Ölümünün 40. yıl dönümünde
Sevgi Soysal'dan mektuplar
Funda Soysal K24
Sevgi Soysal'ın kendi dili dururken, onu bir başkasının anlatmaya çalışması hep biraz eksik kalıyor. K24, Sevgi Soysal'ın Mümtaz Soysal'a yazdığı mektuplardan bir seçkiyi ilk kez yayınlıyor...
Önsöz
Sevgi Soysal, kırk yaşında, 1976
yılı kasım ayının 22'sinde bu dünyayı bırakıp, gitti. Onun yokluğunu, bir defa
daha, varlığını hatırlayarak doldurmak gerekiyor. Türk edebiyatına Tante Rosa ve Yürümek ile "yepyeni bir kadın tipi" armağan eden Sevgi Soysal, yazdığı
her satırdaki şairane dil kıvraklığı ve kadınsı duyarlılık ile Türkiye'nin
modern çağa bir armağanı olabilecekken, ne yazık ki, 12 Mart döneminde kitabı
toplattırılıp, hapse atılan bir yazar ve üç çocuk annesi bir kadın olarak, kırk
yaşında, kanserden öldü. Şimdi, bugünkü 40. ölüm yıl dönümü, öyle bir zamana
rast geldi ki, mezarından kalkıp geliverse, kimse dönüp "A, sen de nereden
çıktın" demeyecek. Biz de, bu yılki ölüm yıl dönümünde, sanki o
ölmemişçesine onun kaleminden mektuplar yayımlamak istedik. Bu mektupları,
Sevgi Soysal, 1971- 73 yılları arasında iki yıl boyunca beraber yürüttükleri
büyük bir direnişin diğer ortağı olan eşi Mümtaz Soysal'a yazmış. Bu iki insan,
onları da önüne katıp yıkmaya çalışan büyük bir zulüm dalgasına karşı,
hapishanede evlenerek kendilerince bir sınır çizmişler ve o sınırın içerisinde
sevgiye, dayanışmaya ve inanca dayalı bambaşka bir dünya kurmuşlar. Bu tür
dünyaların daha pek çok hapishanede, hatta pek çok yürekte çok defa
kurulduğundan ve elbet daha çok defa kurulacağından şüphem yok. Ama ikisi de
iyi birer yazar olan bu iki insanın mektupları, yazılması çok zor ama okunması
insanlık eğitiminin parçası metinler olarak kuşkusuz ayrı bir yerde duruyor.
Elbette ki iki insan arasındaki
mektupları onlardan izinsiz yayınlamak sorunlu bir hareket olarak görülebilir.
Ama yazdığı mektupların birinde, aynen şöyle yazdığını okuyunca, bu durumda
kararı Sevgi Soysal'ın zaten vermiş olduğunu düşünüyorum: "Bana daha sık
mektup yaz, ben ölüp edebiyat tarihine geçince bu mektuplar basılacağından
fırsatı kaçırma—" Bu ufacık alıntının da gösterdiği gibi, Sevgi Soysal'ın
kendi dili dururken, onu bir başkasının kelimelerle anlatmaya çalışması hep
biraz eksik kalıyor. Şimdi bana düşen, yaklaşık 200 sayfayı bulan bu mektuplar
arasından bu seçkiyi nasıl yaptığımı anlatmak ve belki biraz da ek bilgi
vermek.
Mektupları seçerken, bu iki yıl
içerisindeki her dönemi biraz olsun yansıtmak istedim. İlk mektup, Mümtaz
Soysal'ın henüz iddianamesi olmadığı halde iki aydır tutuklu bulunduğu Mamak
Cezaevi'ne, evlenmelerinin üzerinden henüz bir ay bile geçmemiş ve Sevgi Soysal
daha hiç tutuklanmamışken yazılmış. Bu mektubu, bu seçkiyi sadece hapishaneye
dair olmaktan çıkarıp, aslında bir hayat sevgisi ve neşesinin yazarı olan Sevgi
Soysal'ın kendi ailesinin canlı bir portesini onun dilinden çizdiği için
koydum. Bu mektuptan kısa bir süre sonra, Sevgi Soysal, son derece sudan bir
sebeple, yaklaşık üç hafta süren bir Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu tutukluluğu
yaşamış ve TRT'deki Program Uzmanlığı işini kaybetmiş. İkinci mektup, o
sırada Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı olan Mümtaz
Soysal'ın "bütün bir üniversitenin hesabını vermek üzere"
yargılandığı sırada yazılmış. Yargılama, Aralık ayı başında bitmiş ve Mümtaz
Soysal, altı yıl sekiz aylık bir mahkumiyet cezası almış. Üçüncü mektup, bu
kararın üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra, 10 dakikalık bir Çarşamba
görüşünün ardından yazılmış. 1972 yılının mart ayı geldiğinde, Mümtaz Soysal
Askerî Yargıtay'ın bozma kararı ile tahliye edilirken, aradan iki hafta
geçmeden, bu kez de Sevgi Soysal, muhbir bir vatandaş ifadesiyle tutuklanarak,
yeniden, hem de koşulların çok daha ağırlaştığı bir dönemde Yıldırım Bölge'ye
yollanmış ve yargılanmış. Dördüncü ve beşinci mektuplar bu dönemden. Son mektup
ise, sürgün cezasını çekmek üzere gittiği Adana'dan, alt mahkemenin kararında
ısrar etmesi sonucunda tekrar tutuklu bulunan Mümtaz Soysal'a, Mamak'a,
yollanmış. Sevgi Soysal'ın biten sürgün cezası ve Mümtaz Soysal'ın yeniden
tahliyesiyle, 1973 yılının şubat ayında, en nihayet özgürlüklerine
kavuşabilmişler.
Mektupların bir bütün teşkil
etmedikleri durumlarda, sadece alıntılamak istediğim satırlarını bu seçkiye
dahil ettim. Herkesin bu mektupların güzelliğini benim kadar görebilmesi ve bu
soğuk kasım gününde içinin ısınması umuduyla.
İstanbul, 20 Kasım 2016
1.
Gölbaşı, 2 Ağustos 71 Pazartesi
Sevgili Mümtaz,
İşten çıkıp akşam eve geldiğimde
kapının dibine düşmüş mektubunu sevinçle kaptım ve hızla okudum; hızla okudum
çünkü “canavar Mithat”ın arabasının klâkson sesleri çalıyordu durmadan. Beş
gündür, babacığımla balayı yaşıyoruz burda. Arka bahçede salatalıklar,
biberler, domatesler, soğanlar büyümüş. Toprağın bu güzelim cevapları oldum
olası büyüler beni. Doğal olan her şey gibi. Hava boğucu, Ankara kenti
dayanılmazlaştı iyice.
Babam1
başlı başına bir roman. Hiç durmuyor. Akşam buraya gelir gelmez ülkesini!
teftiş ediyor. Sanırsın Mümtaz kampına geri dönmüş. Akıl almaz bir dikkatle
herkesin hatalarını, yanlışını gözlüyor ve yorulmadan düzeltiyor. “Kızım bak
benim tertibim böyle”; lamba buraya asılacak, peynir buzdolabının şurasına
konacak, v.b. Büyük, küçük bütün eşyalarına tutkun ve bu küçük eve durmadan
yeni eşyalar taşıyor; yeni gâz lambaları, ocaklar, mutfak rendeleri. Her yeni
eşyacığı onu mutlaka ve mutlaka bütün “Anayasayı ihlâl” davalarından daha çok
ilgilendiriyor. Muammer Hoca’nın içerde olması konusunu beş dakkadan fazla
konuşmaz, ama yeni aldığı gaz lambasının nasıl da kullanışlı ve dahiyane!
olduğu konusunda yarım saat ayrıntılı bilgi verebilir. Burada uzun bir süre
kalırsa eşyadan kımıldanmaz duruma getirecek, taa ki anam gelip ayıklayana dek!
Muammer Hoca’yla iyi boy ölçüşebilir bu alanda. Düşünüyorum da, babamı “Gölbaşı
Dağı Kır Gerillaları” olarak ihbar etsem orada ne şenlik olur; bir yanda
“Hoca”nın takım taklavatı, öbür yanda babamın fenerleri, ocakları, copu,
tornavidaları, çekiçleri, şunları, bunları; 1. No.lu Ceza Evi’ne asla sığamaz
olursunuz.
Günboyu eğleniyorum onla; o da bana
kızıyor, bütün kurallarının mantıki nedenlerini anlatıyor bana. Oysa, ayrıntıda
ne mantıki şeyler vardır da bir bütün yaptıklarında büyük aptallıklara
dönüşürler; tabii babamla böyle “ince!” konular konuşmuyoruz. Göl suyunun ısı
dereceleri, kuyu pompasının ne zamanlar çekileceği ve banyodaki tuvalet
kağıdının küvete değil de yandaki kovaya atılacağı üstüne “diyalektik”
tartışmalar yapıyoruz.
Pazar günü burası tam bir yeryüzü
cenneti oldu. Kaya, Karin, üç çocukları, Kaya’nın iki arkadaşı, karıları,
çocukları, Oğuz’un bir arkadaşı, Doğan-Gönül, Aylin, Kaya’ların köpeği, sonra
gelen konuklardan birinin bir Paşa dostu, karısı, oğlu, ve biz Gölbaşı
sakinleri (ben, babam, İzzet) çok sakin bir hafta sonu geçirdik; tam senlik,
burada olsaydın Mamağı mumla arardın—Bir de biz mayolu güzelleri görmek için,
Gölbaşı’nın tüm kıyıları doluymuş gibi, beyaz donlu ve bellerine şişme kamyon
lastiği geçirmiş vatandaşlar tarafından kuşatıldık! Babam bütün gün “beyaz
donlu vatandaş kovma harekâtı”nı başarısızlık, ama ısrarla yönetti. Benim
“adamcağızlar bakar elbet, biz mayolu gezersek!” mantığım onu hiç yumuşatmadı.
Ayrıca 141/ 1 örgütüne dahil (nam-ı
diğer bir berber bir berbere) şahıslar arasında, babamın yeni köpeklerini
unuttum. Bu köpekleri Kaya mahallesinde bulup, acıyıp, babama “Cins Çoban
Köpeği” diye yutturmuş. Büyüdükçe ne olduğu belirsiz, şekilsiz hayvancıklar
oluyorlar. Babam “bir de boynuzları çıkarsa şaşırmayacağım, belki soylarına
keçi de karışmıştır” diyor ve Kaya’ya köpürüyor. Sonra buranın en önemli
özelliğinden söz etmedim sana, sokan sivrisinekler ve ısıran karasinekler.
Onlara iyice alıştım. Ne var ki, sevgili vücudum sinek ısırığıyla kabardı.
Geceleri yatmadan önce, babamla, “Sinekle Mücadele Cemiyeti” tavrıyla işbaşı
yapıyoruz. Ne var ki bu çabamız karşılığı bize para veren yok. Babam evin
duvarlarına “Sinekler her görüldükleri yerde ezilmelidir” diye levhalar asacak,
asmasına ya, ben yılıyorum bunca sinekten—
İş bildiğin gibi. Seri yazıyı
okumaya ben de başladım. Daha doğrusu, benden fotoğraf! istemeye geldiklerinde
duruma muttali oldum. Şöhrete alışık değilim ki yanımda fotoğraf gezdireyim!
Her rastladığım sana selam söylüyor.
Bütün selamları yazsam, mektuplarım asker mektuplarına benzeyecek; babam,
İzzet, Ela, Ahmet selam eder, Doğan da selam eder, Kaya da selam eder…
Canım,
Herkeslerin kocaları Müsteşar, genel
müdür falan olurken sen tutuklu kalmakta devam et! Komşuların yüzüne
bakamıyorum! Biz ne zaman “birlik ve beraberlik içinde” balayımızı yaşayacağız?
Böyle giderse ben de greve gideceğim
ve “Sıkıyönetim dışında seni boykot” edeceğim.
Sevgili,
Şimdi romana devam edeceğim. Üç
sayfa yazabilirsem ne mutlu bana! Çok sevgi sana, benim değerli yakınlığım,
koparılamazlığım.
Sevgi
2.
29 Ekim 71, Ankara
Canım Mümtaz,
Bugün Cumhuriyet bayramı. Çocuklar
ellerinde kağıt bayraklarla tafra atıyor sokaklarda. Aynen benim çocukluğumdaki
gibi. Gazetelerde demeçler. Donan-çözülen-donan buhran. Eğitim Vakfı’nın son
buluşu; cenazeye çelenk göndermeyin! Biraz yukarıda bir ilân: “Serpil Aktan ile
Olgun Portakal nişanlandılar.” İş ilanlarına bakıyorum; Musazedelerdenim
biliyorsun. Bir sihirbaz, ortaokul mezunu bayan yardımcı arıyormuş, ne dersin?
Belki ondan biraz büyü öğrenirim de sana kavuşurum. İlânın birinde de
“Almanca’dan anlayan genç bayan aranıyor” diyordu. Telefon ettim, “Ne demek bu
Almanca’dan anlayan” diye, “İşe talip olanın kalitesine bakar” dediler; “İş
ne?” dedim; “Birlikte Almancamızı ilerleteceğiz” dediler. Ben de en az buhran
kadar dondum. Önümüzdeki hafta, belki, Günter Grass’ın “Davul” romanını
çevirmek için Bilgi Yayınevi’yle anlaşacağım.
İsyan etmemek ve gülümsemek.
Ankara’nın bu en hüzünlü sonbaharında güzelim, sarı, kuru yapraklara basıp
yürümek. Derin bir soluk almak, yenilemek içimi, her şeyi yenilemek, yepyeni
güçleri sensiz bir günü geçirebilmek için harcamak. Oysa benim boşa harcanacak
gücüm yok. Sen, ben niçin katlanıyoruz, niçin sadece sabır düşüyor bizim
payımıza?
Sen; ben; gücümüz; aksinin ispatı
biraz zor olan değerimiz niçin bir “sabır taşı”na dönüştürülüp anlamsız
kilerlerde bekletiliyor? Bunları, daha nice cevapsız soruyu soruyorum gün boyu
kendime. Sonra bütün bu sorulara, düşüncelere boş verip diyorum ki, bilen
bilir, anlayan anlar, ötesi vız gelir; güzel, doğru ve hak; gerçek, biraz da
bunu bilenin, anlayanındır; önemli ve değerli şeyler; bunlar için çaba
gösterenlerin, fiyat ödeyenlerindir.
3.
23 Aralık 71
. . . .
Seni görmemle, bir haftalık özlemin
yüküyle yanına oturmamla “görüş”ün bitimi bir oluyor. Oysa nice şeyler söylemek
istiyorum sana; anlatmak, anlatmak; sormak ve sormak istiyorum. Cümlelerini
dinlerken bakışlarındaki bütün değişmeleri, yüzünün inceldikçe çoğalabilen
ayrıntılarını izlemek istiyorum. Ama, karşı karşıya gelip nasıl anlamsız bir
ayrılığa katlandığımızın şaşkınlığını bile geçiştiremeden ayrılmamız bir
oluyor. Ağır, çok ağır bir yük bu. Haksızlık halkaları birbirlerine eklenmeğe
başlamaya görsün, bu hain, bu zalim, bu çılgın oyuna o kadar çok insan katılır
ki. Nedense seyircisi en az olan oyun, zulümdür. Bu oyuna kolaylıkla, nedenini,
niçinini düşünmeden; ince eleyip sık dokumadan katılı-katılınıverilir. Ve bütün
bunları düşününce acı çekmenin rasgele acı çektirenlerden olmaktan yeğ olduğunu
anlıyorum bir kez daha.
. . . .
Yarın Noel. Dünyanın bir kısmı
insanları “sevgi” ve “kardeş”lik üstüne şarkılar söyleyecekler. Ve benim,
sevgi, kardeşlik gibi sözcüklerin anlamını aptal yığınlardan çok daha iyi bilen
Mümtaz’ım dikenli tellerle çevrili bir toprak parçasından kent ruhlarına bakıp
susacak. Ama öyle sessizlikler vardır ki; gırtlakları patlatırcasına söylenen
şarkılardan, boyun damarlarını şişiren nutuklardan sıyrılmış, yalnız susmalar;
onların alçakgönüllü, acılı sessizliği yavaş ama emin bir hızla öyle
derinleşir, öyle derinleşir bütün bir evreni, evrende insanca denebilecek her
şeyi kapsayıverir.
. . . .
4.
25 Haziran 72, Yıldırım Bölge
Kadınlar Koğuşu, Ankara
Canım Mümtaz,
Dün gece, sayımdan önceydi galiba,
bir ara koğuşta ışıklar söndü, başımı kaldırıp baktım yukarıya—parmaklıklı
pencerenin oraya, uzakta da olsa aydınlık, umut verici bir şeylerin mutlaka var
olduğu inancıyla. Gerçekten de yusyuvarlak ışıl ışıldı ay, aynı çocukluğumdaki
ay-dede gibi güler yüzlüydü; başımı ranza demirine dayayıp ona uzun uzun
baktım. Çocukken ayın gülen bir insan yüzüne benzemesinin nedeni üstüne çok
düşünürdüm, hatta ayın niçin güldüğünü de sormuştum birkaç kez. Bana, ayın
gülmediğini, gülecek bir şey olmadığını, sadece öyle göründüğünü anlatmışlardı.
Oysa geçen gece, koğuşta ışıklar söndüğünde, ayın niçin güldüğünü, bu sadece
bir görünüş de olsa, niçin gülen bir görünüş olduğunu hissettim. Gülüyordu ay,
dünyanın, insanların tümünü, topluca, bir arada görebildiği için, dünyadaki,
insanlardaki güzel gelişimleri, o biraz uzaktan, biraz genişleyen boyutlar
içinde mutlaka kavranan oluşumu seyredebildiği için gülüyordu. Ben de, kısa bir
süre için de olsa, ayın güzel yüzünde bu gelişimin, oluşumun şen yansımasına
bakarak yeni güçler kazandım. Sonra koğuşun ışıkları yandı, ayın görüntüsü
uzaklaştı, sıraya dizilerek sayılmayı bekledik.
5.
3 Ağustos 1972, Yıldırım Bölge
Kadınlar Koğuşu, Ankara
Canım Mümtaz,
Ayağa kalktım, hakkımda verilen
kararı dinledim; bana iki ay armağan ettiler, Allaha şükür, deyip jandarmaları
bekletmeden yürüdüm. Orada, solda, güneşten yanmış yüzün, gözlüklerinin
ardından gülen gözlerinle duruyordun, yanından geçip gitmek zorundaydım,
gülerek geçip gittim. Oysa sana dokunmayı, seninle yakından konuşmayı nasıl da
özlemiştim. Ama bana, bize yasaklanan şeyleri önemsememeye, bütün bu
“hayır”ları katlanılabilir, göze alınabilir ve taşınabilir şeyler olarak
karşılamaya öylesine şartlamışım ki kendimi. Sonradan pişman oldum, keşke, ne
olursa olsun deyip bir an duraydım yanında, elini tutup uzaklardan aktarmaktan
yorulduğum sevgimi kanımın hızlanan akışıyla duyurabilseydim sana.
Ama o artık birike birike
dayanılmazlaşan acıyı, önemsiz bir sıvı gibi akıtan bir süzgeçe dönüşen
benliğim sürdürdü tavrını. Merdivenlerden aşağı, bu merdivenler beni senden
uzun bir süredir koparan merdivenler değilmiş gibi indim. Bunları
önemsemeyeceksek neyi önemseyeceğiz peki? Ama "önemli olan güldür!” Yeter
ki gül’ün seçiminde yanılınmasın—
Sonra nezarethanede bir süre
bekledim, araba gelene dek. Kısa bir süre sonra, kelepçeme, parmaklıklarıma,
demir kapıma, bir süredir tanışım olan bütün bu şeylere döndüm. Ranzama uzandım
ve, uzun uzun New York yerine Adana’ya gitmeme güldüm. Neyse, Diyarbakır ve
Kars’ta da radyo olduğuna göre, avukatımın azizliğinden ucuz kurtulmuş
sayılırım.
Bu sabah beni adliyeye getirdiler.
TRT ile ilgili bir davaya tanık olarak. Kendi kitabımın davasına gidemeyip
tanıklığa gitmem çok matrak değil mi? Artık hiçbir şeye şaşmıyorum neyse ki—
. . .
Adliyeden çıkınca, bir süre yanımda
nöbetçilerimle, arabayı bekledim. Önümden gelip geçen, sadece kollarındaki
paketlerle ilgili insanların çirkin yüzlerini sevmedim.
Sevgi
7 Aralık 72, Adana
Canım Mümtaz;
Sonbaharı sürdüren ve hiç
tüketmeyeceğe benzeyen Adana’da bir anlamda dostumuz olan zaman, çok yavaş
geçiyor. Düşman bellediğim günleri saymaktan yoruluyorum, bir türlü tükenmeyen
düşmanlar saymaktan—Bazı günler, “Anahtarı verir misiniz?” ya da “İmza
defterini çıkarır mısınız?” cümlelerinden başka hiçbir cümle çıkmıyor ağzımdan.
Kendime koyduğum günlük çalışma kurallarına uymaya çalışıyorum. Birlikte
getirdiğim kitaplar bitti. Burada aldığım iki kitap da. Günlük gazete ve
dergileri son satırına kadar okuyor, haberleri kaçırmıyorum. Ama şu yalnız
yaşama sanatının üstesinden geldiğim söylenemez. Hayat öylesine paylaşmak ki
benim için, bu tür yalnızlıklar ölü bir noktayı uzatmaktan başka bir şey
olamıyor. Hayatı erken ve insanca bulaşmalarla yüklü, üretici, yaratıcı bir
güzel kavga olarak düşünüyorum. Bunun dışındaki kuru seyircilik dayanılmaz bir
hüzün veriyor bana. Ama bu durum bir seçim sonucu olmadığına göre, sevmediğim,
“sürdürme” kavramına sığınıyorum. Hayat, bu çok sevgili ve güzel olan şeye hak
ettiği değeri vermek elimizde değilse, sürdürmek de bir şeydir, diyorum. “Yani,
öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela zeytin
dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun
halde ölüme inanmadığın için, yaşamak, yani ağır bastığından—“
Sevmek yaşamakla eşdeğer oluyor
gitgide. Yalnızlığa inanmıyorum; sevmek, yani ağır bastığından—
Sevgi
Fotoğraf: Sevgi Soysal ve Mümtaz Soysal.
Funda Soysal'ın arşivinden.
K24 olarak, bizimle Sevgi Soysal'ın mektuplarını paylaşan Funda Soysal'a
teşekkür ederiz...


