Hasan Gürkan'dan 'Belki Bir
Elvedanın Başlangıcındayız'
İsmail uyaroğlu, Cumhuriyet
Kitap Eki 29 Mart 2018
Hasan Gürkan’ın “Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız”
adlı kitabı, yoğun bir şiirsellikle yazılmış metinlerden oluşuyor. Erotik yanı
ağır basan ve tenselliği kutsayan bu aşk kitabı, aynı zamanda sarsıcı bir
‘aşknâme’. Fonda ‘göçmenlik’, sürgün yıllarının kentleri ve gurbetin ayrılmaz
parçası yalnızlık var.
Bir aşk güzellemesi
Hasan Gürkan’ın kitabından yeni haberim oldu. Oysa
Nisan 2017’de çıkmış; “Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız”. Kitap hakkında
derleyip toparlayıcı bilgiyi, önsözde Oya Baydar vermiş: “Hasan Gürkan’ın şiiri
kurulu düzenin riyakâr ahlak kurullarına, aşkı tutsak eten egemen ahlaka
saldırgan bir başkaldırıdır.” Yazısının bir başka yerinde de soru biçiminde bir
cümle karşımıza çıkıyor: “Kendi derinliklerini, devrim ütopyasının peşinden
sürüklenirken yenilen insan hayata anlam vermek için aşkın tenselliğine sığınıp
yalnızlığından kurtulabilir mi?”
BİR DUYGU SELİ
BİR DUYGU SELİ
İlk alıntındaki “şiir” sözüne bakıp
bir şiir kitabıyla karşılaşacağınızı sanmayın sakın. Şiir kitabı değil, şiirsel
bir dille -ama yoğun bir şiirsellikle- yazılmış metinler toplamı kitap. Erotik
yanı ağır basan, tenselliği kutsayan bir aşk kitabı. Kamasutra ya da Neşideler
Neşidesi’ndeki kadar çıplak, açık bir dille. Cesur bir aşk güzellemesi. Sarsıcı
bir ‘aşknâme’. Fonda ‘göçmenlik’, sürgün yıllarının kentleri ve gurbetin
ayrılmaz parçası yalnızlık var. İç çatışmaların ve kendisiyle hesaplaşmaların
eşliğinde, etkili bir ‘atmosfer’ oluşturuyor bu -aşka abartılmamış, dozunda bir
hüzün, burukluk katan- fon.
Yazar, gerçekte ‘edebiyat eseri’
yaratmak için ve okunsun diye yazmamış bu metinleri. Kitabın girişinde
belirttiği gibi kendisi için ve “kendine” yazmış. Açıklamaya gerek bırakmadan
anlaşılıyor bu.
Duygularını, düşüncelerini yazıya
dökmekten başka bir amacı yok. Onun için içten, sıcak. Bir duygu seli. Ta
yükseklerden, kayalıklardan düşen bir çağlayan. Akışkan bir anlatımı var. Aynı
paragrafta oradan oraya geçişler, bir mekân ya da andan başka bir mekâna, ana
sıçrayışlar olabiliyor. Yaşananla ‘mazi’ iç içe giriyor. Düz değil, bol virajlı
bir anlatım. Anılar, iç dökmeler, kendisiyle, içindeki benle söyleşmeler art
arda geliyor. Ama ille de aşk. Benliğini tutsak almış, çılgın aşk. Kalemi
ısrarla onun etrafında döneniyor, yoğun bir şiir yüküyle… Şu yalın, sade
sözlerdeki şiire bakın: “Birbirimizi seviyoruz/ başkaca bir diyeceğimiz
yoktur.” Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi Gürkan, duygularını kimi zaman koşuk
biçiminde dile getiriyor. Bir yerde de Günter Graas’ın Teneke Trampet’in bir
bölümünde yaptığı gibi tiyatro tekniğine başvuruyor. Bütünüyle özgür hissetmiş
biçimde kendini. Kitabın en sevdiğim bölümü “Milena” oldu. Gerçek bir edebi
metin. Okuyunca üzülüyor insan, böyle metinler yazabilen birinin kaleminin
kapağını geç açmasına.
BAZI ELEŞTİRİLER
Buraya dek söylediklerim, kitabın övülecek
yönlerine, yanlarına ilişkindi ama eleştirilecek tarafları da var. Yazarı
arkadaşımdır diye eksikleri, aksaklıkları görmezlikten gelecek değilim (bizde
âdettir; arkadaşlar, tanıdıklar kollanır, yalnızca övülür; olumsuzluklar
belirtilmez, es geçilir, debiyatta ‘arkadaş hatırı’ olmaz). Anlatımda değil,
dilde savrukluk ve özensizlik bu olumsuzlukların başında geliyor. Özellikle
sözcük seçiminde çok özensiz davranılmış. ‘Anlam’ dururken ‘mana’ denir mi ya
da ‘oysa’ dururken ‘halbuki’, ‘neden’ dururken ‘sebep’, ‘yöntem’ dururken
‘metot’ denir mi? Şu cümledeki sözcük karmaşasına bakın: “Ütopyası eksik bu
gerçeklik, seninle birlikte yaşama düşüme rağmen hayatımın mana ve
ehemmiyetinin ne olduğuna dair kendime sorduğum soruyu bütün cesametiyle
gündemde tutuyor.” Kusura bakmasın ama aşure gibi bir dil. Böylesine başarılı
bir anlatımda, bu tür ‘ihmal’leri görünce şaşırıyor insan. Şunu da
söylemeliyim; yazar, cinsel imgelerde betimlemelerde bir noktadan sonra tekrara
düşerken yer yer yazım ve noktalama yanlışları yapıyor. Savrukluk o boyutta ki
Attilâ İlhan’ın adı “Atilla”, Faulkner’in adı “Foulkner” olarak yazılmış; Ahmet
Muhip’in soyadı bir yerde “Dıranas”, bir yerde “Dranas” olmuş. Hadi bunlar
dizgiden kaynaklanıyor diyelim (kitapta çok dizgi yanlışı var) ama “Serenad”ın
“Yeşil pencerenden bir gül at bana” dizesini, on üç sayfa sonra “Bir gül at
bana yeşil pencerenden” olarak yazmayı dizgi yanlışıyla açıklamak mümkün değil.
Bir de Faulkner intihar etmedi, kalp krizinden öldü. Bütün bu dikkatsizlikler,
yukarıda dediğim gibi yazarın bu metinleri okunsun diye değil, kendisi için
yazmasından kaynaklanıyor. Yoksa bunları bilmeyecek biri değil Gürkan. Öylece
yazmış ve bırakmış ama okurun önüne çıkarken gözden geçirip çapakları
temizlemek gerekirdi, işte onu yapmamış.
Bu arada yayınevinin sorumsuz,
‘lakayt’ tutumu üzerine de bir iki söz etmek gerekiyor. Bir sürü dizgi ve
düzelti yanlışının, kapağın baştan savma düzenlenişinin, kötü oluşunun yanında,
öyle bir halt yemişler ki adamı çileden çıkarıyor. Bir bölümü -biri yanlış,
biri sözde düzgün hâliyle- iki kere basmışlar. Ayıptır. İnsanda utanma olur
biraz. Kan akıyor o satırların arasında; her kelimeden, her harften ter
damlıyor, görmüyor musunuz? Bir de içerde -sanki kitabı katletmekten başka bir
şey yapmışsınız gibi -“yayın koordinatörü, genel yayın yönetmeni, editör, kapak
tasarım, iç tasarım” diye dizi dizi adlarınızı sıralamışsınız. İnsanın, “kitap
işleriyle uğraşmayı bırakıp manavlık, kabzımallık filan yapın siz ancak onu
becerebilirsiniz, etiketlerin altına imzanızı bol bol atarsınız hem o zaman”
diyesi geliyor.
Böyle saygısızca, hoyratça
‘muamele’yi hiç hak etmemiş bu güzel, içten, sıcak -ve ‘son tahlilde’ başarılı-
kitaba, tatsız, ‘limoni’ bir bitiriş yaraşmaz. Onun için iç açıcı, aşk ve
muhabbet dolu bir alıntıyla bitireceğim yazıyı: “Onlara de ki biz bu sevdayı
akıldan, mantıktan, ahlaktan, ayıptan ve her türlü izahtan ve mazeretten
münezzeh kıldık ve insan ruhunun yedi kat derinliklerine gömdük.”
Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız / Hasan Gürkan / Gece Kitaplığı / 170 s.
Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız / Hasan Gürkan / Gece Kitaplığı / 170 s.