29 Aralık 2021 Çarşamba

 

ARA DİNKJİAN'IN ARŞİVİ

ERMENİ TAŞ PLAKLARI


Amerika’daki Ermenilerin taş plaklardaki sesleri albüm oldu


Ara Dinkjian Arşivinden Taş Plaklarda Amerika’daki Ermeniler’ başlıklı albümü, Kalan Müzik’in kurucusu Hasan Saltık’ın hayatını kaybetmesinin ardından eşi Nilüfer Saltık ve Kalan çalışanlarının emekleriyle tamamlandı ve anısına ithaf edildi.

Hasan Saltık


Kalan Müzik, kuruluşunun 30. yılını özel bir çalışmayla kutluyor. ‘Ara Dinkjian Arşivinden Taş Plaklarda Amerika’daki Ermeniler’ başlıklı, üç CD ve bir kitaptan oluşan albümde yer alan kayıtlar, 17 Aralık Cuma günü tüm çevrimiçi müzik platformlarında yayınlandı.,

Agos gazetesinin haberine göre; Kalan Müzik’in kurucusu Hasan Saltık’ın tasarladığı çalışma, Saltık’ın haziran ayında hayatını kaybetmesinin ardından  eşi Nilüfer Saltık’ın ve Kalan çalışanlarının emekleriyle tamamlandı ve anısına ithaf edildi.


          Nilüfer Saltık

Çalışmanın sınırlı sayıda basılan matbu, fizikî versiyonu da satışa sunuldu.

Albümdeki toplam 58 kayıt, Karekin Prudyan, Vartan Margosyan, Kaspar Cancanyan, Harputlu Karekin, Hovsep Şamlıyan, Markos Melkon, ‘Horyad’ Kevork, Udi Hrant, Garabet Mercanyan, Aşuğ Murad, Mesrop Takakçıyan, Kemani Minas, Garbis Bakırcıyan gibi, kimi hâlâ hatırlanan, kimi unutulmuş birçok müzisyenin, Anadolu ve Mezopotamya’nın damgasını taşıyan seslerini bugüne taşıyor.

Dinkjiyan

Kayıtların yer aldığı üç CD’ye, İngilizce ve Türkçe olarak hazırlanmış, kapsamlı bir kitapçık eşlik ediyor. Kitapçıkta Ara Dinkjian’ın ve etnomüzikolog Melih Duygulu’nun sunuş yazılarının yanı sıra, müzik araştırmacısı ve müzisyen Harry A. Kezelian’ın kaleme aldığı, ABD’deki Ermenilerin bu ülkedeki müzikal faaliyetlerine odaklanan, kapsamlı makalesi yer alıyor.

Kezelian, Osmanlı coğrafyasının çeşitli bölgelerinden Amerika’ya göç eden Ermenilerin gündelik yaşantılarına dair bilgiler verirken, 1915 öncesinde sonrasında orada nasıl bir toplum oluşturduklarını, eğlence hayatlarını nasıl sürdürdüklerini ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. 

Ermenice, Yunanca, Kürtçe...

ABD’deki Ermenilerin salt Ermenice değil, Yunanca ve Kürtçe müziklerle de içli dışlı olduğunu vurgulayan Kezelian, New York’taki 8. Cadde’nin Ermeniler ve özellikle müzik üretimi açısından taşıdığı öneme dikkat çekiyor. Kezelian’ın makalesi, birçok müzisyene ve plak şirketine dair ilginç bilgiler de içeriyor.

Metinlere Ermenilerin Osmanlı coğrafyasının çeşitli bölgelerindeki günlük yaşamını yansıtan fotoğraflar, ayrıca bu albüme taşınan taş plakların ve albümde eseri bulunan müzisyenlerin fotoğrafları eşlik ediyor.

Dinkjian: Hâlâ büyüyen bir koleksiyon

Ara Dinkjian çalışmaya ilişkin şunları söyledi: "Altı yaşlarımdayken, evde babamın birkaç taş plağını buldum. O Türkçe, Kürtçe, Ermenice müzikler o kadar güzeldi ki, onlar gibi başka kayıtlar da dinlemek istedim. Koleksiyon yapmaya işte o zaman başladım.

"İlk zamanlar Amerika’dan buluyordum taş plakları, çoğunlukla da çocukları bu müziklere ilgi duymayan ve plakları artık evinde tutmak istemeyen Ermeni ailelerden alıyordum. Fakat daha sonra, 1990 yılında Sezen Aksu’yla çalışmak üzere ilk kez Türkiye’yi ziyaret ettiğimde oradan da taş plak almaya başladım. O zamanlar çok ucuzdu plaklar. Hatta satıcılar bana gülüyordu, bunlara para veriyorum diye. Hâlâ büyüyen, gelişen bir koleksiyon bu. Eksiklerini gidermek için her zaman bakınırım.

Koleksiyonun düzenli olması konusunda saplantı derecesinde dikkatli davranıyorum; öbür türlü, onca plağın arasında aradığını bulmak çok zor olur. En başından beri, bu kayıtları araştırmacılar ve müzisyenlerle paylaşıyorum, çünkü plakları bana ait nesneler olarak görmüyorum. Bunlar, benim çöpe atılmaktan kurtardığım plaklar; şu an onlara emanetçilik yapıyorum sadece."

Saltık: Özel bir önem taşıyor bu çalışma

Nilüfer Saltık ise, "Hasan’ın Ara Dinkjian’ın kişisel arşivindeki kayıtlara olan ilgisini ve bunlardan özel bir seçki yayınlama isteğini biliyorduk" dedi ve şöyle devam etti: "Hasan bu yönde çalışmalara da başlamıştı. Bunun Kalan Müzik’in misyonuna, müzik kültürlerine bakışına çok uygun bir iş olduğunu söylüyor, CD’ler ve kitapçığı 30. yıl özel projesi olarak tasarlıyordu.

Çok heyecanlıydı bu konuda. Onun başladığı bu projeyi, aramızdan aniden ayrılışının ardından tamamlamak bizim sorumluluğumuzdu. Yaşadığımız en büyük zorluk, bu projeyi Hasan olmadan, onun yasını tutarken tamamlamaya çalışmak oldu.

Kalan Müzik bugüne dek Anadolu kayıt tarihiyle ilgili birçok arşiv albümü çıkardı – Çerkes Ezgileri, Yezidiler, Süryaniler, Edirne Romanları, Pontus Şarkıları, Yerkaran, Baba Hampartzum, Maftirim, İakovos Nafpliotis - Bizans Müziği, Sarband - Tarihî İslam Eserleri, Osmanlı Marşları ve daha onlarcası…

"İlk defa ortaya çıkan kayıtlar"

Bunların her biri özel bir kıymet taşır. ‘Ara Dinkjian Arşivinden Taş Plaklarda Amerika’daki Ermeniler’, Hasan’ın son arşiv çalışması oldu. Ermeniler, Kürtler ve Türklerin, kayıt tarihimize yansıyan ortak müzik dilini ve kültürünü ortaya koyması açısından da özel bir önem taşıyor bu çalışma.

Üç CD’den oluşan derlemede, 1915 öncesi ve sonrasında Anadolu’dan Amerika’ya göç etmek zorunda kalan Ermenilerin, uzun süredir yaygın olarak dinlenmemiş, hatta bazıları hiç dinlenmemiş, bunca zaman sonra ilk defa ortaya çıkan kayıtlar yer alıyor.

"Tarihe ışık tutan kaynaklar"

Biz çalışmalarımızı, özellikle de arşiv çalışmalarımızı belirli bir hedef kitleye ulaşma kaygısıyla yapmıyoruz. Diğerleri için olduğu gibi, ‘Ara Dinkjian Arşivinden Taş Plaklarda Amerika’daki Ermeniler’e dair umudumuz da, bu kayıtların ve onlara eşlik eden metinlerin zaman içinde mümkün olduğunca geniş bir kitleye ulaşması.

Çalışmanın üç CD ve kitapçıktan oluşan matbu hâli sınırlı sayıda üretildi ama kayıtlara dijital ortamda herkes erişebilecek. Hem kayıtların, hem de kitapta yer alan metinler ve görsellerin, Anadolu’dan Amerika’ya göç etmek zorunda kalan Ermenilerin etnomüzikolojik tarihine ışık tutan bir kaynak olarak değerlendirilmesini diliyoruz." (RT)







28 Aralık 2021 Salı

 

YENİ YIL KUTLAMALARI

Türkçe – İyi yıllar Kürtçe-Sersala we pîro be

Danca - Godt nytår - Yunanca – Kali Xronia

Fransızca – Bonne annee -Almanca – Ein glückliches

İbranice – Shana Tova




25 Aralık 2021 Cumartesi

 

Erivan Radyosu: Kürt kültür tarihinde bir kilometre taşı

Ferda Balancer



Kamran Elend’in ‘Kimliği Terennüm Etmek: Erivan Radyosu Kürtçe Yayını’ başlıklı kitabı İletişim Yayınları’ndan çıktı. Elend kitabında Kürt kimliğiyle Erivan Radyosu arasındaki güçlü ilişkiyi ele alıyor. Elend ile kitabından yola çıkarak Ermeni-Kürt ilişkilerine uzanan bir söyleşi yaptık.

Etnik’ bir topluluğun uluslaşmasının önemli aşamalarından bir tanesi folklor özelinde topluluğun kolektif hafızasının ve tarihinin ortaklaşmasıdır. Her ne kadar içinde çelişkiler barındırsa da bu görüşün kabaca doğru olduğunu varsayabiliriz. Erivan Radyosu’nun Kürt kültür tarihinde birden çok işlevi olmakla beraber onu biricik kılan yönü, Kürt kimliğinin ve dilinin inkâr ve ret edildiği, görünmezleştirilmeye çalışıldığı ve en önemlisi de maddi yasaklarla zapturapt altına alınmaya çalışıldığı bir ortamda Kürt kimliğine ve diline dair olan ne varsa dinleyicilerine bunların değerli olduğunu düşündürtmüş ve hissettirmiş olmasıdır. Dönemin şartlarına göre gayet profesyonel eğitim almış olan Sovyet Kürt aydınları tarafından derlenen folklorik malzemeler, radyo aracılığıyla, dünyasının sınırları henüz aşiretinin sınırlarından ibaret fakat ve onu dinlemeye hazır geniş bir kitle tarafından paylaşılmıştır. Özetle, Erivan Radyosu Kürt kimliğine ve diline dair olanı dinleyicilerine eğlendirerek aktarmış ve farklı cinsiyet, yaş ve statü kesimlerini ortak bir zeminde buluşturabilmiştir. Radyonun okuma yazma edimini gerektirmemesi ve yormadan-eğlendirerek dinlenebilen; matbaaya göre daha demokratik ve çoğulcu bir aygıt olması, ortaklaşılan bu zeminin diğer bir gerekçesidir.  Bu sayede radyo dinleyicilerine kendi kimlik ve kültürlerinden olanı aktarıp ulusal değerler zemininde ortaklaşmalarını sağlarken, bir yandan da dinleyicilerine kendilerine ait olanın değerli ve zengin olduğunu hatırlatıp özgüven ve cesaret kazanmalarını sağlayarak duygulanımsal bir ortamın yavaş yavaş inşasına zemin hazırlamıştır.

Hamit Bozaslan


Tarihçi Prof. Dr. Hamit Bozarslan’ın da kitaba yazdığı Sunuş’ta dikkat çektiği, bir görüşmecinizin ifade ettiği, “Yahu biz Kürtlerden korkulur, baksana, şu kutuya (radyo) bile girmişiz” ifadesi sanıyorum Erivan Radyosu Türkçe Servisi’nin özellikle 1960-80 döneminde Kürtler için ne ifade ettiğini anlatan çarpıcı bir söz. Bu ifadeyi açar mısınız?


Ben sahada Erivan Radyosu'nu dinlemiş olan insanlarla görüşürken bu ifadeye benzer birçok durum ile karşılaştım. Bu türden ifadeler ile sıkça karşılaşmamın sebebi ise sanırım yine dönemin inkârcı ve yasakçı tutumuyla ilişkilidir, diye düşünüyorum. En ufak hak taleplerinin reddedildiği, Kürtlüğe ve Kürtçeye dair olanın inkâr edilip bastırılmaya çalışıldığı bir ortamda dönemin en ileri teknolojisi olarak görülen radyodan insanların değersiz muamelesi görünen dillerini duyması dinleyiciler nezdinde hayrete şayan bir durumdur. Bu ifadeye dair hayret ve şaşkınlığı biraz da cesaret ve heyecan duyguları eşliğinde düşünmek lazım. Kültürüne dair ne varsa inkâr ve reddedilen bireyin ileri teknoloji olan bir aygıttan dilini duyduğu andaki hoşnutluk, heyecan, hayret ve biraz da cesaretvari hissiyatın dile gelişi olarak düşünmeliyiz. Bir de sanırım psikolojik olarak da inkâr ve reddedile edile artık aşağılık kompleksiyle karışık bir ruh haline bürünen bireyin ait olduğu kültürünün, "Aslında o kadar da değersiz değilmiş" düşüncesine kapıldığı anın sözcüklere dökülmüş halidir bu ifade. Mırıldanıyorken konuşmaya; sinmiş iken silkinmeye ve özneleşmeye dair bir hayret ve heyecan...


Erivan Radyosu Kürtçe Servisi’nin Kürt-Ermeni ilişkileri üzerine etkileri neler oldu?

Erivan Radyosu’nun Kürtçe yayınlarının Kürt-Ermeni ilişkilerine yansıması kesinlikle müspet olmuştur. Radyonun yayın yaptığı yıllarda Kürtler arasında eğitim seviyesinin düşük olduğu, kentsel veya kırsal alan fark etmeksizin Kürtlerin ekseriyetinin Ermenilere-gayrimüslimlere karşı olumsuz önyargılara sahip din adamlarının etkisi altında olduğu düşünüldüğünde, zor bir zamanda dillerini Erivan’dan duyuyor olmaları Kürtlerin büyük bir çoğunluğunda minnet ve mahcubiyet duyguları uyandırmıştır. Ermenilere karşı son derece kötü önyargılara sahip olan bir kuşağın keskin fikirleri biraz da bu radyonun yayınları sonucu törpülenmiştir. Dolayısıyla bugün yaşadığımız coğrafyada insanlar Ermenilerle bir yere kadar duygudaşlık kurabiliyorsa bu biraz da Erivan Radyosu'nun mirası sayesindedir.


Günümüzde Kürt kimliği açısından hayati öneme sahip medya araçları söz konusu mu?

Sorunuzun cevabının uzmanı olmamakla beraber çalışmanın bende ortaya çıkış fikrinden yola çıkarak naçizane şunları söyleyebilirim: Erivan Radyosu'nu akademik olarak çalışmak fikri sosyal medyada radyoya dair yoğun bir malzeme yığınını ve nostaljiyi gördükten sonra belirmişti. Bildiğiniz üzere sosyal medya araçları artık hayatımızın neredeyse ayrılmaz parçaları haline geldiler. Bu medyalar sadece Kürt kimliği için değil diğer bütün kimlikler için de hayati öneme sahipler çünkü insanların duyguları üzerinde etkide bulunan, duygulanım yaratan ve kimliğe dair fikirlerin müzakere edildiği mecralar haline geldiler. Aradan 40-50 yıl geçmiş olmasına rağmen Erivan'daki Kürt aydınlar kuşağının olağanüstü çabalarla derledikleri malzemeler halen yoğun bir biçimde sosyal medyada dolaşıma girip, ilgi görüyorlar. Yine bu şarkılar, türküler genç müzisyenler tarafından daha modern enstrümanlarla ‘cover’lanıp zamanın ruhuna uygun hale getirilmekte ve radyoyu yaşı itibarıyla aslında hiç dinleyememiş olan Y ve Z kuşağının duygularına da hitap etmektedir. Bu benim Erivan Radyosu özelinde gördüğüm ve dikkatimi çeken bir durumdu. Bunu Kürt kültürünün ve sanatının her alanında düşünebiliriz. Dolayısıyla her kimlik ve kültür gibi Kürt kimliği ve kültürü de sosyal medya platformları üzerinden dolaşıma girmekte, kabul görmekte ve ortaklaşmaktadır diyebilirim.


Eklemek istediğiniz, kitaba dair dikkat çekmek istediğiniz şeyler var mı? 

Çalışmaya başlarken aklımda Erivan Radyosu'nun tarihini çalışmaktan ziyade Kürt milliyetçiliği nezdinde lider-aydın odaklı, "liderler doktrinize eder, kitleler uğruna ölür"   gibi kaba bir indirgemecilikle ifadesini bulan Kürt milliyetçiliği çalışmalarına naçizane bir itiraz ve katkıda bulunmak vardı ancak çalışmaya giriştikten sonra hayatımıza bu kadar dokunmuş ve halen dokunmaya devam eden bu radyo hakkında çok az derli toplu malzeme olduğunu gördüm. Dolayısıyla çalışmanın sıradan insanların kimliği alımlama ve kabullenme sürecine ‘aşağıdan’ bakmanın yanında benden sonra bu radyoyu ve mirasını çalışmak isteyen araştırmacılara malumat toplamış olmak gibi bir görevi de almak zorunda hissettim. Sonuçta hem Kürt milliyetçiliğini mobilize eden aygıtlardan bir tanesini keşfettim ve hem de Erivan Kürtleri ve Radyosu hakkında etno-tarih çalışması yapmış bulundum. Niyet-kısmet meselesi... İkisini de ne kadar başarabildiğime değerli okuyucu karar verecektir. Bu vesileyle sizlere ve çalışmanın okuyucusuna ilgileriniz için teşekkür ederim.

Hamit Bozarslan’ın Sunuş’undan:


24 Aralık 2021 Cuma

 

BİRİ” HAKKINDA

Hasan Gürkan



Ben kalemimden çıkan bütün yazıları kendime yazdım. Bir yanım kopmaz

karmaşık bağlarla geçmişime bağlı. Geçmişimi yıktılar, üzerinde

tutunamıyorum. Öbür yanım geleceğim, yok.

Geçmişim on altı-on yedi yaşlarımda başlıyor. Daha öncesinin köklü bir

reddiyesi olarak giriyor hayatıma. Bütün benliğimi saran büyük ve lekesiz bir

adanış. Hayatımda bu adanışın dışında her şey tali ve ihmal edilebilir

oluyor. Yeniden doğuyorum.

Erkek biçimlenişim, taşralıklarım, zaaflarım, çirkinliklerim, bütün zamanların

en doğru ve şaşmaz ideolojisi önünde ufalıyor, küçülüyor, zavallılaşıyor, ama

yok olmuyor. Kendi temellerimle, yapılanmamla çatışma “ biri” olmaktan

kurtulma yerine uzlaşmayı, yok olmayanı yok saymayı tercih ediyorum. Bu

 benim ilk büyük aldanışımdır.




Artık “bu tarafta ve bizim saftayım. Ev, aile, çocuk, meslek gibi ‘dünyevi’

 meşgaleler “biri”lerinin işi. Hayatımın sonraki dönemine rengini veren bu

 hercümerçte iradem ne kadar rol oynuyor, ne kadar birey olabiliyorum?

Yolun  bütün doğrultuları sanki kendimin dışında oluşturulmuş.

Şiiri, türküyü ve çiçekleri sevme yeteneğimi korumaya çalışıyorum. Öte

yandan bir kavga adamı olarak beğeniliyor ve seviliyorum. O soluksuz

koşturmaca da durup geriye bakacak zamanım ve cesaretim yoktu. Başka

hiçbir yerde bulamayacağım dostluklar, öfkeler, aşklar, acılar, arkadaş

ölümleriyle gelen kahırlar yaşadım. Dünyanın bütün haksızlıkları,

çirkinlikleri, zulmü gözüme sinek gibi görünüyordu. “Her mil-i bahride

dostum ve düşmanım var” dı.


Şimdi kopmak istediğim geçmiş, bu geçmiş değil. O dönemde yıllar süren

kendime dair bir yanılsamadan kurtulmak istiyorum. Kendi çapıma,

derinliğime dair önce kendimde sonra yakın ve geniş çevremde var olan

benim durmadan beslediğim illüzyonu yıkmalıyım.

reddedilmeyi, lanetlenmeyi tam olarak göze alamadın.


    Hey Hasan Yoldaş sen, hep vasatların biçimlendirdiği, hep güdülmüş,

 sürüden  “biri” idin. Azası olduğun cemaatte hiçbir zaman yalnız kalmayı,

diğerleri tarafından çatışma ve her ayrılık noktasında Ebu zemzem kuyusuna

 işememenin ince yollarını aradın ve buldun.

Sonra kabenizi yıktılar, ayağının altındaki zemin kaydı. Hala karar verici

soruyu adam gibi soramıyorsun, ellerin titriyor. Her defasında bahaneler

buluyorsun. Ya “biri” olduğunu kabul et; yahut “biri” gibi yaşama! Soruyu

süründürmek neyi değiştirir. Sünepelik, geleceği manasız bitmez tükenmez

tekrarlarla yaşamaya boyun eğme hali. İğretilik bir yanı geçmiş olan

 “biri”nin öbür yanının adı. Çürüme, uzun yavaş yavaş, uyuşuk bir ölüm.

Şimdi var gücünle kollarına atıldığın bir sevdaya tutunmaya çalışıyorsun.

Gözlerin hakikatin ve ışığın kaçağıdır. Neden “büyü bozulduğunda…” diye

başlayan cümleleri tamamlayacak cesaretin yok?

Eylemin bizatihi kendisi sade, sessiz ve vakur.


1993 kış Beşiktaş



22 Aralık 2021 Çarşamba

 

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

ERMENİ SOYKIRIMI

Edward Çuhacı

Bir zamanlar Ankara’nın tepesinde, bağlar bahçeler, meyve ağaçları içinde, geniş bir arazi üzerinde, sessiz, sakin, şehrin tam tepesinde adına ‘Kasapyanların Bağı’ denen bir bağ varmış. Bağın içinde de üç tane, güzel mi güzel bağ evi... Bir zamanların 20 bin nüfuslu Ankara’sında, Kasapyanlar Ankara’nın varlıklı ailelerinden biriymiş.

Kâh bugünkü Çankaya Köşkü’nün olduğu yerdeki bağ evinde, kâh Keçiören’de bugün Koçlara ait bağ evinde, Kasapyanlar mutlu mesut yaşarlarmış. Gün gelmiş devran dönmüş, yıl 1915, aylardan Ağustos olmuş. Ve masal bitmiş.


                                         Çankaya Köşkü

Ankara keçisinin tiftiğini (Angora Wool) İngiltere’ye ihraç eden Kasapyan ailesinin malına mülküne 1915’te el konmuş. Aile, Kasapyanların damadı tarafından trenle İstanbul’a kaçırılmış. Böylelikle, Kasapyanlar “sevkiyat”tan kurtulmuş...

Roz Kasapyan’ın oğlu Edward Çuhacı anlatıyor Kasapyan ailesinin hikâyesini. Çuhacı, 1957’de göçmen olarak gitmiş Kanada’ya.

Ohannes Kasapyan, Roz Kasapyan’ın babası ve Edward Çuhacı’nın dedesi bir de kilise yaptırmış Ermeni Katoliklere. Edward Çuhacı bu kilisenin de yakılmış olduğunu söylüyor.

Bir varmış, bir yokmuş”lar masal olamayacak kadar gerçek... Kasapyan'lar gerçekten bir varmış – bir yokmuş.

                            Sürgünde Ermeni anne ve çocuğu

Peki bütün bunlar nereden çıktı? Soner Yalçın’ın 25 Mart’ta Hürriyet’te yazdığı yazıdan. Yazının başlığı “Çankaya Köşkü’nün ilk sahibi Ermeniydi.” Soner Yalçın, yazısının başlığına “Ermeni”yi çıkarıyor. Ne de olsa, Çankaya Köşkü ile Ermeni yan yana gelince gazetecilik mantığında en hafifinden “çarpıcı” duruyor... Yalçın, bu “çarpıcılığın” bedelini ödemekten elbette kaçınıyor. Başlığına yerleştirdiği “Ermeni”yi, yazıdan çıkarıyor.


Soner Yalçın, Mustafa Kemal’e Ankara’da rahat edeceği bir ev aranırken bulunan Kasapyanların köşkü hakkında, tam sayfalık yazıda sadece şu bilgilere yer veriyor: “Beğenilen ev, bölgede “Kasapyan Bağ Evi” olarak biliniyordu; Ankaralı bir Ermeni tüccar tarafından yaptırılmıştı. Zengin kuyumcu ev sahibi, savaş sırasında kenti terk ederken, bağ evini de eşyalarıyla birlikte Ankara’nın tanınmış ailelerinden Bulgurluzadeler’e satmıştı.”

Kimdi bu Kasapyan ailesi? Neden “savaş sırasında kenti terk etmişti”? Mallarını gerçekten birilerine satmış mıydı, yoksa ardına bakmadan kaçmış mıydı?

Bu sorular okurun kafasında dönüp dururken, Kasapyan ailesinden Edward Çuhacı, Soner Yalçın’a bir mektup yazarak Kasapyanların, evlerini kimseye satmadıklarını yazdı. Kendi cümlesiyle “Çankaya Köşkü’nü Kasapyan ailesi hiçbir kimseye satmamıştır. Devrin hükümeti yalnız o köşkü değil, bütün mallarını ve mülklerini ellerinden alıp Ağustos 1915 yılında tüm aileyi sürgüne sevk etmişlerdir.” Yazının başında yer verdiğimiz bilgileri de içeren mektup Soner Yalçın’a yazılmıştı. Ama Yalçın, bu mektubu yayımlamadı.

İşte “bir var - bir de yok” olan tarih bu.

Edward Çuhacı bir ses verdi. Verdi vermesine ama, sonra sesi, uzaydaki diğer tüm seslerle birlikte sonsuzluğa karıştı. Kendisine yazdığımız e-postaya cevap gelmedi. Sesi, bilmediğimiz –belki de pekâlâ bildiğimiz– nedenlerle yitti.

Yine de Edward Çuhacı’nın mektubu, tarihin keyfe keder çekiştirilip kopartılamayacağının kanıtı. Çuhacı ve onun gibilerin sesi, nostaljik bir gülümsemeyle anlatılan hikâyeleri, tüm ağırlıklarıyla yaşanmışlıklara, yani ilk elden tarih aktarımına çeviren sestir. Hikâye ile tarihin sınırlarının gittikçe belirsizleştiği bir dönemde, Çuhacıların sesi çok hem de çok önemlidir.

Kasapyan’ın torunundan Soner Yalçın’a mektup


Edward Çuhacı



Sayın Soner Bey,

Bugünkü Hürriyet’teki yukarıdaki başlıklı yazınızı dikkatle okudum ve çok enteresan buldum.

Şu açıklamalarda bulunmak isterdim:

1. Annemin kızlık ismi: ROZ KASAPYAN. Doğum yeri: Ankara 1896-2001. Babasının (yani dedemin) ismi OHANNES KASAPYAN Doğum yeri: Ankara 1857-1944.

2. Çankaya köşkünü Kasapyan ailesi hiçbir kimseye satmamıştır. Devrin hükümeti yalnız o köşkü değil, bütün mallarını ve mülklerini ellerinden alıp Ağustos 1915 yılında tüm aileyi sürgüne sevk etmişlerdir. Benim babam (Ankara doğumlu 1887-1930) o tarihlerde ecnebi bir şirketin sahibi olduğu demiryolunda çalışması vesilesiyle tüm aileyi Ankara’dan (Konya yoluyla) İstanbul’a kaçırmıştır.

3. Ayrıca Kasapyan ailesinin sahip oldukları mülkler arasında Keçiören’deki bağ evi vardı ve bu bağa da Vehbi Koç ailesi sahip olmuştur. Bundan birkaç sene evvel (belki 15 veya daha fazla) İstanbul gazetelerinden birinde bu bağ evinin resmi çıkmıştı -bu evi Vehbi Bey müzeye çevirmişti- ve annem rahmetli Vehbi Bey’e bir mektup yazmıştı. Vehbi Bey de anneme o bağ evinin renkli bir fotoğrafını yollamıştı. Annem bu evde çocukluk yıllarını geçirmiştir. Bize daima o günlerden bahsederdi.

4. Ayrıca Ankara’da dedemin ailesi ve kardeşleri kendi paralarıyla bir (Ermeni Katolik) kilise inşa etmişlerdi ki, bu kilise de yakılmış.

5. Dedemin ailesi, kardeşleriyle birlikte Ankara keçisinin tiftiğini (Angora Wool) İngiltere’ye ihraç edermiş. Ve kardeşlerden bir tanesi İngiltere’de Bradford şehrinde yerleşmiş ve Ankara keçisinin tiftiğini İngiltere’de pazarlarmış. Ben İTÜ’nün mimarlık fakültesinden 1954 senesinde mezun oldum. Yedek subaylık görevimi bitirmemi müteakip evlendim ve 1957 Şubat ayında eşimle Kanada’ya muhacir olarak geldim. Hamdolsun, Ottawa’nın belli başlı mimarlarından biriyim.

Saygılarımla, Edward J. Çuhacı”

Kasapyan evinin fotoğrafı, Eliot Grinell Mears’ın, 1924’te New York’ta yayımlanan ‘Modern Turkey’ adlı kitabından alınmıştır.

Kaynak: www.agos.com.tr

2007





21 Aralık 2021 Salı

 



KOBANÎ DAVASI


Sincan Cezaevi Kampüsündeki Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen Kobanî davasının 8. duruşması devam ediyor.

Davada, Halkların Demokratik Partisi'nin (HDP) önceki dönem Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ile Selahattin Demirtaş, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) eski Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel ve HDP MYK üyelerinin de aralarında bulunduğu 21'i tutuklu 108 kişi yargılanıyor.


                         Ahmet Türk - Selahattin Demirtaş

Sincan Cezaevi'nde tutuklu yargılanan siyasetçiler duruşma salonunda hazır bulunurken, HDP eski Sözcüsü Günay Kubilay duruşmaya katılmadı. Farklı cezaevlerinde tutulan siyasetçiler ise duruşmaya Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla katıldı. Önceki celsede, hakkında zorla getirilme kararı çıkarılan yerine kayyım atanan Mardin Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Ahmet Türk de duruşmaya Mardin'den SEGBİS ile katıldı.

                                    Figen Yüksekdağ

Duruşmada konuşan Ahmet Türk, "Bu süreçlerde hukuksuzluklarla karşılaştık. 12 Eylül'ü yaşadım. Ama aradan 50 yıl geçmesine rağmen bugün aynı hukuksuzlukla karşı karşıyayız" dedi.

Duruşmanın öğleden önceki bölümünde söz alan avukatlardan Ali Bozan, mahkeme heyetinin tavrını eleştirerek, "Biz savunma tarafı olarak yargılama faaliyetinin yürütülebilir koşullarının yaratılmasını talep ediyoruz. Mahkeme heyetinizin bizlerle diyaloğa açık olmasını talep ediyoruz ve bu diyaloğun ara kararlara da yansımasını bekliyoruz. Biz ve müvekkillerimizin hukuka aykırı şekilde tehdit edilememesini talep ediyoruz" dedi.

"Burada Kürt olduğum için yargılanıyorum"

Duruşmada aranın ardından Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) eski Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel söz aldı. Savunmasını hazırlama konusunda yaşadığı sıkıntılara ve cezaevinde yaşanan sorunlara dikkat çeken Tuncel, Maraş'la yüzleşilmediği için Roboski katliamının olduğunu belirterek şunları söyledi:

"Bunlarla yüzleşilmediği için başka katliamlar yapıldı. Uludere, Roboski katliamı oldu. Yine cezaevi katliamları oldu. Türkiye'deki katliamların tarihini unutursak altından kalkamayız. Ama hâlâ gerçekle yüzleşme arayışı devam ettiği sürece ülkede demokrasi sağlanamaz. Ben 19 Aralık'ta yaşamını yitiren yurttaşları saygıyla anıyorum. 19 Aralık'ta yaşamını yitiren tutsakları da saygıyla anıyorum. Ama tutsakların yaşadığı sorunlar hâlâ devam ediyor. İnsanlar hâlâ cezaevlerinde yaşamını yitiriyor.

"Bizim yaptığımız hiçbir başvuru hak ve özgürlük talebi lehimize sonuçlanmıyor. Nasıl ki dışardakinin örgütlenme, eylem ve ifade özgürlüğü varsa içerdekilerin de devletin yanlış politikalarına ses çıkarma hakkı vardır."

"Hukuk yoksa herkes kendi düzenini kuracak, kaos olur. Asıl burada sizin yaptığınız yargılamaların nasıl bir sonuç doğuracağını bilmeniz gerekiyor. Sizler burada Kürtlere verilen hakkı tanıyor musunuz merak ediyorum. Mahkemelerde ırkçı yargılamalar var. Siz yapmıyoruz diyebilirsiniz ama ben burada Kürt olduğum için yargılanıyorum. Türkiye'de ne yazık Kürtler, kadınlar, emekçiler konusunda alınan kararlar, ırkçı kararlar. Bu yargılama devam ederken bizim genç bir arkadaşımız olan Deniz Poyraz katledildi."

"Öldüremediklerini süründürme davası"

Duruşmanın öğleden sonraki bölümünde önceki dönem Eş Genel Başkan Figen Yüksekdağ konuştu.

"Elbette bulunduğumuz cezaevinde bir süre önce yaşamını yitiren Garibe Gezer'i saygı ve rahmetle anarak başlamak istiyorum. Garibe Gezer'in ölümü Türkiye'deki yargı ve cezaevi sisteminin insanlık dışılığının çok somut çok açık ve güncel resmidir. Son bir hafta içerisinde cezaevlerinden çıkan 4 cenaze, biri intihar olmak üzere diğerleri hasta mahpuslardır. Türkiye'deki yargı sisteminin, cezaevi sisteminin geldiği insanlık dışı noktayı kelimelerle tarif etmekte zorlandığımızın kanıtıdır. Çok açık bir cinayettir, katliamdır bunu belirtmek istiyorum."

"Dosyalarla ilgili konulardan bahsediyorum. Bu iddianamenin tek bir kelimesi benimle ilgili değil ama ben bu iddianameyi konuşuyorum. Konuştuğumuz şeyler ilgili olsun ilgisiz olsun dinlenmeli. Bu davanın hangi şartlar altında sürdürülebildiği ile, mahkeme ve duruşma sürecine nasıl bir ard arda darbelerin getirildiği konulardır. Biz bu zamana kadar ilgisiz bir şey konuşmadık. İlgisiz konuları getirip karşımıza koyan sizsiniz. Bu kadar ilgisiz bir iddianameyi ben muhatap alıp, ciddiye alıp konuşuyorum sizi muhatap alıyorum durmadan konuşmalarımızı kesmeyin"

"Bu dava öldüremediklerini süründürme davasıdır. Bu dava içerisinde yer alan insanları da öldürmeye çalışıyorlar. Daha 2 saat önce Ahmet Türk'ü getirdiniz. Hasta yatağından kaldırdınız, zorla mahkemeye getirildi Ahmet Türk. Savcı kendisine verilen talimatı çiğniyor, tehdit ediyor. Zorla getirilsin, tutuklama baskısı kuruluyor, hasta yatağından insanlar getiriliyor buraya. Aysel Tuğluk hakkında zorla getirme tehditi yolladınız bize. Aynı tehditi hala sürdürüyorsunuz. Bütün bu ölümlerin vebali ve sorumluluğu iktidardadır. Demek ki üstleniyorsunuz, 'oldu eyvallah' diyerek üstleniyorsunuz. 

"Garibe'nin yaşamını yitirmesi bir kadın cinayetidir"

Yüksekdağ'dan sonra söz alan, yerine kayyım atanan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Gültan Kışanak Garibe Gezer'in kendileriyle aynı cezaevinde yaşamını yitirdiğine dikkati çekerek şunları söyledi:

"Biz bundan haberdar olamadık. Ta ki akşam saatlerinde Meclis'te arkadaşlarımız dile getirene kadar. Hepimiz sarsıldık. Garibe boyun eğmedi, zulme boyun eğmedi. Biz bu zulmün tanığıyız. Garibe'nin yaşamını yitirmesi bir kadın cinayetidir. İster kendi yaşamına son vermiş olsun isterse de birilerini eliyle yaşamına son vermiş olsun, bu bir cinayettir. Bir kadın böylesine geleneksel yöntemlerin bu kadar yüksek olduğu bir yerde çıkıp tacize, tecavüze uğradım dediyse ve bir şey yapılmamışsa başta iktidar, Adalet Bakanlığı, savcı, cezaevi idaresi herkes bundan sorumludur.

"İnsanlar dışarıda ekmek alamıyorlar. Kim çocuğuna sahip çıkabilir? İnsanlar hem hukuki destekten hem de sosyal destekten yoksunlar. Öldüremediklerini süründürme sistemine dönüştü cezaevleri. Söylenecek o kadar söz var ki... En önemli şeylerden biri de yaratılan düşman algısıdır. Senin değerlerine değil de başka değerlere inanıyor olabilir. Düşman nedir ya? Artık herkes birbirine düşmanca gözle bakmaya başladı. Ben buradaki infaz koruma memurlarına güvenmek istiyorum ama yaratılan düşman algısından kaynaklı güvenemiyorum. Bu ülkenin düşmanlık algısının, düşmanlık sisteminin kurbanıdır tutsaklar. Bunların hepsi Garibe Gezer'in ölümünden sorumludur."

Mahkeme heyeti duruşmaya yarına kadar ara verdi.

(AÖ) https://bianet.org/bianet 20 Aralık



20 Aralık 2021 Pazartesi

 

BERCESTE MISRALAR

BEDİR RAHMİ

BERTOL BRECHT

HASAN HÜSEYİN

ATİLLA İLHAN

Bedir Rahmi

Seni düşünürken/Bir çakıl taşı ısınır içimde

Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar

Bir gelincik açılır ansızın


Bertol Brecht


Tankınız ne güçlü generalim, /Siler süpürür bir ormanı,
Yüz insanı ezer geçer./Ama bir kusurcuğu var;
İster bir sürücü.


Hasan Hüseyin


bir oğlum olacak adı temmuz/ uykusuz/korkusuz
beter mi beter /ben beynimi satarak yaşıyorum
o benden proleter (...)bir oğlum olacak adı temmuz
öfkede benden fırtına/sevgide deniz


Atilla İlhan


ıslığında usturalar bileniyor /bıyıkları marşandiz katarı

zulasında eroini esrarı/

tutuklandıkça yenileniyor


Turgut Uyar

Mutsuzluktan söz etmek istiyorum

Dikey ve yatay mutsuzluktan

Mükemmel mutsuzluğundan insan soyunun
sevgim 
acıyor

 





19 Aralık 2021 Pazar

 

DANİMARKA'NIN

YABANCILAR TARİHÇESİ

Hüseyin Duygu


Danimarka'daki ilk göçmenler, Mezolitik Çağ'da (MÖ 13.000-4.000) bugün Danimarka olarak adlandırılan bölgeye yerleşen ilk Danimarkalılardır. Göç kavramı ancak devletlerin kendi sınırlarını ve ülkede ikamet etme haklarını mevzuat yoluyla düzenlemeye başlamasıyla ortaya çıkmıştır.

Danimarka tarihi boyunca, Danimarka'ya çeşitli göç biçimleri gelmiştir. Göçmenlerin sayısı, köken ülke ve göç nedenleri zaman içinde çok değişti. İstihdam, eğitim, aile ilişkileri ve örneğin etnik, siyasi ya da dini zulüm, farklı derecelerde, çeşitli zamanlarda göçün ana nedenleri olmuştur.


Danimarka İstatistik Kurumu tarafından tanımlanan göçmenler ve viking soyundan gelenlerden oluşan Danimarka nüfusunun oranı son yıllarda artarak Ocak 2020'de %13,9'a, yani 807.000 kişiye ulaşmıştır. Göç ve göçmenlerin uyumu ile ilgili sorunları giderek artan bir şekilde önemli bir kamusal tartışma konusu haline getirdi.

 


İşte yıllara göre notlar

16. yüzyıl, Hollandalı çiftçiler Amager'e (Kopenhag) geliyor.

1700'ler, Patatesçi Almanlar Jutland fundalığına geliyor

1828 - Kontrolsüz dolaşımın önlenmesine ilişkin Yönetmelik

1850 - 1914, 300.000 Danimarkalı (nüfusun üçte biri) göç etti

1875 - Birinci Göçmen Yasası ("Yabancıların ve Yolcuların Gözetimine Dair Kanun")

1880- Kopenhag'ın her 12. sakininden biri yurtdışında doğuyor

 

1908 - Yabancı işçi çalıştırma yasası (Polonyalılar Yasası)

1911 - Lolland- Falster'deki çiftlik işçilerinin yüzde 30'u Polonyalı

1952 - 1875 tarihli Yabancılar Yasası'nın yerini "Yabancıların Ülkeye Erişimi Yasası" aldı.

1953 - Danimarka "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi"ni imzaladı

1956 - Danimarka Mülteci Konseyi kuruldu (Macaristan'dan mültecilerin yoğun geliş dönemi)

Yaklaşık. 1965 - İlk yabancı işçiler Türkiye, Yugoslavya, Pakistan ve Fas ve başka ülkelerden Danimarka'ya geliyor


1970 - İşçi göçünün geçici olarak durdurulması

1970/71 - Beş milyondan fazla yabancı işçi Batı Avrupa'da

1971 - 49.811 yabancı ya da nüfusun yüzde 1'i Danimarka'da

1971/77 – Yabancılar Bülteni dört dilde yayınlandı

1973 - Danimarka AT (AB) üyesi oldu

1972/1973 - Belirli süreli iş sözleşmelerinin kısa süreli açılması (20 Kasım 1973'e kadar)

1973 - "Yabancı uyruklular için uygun konut" konulu genelge yayınlanıyor

1975 - Yabancı işçilerin sosyal ve sosyal çalışmaları ve uyumu hakkında ilk rapor yayınlanıyor

1976 - Ortak İşçi Konseyi kuruldu

1981 - En az üç yıllık yasal ikametgahı olan yabancılara belediye ve ilçe meclisi seçimlerinde oy kullanma ve seçilme hakkı. Göçmen kökenli dört aday seçildi

1981 - INDsam - Danimarka'da Göçmen Dernekleri Şemsiye Örgütü kuruldu

1983 – Danimarka Meclisi, "Dünyanın En İyi Yabancılar Yasasını" kabul etti.

Aile birleşimi için yasal düzenleme yapılıp ve Mülteci Kurulu oluşturuldu

1993 - Cinsiyet Eşitliği Jürisi oluşturuldu

1996 – Aile Bakım sözleşmelerinde vergi indirimi kaldırıldı

1998 – Danimarka Meclisi ilk uyum yasasını çıkardı

2019 – 1979'dan beri Danimarka’da yaşayan göçmen ya da mülteci kökenli sayısı 793.601. Danimarka, nüfusun yüzde 13'ünden fazlasına tekabül ediyor. 260 bin yabancı Danimarka vatandaşlığı aldı  2001-2018 - Yabancılar Yasası 100 kez sertleştirildi.