Mizaha kör “ciddi” okumalarla
ilahe Woolf ve peygamber Kafka
Ersan Üldes
Bir önceki edebiyatı saf dışı
bırakmanın en iyi yoludur mizah. Cervantes’ten alınan bu mirasa sadece Woolf ve
Kafka değil, modernist romancıların neredeyse tamamı zannedildiğinden ve yansıtıldığından
çok daha fazla sahip çıkarlar
Yağmur ya bardaktan boşalırcasına
yağar ya da hiç yağmazdı. Güneş ya pırıl pırıl parlardı ya da ortalık karanlık
olurdu. Âdetleri olduğu üzere bunları manevi alanlara geçiren şairler güllerin
nasıl solduğunu,
yaprakların nasıl döküldüğünü harika bir şekilde söylerlerdi.
Kısa bir an, derlerdi; o an geçti, derlerdi, herkes uyumalı bu uzun gecede. Bu
taze karanfillerin ve güllerin ömrünü uzatmak, ya da onları uzun süre saklamak
için seralar ya da limonluklar kullanmazlardı. Bizim daha ihtiyatlı ve kuşkucu
çağımızın aşınmış entrikalarına ve belirsizliklerine yabancıydılar.[1]
Yukarıdaki satırlar Virginia
Woolf’un Orlando’sundan... Modernist romanın kronolojik bakışla tam da göbeği
diyebileceğimiz 1928 tarihinde yayımlanan bu romanda Woolf, geleneksel
anlayışları, biyografik anlatıları ve özellikle de natüralist etkideki
metinleri satirik bir eleştiriyle karşısına alırken, aynı zamanda içinde
bulunduğu ve bizim daha ihtiyatlı ve kuşkucu çağımız dediği modernizm
döneminin bir tür duyurusunu yapar (Musil’in metninde bu duyuru; artık
toplumdaki tekil kişinin o muazzam dramı başlamıştı, şeklini alır). Hâlbuki
romanın kendisi de bir biyografidir, hatta Orlando: Bir Yaşamöyküsü
biçiminde sunulur, metinde yer yer pikaresk anlatıların izlerine de rastlanır.
Bu yüzden Orlando için, Mrs. Dalloway, Dalgalar veya Deniz Feneri’ne kıyasla daha “kolay” ve daha az
romansal deney içeren bir metindir, denebilir. Ama Virginia Woolf’un başına
gelen genel talihsizlik (kimilerine göre belki de talih) bu romanın algılanması
sürecine de yansır.
Orlando, Virginia Woolf, Çeviri: Seniha Akar, İletişim
Yayınları
Genel talihsizlik; Woolf’un romancılığının değer
kaymasına uğratılmasıyla ilgili. Burada genel anlamıyla bir değersizlik ya da
değer yitimi söz konusu değil, belki de tam aksine aşırı (ama yönsüz) yüklemeden
kaynaklı bir kayma yaşanır. İlk bakışta her şeyin sorumlusu Kendine Ait Bir Oda gibi görünür. Kurgusal olmayan bu anlatının feminist etkisi, yazarın
romanlarının edebî etkisini perdeler ve örneğin, modern dönemin en “büyük”
romanlarından Mrs. Dalloway’i; zaman, uzam, bilinç, zihin, kurgu ve
diyalogla ilgili sayısız deney gerçekleştirmiş bu metni, bir ev hanımının erkek
dünyasındaki bir günlük yaşam mücadelesine indirger. Bu indirgeme, aynı zamanda
bir yüceltmeyi de beraberinde getirir ve Woolf’un kendisini bir karaktere, bir
kadın kahramana, hatta bir ilaheye dönüştürür. Böylelikle, yazarın siyaseti ne
kadar haklı biçimde kutsanmış olursa olsun, romanları dünya genelinde ne kadar
büyük bir üne kavuşmuş olursa olsun, romancılığı ve romansal gücü geri planda
kalmış olur.
Mrs. Dalloway görece zor ve dolayısıyla farklı okumalara fevkalade açık bir roman
olduğundan onun başına türlü çorap örülmesi beklenebilir. Peki ya “kolay” Orlando’nun
başına gelen nedir? Hayata erkek olarak başlayan şair ruhlu ve güzel Orlando,
dört yüz yıllık yaşamının orta yerinde büyük bir dönüşüm geçirir ve kadın olur.
Hâlbuki bir böcek de olabilirdi. Ama kadın olur ve böylelikle feminist okumanın
önü yine açılır. Woolf elbette metninde kadının konumunu, erkekliği ve de
erdişiliği tartışır. Ama roman, salt bu cendereye sıkıştırılamayacak kadar
romansal, tarihsel ve edebidir. Orlando’nun yaşadığı serüvenlerle dolu 400 yıl,
yazara, o zaman zarfında roman sanatının geçirdiği dönüşümleri yansıtma imkânı
tanır. Woolf, geleneksel roman türlerini, bilfiil geleneksel sayılabilecek bir
kurguyla, ama o kurgunun üstüne çıkarak, yani bir tür üst anlatı yaratarak
hicveder.
Gösterişli üslubu törpülenmişti;
aşırılığı sınırlanmıştı; düzyazı çağı o ılık pınarları donduruyordu. Dışarıdaki
manzaranın her yerinde çelenkler görülmüyor, yabangülleri daha az dikenli, daha
az karmaşık oluyorlardı. Belki duyular biraz körelmişti, balla kaymak da
insanın ağzının suyunu daha az akıtıyordu. Sokakların su içinde kalmamasının,
evlerin daha iyi aydınlatılmasının üslup üzerinde etkili olduğu da kuşkusuz.[2]
Mrs. Dalloway, Virginia Woolf, Çeviri: Tomris Uyar,
İletişim Yayınları
Woolf, coşkun karakter Orlando’nun düzyazı çağında
yaşadığı karşılıksızlığı lirik metinleri taşlayarak yansıtır. En düz okumada
bile burada yükselen mizahı (ister hiciv deyin buna, ister ironi) görmemek
mümkün değil. Ama eleştiri ve tanıtım kültürü, bütün dikkatini sadece romanda
yaşanan olaylara ya da olaylardan çıkarsanan bilgi kırıntılarına verince,
“tabloid” okumanın iktidarına gebe kalınır. Böylelikle Orlando’nun kadına
dönüşmesi ve hatta elçi sıfatıyla İstanbul’a gelmesi, dönüşümünü orada geçirmesi,
sonrasında Bursa dolaylarında sürtmesi vesaire, önem atfedilmesi gereken
“kritik” bilgilermiş gibi yansıtılır; ilaveten Woolf’un ilgi çekici
biyografisi, çarpıcı intiharı, feminist görüşleri metninin romansal
özelliklerinin önüne geçer, mizahının üstü ciddi ciddi örtülür.
Bu ve benzeri talihsizlikler
yalnızca Woolf özelinde yaşanmış olsa, tüm kabahati Kendine Ait Bir Oda’nın
ya da Woolf’un çekici biyografisinin üstüne yıkar, işin içinden sıyrılırdık. Ne
var ki, algılama sorunu Woolf’la sınırlı değil. Talihsizliğin belki de en
büyüğü, en kabul edilmezi Franz Kafka’nın romanlarının başına gelir. Bu kez
devreye sadece biyografinin etkisindeki okuma değil, sadece eylem bazlı okuma
da değil, bir kısmı disipliner bir yığın farklı okuma girer; psikolojik, mitolojik,
Freudyen, sosyolojik, romantik, ideolojik vs. Bu okumaların tümünü reddetmek
doğru olmaz, ama Kafka’nın romansal gücünü perdeleyenlerini de tasnif etmekle
yükümlüyüz.
İşin başında zaten Kafka’ya bir ön
okumayla girişilir, en “büyük” metinlerini yayımlatmayı düşünmeyip onları
arkadaşı Max Brod’a teslim ederek göçmesi hasebiyle yazar öncelikle kutsanır.
Milena’ya duyduğu aşk yücedir, kutsal bir bilgi gibi bu hep yedekte durur. En
gözde metinlerinden biri olan Dönüşüm’de (ya da Değişim) Samsa’nın böceğe evrilmesi (gerçekten öyle mi?)
ya dahiyane estetik bir buluş ya da kaba bir fantastik öğe olarak kabul edilir.
Babasının Gregor Samsa’ya fırlattığı elmalar ademoğlunun cennetten kovuluşunu
simgeler, zaten Dava’da Josef
K.’nın tutuklanmasının hemen ardından güzel bir elmayı ısırması da ilk günaha
yapılan göndermenin işaretidir, vesaire... Dönüşüm, Dava ve Şato
en çok da varoluşçuların gazabına uğrar. Sanki onlar felsefe metinleriymiş,
üstelik de egzistansiyalist metinlermiş gibi, ya da mevcut belli bir felsefenin
dayatıldığı romanlarmış gibi (Camus) okunurlar. Hâlbuki Kafka’da öz varlıktan
önce gelir. Bkz. Böcek.
Kendine Ait bir Oda, Virginia Woolf, Çeviri: Suğra
Öncü, İletişim Yayınları
Dönüşüm, Todorov’un
belirttiği gibi fantastik anlatıları bitiren (en azından bitirmesi gereken) bir
metindir. Fantastik anlatılarda doğal olaylar doğaüstü bir ya da birkaç olayı
hazırlarken Dönüşüm’de Kafka, fantastik anlatının üzerinde yükseldiği
zemini altından çeker ve metnini doğrudan doğaüstü bir olayla açar, sonrasında
bu doğaüstülük doğal algılama evreni içinde eritilir. Samsa’nın böceğe belirsiz
şekilde dönüşmesi, metnin tek doğaüstü olayıdır. Burada mizahı, gerçeküstü bir
vaziyetin tamamen gerçekçi araçlarla aktarılması sağlar. Zavallı bir böcek,
modern zamanın sistemli bir pazarlamacısının taşıyacağı endişelerle boğuşur.
‘Saat yediyi çeyrek geçeyi vurmadan,
her ne pahasına olursa olsun yataktan çıkmalıyım tamamen’ diye düşündü. ‘Zaten
o zamana kadar beni sormak üzere firmadan biri gelecektir, çünkü yediden önce
açılır mağaza.’[3]
Bir böcekken işe geç kaldığı için
endişelenmeye başlaması, mağaza müdürünün sitemkâr bir biçimde onu sormaya eve gelmesi,
ailesinin bir süre sonra her şeyi kanıksaması, babasının onu katladığı
gazeteyle gerçekten bir böcekmiş gibi odanın içine geri tıkmaya çalışması ve
herkesin günlük olağan ve modern hayatlarına devam etmesi gibi olgular doğaüstü
dönüşümle yan yana gelince, yani doğal akış içerisinde verilince, bu durumdan
‘biricik’ bir mizah doğar ve roman tarihinin gelmiş geçmiş en büyük
devrimlerinden biri gerçekleşmiş olur. Bu devrim, elbette gökten zembille inmiş
değildir, zira edebiyat tarihi içinde Gogol gibi güçlü bir öncülü vardır.
Dostoyevski Kafka’nın paltosundan çıkmış olabilir, ama Kafka’nın böceği
Gogol’ün burnundan fırlar. Gogol’ün Burun (1836) hikâyesinde benzer şekilde doğaüstü olay, doğal ortamda yaşanır;
bir sabah kahvaltıda kaybolan burnunu bir ekmeğin içinde bulan karakterin,
doğal gerçeklik içinde, metnin içinde değişmeden kalan toplumsal hayata
karışması Samsa’nın düştüğü durumu anımsatır (Aynı benzerlik, yine Gogol’ün Ölü
Canlar romanıyla da kurulabilir). Ama Burun’da
doğaüstülük bütüne yayılır, kaybolan burun sonrasında bir başka memurda
görülür, daha sonra da bir polis memuru burnu bulup getirir vs. Bu bütüne
yayılma durumu (Ölü Canlar için de geçerli) Gogol’ün hikâyesinin
fantastik algısını artırır. Ayrıca şunu biliriz ki, tüm bu gelişmeler metnin
gerçekliği içinde gerçekten de yaşanır (anlatılır). Kafka’daysa bunu tam
anlamıyla bilemeyiz; fantastik etkinin ilk cümlede duyurulan tek bir olayla
verilmesi, romansal gerçeklik algısının tamamen belirsizlikle kuşatılması ve
yaşanmış bir dönüşümden şüphe duymadan söz etmemizin önüne geçilmesi Kafka’da
ikircikli bir hâl yaratır (Kafka’nın, Dönüşüm’ün kapağında bir böcek
deseninin kullanılmasına kesinlikle karşı gelmesi de bu bilinçli yaratılmış
ikircikli hâli doğrular). Şüphe duymadan bahsedebileceğimiz bir dönüşüm varsa,
o da Gregor’un değil, kız kardeş Grete’nin “insan kalarak” geçirdiğidir.
Dönüşüm, Franz Kafka, Çeviri: Ahmet Cemal, Can
Yayınları
Değişim’deki
doğaüstü durumun yerini Dava ve Şato’da doğal (modern) kurumlar
alır. Bu defa işler tersine döner. Fevkâlâde doğal oluşumlar, bu romanlarda
doğaüstü, açıklanamaz varlıklarmış gibi yansıtılır. Dava’da mahkeme, Şato’da
şato idaresi yine belirsizlikle kuşatılmış, sıradan bireyin ulaşması neredeyse
imkânsız oluşumlardır. Bu oluşumların insanlara karşı verdiği bezdirici
kurumsal refleksler, modernitenin araçlarına yönelik mizahi eleştirinin
temelini oluşturur. Bu defa doğaüstü durum, modern araçların bireyin karşısına
diktiği hiç de doğal olmayan, ama doğal kabul edilmesi, kanıksanması gereken
(ki ana karakter dışında herkes böyle yapar) süreçlerle yaratılır. Kâğıt
üstünde bunun, aslında bir insanın böceğe dönüşmesini kanıksamaktan bir farkı
yoktur.

“İkinci aklanma kararını üçüncü
tutuklama, üçüncüsünü dördüncü tutuklama kovalar ve böyle sürüp gider. Zaten
sözde aklanma deyimi de bunu belirtmektedir.” K.’nın sesini çıkarmadığını
görünce: “Anlaşılan sözde aklanma işinize gelmiyor,” diyerek konuşmasını
sürdürdü Ressam. “Belki sürüncemede bırakılma size daha uygundur.”[4]
Dava’da neyle suçlandığını bilmeyen Josef K.nın en büyük amacı “onu büyük bir
yükten kurtaracak o büyük dilekçeyi bir gün”[5]
hazırlayabilmektir. Maceralar yaşayıp kahraman bir şövalye olmayı düşleyen Don
Kişot’un geniş coğrafyalara yayılan ereği, yüzyıllar sonra, çağlar değiştikçe
ve beraberinde roman sanatı da dönüştükçe basit bir dilekçeye sıkışıp kalır.
Habire ilerlemeler kaydediliyor, ama
bunların ne türlü ilerlemeler olduğu asla açıklanmıyordu. Boyuna ilk dilekçe
üzerinde çalışılıyor; ama dilekçe bir türlü bitirilemiyor ve çokluk bir dahaki
görüşmede iyi ki bitirilemediği söyleniyor K.’ya, çünkü iki görüşme arasında
geçen sürenin, dilekçeyi mahkemeye sunmak için hiç de uygun bir zaman olmadığı
anlaşılıyordu.[6]
Dava’da bu dilekçeyi hazırlaması beklenen yaşlı avukatın yaklaşımı, Kafka’nın
genel romansal yaklaşımını da verir. Avukat sonsuz sabırlıdır, acele etmenin
kimseye bir faydası olmayacağını düşünür. Mahkeme ve bürokrasinin araç ve
kişilerinin adaleti sürekli ertelemesine benzer şekilde Kafka’nın metni de
gerçeği sürekli geciktirir. Kafka gücünü sabır (erteleme) ve belirsizlikten
alır. Ötelenen, saklanan bilgiler, görünmeyen, aynı odada bulunup da varlığını
uzun süre belli etmeyen insanlar, yarım kalan diyaloglar, karşılık bulmayan
sorular... Dava’da Kafka, sanki asıl maksadını, romanın sonundaki kapıcı
meseliyle açık etmek ister; kanun kapısının önünde içeri girmek için bekleyen
taşralı adamı oyalayarak ona uzun yıllar geçit vermeyen kapıcı... Modernitenin
araçları karşısında birey beklemekle yükümlüdür ve bu bekleyiş acıklı,
anlamsız, sonsuz, karşılıksız ve en çok da gülünçtür.
“Bir kalemden içeri girebilir, bir
kaleme de benzemez hani girdiği yer, daha çok kalemlerin bir ön odasıdır, belki
bu kadar bile değildir, belki asıl kalemlere giremeyeceklerin alıkonulduğu bir
salondur. Bu arada Klamm’la konuşur, ama bakalım Klamm mıdır konuştuğu? Klamm’a
birazcık benzeyen biri olamaz mı? Bilemedin Klamm’a birazcık benzeyen ve ona
daha çok benzeyebilmek için çırpınıp duran bir yazıcı...”[7]
Şato’da şatoya ulaşmanın yolu Klamm’dan geçer. Ama Klamm, sadece ulaşılması
değil, uzaktan görülmesi bile neredeyse imkânsız biridir; gizem ve
belirsizlikle örülüdür ve bu özelliğiyle şatoyu simgeler. Klamm’a yaklaşma
ihtimali en yüksek kişilerden biri haberci Barnabas’tır, ama onun da ne kadar
yaklaşabildiği, kardeşi Olga’nın yukarıdaki sözlerinden de anlaşılabileceği
gibi yine bir muamma olarak kalır. Bu olağanüstü saçmalığı sadece Olga değil,
herkes olağan karşılar ve doğaüstünün doğal karşılanmasından doğan mizah ve
daimi bekleyişin yol açtığı gülünçlük, böylece Şato’da da kendini
hissettirir.
Dava, Franz Kafka, Çeviri: Ahmet Cemal, Can Yayınları
Buradaki mizahi görmek için yoğunluklu bir teorik
altyapıya ihtiyacımız var mı? Yok elbette, ama ilginçtir, okumaların çoğunda
Kafka fevkâlâde ‘ciddi’ (mizahla pek alışverişi olmayan) bir yazar olarak
yansıtılır. Mizahi olduğunu söylemek sanki önemsiz olduğunu iddia etmekmiş gibi
algılanır. Kafka’nın karakterlerinin ya babasız ya da babalarıyla sorun yaşayan
bireyler olmaları ve kadınlarla ilişkilerinde bazı tuhaflıklar görülmesi birçok
Freudyen çıkarsamaya zemin hazırlar ve bu durumlar romansallığı unutturacak
kadar öne çıkarılır. En derinlikli okumada doğal olarak yabancılaşma (bu
sözcüğü kullanmadan buralara kadar gelebilmiştik oysa) vurgusu baskındır ve bir
anda mevzu Marks’a kadar uzanır. Kısacası, Kafka’nın etrafına örülmüş hare öyle
kör edicidir ki hayranları arasında onu şair zannedenler bile bulunur. Bugün
Kafka’nın herhangi bir romanını okumaya kalkışan bir okur, o metinlere hakkıyla
yaklaşabilmek için hareyi aralayıp romansal mizahi öze yoğunlaşmak
durumundadır. Ya da elinde bir peygamber yazarla “ciddi” bir boşluğun ortasında
kalakalır.
Bir önceki edebiyatı saf dışı
bırakmanın en iyi yoludur mizah. Cervantes’ten alınan bu mirasa sadece Woolf ve
Kafka değil, modernist romancıların neredeyse tamamı; Joyce, Musil, Svevo,
Gombrowicz, Beckett ve ardılları zannedildiğinden ve yansıtıldığından çok daha
fazla sahip çıkarlar. Hatta romancılıklarının değerini, denedikleri ve
getirdikleri biçimsel ve biçemsel yenilikler kadar doğurdukları mizaha da
borçludurlar. Bunlar içinde özellikle Musil, akılcılığa yaslanan analitik
mizahıyla ayrıca incelenmeyi fazlasıyla hakeder.
Modernist romancılar arasında mizaha
gerçekten uzak denilebilecek ve mizahi bulunamayacak tek yazar belki de Broch.
Ondaki yoğun felsefi kavrayış çabası, çoğunlukla mizaha geçiş imkanı tanımaz.
Bir de pek “ciddi” Thomas Mann var elbette, ama onu ne kadar modernist
sayabiliriz? O da ayrı bir tartışma konusu.
Notlar:
[1] Virginia Woolf, Orlando, çev: İlknur Özdemir, Kırmızı
Kedi Yayınları, İstanbul 2004, s.24.
[3] Franz Kafka, Dönüşüm, Çev: Kamuran Şipal, Cem
Yayınevi, 3. Basım, İstanbul Nisan 1995, s. 11.
[4] Franz Kafka, Dava, Çev: Kamuran Şipal, Cem Yayınevi,
7. Basım, İstanbul Nisan 1995, s.154.
[7] Franz Kafka, Şato, Çev: Kamuran Şipal, Cem Yayınevi,
6. Basım, İstanbul Nisan 2000, s. 216.
Kolaj: Metin Yener