hiçbir zaman, resmi işlemler dışında, yeni şekilleriyle kullanılmayacaklardır.
Değiştirilen köy adları içerisinde diğer bir bölümü de Türkçe olmadığı için değiştirilen isimler oluşturmaktadır. Anadolu’da Arapça, Farsça, Kürtçe, Lazca, Rumca, Ermenice, Gürcüce, Çerkezce vb. gibi dillerde adlandırılan
pek çok köyün ve yer adının olması normaldir. Türkçe bir anlam ifade etmeyen köy adları ile Arapça yahut Farsça kökü, eki olan isimler de değiştirilmiş, bunlara yeni adlar verilmiştir. Ancak bu değiştirme işlemlerinde de her zaman isabetli olunduğunu söylemek zordur, çünkü bazı hatalar yapılmıştır. İsim değiştirme çalışmaları sırasında eski adı anımsatacak yenileştirmeler ile değiştirilecek ismin Türkçe anlamlarının verilmemesine dikkat edilmesi prensip olarak belirlenmiş olmasına rağmen (İçişleri Bakanlığı 1963) bazı isim değiştirmelerde buna her zaman ve her yerde uyulmadığı dikkati çekmektedir. Örneğin Çinciva / Şenyuva (Rize), Sehrince / Serince (Urfa), Pervana / Pervane (Trabzon), Sakarsu / Şekersu (Trabzon), Melikşe / Melikşah (Trabzon) örneklerinde olduğu gibi kimi köylere eski isimlerini unutturmayacak kadar benzerleri verilmiştir. Şemsi / Güneşli (Siirt), Telhınta / Buğdaytepe (Urfa), Telanbar / Anbartepe (Urfa), Telseyif / Kılıçlı (Urfa), Tilesvet / Karatepe (Urfa), Kebirkazani / Büyükkazanlı (Urfa), Telşair / Arpatepe (Mardin) örneklerinde olduğu gibi bazılarında ise eski adlar hemen tümüyle tercüme yapılarak değiştirilmiştir.
Konuya ilişkin olarak hazırlanan harita incelendiğinde (Bkz. Şekil: 1) dikkati çeken temel özellik, isimleri değiştirilen köylerin tüm ülke sathına yayılmış durumda oluşudur. Ancak bu yayılma eşit bir düzende değildir. Kabaca düşünülürse Karadeniz, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgeleri’nde diğer bölgelere oranla bir yoğunlaşmanın olduğu hemen dikkati çekmektedir. İsmi değiştirilen köylerin yoğunlaştığı bölgeler içerisinde de her yerde düzenli bir dağılış görülmemektedir. Örneğin Mardin ile Şanlıurfa arasında kabaca Viranşehir civarında, Hakkari çevresinde, Sinop ile Artvin dolaylarında belirgin seyrelmeler dikkati çeker. Ancak bu seyrelmeler her zaman ve her yerde isim değişikliği yapılan köy olmadığı anlamına gelmemektedir. Çünkü bu seyrelme söz konusu alandaki köy sayısı vb. gibi başka sebeplerle de ilgili olabilir. Nitekim Viranşehir
------------------------------------------------------------------------------------------

     *29 F.Ü.Sosyal Bilimler Dergisi 2000 10 (2)

23 Temmuz 2020 Perşembe





KADIN CİNAYETLERİNİ DURDURACAK
9 ALTIN KURAL*
Metin Yeğin 











Dışarıdan pencereleri kafeslerle örtülmüş kahvehaneler, erkek eğlence ve toplanma alanlarıdır. Bu alanlarda hiç kimse onlara karışamaz ve istedikleri cinsiyetçi küfürleri edebilir, fazla testosteron salgılarını kollarına sürebilirler.

1- Kadınlara karşı şiddeti durdurmak için ilk önemli kural, evli olanların eşleri olmadan tek başlarına dışarı çıkmaları mutlaka yasak olmalıdır. Hiçbir erkek tek başına dışarı çıkamaz. Ancak yanlarında anneleri, kız kardeşleri ve baldızlarıyla tabii ki eşlerinin müsaade ile dışarı çıkabilmeleri mümkündür.

2- Dışarı çıkan erkeklerin, her an tahrik olabilecekleri göz önünde bulundurularak, dört açılı at gözlüğü kullanmaları zorunludur. Böylece erkek eşi, eğer o olmazsa yukarıda saydığımız anaveynlerin kontrolü ile belirlenmiş kadraj içinde yere bakarak tahrik riski taşımadan yürüyebilir, gezebilir.

3- Evli olmayan erkekler, 11 yaşına kadar annelerin müsaadesiyle at gözlüksüz gezebilir. 11 yaşından büyükse, evlenene kadar yine annelerin vesayeti ve sorumluluğu altındadır ve evli erkeklerle aynı kadraj içinde özgürce yaşarlar.

4- Erkeğin yeri evidir. Yaratılış olarak şiddete eğilimli olduklarından ev içinde de, pencereleri kafeslerle çevrilmiş selamlıklarda olmalıdırlar.
5- Ev içi şiddeti engellemek için, anne ve bacıların silah taşıma hakları vardır. Devlet silah satın alamayan, kadın bireylere kendilerini gerektiğinde korumak için silah dağıtır, mühimmat sağlar.
6- Herhalde eşek değildirler ve bu ev hayatı içinde, ev işi yaparlar çocuklarına bakarlar.

7- Dışarıdan pencereleri kafeslerle örtülmüş kahvehaneler, erkek eğlence ve toplanma alanlarıdır. Bu alanlarda hiç kimse onlara karışamaz ve istedikleri cinsiyetçi küfürleri edebilir, fazla testosteron salgılarını kollarına sürebilirler. Bu alanlara gidiş gelişleri ancak yukarıda saydığımız anaveynler ya da devletin kahvehane servisleri, sadece erkeklerin binebildiği, kahverengi otobüsleriyle yapabilirler.

8- Eğer her şeye rağmen çalışıyorlarsa kendilerine yakışan mesleklerde, daha çok beden güçlerine dayalı tercihlerde ayrı bölümlerde ve yine mecburi at gözlükleri ile çalışmalıdırlar. Ücretleri aynı işte çalışan kadınların ücretleri ile aynı olamaz. Devlet aile yaşantısının temeli erkeğin böylece çalışmaya zorlanmasını teşvik etmez.

9- Instagram, Facebook, Twitter gibi sosyal medya uygulamalarını ancak, anaveynlerin onayı ve denetimi altında kullanabilirler. Böylece kendilerini kaybedip, kadınlara hakaret etmeleri, kişilik haklarına saldırmaları engellenmiş olur.

Erkekler yaratılış olarak şiddete eğilimli, tahrik olmaya açık olduğundan, birden cinnet geçirebilmeleri böylece kökten kesilmiş olur. Her yıl dünyada 100 bine yakın kadın cinayeti işlenmez, cinayet işleyenlerin yüzde 97’si erkek olduğundan bu “Toksik maskülenite”nin etkisi ortadan kalkar. Böylece sadece kadınlar değil, erkekler de öldürülmemiş olur. Cezaevleri boşalır. Kadınlar ve çocuklar sokaklarda rahat ve özgür gezerler.
* Gazete Duvar 23 temmuz


19 Temmuz 2020 Pazar






EDİP CANSEVER’İN AYNASINDAKİ
TOMRİS UYAR - artıgerçek
Cezmi Ersöz


 

 Edip Cansever, Tomris Uyar’a yazdığı o on dört şiirin hiçbirini kitaplarına almamış çünkü onlar Tomris Hanım’a aitmiş.


Taksim’de Lamartin Caddesi’ndeki Billur apartmanındayım.10 
numaralı dairenin kapısını çalıyorum. Kızıl saçlı, gözleri rengarenk, minyon bir kadın açıyor kapıyı. Buruk bir sevgiyle gülümsüyor, “Hoş geldin” deyip beni içeri buyur ediyor. Yüksek tavanlı, büyük bir daire. Salonda her yer antika eşyalarla dolu. Bir de kedi var. Adı Gulliver. Kaplan yavrusuna benziyor. Kıymetli vazoların, bibloların arasından, üstünden geçiyor. Ama hiçbirini kırmıyor. Dokunulmazlığı var.
1992 yılının nisan ayı olması gerekiyor. Kadın, oldukça zarif hareketle çay ikram ediyor bana. Edebiyat dünyasından, ortak tanıdıklarımızdan ve son çıkan kitabından söz ediyoruz önce. ‘Otuzların Kadını’ raflara yeni çıkmış. Okuyup gelmişim. “Nasıl buldun?” diye soruyor. “Çok beğendim ama anlamadığım yerler de oldu.” diyorum. Nereleri anlamadığımı soruyor. Anlatıyorum. Tek tek yanıtlıyor. Kitap beynimde yavaş yavaş aydınlanıyor. İnsanı sarıp sarmalayan bir konuşma üslubu var. Beni aurasının içine alıyor. Ruhumu ele geçiriyor sanki.
Evet, karşımda ülkesinin dilini en iyi konuşan ve bu dili çok etkileyici bir biçimde kâğıda döken, en zor yazarları (Nabakov, Poe gibi) Türkçemize mükemmel bir şekilde çeviren edebiyat ustası Tomris Uyar oturuyor.
Bir süredir ‘Azala azala yaşamak’ dönemine girmiş. Artık yeni insanlarla tanışmak istemiyormuş. Beni nasılsa evine kabul etti. Henüz iki kitabım yayınlanmış, toy bir yazar adayıyım. O ise oldukça seçkin bir okur grubunun çok sevdiği bir yazar. Anlattıklarından anlıyorum epeydir çok yalnız hissediyor kendini. Çünkü en sevdiği insanlar, -elbette benim de- peş peşe hayatlarını kaybettiler, biliyorum... İlk önce sevgili eşi Turgut Uyar, 1985 yılında aramızdan ayrılmış, hemen ardından yaklaşık bir sene sonra Edip Cansever gözlerini hayata yummuş ve 1990 yılında bir dönem sevgilisi olmuş Cemal Süreya ‘üstü kalsın’ diyerek bizlere veda etmişti.
1980 askeri darbesinden sonraki yıllarda her perşembe günü, sanatçı dostlarıyla birlikte Çiçek Pasajı’nda, Nevizade’de, Krepen Pasajı’nda içki sohbetleri, yani ‘Ölmeme Günleri’ de ömürlerini uzatmamış, ölmelerini biraz olsun geciktirmemişti. 
Gözlerindeki derin hüznü fark etmemek mümkün değil. Ara ara dalgınlaşıyor, gözlerini bir yere sabitliyor, sonra derin bir nefes alıp kendisini toparlamaya çalışıyor. Vişne rengi koltuğundan kalkıp, ikinci çayımı getirip, önümdeki sehpaya koyuyor, sonra da “Sen çayını içe dur, bak şimdi ben sana ne okuyacağım.” deyip salondaki kütüphanenin altındaki küçük bir dolabı açıyor, büyükçe bir dosyanın en üstünde duran beyaz bir kâğıdı alıp karşıma oturuyor ve kâğıtta yazılı bir şiiri okuyor. Hem şiiri dinliyorum hem de yüzünü, bakışlarını seyrediyorum. Gözleri koyulaşıp açılıyor. Arada bir elleri titriyor. Sesinde çocuksu bir heyecan var. Tutkulu bir hayranlıkla okuyor o şiiri.
Bitirdikten sonra “Edip bana her doğum günümde şiir yazardı. Her 15 Mart’ta. Tam 14 yıl boyunca. Bu da ölmeden önce yazdığı son şiir. Nasıl buldun? Çok güzel değil mi?” Ne diyeceğimi bilemiyorum. Okuduğu Edip’in şiiri. “Çok etkilendim. Sizin için çok anlamlı olmalı.” dedim. Sonra birden dalgınlaştı. Derin bir iç acısı kalbinde geziniyor olmalıydı. Peki, Edip öldükten sonra kime yazacaktı? Tanımadığı hayali okurlara mı? Yazmaya pek istekli değildi artık. Çünkü yazdığı her öyküyü, her denemeyi ilk önce Edip Cansever’e okuturdu. Onun beğenisi, varsa alkışını alır, yazdığını içtenlikle eleştirmesini isterdi. Bu onun için kutsal bir ritüeldi. Şimdi artık o yoktu.
Tomris Uyar’ın evine birçok kez gittim. Beni hep aynı incelikle kabul etti. Onunla sohbetlerimiz bana çok şey katmıştır. Elbette ki benim asıl derdim Edip Cansever’di. Çünkü o aralar müzik yazarı şair dostum Orhan Kahyaoğlu’yla Edip Cansever’in hayatını anlatan bir kitap hazırlıyorduk. Ne yazık ki bitiremedik.
Ama istiyordum ki bana ilk eşi Ülkü Tamer’den, ardından ikinci eşi Turgut Uyar’dan, sevgilisi Cemal Süreya’dan da bahsetsin. Ve bu şairlerle Edip Cansever’in ilişkilerinden, dostluklarından, şiirsel anlamdaki benzerliklerinden, yakınlıklarından örnekler versin.
Ama yok, o anda ne konuşuyorsak konuşalım konuyu Edip Cansever’e getirir ama nasıl getirir? Yine kütüphanesinin altındaki dolabı açar, dosyanın içinden bir şiir çıkartır. Başlar okumaya. Sonra da “Bunu bana 1981 yılının 15 Mart’ında yazmış.” derdi mesela. Yine o tutkulu hayranlık, o çocuksu sevinç… Titreyen parmaklar.
Edip Cansever’le Tomris Uyar’ın ortak dostları, yakınları, edebiyat tarihçileri bu iki sanatçının sevgili değil, gerçek iki dost olduğunu söylüyorlar. Hatta, değerli edebiyat tarihçisi dostum Sıddık Akbayır, ‘Turgut ile Tomris’ adlı kitabında bu iki sanatçı arasında, ‘ince bir dostluk’ olduğunu söylüyor ve asla sevgili olmadıklarının altını çiziyor. Kimileri de Edip Cansever’in Tomris Uyar’a yazdığı şiirlerin ‘sipariş şiirler’ olduğunu iddia ediyor.
Buna pek ihtimal vermedim ama diyelim öyle olsun. Peki, Tomris Uyar doğum günlerinde kendisine o güne özel şiir yazmasını neden Ülkü Tamer’den, Turgut Uyar’dan ya da Cemal Süreya’dan istemedi de sadece ve sadece Edip Cansever’den istedi? 
Tomris Uyar’ın Edip Cansever’den ‘sipariş ettiği’ şiirleri okurken, gözlerindeki ifadeyi, mimiklerini, ellerinin titreyişini tekrar hayal edelim. Bence en akla yakın yorum şudur: Tomris Uyar kendisini, varoluşunu sadece ve sadece Edip Cansever’in aynasında, yani şiirlerinde görmek istiyordu. Bence bu istek dostluğun da hatta aşkın da ötesinde bir duygunun sonucudur...  
Kendisini en güzel ve anlamlı bir şekilde bu aynada gördüğünü tekrar tekrar hissetmek için evine her geldiğinde ve henüz yeni tanıdığı gencecik bir yazar adayına o şiirlerden birini çıkartıp çıkartıp okuması da bu durumu kanıtlamaz mı?
Edip Cansever, Tomris Uyar’a yazdığı o on dört şiirin hiçbirini kitaplarına almamış çünkü onlar Tomris Hanım’a aitmiş. Kitaplara alınmayan o on dört şiiri bu şiirlerin ‘sahibinden’ dinledim. Hem de tutku dolu bir hayranlıkla...
“Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın
Çok yaşındasın her zaman çocuksun gene
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç(...)
Bir adın vardı senin Tomris Uyar’dı
Adını yenile bu yıl ama bak Tomris Uyar olsun gene”