25 Kasım 2016 Cuma





“öğretmenler günü”
NE SORGULUYORUZ NE YÜZLEŞİYORUZ
NE DE HESAPLAŞIYORUZ!*
Erdal Boyoğlu

Emekten ve adaletten bahsedenler malesef 12 eylül cellatlarının uygulamaya soktuğu öğretmenler gününü kutluyorlar. Düşündükleri gibi yaşamayanlar,  darbeci cellatların yaptırımlarına tavır alamayanlar eşitlikten ve adaletten nasıl da bahsediyorlar? Hiç utanmadan, sıkılmadan 12 eylül darbecileri tarafından işkencelerde öldürülen, sokaklarda ve evlerde kurşuna dizilen devrimcileri ağızlarına alıyorlar? Hangi yüzle devrimcileri anıyorlar? 

Bir an geliyor 12 eylül darbecilerinin yaptıklarını birileri kınıyor. Bir bakıyoruz 24 kasım öğretmenler gününü de kutluyorlar. Bir bakıyoruz yine birileri sistemin dayattığı evet hayır oylamasında taraf oluyorlar. Birileri yetmez ama evet derken, diğerleri ise 12 eylül darbecilerinin Anayasa'sı için hayır diyerek geçmiş acılarını, yaralarını unutuyorlardı. Bir bakıyoruz 12 eylül darbecilerinin anayasasına sarılıyorlar.

Değerlerimizi, düşlerimizi ucube ederek, bilgi kirlenmesinin kulvarında dolaşıyorlar... Metin Lokumcu'yu anarken 24 kasım öğretmenler günüyle birlikte anıyorlar. Oysa Metin Lokumcu faşizme karşı direnerek devrimci bir eylemde yitirdiğimiz bir devrimcidir. 12 eylül faşizmine karşı mücadele eden ve bu uğurda yitirdiğimiz devrimci öğretmenlerimizi sevgiyle saygıyla anıyorum...
Öyle saçma sapanız ki, her şeyi unutuyoruz. unutturma kültürü her yanımızı sarıp sarmalamış.

12 eylül'ün yaptıkları unutulmuş.
12 eylül faşist darbesinin kapattığı TÖB-DER unutulmuş. Devrimci, demokrat, ilerici öğretmenleri açığa alan, görevden ihraç eden, tutuklayan, işkence eden, yıllarca zindanlarda tutan, öğretmeleri işkencede katleden, sakat bırakan 12 eylül darbecileri unutulmuş.
24 kasım kimin için öğretmenler günüdür!
12 eylül uygulaması olan 24 kasım günü biat edenlerin günüdür.
12 eylül darbecilerine sesini soluğunu çıkarmayıp bana değmeyen yılan bin yıl yaşaşın diyen bencillerin öğretmenler günüdür. Yüreği ketumlaşmış, kin ve kindarların zülmüne boyun eğenlerin, Devlet ana devlet baba diyenlerin, her şeye itaat edenlerin, devletin vurduğu yerden gül biter diyenlerin günüdür. Sorgulamayanların, böyle gelmiş böyle gider diyenlerin, maaşımı alır yan gelir yatarım diyenlerin, ezberci eğitimi kabul edenlerin, her şeye emret komutanım diyenlerin, öğrencisine her türlü zulüm yapıldığında sesini çıkarmayanların günüdür 24 kasım.

5 ekim öğretmenler günü; öğretmenlik sevgisini koruyan, bilginin, araştırmanın, öğretmenin ve öğrenmenin cesareti ile aydınlık geleceği sevdiren ve seven öğretmenlerin günüdür. Emeğin en yüce bir yaşam olduğunu bilen ve bu uğurda mücadele edenlerin günüdür. Uluslararası dayanışmanın, yan yana omuz omuza olmanın emeğiyle kabul edilen 5 ekim öğretmenler günü Evrensel öğretmenler günüdür .

24 Kasım’ı Öğretmenler Günü diye kutlayanların, kutlatanların 5 ekim gününe saygısı olmayanlardır. 24 kasım öğretmenler günü 12 Eylül faşist darbecilerin icad ettiği bir gündür.
Bu uyduruk öğretmenler günü kutlanmaya başlandığı zaman, şimdi övgüyle ve gururla andığımız, mücadelenin ve direnmenin simgesi TÖB-DER’li öğretmenlerimizin yüzlercesi faşizmin zindanlarındaydı. Günlerce aylarca işkence altında teslim alınmaya zorlandılar. Her türlü baskı ve zulüme karşı düşünceleriyle direndiler. Şimdi birbirlerine kutlama mesajı yazanlar, insanlık ölçütünün neresindedirler. Zeynel Abidin Ceylan'a, İbrahim Sevimli'ye, Cengiz Aksakal’a, Enver Karagöz’e, Zeki Dümen’e, Gültekin Gazioğlu’na, Ali Başpınar’a, Abdullah Gülbudak’a, Fakir Baykurt’a ve daha nicelerine saygısızlık yaptığınızı sorguluyormusunuz....

Evrensel eğitim alanındaki çabaları Jan Amos Comenius'a "Milletlerin Öğretmeni" (Teacher of Nations) unvanını kazandırmıştır. Comenius ilk resimli ders kitabını hazırlamıştır. Basitten zora doğru kademeli şekilde ilerleyen etkili bir öğretim sistemi kullanmıştır. Hayatı boyunca ezberci eğitim yerine mantıksal tekniklerin kullanıldığı öğrenme biçimini desteklemiştir. Yoksul çocuklar için eğitimde fırsat eşitliğini savunmuş, kadınlara eğitimin kapısını açmıştır.
Evrensel eğitim alanında ırkçılığa ve gericiliğe karşı yolumuzu aydınlatan tüm eğitim emekçilerini saygıyla  anıyorum.
24 kasım öğretmenler gününü çıkaran 12 eylül cellatlarının öğretmenler günü onların olsun.
*Birlik Hareketi

22 Kasım 2016 Salı



 

ÖDEMİŞLİ TERZİ SADIK’IN
HAKYEMEZ EVLADI

Orhan Alkaya


                                 Aydın Engin

Aydın Engin’in kim olduğunu tabii ki biliyordum. Çocukluğumun müthiş oyunu “Devr-i Süleyman”ın yazarıydı. Kelle abim Tuncel Kurtiz, Tuncer Necmioğlu, hakikatli Umur Bugay ve Savaş’ımın can dostu Müjdat Gezen’le birlikte Halk Oyuncuları grubunu kurmuşlardı ve benim o sıra bilmediğim bir oyunu daha vardı bu yazarın: “Aykırı.” Gülriz Sururi Engin Cezzar grubunca oynanmıştı. Devr-i Süleyman’ın devamı ise, 1977’de “Devrik Süleyman” olarak Dostlar Tiyatrosu’nun o ara kullandığı Sinematek Sahnesi’nde vücud bulmuştu.
Bu politik hicviyeci oyun yazarı, gene benim o sıra bilmediğim gibi, Yılmaz Güney’in senaryo ekibi, daha doğrusu “özel senaristi” olarak da çalışmıştı. Yılmaz Abi gibi, filmi kafasının içinde çeken şarklı bir “auteur”e senaryo ekibi olmak nasıl bir ezadır, hâlâ anlattırabilmiş değilim, o ayrı.
İşte o Devri Süleyman ile ortalığı kasıp kavurdukları sıra, Aydın Engin’in gazeteciliği tutmuş. Biselman’ın Yeni Ortam gazetesi henüz dergiyken, 1969 senesinde Babıâlili olmuş. İş büyüyüp gazeteye dönüşünce Aydın Engin, parasızlıktan kırılan mevkutenin Yazı İşleri Müdürü kisvesi altında her bir şeyi olmayı pek sevmiş. Ardından İlke dergisi vardı ve elbette Parti’nin gayri resmi yayın organı Politika gazetesi...










Haldun Taner fırtınasıyla rekabet edebilecek kıvraklıkta bir kalemin, üstelik Haldun Bey donanımına ulaşabilecek enstrümanlara sahipken ve dahi henüz yirmili yaşlarını sürerken, neden oyun yazarlığını bırakıp gazeteciliğe geçtiğini merak ederdim.
Neden, sonra, Aydın’ı tanıdıkça anladım. Bu sosyalist yazarın reel-politikaya –müdahil olma- merakı bıktırılamayacak kadar yerleşik bir kişilik özelliğiyle bitişik duruyordu. Neydi bu?
Adam, kısa ve öz anlatmayı seviyor ama uzun ve belagati bol konuşmalara, bulmaca kurarak da olsa tahammül edebiliyordu. Muhteşem künh! Beraber gittiğimiz kimi televizyon yayınlarında, “Yau bu ne tahammül, ben patladım sen gülümsüyordun,” dediğimde, “Sakin ol, yolumuz uzun,” diyen de Aydın’dı.
Yeri gelmişken şu bulmaca meselesini anlatayım, bitsin. Uzun ve meşakkatli toplantılarda, hemen herkes önündeki kâğıda bir şeyler çiziktirir, malûm. Mesela bizim Neşe Erdilek’in, keskin bir portreci olduğunu böyle toplantılarda fark etmiştim. Bizim abimiz olan Terzi Sadık’ın oğlu da, bulmaca düzenler. Pek abartmadan, genellikle 8/8 düzeninde kutuları çizer sonra da içini doldurur. Pipo da içtiği için, o esnada pek mühim bir meseleyle ilgileniyormuş izlenimi yaratarak dokunulmazlık aylasını etrafına yerleştirir. Hani pipo yakanlar, sizi çok iyi dinliyor sanırsınız ama onlar o sırada sadece haznedeki tütünle ilgilidir ya... Aydın Engin de, sıkıldığını belli etmemek için kâh piposunu karıştırır, bazen söz sırası gelmesine rağmen, bulmacasını bitirmediği için, “Biraz sonra konuşacağım, Ayşe devam etsin,” filan der.

Gazetecilik kısmı ayrıca da önemli, çünkü, Aydın Engin haberi daha haber olmadan, âdeta gözünün ferinden yakalayan bir cinsin nadide örneklerindendir.  Buna “etraflı zekâ” da diyebiliriz ve Gümüşlüklü mimar Uzun Ahmet’in tarifiyle, aklın posta kutuları arasında koşturan postacının hızı diye de anlayabiliriz. Uzun Ahmet, “Posta kutularının içi boşsa, postacı ne yapsın,” derdi. Aydın’ın posta kutuları ise tıklım tıklımdır.
Aydın Engin kısa boylu, bildiğiniz “piknik” tipteki bir adamdır. Ceket kollarını hep uzun tutması, bir ara biraz daha uzayabileceğini düşünmesinden midir, bilemem. Kim bilir, Terzi Sadık Bey’in tarzı böyleydi... Nedir, babam Adnan Alkaya gibi, Başar Sabuncu gibi bir miktar kısa boylu adamda gördüğüm şaşırtıcı bir aurası da vardır. Bulunduğu ortamı, herhangi bir şey yapmasına gerek kalmaksızın etkileyen bir auradır bu. Bir de gülümsemesi vardır –ki en ciddi anlarda yanaklarında beliren bu gülümsemeye ayrı bir hasret de duyabilirsiniz, hele Aydın’ı bir süre görmezseniz eğer.
Darbeli cumhuriyetimizde, memleket dahilindeki toplam iki haneli Türkiye Komünist Partisi üyesinden bir tanesi de oydu. Bu münasebetle ülkesinde yaşamak imkânı elinden “yanlışlıkla” alınmış, Frankfurt vilayetinde taksi şöförlüğü yaparak aile geçindirmiştir zaten. Bu “yanlışlıkla”yı da açıklayayım da yanlış anlaşılmasın. ’80 senesinda Aydın ceza üzerine ceza alırken, yanlışlıkla tahliye edilmiş ve gurbet serüveni de böyle başlamıştı.


Bizim Aydın Engin’le asıl münasebetimiz, biraz daha sonra, Barış Girişimi dolayımında vücut buldu. Her hafta, Hanif Han’da buluşup memlekete eyvahsız bir güzergâh önermeye çalışan bir grup kadın ve adamdık. Kâh nafile kürek çektik, kâh Türkiye’yi 2003’te savaştan esirgemekte büyük rol oynadık ve daha çok biribirimizi tanıdık, anladık, anlaştık.
Sokak gösterilerimiz pek matraktı mesela. Bir keresinde, büyük bir insan zinciri yapmıştık İstiklal Caddesi’nde. Kortejin bir başını ben tutuyordum, diğer başını Aydın. Gençliğin tükenmez pınarı gibiydik o gün.


Aydın Engin, Yeni Yazı nâm bir dergiye, benimle ilgili bir yazı yazmıştı. Sadece o yazıyı almış olsaydım ödül olarak, bu hayatta yeterdi zaten bana. Üç zamanda anlatmıştı beni ve galiba biri bu insan zinciriydi. Hâlâ sormadım, ben “no name” yaptığımız bir işi her bitirişimde “Bir tas konyak içelim haydi,” dermişim. Her seferinde konyak içmeyi mi teklif ederdim sahi? Viski... rakı...?
Kıymetli bir arkadaşım, Tektaş Ağaoğlu, “İnat etme, gel sana kısa konuşmayı öğreteyim,” der dururdu. Ben hâlâ öğrenemedim ama Aydın, bir kısa konuşma ustasıydı ve onu hep kıskandım. Birkaç kelimeyle, atalarımızın “Bilal’in anlayacağı dille” dediği şekilde derdini anlatabilen bir adamdır Aydın, gel de kıskanma.
12 Eylül 2010 referandumuna gelirsek... Aydın’la bariz biçimde ters düştüğümüz yegâne vakadır bu. Aydın’ın berrak aklına, sprinter zekâsına, dolu posta kutularına kızdığım yegâne zaman dilimidir aynı zamanda... Anlaşmazlığa düştük. Tekmil Barış Girişimi anlaşmazlığa düştü o sıra. Olsun. Aydın neye inandıysa onu söyledi.
Aydın Engin, Ödemişli Terzi Sadık’ın hakyemez evladıdır, neye inanırsa onu söyler ve bedeli neyse gülümseyerek öder.
Nokta.

Bu yazı ilk olarak Yeni e dergisinde yayımlanmış

19 Kasım 2016 Cumartesi








1915’TE ERMENİLERİ KURTARANLARIN HİKAYESİ


                              Burçin Gerçek. Foto: Berge Arabian

Clark Üniversitesi Holokost ve Soykırım Araştırmaları Merkezi’nde doktorasına devam eden araştırmacı Burçin Gerçek'le, ‘Akıntıya Karşı: Ermeni Soykırımı’nda Emirlere Karşı Gelenler, Kurtaranlar, Direnenler’ başlığıyla İletişim Yayınları’ndan çıkan çalışmasını konuştuk. 

Ermeni Soykırımı hakkında bugüne dek faillerden vilayetlere, yetimhanelerden ölüm kamplarına birçok alanda çalışmalarda bulunuldu. Bu çalışmalara son olarak Clark Üniversitesi Holokost ve Soykırım Araştırmaları Merkezi’nde doktorasına devam eden araştırmacı Burçin Gerçek’in yazdığı kurtarıcıların hikâyeleri eklendi. Gerçek’in yaklaşık 10 yıllık çalışması devlet memurlarının yanı sıra sivillerin de Ermenileri kurtarma hikâyelerini konu ediniyor. Araştırmacı Burçin Gerçek’in bu çalışması, ‘Akıntıya Karşı: Ermeni Soykırımı’nda Emirlere Karşı Gelenler, Kurtaranlar, Direnenler’ başlığıyla İletişim Yayınları’ndan çıktı. Hrant Dink Vakfı’nın ‘Van ve Çevresi Toplumsal, Kültürel ve Ekonomik Tarihi’ başlıklı konferansı için Türkiye’ye gelen Gerçek’le son kitabını konuştuk. 

Soykırımlarda ‘kurtarıcı’ kavramı, yanlış anlaşılmaya çok müsait. Kız çocuklarının eş veya yardımcı olarak haneye alınıp erkeklerin öldürülmesi örneğini sıklıkla duyuyoruz. Sizin bu konuya dair yaklaşımınız nedir?

Bu, çok önemli bir nokta. İster soykırımda hayatta kalanların tanıdıklarında, ister saha çalışması için gittiğimiz yerlerde konuştuklarımızın anlattıklarında olsun, özellikle böyle bir durum var mı, diye teyit etmeye özen gösterdim. Çünkü öylelerini gerçekten vicdani bir tutumla kurtarma, soykırıma veya emirlere karşı gelme olarak nitelendirmedim, o örnekleri bu çalışmanın dışında tuttum. Kız çocuklarının yanı sıra erkek çocuklarının da bazen iş gücü olarak kullanıldığını, köle gibi çalıştırıldığını biliyoruz. Zaten bu amaçla eve alınmış oluyorlar. Tüm bunları kurtarma kapsamının dışında tuttum. Çoğu yerde ‘Bizimkiler de kurtarmış’ cümlesine rastlıyoruz, ama biraz deştiğimizde, hikâyenin aslında öyle olmadığını, insanî saiklerle değil, çıkarcı bir yaklaşımla insanların haneye alındıklarını anlıyoruz. Kişi hayatta kalsa da gerçekten kurtarılmış mı oluyor, bu bir soru işareti.

Saha çalışmalarınız sırasında dinlediğiniz kurtarma hikâyelerinin yanı sıra cinayet tanıklıklarına da rastladınız mı?

Kürt bölgelerinde evet. Öyle ki, dün olmuş gibi anlatıyorlar, olayın 
yaşandığı yeri dahi söylüyorlar. Örneğin, “Derik’te, Rezika Korta denen bir yer var, orada öldürüyorlardı Ermenileri. Orası bir üzüm bağıydı, o yüzden halen oradaki üzümleri yemeyiz. Falanca aile cinayete karıştı, filanca aile karışmadı” diyerek, dün olmuşçasına anlatıyorlar. Bunları genç nesiller dahi biliyor, dolayısıyla nesilden nesle bir aktarımın da söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Bu örnekleri batı bölgelerinde görmek elbette imkânsız. Batıda değil cinayet, kurtarma hikâyesi de hiçbir şekilde aktarılmamış.

1915’te Ermenilerin hem memurlar hem de halk tarafından sıklıkla kurtarıldığı bölgeler nereler? Örneğin Alevilerin kurtardığı söylenir, bunun doğruluk payı nedir, böyle genellemelerden bahsedilebilir mi?

Bu genellemeleri duyuyoruz evet ama, bu konuda çok dikkatli olmak gerekiyor. Aleviler için şöyle bir gerçeklik var: Aleviler, kendilerini Ermenilerden çok ayrı bir yere koymuyorlar. Seyit Rıza’nın “Ermenilerle Aleviler arasındaki fark bir soğan zarı kadardır” sözü çok söylenir. Hem böyle yaklaştıkları, hem de inançları ve dünya görüşleri gereği soykırımı meşrulaştıran söyleme katılmaları çok mümkün olmayacağı için, Alevilerin daha çok koruduğunu söyleyebiliriz, ama her yerde bütün Alevilerin koruduğu söylenemez. Örneğin bütün Dersimliler korudu diyemeyiz. Bu, doğru bir söylem olmaz. Çeşitli bölgelerde katliama olsun, yağmaya, mülklere el koymaya olsun, Dersim’de de rastlanıyor.
Ermeniler daha fazla nerede korundular, sorusuna cevap verirken de dikkatli olmak lazım. Bu alandayoğunluğun Kürt bölgelerinde olduğunu söyleyebiliriz. Ancak şuna dikkat etmek gerek, bugüne kadar ulaşabilen hikâyelerin yoğunluğu Kürt bölgelerinde geçiyor. Diğer bölgeler soykırımı tamamen unutmayı, hatırlamamayı tercih ettiği için kurtarma hikâyeleri orada ne orandaydı, net bir şekilde bilemiyoruz.
Batı bölgelerindeki kurtarma hikâyelerinden bahsedebilir misiniz?
Çalışmamada Osmanlı’daki tüm vilayetleri ele alsam da, kurtarma hikâyeleri ağırlıklı olarak bugünün Kürt bölgeleri olan, zamanında Ermenilerin yoğun yaşadığı bölgelerde geçiyor. Oysa kurtarma hikâyeleri İzmir’de de, Trabzon’da da, Ankara’da da, Yozgat’ta da, Kastamonu’da da, Kütahya’da da var. Kütahya ve Konya’da halkın yanı sıra devlet görevlileri de kurtarma hikâyelerinde rol oynuyor. Konya’da bir de İttihatçıların daha sonra görevden aldığı bir Mevlevi Şeyhi bulunuyor. Orada bile ‘Tüm Mevleviler korudu’ diyemiyoruz çünkü İttihatçıların adamı olan başka Mevleviler var, örneğin Ankara’da Ermeniler Mevlevilerden yardım istiyor, ancak Mevleviler bu yardımı geri çeviriyor.

O dönem, Ermenileri kurtarmak tehlikeliydi. Öyle ki, bazı durumlarda kurtaranlar, çok ciddi cezalara maruz kalabiliyordu. Kurtaranlar ‘kurtarıcı’ kimliklerini, Ermenilerse kendi kimliklerini yerelde nasıl saklayabiliyordu?

Bu durum, kimin kurtardığına ya da karşı çıktığına göre değişiyordu. Bir veya birkaç Ermeni’yi kurtaranların yanı sıra soykırıma karşı çıkanlar, tehciri engellemeye çalışanlar da var. Bunlar devlet memurları veya sıradan insanlar da olabiliyor. Ankara’da orman başkatipliği yapan ve çok yüksek rütbeli olmayan bir devlet memuru, Ermenilerin tutuklanıp götürüldüklerini gördüğü zaman oturduğu kahvede dayanamayıp ayağa kalkıyor ve“Bu nasıl iştir, ben buna karar verene...”diye küfretmeye başlıyor. Bunun üzerine adamı apar topar götürüyorlar ve görevden alıyorlar, hatta başı daha büyük derde girecekken, birilerinin araya girmesi sonucu kurtuluyor.
Evlerinde birilerini saklayanlar, bunu elbette gizlilikle yapmak zorunda kaldı. Çünkü bu durumda çevreden kendilerine de saldırılar geldi. Örneğin, çeşitli köylerde başka çevre aşiretlerin korumaya çalışan bir ileri gelene ya da bir ağaya saldırdığı, başka aile üyelerinin kurtarana saldırdığı, hatta onu öldürdüğü, komşuların kendisini ihbar ettiği durumlar var. Devlet görevlileri ise bunu saklayamıyorlardı çünkü zaten karşı çıkışlarını açıkça ortaya koyuyorlardı. Onlar görevden alındı, hatta kimi durumda başlarına çok daha kötü işler geldi, onlar bunu göze alarak kurtardılar. 

Kurtaranlar ifşa edildiklerinde başlarına ne geldi?

Diyarbakır’da soykırıma açık bir şekilde karşı çıkan ve bunun sonucunda Diyarbakır Valisi Reşid tarafından öldürülen iki kaymakam var. Bunun dışında karşı çıkan diğer devlet memurları çok büyük oranda görevden alındı. Kimilerinin başına gelen işler 1915’le sınırlı kalmadı, cumhuriyet döneminde dahi hain ilan edildiler, dışlandılar. Toplumda ya da devletle olan ilişkilerinde bir yerlere gelmeleri hep engellendi. Tüm bunların yanı sıra görevden alınmamayı başaran nadir istisnalar da var, Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali onlardan biri. Yerel halkın kendisini desteklemesi ve halkın devletle çeşitli ilişkileri olması sebebiyle Faik Ali’nin görevden alınmaması sağlanabilmiş.


Ermeni soykırımı sırasında emirlere karşı gelen devlet görevlilerinin sembolü haline gelmiş Konya Valisi Celal Bey
Kurtaranların torunları ne düşünüyor?

Aile üyelerine ulaşmaya çalıştığım için onların düşüncelerini görebilme imkânım oldu. Kürt bölgelerinde bu konuları çok kolay konuşabiliyorken, batıda benimle konuşmak istemeyenler, “Zaten bir şey bilmiyoruz” deyip geçiştirenler oldu. Bilmemek de ilginç bir konu. Gerçekten bilmiyor olmaları büyük ihtimal çünkü konuşulmuyor, unutuluyor, üstü örtülüyor, aktarılmıyor. Ama bir yandan da bu ‘bilmemek’, konuşmaktan kaçmanın bir bahanesi haline de gelebiliyor. Konuşanlar, bir şey bilenler dahi bu sefer korkarak, çekinerek konuşuyorlar. Örneğin soykırımda Ermenileri kurtaran isimlerden belki de en sembolik olanı Cemal Bey’in ailesi, halen ‘Milletimize zarar verecek bir yazıda adımız geçmesin’ diye bakıyor konuya. Dedelerinin yaptıklarıyla gurur duymak zorunda değiller ama en azından dedelerinden rahatça bahsetmekten bile çekiniyorlar. 

Kitabın giriş bölümünde, büyükdedenizin Dersim’de birkaç Ermeni’yi kurtardığı yazıyor. Ermeni Soykırımı’nda kurtaranların hikâyelerini ele almanızda büyükdedenizin bir etkisi var mı?

Büyükdedemin hikâyesini çok sonradan öğrendim, çalışma nedenim o değil. Yaklaşık 10 yıldır bu konu üzerine çalışıyorum, son iki yıldır da çalışmalarımı yazmaya yoğunlaştım. Kurtaranların, Ermeni Soykırımı’yla yüzleşmek için Türkiye toplumuna bir yol açabileceğini düşünerek bu konu üzerine çalışmak istedim. O dönem bile bu işe her türlü riski alarak karşı çıkan insanlar vardı, neden halen bugün biz bu suçluları sahiplenelim sorusunu sordurtabileceğini düşündüm.
Çalışmam ilerledikçe bu sorunun ötesinde şeyler olduğunu keşfetmeye başladım.  Kurtaranların %90’a yakını Cumhuriyet döneminde dışlandı. Bu, bize, Cumhuriyetin neyin üzerine kurulduğunu gösteriyor. Faillerin Cumhuriyet döneminde de gayet etkin bir hayat sürdüklerini zaten biliyorduk, bunun yanı sıra soykırıma iştirak etmeyenlerin, tehciri doğru bulmayanların Cumhuriyet tarafından cezalandırıldıklarını da görüyoruz, kurtaran memurların büyük çoğunluğunun Cumhuriyet döneminde dışlanmasıyla sağlamasını yapıyoruz.

Kastamonu Jandarma Komutanı İzzet Bey

“İzzet Bey’in hikâyesi oldukça ilginç. Kendisinin Çerkes olması da oldukça önemli bir detay, çünkü Çerkeslerin soykırıma iştirak eden hikâyelerini daha çok biliyoruz. Çerkeslerden milisler oluşturulmuş, özellikle Doktor Reşit’in Çerkeslerden milisler oluşturduğunu biliyoruz. İzzet Bey, Kastamonu’daki tehcire karşı çıkmakla kalmıyor, aynı zamanda o dönem Çankırı’ya da vekaleten baktığı için Çankırı’ya sürülen Ermeni aydınları korumaya çalışıyor. Tabii bunu uzun süre sürdüremiyor, görevden alınıyor ama tamamen memuriyetten atılmıyor, Mamuretülaziz’de biraz daha pasif bir pozisyonda görevlendiriliyor. Orada da karşı çıkıyor, sokakta, halka açık yerlerde “Ermenileri sürenler, katledenler namussuzdur, alçaktır” demeye başlıyor. Bunu, Osmanlı arşivlerinde bulunan bir yazışmadan biliyoruz. Ermeni Soykırımı sırasında emirlere karşı gelenlere dair izler de Osmanlı arşivlerinden silinmiş durumda. Nasıl olmuşsa bunu unutmuşlar. Vali Sabit, Dahiliye Nezareti’ne şunları yazmış: “Bu eski Kastamonu Jandarma Komutanı İzzet’i buraya gönderdiniz ama bu adam her yerde ‘Ermenileri sürenler alçaktır’ diye konuşuyor, bunu görevden almanız lazım.”Kısa süre sonra İzzet Bey, telgrafta önerildiği gibi görevden alınıyor ve sonrasında izini kaybediyoruz. Bunun benim için önemi, kurtaranların başına neler geldiğini gösteren resmî bir belge olması.”





  •