30 Mayıs 2016 Pazartesi




Louis Aragon ve Jean-Paul Sartre
NAZIM HİKMET HAKKINDA








Aragon
Hayır, yazamam, şimdi olmaz, rica ederim. Bırakın benim için bütünüyle ölsün, yoksa, daha önce, altmış yaşındaki bu delikanlı, bu sarışın boğa, ne hapisanenin, ne hastalığın, ne yaşın etkileyebildiği bu insan içimde terütaze yaşadıkça hiç bir şey yazamam. Şimdi olmaz. Daha sonra. Söz veriyorum size, yazacağım, hattâ bu dergide, daha başka bir konu üzerinde: Ölümünden değil, yaşamından söz edeceğim. Pentecote yortusu için sayfiyeye giderken cumartesi sabahı satın aldığım Znamia dergisinin son sayısını da götürmüştüm, dergide Nâzım'ın Les Romantiques (Romantikler) adlı romanının son bölümü vardı. Yortu sırasında herkes onun değil, Papa XXIII. Jean'ın ölümünü bekliyordu. Her saat, radyoların başında. Ve pazartesi sabahı Papa daha yaşıyordu... Nâzım'a gelince, hiç bir şey bizi uyarmamıştı, can çekişmedi, şöyle ayakta, bir merdiveni çıkarken, ansızın ölüverdi. Yaşarken öldü. Bir ağaç gibi devrildi. Bırakın da benim için bütünüyle ölsün. O zaman yazarım derginize, burada yazarım, belki gelecek ay, yaza kadar izin verin. Bundan on sekiz yıl önce hapisanede, büyük Türk mistiği Mevlâna Celâleddin ya da İran'lı Ömer Hayyam gibi rubai biçiminde yazdığı şu dört mısranın bir kehânet olmaktan çıktıklarını anlayacak kadar vakit bırakın bana:
'Paydos...' -diyecek bir gün bize tabiat anamız,-
gülmek, ağlamak bitti çocuğum...
Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak:
görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat...


Yortunun pazartesi günü, sabah, onun düşüşünden bir iki saat sonra, telefon. Nâzım. Ey ölüm, günümüzde ne de hızlı gidiyorsun! İki saat bile geçmeden bütün Avrupa'yı geçmiş, beni aramış. Yveniles'lerin evinde bulmuş, yüreğime işlemiştin, ey ölüm, telefonla gelen, görünmeyen, düşünülmeyen, daha bir sözcükten, bir addan başka bir şey olmayan ölüm, ve hayır diyorum, Nâzım olamaz. Evet. O. Nâzım... Ta kendisi, başkası değil. Bütün insanlar gibi o da. Ve şiirindeki bir çocuğu ansıdım:
Recep, damdan düşer gibi karıştı söze:
"Harbe girdiğin zaman, bir gâvur öldürüp
bir yudum içersen kanını
korku kalmazmış."
Ben onun kanından bir damla içmeyeceğim. Konuşmayan... uçsuz bucaksız hayat... Nâzım, senden bana ilk 1934'te söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim. Dostluğumuz otuz yıl sürmeyecekti. Ne kadar az, otuz yıl. 1950'de, bizler, yani Türk halkı, dünyanın her köşesindeki şairler seni hapisten kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü dosdoğru hayatın içine daldın. Ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin... Hapisane dışında on üç yıl, ya da buna yakın bir şey, kırk sekizinden altmış birine dek, güzel bir yaşam bu. On üç yıl, çok şey. Hapisane dışında öldün, bu da çok şey. Çünkü öldün. Bu fikre alıştıracağız kendimizi. "İnsan Manzaraları"nı sensiz hayal etmeye çalışacağız... Senin deyiminle, manzarayı bu ağaç olmadan hayal etmeye çalışacağız. Uçsuz bucaksız hayat'ı..."
(Nâzım Hikmet, "Türkülerimizden korkuyorlar", Türkiye Akademikerler ve Sanatçılar Derneği, 1977, sayfa 179, 181)

 Sartre


 








Büyük ozan Nâzım Hikmet'e duyduğunuz saygıya bu mesajla katılmak istiyorum. Yazdıklarının güzelliğini ve güçlülüğünü başkaları benden iyi anlatacak. Ben her şeyden önce onun insan olarak büyüklüğünü ve kabına sığmaz enerjisini hatırlatmak istiyorum. Onu, ağır hastalığı sırasında tanımış, yaşamak ve savaşmak iradesi karşısında şaşıp kalmıştım. Ama beni asıl etkileyen onun hüzünlü ve alaycı uyanıklığı oldu. Eziyetlerden, ölümlerden kaçıp kurtulan bu adam -başkalarının yapacağı gibi- dinlenmiyordu. Biten hiç bir şey yoktu onun için. Dıştaki düşmanla savaşması ve de içteki dostların hatalarına karşı kardeşçe bir savaşı sürdürmesi gerekiyordu. Herkesle birlikte barış uğruna, emperyalizme ve faşizme karşı savaştığı sırada bile, Moskova'da oynanan bir piyesinde, bürokrasinin tehlikelerine karşı arkadaşlarını uyarıyordu. Ne militan disiplininden geçti ne de yazar eleştiriciliğinden. Bu çelişmeyi sonuna kadar yaşadı. Bu sürekli gerginliktir ki, son yıllarda, mahpusluktan arta kalan güçlerini de yedi bitirdi. Ama asıl bu yönüyle bugün bir örnek insan olarak kalıyor aramızda.
Vefalı dost, yiğit militan, insan düşmanlarının amansız düşmanı, her yerde hizmet etmek ama hiç bir şeyi görmezden gelmek istemiyordu. Biliyordu ki, insan yapılacak bir şeydir ve hiç bir yerde yapılmamıştır. Gerekli olan, durmadan düşmanla savaşarak kendi kendini yaratmıştır; Sözün kısası, Pascal'ın hristiyan için dediği ve bugün militan için, Nâzım Hikmet dolayısıyla aydın militan için denebileceği gibi, 'asla uyumamak' gerekliydi. O asla uyumadı. Harikulade olan şudur ki, ölüm onun ilk ve son uykusu oldu.
Durup dinlenmeden nöbet tutan bir insanın eserleri, ölümünden sonra da, sizin için aynı işi yapıyor."
(age, sayfa 183)





29 Mayıs 2016 Pazar






KÜRTÇE – TÜRKÇE
MUARHAN MUNGAN ŞİİRLERİ
Kurtık - Unutmadık



Nazım kadar coşkulu /Aragon kadar aşık/
  Lorca kadar yaralıydık”

Ez kuştim, xwe li xwe kir /Ev dinya hûn jê re dibên rastî
  Ji xwe kir min hemû kurtikên wê”

Gökyüzünün karanlık kefeniyle örtük
Yıldızların delik deşik ettiği ölüleriz”

Hevrîşmê deranî agir wergirt
Kemînê danî mirinê wergirt”







 Unutmadık
Yaralı bayramlar geçti
Mevsimler, bütün anlamlarıyla
Yüreğin koyu yerinde birikenler
Kendi takvimleriyle gelip geçtiler
Gelip geçti şehirler ve ölüler
Unutmadık
Topraktan çobanyıldızına değin
Hey yer
Her şey
Mümkündü
Nazım kadar coşkulu
Aragon kadar aşık
Lorca kadar yaralıydık
Unutmadık



Orada bir coğrafya yağmalanıyor
Orada gazetelerin ofset baskısı
Orada yeniden yazıyorlar 835 satır
Ve umudunu kaybetmeyen şehirler
Gökyüzünün karanlık kefeniyle örtük
Yıldızların delik deşik ettiği ölüleriz
Adsız ölüleriz
Adları bir coğrafya ile yan yana yazılan
Gövdelerinizi unutmadık, unutmadık hiçbirinizi
Savaşlar ve pazarlar çağıydı
Aynı silahlardı kullandığımız
Aynı çarşılar aynı kandı
Sevgiye ve kurşuna açılmayan yüreklerden geçtik
Pusu yataklarından, dağılmış bahçelerden
Viran tarihten
Uykuları çevik, namlularını oğulları gibi seven
Çocuklar gibi kusup
Kırda gelincikler gibi gülümseyen
Müsademe çocuklarını gördük
Geçip gidiyorlardı
Tarihin en uzun gecesinden
Pazarlarda aynı kan
Aynı paranın değiş tokuşunda
Karanlık çarşılar
Aynı kanlı tarih her defasında
Bir biz kaldık bu kadar içindeyken hayatın
Ölüme yakın duran
Bir de on binlerin korosunda haykıran
İntifada intifada intifada
 


 






İki güzelliğimiz vardı bizim
Ufkumuzdan inen
Ve bir daha geri dönmeyen iki güzelliğimiz
Birini kurşunlar, ötekini ofset baskılı resimler aldı
Otuz üç kurşun sıkıldı her birimize
Kutuplar kadar uzak, baba ocağı kadar yakın
Doğunun gündüz ve gecelerinde
Otuz üç yıldız
Hala ışığını gönderiyor bize
Birkaç çakmaktaşı cebimde gezdirdiğim
Birkaç karanfil
Yol için ipek, uyku için maya
Kalbiniz için
Kara bir yemin gibi çırılçıplak
Kelimeler getirdim
Kaybolmuş yüzyılların vatanında
Ölümün erken takibe aldığı çocuklar
Dağlarda değilim sizinle birlik
Yalnızca mataranıza su vermeye geldim
Nazım kadar coşkulu
Aragon kadar aşık
Lorca kadar yaralı
Serap ile hakikat arası
Çağın aşamadığı uçurumlarda
Gider gelirim gider gelirim
Efsanelerin çeşitlendigi yol ağızlarindaki büyük kamaşma
Anda gizlenen zaman
Ateşin avesta dili
Bitkiler, otlar, kökler
Dağlanmış dil, narın rengi
On binlerin dönüştüğü uğuldarken
Doğunun yeni defteri
Topraktan çobanyıldızına değin
Her yer her şey karanlık bir pusuda
Yazının, tekerleğin, tarihin
İlk çocuklarından
Ey büyük mezopotamya
İki bin yıllık gece
Dön geri bak
Kardeşlerim ölüyor kalbimin doğuşunda 







KURTIK

Kurtikê ku diguhêze çermê min
Deqa ku ma li ser çermê min
Agirê buhurî ji laşê min
Dax bû mû girt xwe veşart
Ji xwe re deviyekê dît
Di gewdê min î kûr de
Bi xwe guhast demsalan
Ava di tenêtiya wê de veşartî, siya tarî
Kemîn veda ji xwe re
Nêçîra xwe bi xwe bijart
Di tariya bineynik a sûkan de
Bi cawan falê vekir li gewdê xwe
Kurtik kurtik kurtik bûn
Hevrîşmê deranî agir wergirt
Kemînê danî mirinê wergirt
Çavên wî çavên tariyê
Him bi darê him bi daristanê
Him jî bi wateya wan î li ser zimên deranî
Kurtikê kevoka ye, got, kurtikê ji êgir,
Agir deranî kurtik li xwe kir
Siya her kurtikî
Kuta, guhert laş
Melkemotê min
Hat ku min bibe
Ez ê di neynikê de
Ez ê di kemînê de
Qelişîm, perçe bûm
Agirê dinaliya bûm
Agirê li zimên bû şiîr
Şiîr bû melkemotê min

Ez kuştim, xwe li xwe kir
Ev dinya hûn jê re dibên rastî
Ji xwe kir min hemû kurtikên wê
Cinoya dojehê bi şiîrê hîn bûm
Min li xwe nekir careke din
Min li xwe nekir

Hezîran 1993




27 Mayıs 2016 Cuma




Mizaha kör “ciddi” okumalarla ilahe Woolf ve peygamber Kafka
Ersan Üldes

Bir önceki edebiyatı saf dışı bırakmanın en iyi yoludur mizah. Cervantes’ten alınan bu mirasa sadece Woolf ve Kafka değil, modernist romancıların neredeyse tamamı zannedildiğinden ve yansıtıldığından çok daha fazla sahip çıkarlar


Yağmur ya bardaktan boşalırcasına yağar ya da hiç yağmazdı. Güneş ya pırıl pırıl parlardı ya da ortalık karanlık olurdu. Âdetleri olduğu üzere bunları manevi alanlara geçiren şairler güllerin nasıl solduğunu,

 yaprakların nasıl döküldüğünü harika bir şekilde söylerlerdi. Kısa bir an, derlerdi; o an geçti, derlerdi, herkes uyumalı bu uzun gecede. Bu taze karanfillerin ve güllerin ömrünü uzatmak, ya da onları uzun süre saklamak için seralar ya da limonluklar kullanmazlardı. Bizim daha ihtiyatlı ve kuşkucu çağımızın aşınmış entrikalarına ve belirsizliklerine yabancıydılar.[1]
Yukarıdaki satırlar Virginia Woolf’un Orlando’sundan... Modernist romanın kronolojik bakışla tam da göbeği diyebileceğimiz 1928 tarihinde yayımlanan bu romanda Woolf, geleneksel anlayışları, biyografik anlatıları ve özellikle de natüralist etkideki metinleri satirik bir eleştiriyle karşısına alırken, aynı zamanda içinde bulunduğu ve bizim daha ihtiyatlı ve kuşkucu çağımız dediği modernizm döneminin bir tür duyurusunu yapar (Musil’in metninde bu duyuru; artık toplumdaki tekil kişinin o muazzam dramı başlamıştı, şeklini alır). Hâlbuki romanın kendisi de bir biyografidir, hatta Orlando: Bir Yaşamöyküsü biçiminde sunulur, metinde yer yer pikaresk anlatıların izlerine de rastlanır. Bu yüzden Orlando için, Mrs. Dalloway, Dalgalar veya Deniz Fenerine kıyasla daha “kolay” ve daha az romansal deney içeren bir metindir, denebilir. Ama Virginia Woolf’un başına gelen genel talihsizlik (kimilerine göre belki de talih) bu romanın algılanması sürecine de yansır.

Orlando, Virginia Woolf, Çeviri: Seniha Akar, İletişim Yayınları
Genel talihsizlik; Woolf’un romancılığının değer kaymasına uğratılmasıyla ilgili. Burada genel anlamıyla bir değersizlik ya da değer yitimi söz konusu değil, belki de tam aksine aşırı (ama yönsüz) yüklemeden kaynaklı bir kayma yaşanır. İlk bakışta her şeyin sorumlusu Kendine Ait Bir Oda gibi görünür. Kurgusal olmayan bu anlatının feminist etkisi, yazarın romanlarının edebî etkisini perdeler ve örneğin, modern dönemin en “büyük” romanlarından Mrs. Dalloway’i; zaman, uzam, bilinç, zihin, kurgu ve diyalogla ilgili sayısız deney gerçekleştirmiş bu metni, bir ev hanımının erkek dünyasındaki bir günlük yaşam mücadelesine indirger. Bu indirgeme, aynı zamanda bir yüceltmeyi de beraberinde getirir ve Woolf’un kendisini bir karaktere, bir kadın kahramana, hatta bir ilaheye dönüştürür. Böylelikle, yazarın siyaseti ne kadar haklı biçimde kutsanmış olursa olsun, romanları dünya genelinde ne kadar büyük bir üne kavuşmuş olursa olsun, romancılığı ve romansal gücü geri planda kalmış olur.
Mrs. Dalloway görece zor ve dolayısıyla farklı okumalara fevkalade açık bir roman olduğundan onun başına türlü çorap örülmesi beklenebilir. Peki ya “kolay” Orlando’nun başına gelen nedir? Hayata erkek olarak başlayan şair ruhlu ve güzel Orlando, dört yüz yıllık yaşamının orta yerinde büyük bir dönüşüm geçirir ve kadın olur. Hâlbuki bir böcek de olabilirdi. Ama kadın olur ve böylelikle feminist okumanın önü yine açılır. Woolf elbette metninde kadının konumunu, erkekliği ve de erdişiliği tartışır. Ama roman, salt bu cendereye sıkıştırılamayacak kadar romansal, tarihsel ve edebidir. Orlando’nun yaşadığı serüvenlerle dolu 400 yıl, yazara, o zaman zarfında roman sanatının geçirdiği dönüşümleri yansıtma imkânı tanır. Woolf, geleneksel roman türlerini, bilfiil geleneksel sayılabilecek bir kurguyla, ama o kurgunun üstüne çıkarak, yani bir tür üst anlatı yaratarak hicveder.

Gösterişli üslubu törpülenmişti; aşırılığı sınırlanmıştı; düzyazı çağı o ılık pınarları donduruyordu. Dışarıdaki manzaranın her yerinde çelenkler görülmüyor, yabangülleri daha az dikenli, daha az karmaşık oluyorlardı. Belki duyular biraz körelmişti, balla kaymak da insanın ağzının suyunu daha az akıtıyordu. Sokakların su içinde kalmamasının, evlerin daha iyi aydınlatılmasının üslup üzerinde etkili olduğu da kuşkusuz.[2]

Mrs. Dalloway, Virginia Woolf, Çeviri: Tomris Uyar, İletişim Yayınları
Woolf, coşkun karakter Orlando’nun düzyazı çağında yaşadığı karşılıksızlığı lirik metinleri taşlayarak yansıtır. En düz okumada bile burada yükselen mizahı (ister hiciv deyin buna, ister ironi) görmemek mümkün değil. Ama eleştiri ve tanıtım kültürü, bütün dikkatini sadece romanda yaşanan olaylara ya da olaylardan çıkarsanan bilgi kırıntılarına verince, “tabloid” okumanın iktidarına gebe kalınır. Böylelikle Orlando’nun kadına dönüşmesi ve hatta elçi sıfatıyla İstanbul’a gelmesi, dönüşümünü orada geçirmesi, sonrasında Bursa dolaylarında sürtmesi vesaire, önem atfedilmesi gereken “kritik” bilgilermiş gibi yansıtılır; ilaveten Woolf’un ilgi çekici biyografisi, çarpıcı intiharı, feminist görüşleri metninin romansal özelliklerinin önüne geçer, mizahının üstü ciddi ciddi örtülür.
Bu ve benzeri talihsizlikler yalnızca Woolf özelinde yaşanmış olsa, tüm kabahati Kendine Ait Bir Oda’nın ya da Woolf’un çekici biyografisinin üstüne yıkar, işin içinden sıyrılırdık. Ne var ki, algılama sorunu Woolf’la sınırlı değil. Talihsizliğin belki de en büyüğü, en kabul edilmezi Franz Kafka’nın romanlarının başına gelir. Bu kez devreye sadece biyografinin etkisindeki okuma değil, sadece eylem bazlı okuma da değil, bir kısmı disipliner bir yığın farklı okuma girer; psikolojik, mitolojik, Freudyen, sosyolojik, romantik, ideolojik vs. Bu okumaların tümünü reddetmek doğru olmaz, ama Kafka’nın romansal gücünü perdeleyenlerini de tasnif etmekle yükümlüyüz.
İşin başında zaten Kafka’ya bir ön okumayla girişilir, en “büyük” metinlerini yayımlatmayı düşünmeyip onları arkadaşı Max Brod’a teslim ederek göçmesi hasebiyle yazar öncelikle kutsanır. Milena’ya duyduğu aşk yücedir, kutsal bir bilgi gibi bu hep yedekte durur. En gözde metinlerinden biri olan Dönüşüm’de (ya da Değişim) Samsa’nın böceğe evrilmesi (gerçekten öyle mi?) ya dahiyane estetik bir buluş ya da kaba bir fantastik öğe olarak kabul edilir. Babasının Gregor Samsa’ya fırlattığı elmalar ademoğlunun cennetten kovuluşunu simgeler, zaten Dava’da Josef K.’nın tutuklanmasının hemen ardından güzel bir elmayı ısırması da ilk günaha yapılan göndermenin işaretidir, vesaire... Dönüşüm, Dava ve Şato en çok da varoluşçuların gazabına uğrar. Sanki onlar felsefe metinleriymiş, üstelik de egzistansiyalist metinlermiş gibi, ya da mevcut belli bir felsefenin dayatıldığı romanlarmış gibi (Camus) okunurlar. Hâlbuki Kafka’da öz varlıktan önce gelir. Bkz. Böcek.

Kendine Ait bir Oda, Virginia Woolf, Çeviri: Suğra Öncü, İletişim Yayınları
Dönüşüm, Todorov’un belirttiği gibi fantastik anlatıları bitiren (en azından bitirmesi gereken) bir metindir. Fantastik anlatılarda doğal olaylar doğaüstü bir ya da birkaç olayı hazırlarken Dönüşüm’de Kafka, fantastik anlatının üzerinde yükseldiği zemini altından çeker ve metnini doğrudan doğaüstü bir olayla açar, sonrasında bu doğaüstülük doğal algılama evreni içinde eritilir. Samsa’nın böceğe belirsiz şekilde dönüşmesi, metnin tek doğaüstü olayıdır. Burada mizahı, gerçeküstü bir vaziyetin tamamen gerçekçi araçlarla aktarılması sağlar. Zavallı bir böcek, modern zamanın sistemli bir pazarlamacısının taşıyacağı endişelerle boğuşur.


‘Saat yediyi çeyrek geçeyi vurmadan, her ne pahasına olursa olsun yataktan çıkmalıyım tamamen’ diye düşündü. ‘Zaten o zamana kadar beni sormak üzere firmadan biri gelecektir, çünkü yediden önce açılır mağaza.’[3]
Bir böcekken işe geç kaldığı için endişelenmeye başlaması, mağaza müdürünün sitemkâr bir biçimde onu sormaya eve gelmesi, ailesinin bir süre sonra her şeyi kanıksaması, babasının onu katladığı gazeteyle gerçekten bir böcekmiş gibi odanın içine geri tıkmaya çalışması ve herkesin günlük olağan ve modern hayatlarına devam etmesi gibi olgular doğaüstü dönüşümle yan yana gelince, yani doğal akış içerisinde verilince, bu durumdan ‘biricik’ bir mizah doğar ve roman tarihinin gelmiş geçmiş en büyük devrimlerinden biri gerçekleşmiş olur. Bu devrim, elbette gökten zembille inmiş değildir, zira edebiyat tarihi içinde Gogol gibi güçlü bir öncülü vardır. Dostoyevski Kafka’nın paltosundan çıkmış olabilir, ama Kafka’nın böceği Gogol’ün burnundan fırlar. Gogol’ün Burun (1836) hikâyesinde benzer şekilde doğaüstü olay, doğal ortamda yaşanır; bir sabah kahvaltıda kaybolan burnunu bir ekmeğin içinde bulan karakterin, doğal gerçeklik içinde, metnin içinde değişmeden kalan toplumsal hayata karışması Samsa’nın düştüğü durumu anımsatır (Aynı benzerlik, yine Gogol’ün Ölü Canlar romanıyla da kurulabilir). Ama Burun’da doğaüstülük bütüne yayılır, kaybolan burun sonrasında bir başka memurda görülür, daha sonra da bir polis memuru burnu bulup getirir vs. Bu bütüne yayılma durumu (Ölü Canlar için de geçerli) Gogol’ün hikâyesinin fantastik algısını artırır. Ayrıca şunu biliriz ki, tüm bu gelişmeler metnin gerçekliği içinde gerçekten de yaşanır (anlatılır). Kafka’daysa bunu tam anlamıyla bilemeyiz; fantastik etkinin ilk cümlede duyurulan tek bir olayla verilmesi, romansal gerçeklik algısının tamamen belirsizlikle kuşatılması ve yaşanmış bir dönüşümden şüphe duymadan söz etmemizin önüne geçilmesi Kafka’da ikircikli bir hâl yaratır (Kafka’nın, Dönüşüm’ün kapağında bir böcek deseninin kullanılmasına kesinlikle karşı gelmesi de bu bilinçli yaratılmış ikircikli hâli doğrular). Şüphe duymadan bahsedebileceğimiz bir dönüşüm varsa, o da Gregor’un değil, kız kardeş Grete’nin “insan kalarak” geçirdiğidir.

Dönüşüm, Franz Kafka, Çeviri: Ahmet Cemal, Can Yayınları
Değişim’deki doğaüstü durumun yerini Dava ve Şato’da doğal (modern) kurumlar alır. Bu defa işler tersine döner. Fevkâlâde doğal oluşumlar, bu romanlarda doğaüstü, açıklanamaz varlıklarmış gibi yansıtılır. Dava’da mahkeme, Şato’da şato idaresi yine belirsizlikle kuşatılmış, sıradan bireyin ulaşması neredeyse imkânsız oluşumlardır. Bu oluşumların insanlara karşı verdiği bezdirici kurumsal refleksler, modernitenin araçlarına yönelik mizahi eleştirinin temelini oluşturur. Bu defa doğaüstü durum, modern araçların bireyin karşısına diktiği hiç de doğal olmayan, ama doğal kabul edilmesi, kanıksanması gereken (ki ana karakter dışında herkes böyle yapar) süreçlerle yaratılır. Kâğıt üstünde bunun, aslında bir insanın böceğe dönüşmesini kanıksamaktan bir farkı yoktur.

“İkinci aklanma kararını üçüncü tutuklama, üçüncüsünü dördüncü tutuklama kovalar ve böyle sürüp gider. Zaten sözde aklanma deyimi de bunu belirtmektedir.” K.’nın sesini çıkarmadığını görünce: “Anlaşılan sözde aklanma işinize gelmiyor,” diyerek konuşmasını sürdürdü Ressam. “Belki sürüncemede bırakılma size daha uygundur.”[4]
Dava’da neyle suçlandığını bilmeyen Josef K.nın en büyük amacı “onu büyük bir yükten kurtaracak o büyük dilekçeyi bir gün”[5] hazırlayabilmektir. Maceralar yaşayıp kahraman bir şövalye olmayı düşleyen Don Kişot’un geniş coğrafyalara yayılan ereği, yüzyıllar sonra, çağlar değiştikçe ve beraberinde roman sanatı da dönüştükçe basit bir dilekçeye sıkışıp kalır.
Habire ilerlemeler kaydediliyor, ama bunların ne türlü ilerlemeler olduğu asla açıklanmıyordu. Boyuna ilk dilekçe
üzerinde çalışılıyor; ama dilekçe bir türlü bitirilemiyor ve çokluk bir dahaki görüşmede iyi ki bitirilemediği söyleniyor K.’ya, çünkü iki görüşme arasında geçen sürenin, dilekçeyi mahkemeye sunmak için hiç de uygun bir zaman olmadığı anlaşılıyordu.[6]
Dava’da bu dilekçeyi hazırlaması beklenen yaşlı avukatın yaklaşımı, Kafka’nın genel romansal yaklaşımını da verir. Avukat sonsuz sabırlıdır, acele etmenin kimseye bir faydası olmayacağını düşünür. Mahkeme ve bürokrasinin araç ve kişilerinin adaleti sürekli ertelemesine benzer şekilde Kafka’nın metni de gerçeği sürekli geciktirir. Kafka gücünü sabır (erteleme) ve belirsizlikten alır. Ötelenen, saklanan bilgiler, görünmeyen, aynı odada bulunup da varlığını uzun süre belli etmeyen insanlar, yarım kalan diyaloglar, karşılık bulmayan sorular... Dava’da Kafka, sanki asıl maksadını, romanın sonundaki kapıcı meseliyle açık etmek ister; kanun kapısının önünde içeri girmek için bekleyen taşralı adamı oyalayarak ona uzun yıllar geçit vermeyen kapıcı... Modernitenin araçları karşısında birey beklemekle yükümlüdür ve bu bekleyiş acıklı, anlamsız, sonsuz, karşılıksız ve en çok da gülünçtür.
“Bir kalemden içeri girebilir, bir kaleme de benzemez hani girdiği yer, daha çok kalemlerin bir ön odasıdır, belki bu kadar bile değildir, belki asıl kalemlere giremeyeceklerin alıkonulduğu bir salondur. Bu arada Klamm’la konuşur, ama bakalım Klamm mıdır konuştuğu? Klamm’a birazcık benzeyen biri olamaz mı? Bilemedin Klamm’a birazcık benzeyen ve ona daha çok benzeyebilmek için çırpınıp duran bir yazıcı...”[7]
Şato’da şatoya ulaşmanın yolu Klamm’dan geçer. Ama Klamm, sadece ulaşılması değil, uzaktan görülmesi bile neredeyse imkânsız biridir; gizem ve belirsizlikle örülüdür ve bu özelliğiyle şatoyu simgeler. Klamm’a yaklaşma ihtimali en yüksek kişilerden biri haberci Barnabas’tır, ama onun da ne kadar yaklaşabildiği, kardeşi Olga’nın yukarıdaki sözlerinden de anlaşılabileceği gibi yine bir muamma olarak kalır. Bu olağanüstü saçmalığı sadece Olga değil, herkes olağan karşılar ve doğaüstünün doğal karşılanmasından doğan mizah ve daimi bekleyişin yol açtığı gülünçlük, böylece Şato’da da kendini hissettirir.

Dava, Franz Kafka, Çeviri: Ahmet Cemal, Can Yayınları
Buradaki mizahi görmek için yoğunluklu bir teorik altyapıya ihtiyacımız var mı? Yok elbette, ama ilginçtir, okumaların çoğunda Kafka fevkâlâde ‘ciddi’ (mizahla pek alışverişi olmayan) bir yazar olarak yansıtılır. Mizahi olduğunu söylemek sanki önemsiz olduğunu iddia etmekmiş gibi algılanır. Kafka’nın karakterlerinin ya babasız ya da babalarıyla sorun yaşayan bireyler olmaları ve kadınlarla ilişkilerinde bazı tuhaflıklar görülmesi birçok Freudyen çıkarsamaya zemin hazırlar ve bu durumlar romansallığı unutturacak kadar öne çıkarılır. En derinlikli okumada doğal olarak yabancılaşma (bu sözcüğü kullanmadan buralara kadar gelebilmiştik oysa) vurgusu baskındır ve bir anda mevzu Marks’a kadar uzanır. Kısacası, Kafka’nın etrafına örülmüş hare öyle kör edicidir ki hayranları arasında onu şair zannedenler bile bulunur. Bugün Kafka’nın herhangi bir romanını okumaya kalkışan bir okur, o metinlere hakkıyla yaklaşabilmek için hareyi aralayıp romansal mizahi öze yoğunlaşmak durumundadır. Ya da elinde bir peygamber yazarla “ciddi” bir boşluğun ortasında kalakalır.
Bir önceki edebiyatı saf dışı bırakmanın en iyi yoludur mizah. Cervantes’ten alınan bu mirasa sadece Woolf ve Kafka değil, modernist romancıların neredeyse tamamı; Joyce, Musil, Svevo, Gombrowicz, Beckett ve ardılları zannedildiğinden ve yansıtıldığından çok daha fazla sahip çıkarlar. Hatta romancılıklarının değerini, denedikleri ve getirdikleri biçimsel ve biçemsel yenilikler kadar doğurdukları mizaha da borçludurlar. Bunlar içinde özellikle Musil, akılcılığa yaslanan analitik mizahıyla ayrıca incelenmeyi fazlasıyla hakeder.
Modernist romancılar arasında mizaha gerçekten uzak denilebilecek ve mizahi bulunamayacak tek yazar belki de Broch. Ondaki yoğun felsefi kavrayış çabası, çoğunlukla mizaha geçiş imkanı tanımaz. Bir de pek “ciddi” Thomas Mann var elbette, ama onu ne kadar modernist sayabiliriz? O da ayrı bir tartışma konusu.

Notlar:
[1] Virginia Woolf, Orlando, çev: İlknur Özdemir, Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul 2004, s.24.
[2] a.g.e, s.90.
[3] Franz Kafka, Dönüşüm, Çev: Kamuran Şipal, Cem Yayınevi, 3. Basım, İstanbul Nisan 1995, s. 11.
[4] Franz Kafka, Dava, Çev: Kamuran Şipal, Cem Yayınevi, 7. Basım, İstanbul Nisan 1995, s.154.
[5] a.g.e, 125.
[6] a.g.e, s.118.
[7] Franz Kafka, Şato, Çev: Kamuran Şipal, Cem Yayınevi, 6. Basım, İstanbul Nisan 2000, s. 216.
Kolaj: Metin Yener