20 Aralık 2014 Cumartesi




HER TÜRK ASKER YALAKASI DOĞAR 
ORASI KESİN
Perihan Mağden

Engin Altan Düzyatan diye bir oyuncu var: Şimdilerin “heart-throb”u (gönüldeşen) o anladığım. Geçen sene “Kadınların En Seksi Bulduğu Adam” filan seçildi yanılmıyorsam.

İki- üç kere filan, sunduğu “Ne Kadar Aptal ve Cahil de Olsanız/ Size Para Kazandırmaya Kararlıyız” yarışma programında OLAY YERİ İNCELEMESİ yapma imkânını yakaladım: Kasabasından kaçan bütün eltiler- görümceler onunla karşılaşabilmek için gelmişler yarışmaya.

Oyunculuk eğitimiyle iyice “toklaştırılmış” sesini konuşturuyor, gereken yerlerde “beyaz dişlerimi gösterir/ düşürürüm seni” düğmesine basıyor.

Amanin kızanlarımız- kadınlarımız nasıl gıt gıt gıdaklıyorlar bu genç adamın karşısında; nasıl bi gerdan kırıp hoplatıyorlar!

“Yahu kocanız/ dayınız/ bakkalınız- çakalınız yok mu; dönünce Manisa’ya/ Bandırma’ya bunca süte batırılmış etikek’leşmenin hesabını nasıl vereceksiniz ki?!” tarzı gerilim dolu izledim ben kadınlarımızın Engin Altan karşısındaki salınımlarını.

Hakkında TÜM bildiklerim bu izlenimlerden ibaret olan Genç Adam, geçenlerde bir sitenin alıntıladığı mülakat görüntüleriyle çıktı karşıma. “Küplere Binmiş! Sert Çıkmış!” zira.

“Anadolu Kartalları –Part: Orduya Hürmet/ Bombalamaya Reklam” filminde (pek tabiidir ki) başrollerden birini oynamış.

Ve fakat sahiplerinden birinin (diğerini tanımıyorum) Şirin Sever olduğu bu magazin programında bir delleniyor, bir celalleniyor filme dair edilen kelâmlar konusu açılınca! Sanırsın Halit Ergenç’in gölde bir nilüferin üstüne konuşlanmış hiddetli bir kurbağayı gide- giderek daha çok andırdığı Kanunî Sultan Süleyman!

Efendim: dile kolay TAM YÜZ ELLİ KİŞİNİN EMEĞİ varmış! Yetmemiş: ON DÖRT MİLYON lira HARCANMIŞ bu filme! Boru değil; Türk Ordusu’nun katkılarıyla/ know how’ıyla/ denetimiyle yapılmışmış. Kolay mıymış? Ulan Eleştirmen kolay mıymış?

Sıcak evlerinde kahvelerini içerek sinema eleştirmenleri (belki evleri buzz gibi/ belki oralet içiyorlar?) “Bla bla bla” yapmışlarmış. Bu ne rezillikmiş! Sorumsuzlukmuş! Alçaklıkmış! Düşüncesizlikmiş!

Engin Altan Düzyatan “Bla bla bla” deyip/ kahve içen eleştirmen taklidi yaparken harbiden “Bi daha yap! Nolur nolur bi da yap!” diye öyle bir gıdakladı ki Şirin Sever–

Dehşetler içinde kaldım korkudan.

Ve fakat o yalnızca “antreymiş”; daha salona buyur edilmemişiz! Meğer.

Şirin Sever’in adını bilmediğim program partneri bey atılıp “O eleştirmenlerin maaşından kesilmeli paralar!” Buyurdu. “Otuz yıl- kırk yıl ödesinler de akılları başlarına gelsin!”

Şimdi: filmin maliyeti olan ON DÖRT MİLYONU gariban Türk eleştirmenlerinin cümlesi, dört yüz- beş yüz yıl boyunca her gün film eleştirisi yazsalar denkleştiremezler –orası kesin.

Ben bu tarz filmleri fevkaladenin fevkinde sıkıcı/ fuzulî, ayrıca siyaseten yanlışçı telakki ettiğim için, eleştirilerini dahi okumuş değilim.

Ama densiz Türk Sinema Eleştirmenleri “Filmde çatışma yok!” filan gibi son derece rasyonel eleştirilerde bulunmakla kalmamış (burada “Tanrıların Gazebosu Part-18”de başrolü hak eden bir rol kesiverdi Düzyatan) BİR DE (evet! şimdi soluklarınızı tutun) FİLMİN SONUNU YAZMIŞLAR!!

Yurt Dışında bunun cezası: müebbetmiş, enjeksiyonla idam, gaz odasında son yemekmiş! Handiyse bu kin ve intikam tramvayına atladılar Engin Altan’ı sağırlama gayreti içinde program sahipleri. Özellikle “bey” olanı. Yahu: bir Türk filmi taş çatlasa altı haftada “kotarılıyor”. Altı haftada YÜZ ELLİ kişinin (kutsal) emeklerinin karşılığı olan para (meblağ) nedir ki: Eleştirmenler bu kutsal ineğe tükürmüş muamelesine layık görülüyorlar? İkide birde?

Oysa o on dört milyonla diyelim fiberoptik fabrikası kurulsaydı, ya da (askerî) bot imalathaneleri açılsaydı yurdun dört bir köşesinde binlerce işsize hayat boyu iş imkânı sağlanırdı. Sorun BU MUDUR YANİ?

Türk Filmlerine gidip de elleştirme cüretinde bulunan her eleştirmen/ köşeci “tüyü bitmemiş yetimin biberonunu kıran hain yılan” muamelesine müstahak görülüyor fantastik bir biçimde.

Oysa tavuk fabrikası kuran herhangi bir müteşebbis her nasıl başkalarını suçlama hakkını bulmuyorsa/ bulamazsa, paracıkları okkalamak için Fetih/ Gora/ İvedik ya da Top Gun San filmlerini yapan, bunu tercih eden yatırımcı da “Vay sen benim kutsal ineğime nasıl tükürürsün?!” havasına girmekten vazgeçmeli.

F16’larla uçmanın zevkini yudum yudum yaşamakla kalmıyor ayrıca bu oyuncular BU filmle: Aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetlerinin yüzüncü yılı şerefine yapılan bir- iki- üç nevi bir Türk Militarizm reklam filminin, gönüllü neferleri olarak siyasî tercih DE yapmış oluyorlar.

Bakınız: daha pek yakın zamanda Uludere’de geçimini temin etmek için sınır kaçakçılığı yaparken bombalanarak her bir parçaları bir başka kayanın ardına saçılan gencecik Kürtler’i katleden şanlı Türk Ordusunun/ muhteşem Türk Pilotlarının reklamını DA yapmış oluyorsun sen (başrolünü taçlandırdığın) Anadolu Kartalları filmiyle.

“Lear jet’ler İLK KEZ bir filmde kullanıldı. Bizim filmdeki hava çekimleri, dünyada daha yapılmadı,” diye (yarı) bilinçsizce övünürken, otuz beş yıldır bitirtilmeyen bir iç savaşın taraflarından birinin hem kutsamasını/ goygoyculuğunu/ fan’liğini yapıyorsun–

Hem de: “askerî demokrasi” modelinden (anayasasıyla/ andıçlarıyla/ şeffaflaşmayı reddiyle) BİR TÜRLÜ “normal demokrasiye” (bildiğimiz: Avrupa standartlarında bir demokrasiye) geçmemize razı olmayan–

Hakiki Demokrasiye kavuşamamamız için yaptığı ayak- el ve bomba oyunlarının sonu gelmeyen–

Gücünün devamlılığını temin edebilmek için (damarlarındaki kan kadar) muhtaç olduğu bir iç savaşı BUNCA YILDIR inatla/ sebatla/ azimle ve her türlü manipülasyonla sürdüren bir Askeriye’nin REKLAMINI YAPIYORSUN.

Farkında mısın?

Ayırdında mısın?

Amerika’da DAHİ artık (yirmi yıldır filan) Top Gun’lar/ Mun’lar yapılmıyor. Yapılamıyor.

Bunca yıldır bunca cana mal olmuş bir iç savaşın sürdüğü/ sürdürüldüğü topraklarda, sen kalkıp Türk Ordusunu, Türk Jetlerini kutsayan/ yücelten/ arzu nesneleştiren bir filmde başrol oynuyorsan–

BARİ “filmin dramatik kurgusundaki eksikler” diye bisküvi geveleyen Türk Eleştirmenlerine tahammül ediver küçük kardeşim.

“Her Türk asker (yalakası) doğar!” sözü yerden göğe doğru hakikaten.

Ve militarizm bağımlılığının/ askeriye sevdalılığının bu denli “masum”, “hoş görülür”, “sevilesi” bulunduğu Bu Topraklarda NE desek boş!

Ne yazsak nafile!

Beyhude!

Fuzuli.

17 Aralık 2014 Çarşamba



NİŞAN USTA TEHCİRİ ANLATIYOR
Hasan Gürkan


Cıbırlar Parkı Katliamı
    Seksen faşist darbesi öncesi ‘devrimin şanlı yolunda’ ilerleyen Türkiye Solu,1915 Ermeni tehciri ve soykırımından hiç bahsetmiyordu. Habersizdi, susuyordu, belki önemsemiyordu.Kimbilir?
 Ben de 1968’de çiçeği burnunda devrimci öğretmen olarak Tokat’ta göreve başladığımda Ermeni meselesinden habersizdim.

    Bir gün Ermeni ev sahibim Nişan Usta anlattı: Biz o yıllarda Sivas’ta yaşıyorduk, çünkü Sivaslıydık. Ben demirciydim. Doğuda, Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde Tehcirin başlatıldığını haber aldık. Karımı ve iki yaşındaki oğlumu Erivan’a yolladım. Meraklanmayın,ortalık yatışınca dönersiniz, dedim.
    Bir hafta sonra bir mülazım ve bir tabur süvari bizi Cıbırlar Parkında topladı.Mülazım;terziler,kuyumcular,taşçılar,dülgerler,demirciler,değir
menciler şu tarafa toplansın,dedi.Sivas’ın bütün zanaatkarı ve esnafı parkın bir yanına toplandık.
    Korku içindeydik. Bize ne yapacaklarını bilmiyorduk. Parkın öbür yanında rençperler, kadınlar,çocuklar ve yaşlılar kalmıştı.Mülazım,yere yatın! diye bağırdı bizim tarafa. Yattık.Ateeşş,der demez ateş başladı, öbür taraftakilere  kurşun yağdırıyorlardı.Park çığlıklara, feryatlara boğuldu.Kurşuna yazık,paltayla girişin,  diye emretti mülazım.Sağ kalanları paltalarla katlettiler.
    Yaşadığı,şahit olduğu bu katliamı her anlatışında gözleri doluyordu ihtiyar demirci Nişan ustanın. Bu sadece bir kişinin naklettikleri. İttihat Terakki iktidarının  yol açtığı,Cumhuriyetin reddettiği, bu BÜYÜK FELAKET’İN  yaraları kanıyor hala. Aradan bir asır geçmesine rağmen ,soykırımın derin utancı devam ediyor hala.

Komünizm Propagandası
    Gene o yıllarda bir akşamüstü TÖS’den eve geliyordum. Sokağa girdiğimde Ohanneslerin kapıda iki polis gördüm.Hayret bize gelmemişler.Ohanneslerle ne işleri olabilir ki! ”Hayırdır?”dedim. İhbar var hocam,dediler.Yukarı çıktım.Alis ağlıyor.
Komünizm propagandası var diye bizi ihbar etmişler,Hasan Bey, dedi.
Dolaplar,koltuklar,darmadağın, iç çamaşırları,tencereler ortada.Üç sivil aramaya devam ediyor.Ben, Alis hanımların kiracısıyım,Lisede öğretmenim,TÖS yöneticiyim, dedim,tokalaştım. Biz Ankara’dan geldik.Arama emri var, dedi birisi.Sonra çantasından bir fotoğraf çıkarttı gösterdi bana. Bir posta kartı bu. Arkasında kıril alfabesiyle yazılmış yazılar.Ön yüzünde bahçeli bir bina,bahçede bir büst.Dikkatle baktım,Lenin’in büstü.
    Tam o sırada Ohannes girdi içeri. Telaşla sordu :” N’oluyor burada, ne arıyorsunuz? Polis posta kartını uzattı. Bu kartı oğlunuz Arev okula götürmüş, öğretmen de  yurtdışından gelen diğer yılbaşı kartlarıyla birlikte duvara asmış. Polisin sözünü kesti Ohannes: “ Ne var bunda? O kart Erivan’dan akrabalarımızdan geldi. Yılbaşı tebriki.” Polis: İyi ama fotoğraftaki binanın bahçesinde Lenin’in büstü var. Bu kanunlara göre suç, komünizm propagandası.İlköğretim müfettişi fark etmiş,ihbar etmiş.Biz de Ankara’dan soruşturma için geldik,dedi. İyi de memur bey,Arev sekiz yaşında bir çocuk,nerden bilsin o heykelin kim olduğunu,ben de tanımıyorum.Sivil Polis,biz tutanak hazırlayacağız.Seni karakoldan çağırırlar, dedi sırıtarak.Ve gittiler.

Sovyet Vatandaşı Ermeniler
Bir akşamüstü Artin Usta eve uğradı, heyecanlıydı.Hasan hoca senden bir ricam var.Erivan’dan babamın ilk karısı,analığımın kocası ve kardeşlerim geliyorlar.Ohannes onları almaya İstanbul’a gitti.Yarın akşam üstü burada olacaklar.Babam yemekte bizimle beraber olmanı rica ediyor.Sen Sovyetleri bilirsin,okumuşsundur diye.İyi de Artin Usta, siz ailesiniz ben yabancıyım, dedim.Gözünü seveyim Hasan hoca dedi,gelenlerin hiç birini biz de tanımıyoruz.Sadece babam elli küsur yıldır görmediği analığımı ve kardeşimi biliyor. Tamam, gelirim Artin Usta, dedim.
    Akşamüstü gittim. Ohannes henüz gelmemişti. Evde herkes heyecanlıydı. Tokat usulü güzel bir rakı sofrası donatılmıştı.Nişan Usta,Artin Usta lacivert takım elbiseli kravatlı,kadınlar Surpik, Alis, Angel makyajlı, süslenmiş,bayramlıklarını giymişlerdi.
    Biraz sonra kapı çaldı, hepimiz heyecanlandık. Önde Ohannes,arkasında dört misafir.Tanıştırıldık.Arevik;Nişan ustanın eski karısı.Ambartsun;Arevik’in yeni kocası.Aram ve Vaçagan;Arevik’in oğulları.Herkes birbirine sarılıyor,ağlaşıyor.Ben Ermenice ne dediklerini anlamıyorum.Ama benim de gözlerimden yaşlar süzülüyor.Epey sonra yatışır gibi oldular sofraya oturuldu.Aram,kapıdan girdiğimde beni tanıyabildin mi baba,dedi Nişan ustaya.Seni gönderdiğimde iki yaşındaydın.Tam elli üç sene geçmiş.Nasıl tanıyayım canım oğlum,dedi.Ağlıyordu.
   Yemekteki sohbet, iki tarafın birbirinin hayat tarzına hayreti, şaşkınlığıyla devam ediyordu.Sovyetler ve Türkiye.Nasıl, burada iyi misiniz, hayatınız güzel mi,diye soruyor Ambartsun.Nişan usta cevaplıyor;çok şükür iyi,dükkan iyi işliyor,para kazanıyoruz,bankada hepimize yetecek,çocukları okutacak kadar çok paramız var.Ambartsun,neden para biriktiriyorsunuz,paralarınızı neden güzel,güzel yemiyorsunuz?Devlet size ev,emekli maaşı vermiyor mu,çocukları okutmuyor mu,diye şaşkınlık gösteriyor.
Sohbet bu minval üzre sabahlara kadar devam ediyor.



9 Aralık 2014 Salı



BOŞANMA VE ‘KUTSAL’ AİLE
Hasan Gürkan

    Karının seninle kan bağı olanlarla ilişkisi, sizin evlilik akdinizle başlıyor. Boşanma kararıyla feshedilen bu akitle birlikte Ayşe ile olan formel ilişki sona eriyor. İlla akrabalık isimleriyle sürsün deniyorsa önceki kavramın başına ‘eski’ sıfatının getirilmesi gerekiyor. Mesela Ayşe artık senin için  ‘karın’ değil ‘eski karın’ .Bu durumun ciddi bir istisnası var. O da çocuklarınız. Ayşe onlar için, siz ayrılmadan önce de anneydi, siz ayrıldıktan sonra da hep anne olarak kalacak. Sen onlar için, siz ayrılmadan da babaydın, ayrıldıktan sonra da hep baba olarak kalacaksın.
    Bir de evlilik kurumuyla yapılandırılıp, boşanmayla resmi olarak biten ilişkilerin insani boyutu var. Evlilik sürecinde kurulan ilişki, güçlü insani boyutlar kazanmışsa ve boşanmaya yol açan sebepler, buna bağlı anlaşmazlık, ilkel bir şekilde küfür, hakaret, kin vb. ile yaşanmamışsa; ayrılmadan sonra da öncekinden farklı bir boyutta devam eder. Sen kendi adına böyle olmasını isterdin. Ama maalesef bu genellikle mümkün olmuyor. Taraflardan biri yahut her ikisi, boşanmayı kendine karşı yapılmış haksızlık, “mağduriyet” olarak algıladığı, öbür tarafın kendine yaptığı “kötülükleri” iç dünyasında öne çıkarttığı için, birlikte yaşadıkları “iyi” şeyleri unutuyor. Birbirlerine bir merhaba bile diyemez hale geliyorlar. Bu sadece evliliklerde böyle değil, nikâhsız beraberlik ilişkisini, tekeşli aile ahlakı normları içinde yaşayanlar için de böyledir.
    O zaman meselenin kaynağı ne? Bence meselenin kaynağı bin yıllar önce oluşmuş, tarihsel ve toplumsal gelişime, özünü koruyarak, ama yeni duruma intibak ederek, yani değişerek ayak uydurmuş ‘kutsal’ aile kurumudur, tekeşliliktir.
    Bu kurum, kapitalist sistemde görünüş olarak farklılıklar arz etse de, mahiyetini hiç bozmadan hükmünü sürdürüyor. Mesela aile içi şiddet, dayak, hakaret, psikolojik, moral baskı, cinayet olarak kendini dışa vuruyor. Bu, özünde erkek şövenizminin farklı gelişmişlik seviyesindeki toplumlarda şu ya da bu şekilde dışa vurumudur. Ama şiddet şiddettir.
Hiyerarşi
    Önce baba, sonra anne, daha sonra çocuklar. Bu bir şablon. Elbette toplumlara, sınıflara, dinlere vb. göre şeklen değişebilir. Ama değişebilirlik hiyerarşiyi, otoriteyi yok etmiyor.
Mülkiyet
    Önce sistemin dayattığı aileyi kutsama tören modeli: Gelinlik, damatlık, takılar, hediyeler, aynı yastıkta kocayın dilekleri, düğün yemeği, balayı, sonra mülkiyet; ev, mobilya, araba, yazlık vb. sahibi olman gerekiyor.
    Mal mülk evet ama bunlar yetmiyor, bedenler üzerinde de karşılıklı sahiplik var bu ‘kutsal’ müessesede. Kadın kocasıyla sevişiyor. Adam çok memnun. Karısını takdir ediyor. ”Çok güzel sevişiyorsun karıcığım!” diyor. Kadın aynı güzel eylemi hoşlandığı başka bir erkekle yapıyor. Kıyamet kopuyor: Ahlaksız orospu, hakaret, dayak, şiddet…
Şiddet:
“Benim kocam, beni hiçbir zaman durup dururken dövmedi ” diye övünüyor kadın. Bu cümlenin başına “Benim babam…”,”Benim abim…”i de getirebilirsiniz. Çünkü müessesede fiziki yahut moral şiddet meşrudur.
Devletin varlığının temel taşları olan bu üç kavram: hiyerarşi, mülkiyet ve şiddet. Ailede her gün yeniden üretiliyor. Onun için aile, devletin en temel kurumlarının başında gelir. Devlet tarafından da kutsanır.
    Marksistler,19.yüzyılın başında kapitalizmi yıkmak, sosyalizmi kurmak için yola çıktıklarında, yok etmek istedikleri üç kurum vardı. Devlet, aile, özel mülkiyet. Ne Sovyet, ne Çin, ne Küba devrimleri bunu başarabildi. Devrim yolunda mücadele ederken, hapis yatan, işkence gören, sakatlanan, katledilen binlerce solcu, bu satırların yazarı dahil, maalesef kendi özel hayatlarında ailenin kölesi, pardon ‘reisi’, yahut reisin ‘eşi’ oldular. Kutsal kuruma yenildiler. Gerekçeler uydurarak kendilerini kandırmaya devam ediyorlar.