24 Ocak 2012 Salı

CUMHURİYET’İN ‘AZINLIK RAPORU’-Ayşe Hür

Taraf Gazetesi,22 ocak 

Hrant Dink Davası’nda çıkan karar aslında beni şaşırtmadı. Çünkü bu topraklardaki gayrımüslim düşmanlığının köklerinin ne kadar derinde, dallarının ne kadar yaygın olduğunu biliyorum. İktidar partisinin tepkileri yatıştırmak için kullandıkları “Yargıtay aşaması” sürecinin nasıl biteceğini de tahmin ediyorum. Çünkü hem AKP’nin Ergenekonlaşmış bu devletle giderek nasıl bütünleştiğini görüyorum, hem de Yargıtay’ın Pınar Selek, Uğur Kaymaz, Baskın Oran, N.Ç. başta olmak üzere daha nice dava hakkında verdiği kararları biliyorum. Bu hafta Cumhuriyet tarihi boyunca, devletin gayrımüslimlere karşı işlediği suçların özet bir dökümünü yapacağım. Böylece işimizin ne kadar zor olduğunu görüp tekrar derlenip toparlanalım.
» 16 Mart 1923’te
, Mustafa Kemal Adana’da esnafa yaptığı konuşmada “Memleket en sonunda yine gerçek sahiplerinin elinde karar kıldı. Ermeniler ve diğerlerinin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir” dedi. Böylece Cumhuriyet’in azınlık politikalarının çerçevesi belirlenmiş oldu.
» Haziran 1923’te, Yahudi, Rum ve Ermeni memurlar işlerinden çıkartılarak yerlerine Müslümanlar alınmaya başladı. Gayrımüslim azınlıkların Anadolu’da serbestçe dolaşımları kısıtlandı. Karar öyle ani olmuştu ki, pek çok kişi kısıtlamalar yüzünden memleketine dönemedi, gittiği yerde mahsur kaldı. Bu yetmezmiş gibi Yahudilerin Filistin’e göçmelerine de engeller konuldu.
» Eylül 1923’te, Kilikya (Adana havalisi) ve Doğu Anadolu’dan savaş sırasında göç eden Ermenilerin geri dönüşünü yasaklayan bir kararname çıkarıldı.
» Aralık 1923’te, Çorlu’da yaşayan birkaç yüz kişilik Yahudi cemaatine şehri 48 saat içinde terk etmesi emredildi. Hahambaşılığın müracaatı üzerine karar ertelendi ancak benzer bir karar Çatalca için alındı ve hemen uygulandı.
» 24 Ocak 1924 tarihli Eczacılar Hakkındaki Kanun’la eczane açma yetkisi “Türk bulunma” meselesine bağlandı.
» 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu uyarınca 40 kadar Fransız ve İtalyan okulu kapatıldıktan sonra sıra azınlık okullarının binalarının onarımında, genişletilmelerinde, yeni binalar yapmalarında kısıtlamalara geldi. Okul programları ve sınavlar MEB tarafından denetlenmeye başladı.
» 3 Nisan 1924’te, kabul edilen Avukatlık Kanunu uyarınca 960 avukat iyi ahlaklı olup olmadığı açısından değerlendirildi ve sonuçta 460 avukatın çalışma izni iptal edildi. Böylece Yahudi avukatların yüzde 57’si, Rum ve Ermeni avukatların dörtte üçü işsiz kaldı.
» 29 Ocak 1925 gecesi, Fener Rum Patrikliğine seçilen Araboğlu Konstantinos bir trene bindirilerek Selanik’e gönderildi. Suçu, hükümetin hoşuna gitmeyen biri olmasıydı. Bu durum, Yunanistan tarafından Lozan’ın ihlali olarak La Haye Adalet Divanı’na ve Milletler Cemiyeti’ne götürüldü ancak Türkiye’nin “Patrikhane’yi de sınırdışı etme” tehdidi savurması üzerine Yunanistan şikâyetlerini geri çekti ve Patrik “kendi isteğiyle istifa etmiş” gibi yapılarak konu kapatıldı.
» 22 Nisan 1926’da, ticari yazışmalarda sadece Türkçe kullanılmasını mecburi kılan kanundan sonra idari kadrolarda çalışan ve Türkçe yazı diline hâkim olmayan gayrımüslimler işten çıkarılmaya başlandı. Bu yönetmelik uyarınca işten çıkarılan Rumların sayısı beş bindi.
» 17 Şubat 1926’da, Medeni Kanun’un kabulünden sonra, Ermeni, Yahudi ve Rum cemaatleri, birbiri ardı sıra, Lozan Barış Antlaşması ile kendilerine tanınan azınlık haklarından vazgeçtiklerini açıklamaya zorlandılar.
» 1 Ağustos 1926’da, devletin Lozan Barış Antlaşması’nın yürürlüğe girdiği 23 Ağustos 1924’ten önceki tarihlerde gayrımüslimlerce edinilmiş tüm malları müsadere etme hakkına sahip olduğu ilan edildi.
» 17 Ağustos 1927’de, Elza Niyego adlı 22 yaşındaki Yahudi kızı, kendisine âşık olan ve uzun süredir taciz eden evli ve torun sahibi Osman Ratıp Bey tarafından öldürüldü. Olayın devlet tarafından örtbas edilmeye çalışıldığını gören Yahudi cemaatinin ilk kez sesini çıkarmaya cesaret etmesi üzerine, gazetelerde yoğun bir Yahudi düşmanı kampanya başlatıldı. Bazı Yahudiler “Türklüğe hakaret ettikleri” gerekçesiyle mahkemeye verildiler.
» 13 Ocak 1928’de, rejimin gözüne girmek isteyen bir grup Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi öğrencisinin aldığı karar uyarınca, birden vapur, tramvay gibi toplu taşıma araçlarına “Vatandaş Türkçe Konuş!” yazılı pankartlar asılmaya başladı. Dönemin gazetelerinde “Türkçe Konuş!” hitabına tahammül edemeyen “sözde vatandaş”lardan şikâyet ediliyordu. Bu tarihten itibaren kampanyanın gereklerine uymadıkları gerekçesiyle pek çok gayrımüslim hakkında Türklüğü tahkir davası açıldı.
» 11 Nisan 1928 tarihli Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun’la doktorluk “Türk olma” şartına bağlandı. Böylece gayrımüslimler doktorluk yapamaz oldular.
» Eylül 1929’de, Defterdarlık, Yahudi okullarını, Or Ahayim Hastanesi’ni, Ortaköy Yetimhanesi’ni ve sinagogları ticari müessese sayarak bunlara yapılan bağışları ve intikalleri vergilendirmeye karar verdi. Uygulama geriye doğru, 1925 yılından başlatıldı. Bu yüksek vergileri ödeyemeyen Hahambaşılığa haciz geldi. Hükümetin baskıları sürdü ve bağışlar sıkı takibe alındı.
» 1929-1930 arasındaki 18 ay içinde Türkiyeli Ermenilerden 6.373 kişi Suriye’ye göç etmek zorunda kaldı.
» 18 Eylül 1930’da, Adalet Vekili Mahmut Esat Bozkurt, Ödemiş Yaylası’nda “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır” şeklindeki ünlü vecizesini söyledi.
» Ekim 1930’daki Belediye seçimleri sırasında yeni kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) listesinde altı Rum, dört Ermeni ve üç Yahudi olması üzerine, iktidardaki CHF şiddetli bir gayrımüslim karşıtı kampanya başlattı. Parti kuruluşundan 99 gün sonra kendini feshetmek zorunda bırakıldı ama gayrımüslimlere kızgınlık bitmedi.» 11 Haziran 1932’de, yürürlüğe konan Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkındaki Kanun’la yabancıların bazı mesleklerde çalışmaları yasaklandı. Bu durum özellikle Yunan uyruklu serbest meslek erbabını, küçük esnaf ve sokak satıcılarını kapsıyordu.
» Kasım 1932’de, İzmirli her Yahudi’ye Türk kültürünü benimsemeye ve Türk diliyle konuşmaya söz veren birer taahhütname imzalatıldı. İzmir Yahudilerini Bursa, Kırklareli, Edirne, Adana, Diyarbakır, Ankara Yahudileri izledi.
» 1933’te, Mardin’deki Süryani Patrikliği, gizli ve açık baskılara dayanamayarak “cemaatin arzusu doğrultusunda”, “görülen lüzum üzerine”, “muvakkaten” (geçici olarak) Mardin’den Suriye’deki Humus’a taşındı. Ancak o günden beri geri dönmesi mümkün olmadı.
» 14 Haziran 1934’te, kabul edilen ve ülkeyi “Türk kültüründen olan ve Türkçe konuşanlar” (has Türkler), “Türk kültüründen olan ve Türkçe konuşmayanlar” (Kürtler) ve “Türk kültüründen olmayan ve Türkçe konuşmayanlar” (gayrımüslimler ve diğerleri) olarak üçe bölen İskân Kanunu’ndan sonra Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki Rumlar ve Ermeniler, kendileri için uygun görülen bölgelere sürüldüler.
» 21 Haziran-4 Temmuz 1934’de, Irkçı Cevat Rıfat Atilhan ve Nihal Atsız gibi ırkçı yazarların Yahudi aleyhtarı ve ırkçı yazılarla galeyana gelen kitleler, Çanakkale, Gelibolu, Edirne, Kırklareli, Lüleburgaz, Babaeski’de Yahudilere saldırdılar. Olaylarda Yahudilere ait evler ve mağazalar yağmalandı, kadınlara tecavüz edildi, bir haham öldürüldü. CHF Trakya teşkilatının örgütlediği anlaşılan olaylar sonucu 15 bin Yahudi, mal ve mülklerini geride bırakıp can havliyle başka şehirlere, ülkelere kaçmak zorunda kaldı. Olaylar yatıştığında bilanço ortaya çıktı. CHF’nin hazırladığı bir rapora göre Trakya ve Çanakkale’de yaşayan 13 bin Yahudi’den üç bini İstanbul’a göçmüş, pek çok kişi mallarını yağmalarda, mülklerini ise yok pahasına sattıkları için kaybetmişlerdi.
» 24 Temmuz 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir ilana bakılırsa, Ankara Askerî Baytar Mektebi’ne alınacak öğrencilerde aranan özelliklerden biri “Türk ırkından olmak” idi.
» 6 Eylül 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan Türk Kuşu Direktörlüğü’ne alınacak tayyare öğretmenlerine dair bir başka ilanda ise ifade biraz daha rafine hale gelmiş ve “Türk soyundan olmak” haline dönmüştü.
» Ağustos 1938’de, hükümet “Tebaası oldukları devlet arazisinde yaşama ve seyahat bakımından baskılara tâbi tutulan Musevilerin bugünkü dinleri ne olursa olsun Türkiye’ye girmeleri ve ikametleri yasaktır” diyen 2/9498 numaralı kararnameyi çıkardı. Ülkenin tek resmî haber ajansı Anadolu Ajansı’nda çalışan 26 Musevi personelin işine son verildi. Gazete ve dergilerde genel olarak azınlıkları, özel olarak da Yahudileri ülkenin çektiği sıkıntıların sorumlusu gösteren yazı ve karikatürlerde patlama oldu.
» 1938-1939’da, yaklaşan savaşta milli güvenliği tehdit edecekleri gerekçesiyle, Anadolu’nun kırsal bölgelerinde yaşayan gayrımüslimler büyük şehir merkezlerine nakledildiler. Büyük şehirlerin yaşam koşullarına ayak uyduramayanlar ülkeden göç etmek zorunda kaldı.
» Temmuz 1939’da, Hatay’ın Türkiye’ye katılması sırasında bölgedeki Ermeniler baskılar sonucu Suriye’ye göç ettiler.
» 8 Ağustos 1939’da, Avrupa’nın çeşitli yerlerinden topladığı 860 Yahudi mülteciyi Filistin’e taşırken, yolda karşılaştığı bazı sorunlar yüzünden İzmir’e sığınmak zorunda kalan Parita gemisi, yolcuların “Bizi öldürün ama geri göndermeyin” haykırışlarına rağmen 14 ağustosta iki polis motorunun refakatinde limandan çıkarıldı. Gemi çıkarılırken CHP’ye yakın Ulus gazetesi “Serseri Yahudiler İzmir’den gitti” diye başlık atmıştı.
» 28 Aralık 1939’da, Erzincan’daki büyük depremde onbinlerce kişinin öldüğünü duyan Tel-Aviv, Hayfa, Buenos Aries, New York, Cenevre, Kahire ve İskenderiye’deki Yahudi cemaatleri aralarında topladıkları paraları, giyim eşyalarını Türkiye’ye yolladılar. Ancak gazetelerde Yahudilerin bu tavrını alaya alan, altında kötü niyet arayan yazılar, karikatürler boy gösterdi.
» 12 Aralık 1940’ta, Romanya’nın Köstence limanından aldığı 342 Yahudi mülteci ile İstanbul’a varan “yüzen tabut” namlı Salvador’un (aslında 40 kişilik bir tekneydi) bir mil bile gidecek hali olmadığı açık olduğu halde Türk makamları, gemiyi yoluna devam etmesi için zorladı. Sonuç hazindi: 13 aralık günü Silivri açıklarına şiddetli fırtınaya yakalanan Salvador’un parçalarından tam 219 ölü toplandı.
» 22 Nisan 1941’de bir gün kapılarında beliren jandarmalar tarafından 12 bin gayrımüslim erkek, sivrisinek kaynayan ve sıtma yayan bataklığın, rutubet, çamur ve aşırı sıcağın bunalttığı, su darlığı çekilen altyapısız kamplara gönderildiler. “İstanbul’u unutunuz!” diye bağıran çavuşları ve subayların sesi dönemi yaşamış tüm azınlıkların belleğine yerleşti. 20 Kur’a İhtiyatlar denen bu “askerler”, Zonguldak’ta tünel inşaatlarında, Ankara’da Gençlik Parkı’nın yapımında, Afyon, Karabük, Konya, Kütahya illerinde taş kırma, yol yapma gibi ağır işlerde çalıştırıldılar ve ancak 27 Temmuz 1942 günü terhis edildiler.

» 15 Aralık 1941, Köstence limanından aldığı 769 Romen Yahudi’sini Nazi zulmünden kaçırıp Filistin’e götürmek isteyen Struma gemisi Türk makamlarının yolcuların karaya çıkmalarına izin vermemeleri üzerine, 2,5 ay Sarayburnu açıklarında hastalıkla ve ölümle pençeleştikten sonra zorla Karadeniz’e çıkarıldı. 23 mil açıkta, motorsuz, yakıtsız, yiyeceksiz, susuz, ilaçsız kaderine terk edilen Struma 24 Şubat 1942 günü, saat 02:00’de kimliği bilinmeyen denizaltılarca batırıldı. Faciadan sadece bir kişi kurtuldu. Parita, Salvador ve Struma gibi mülteci gemilerine reva görülen muamele, aynı zamanda Türkiye Yahudilerine verilmiş bir mesajdı.
» 11 Kasım 1942’de, Şükrü Saracoğlu Hükümeti, savaş sırasında ortaya çıkan mali sorunları aşmak gerekçesiyle Varlık Vergisi’ni çıkardı. Vergi mükelleflerinin yüzde 87’si gayrımüslimdi. Ermeni tüccarlar kapital güçlerinin yüzde 232’si, Yahudi tüccarlar, yüzde 179’u, Rum tüccarlar yüzde 156’sı, Müslüman-Türk tüccarların ise sadece yüzde 4,94’ü oranında vergilendirilmişlerdi. Vergilerini ödeyemeyenler Aşkale, Sivrihisar, Karanlıkdere kamplarına gönderildiler. Mart 1944’e kadar süren “Varlık Vergisi Faciası” sırasında kimi malını, kimi canını, kimi onurunu, kimi Türkiye’ye inancını yitirdi.
» 1946 yılında ilk kez üniversite mezunu gayrımüslimlerin yedek subay olarak askerlik yapmasına izin verildi. Bu demekti ki, daha önce gayrımüslimlere bu yol kapalıydı. Ancak o tarihten bu yana TSK’da gayrımüslim bir komutana rastlanmadı.
» 1946’da, CHP’nin 9. Bürosu tarafından yayımlanan “Azınlık Raporu”nda “İstanbul’da özellikle Rumlara karşı ciddi tedbirler almalıyız. Bu anlamda söylenecek tek bir cümle var: İstanbul’un fethinin 500. yıldönümüne kadar bu şehirde tek bir Rum bile kalmamalıdır” deniyordu. Rapora göre bu sorunun çözümüne geçilmeden önce Anadolu’nun geri kalan kısmı da gayrımüslimlerden arındırılmalıydı.
» 1948’de, Yahudiler yeni kurulan İsrail’e, Ermeniler ise Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ne göç etmeye kalkınca, yıllardın onları kaçırtmak için her şeyi yapan devlet ve devlet güdümlü basın bu sefer de göçmek isteyenleri “hain” gösteren yayınlara başladılar.
» 6-7 Eylül 1955 günlerinde, Kıbrıs’la ilgili olarak Londra’da toplanacak üçlü konferansta Türkiye’nin “elini güçlendirmek” için ağırlıklı olarak İstanbul Rumlarına yönelik büyük bir yağma harekâtı örgütlendi. Ancak olaylar İzmir, Adana, Trabzon gibi merkezlere de yayıldı ve sadece Rumlar değil Ermeniler ve Yahudiler de saldırılardan nasiplerini aldılar. Kimi kaynaklara göre üç, kimine göre 11 kişi öldü, yaklaşık 300 kişi yaralandı, yüzlerce kadına tecavüz edildi. Resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayrı resmî rakamlara göre yedi bine yakın bina saldırıya uğradı. Hasarın mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin bir milyar liraydı.
» 1964’te, Kıbrıs Olayları’nın etkisiyle Türk-Yunan ilişkilerinin gerginleştiği ve ünlü Johnson Mektubu’nun Türkiye’yi köşeye sıkıştırdığı günlerde, Atatürk ve Venizelos arasında 1930 yılında imzalanan “Dostluk Antlaşması” bir hükümet genelgesiyle, Türk hükümetince tek taraflı olarak iptal edildi. Türkiye’de doğup büyümüş, burada ticaret yapan, esnaflık yapan, emekçilik yapan Yunanistan vatandaşı on binlerce Rum sınırdışı edildiler. Sürgünlerin yanlarına bir bavul ve 200 lira almalarına izin verilmişti. Onlarla evli Türk vatandaşı Rumların da ülkeyi terk etmesiyle Rum cemaati yok olma noktasına geldi.
» 1974’te, İstanbul’daki Balıklı Rum Hastanesi Vakfı Yönetim Kurulu ile Hazine arasındaki bir dava nedeniyle Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun verdiği bir kararda Türkiye’deki gayrımüslim vatandaşlar “Türk olmayanlar” olarak değerlendirildi.
» 1984’te, Fener Rum Patrikhanesi, Heybeliada Ruhban Okulu’nun masraflarını karşılayamadığını söyleyerek kapatılması için izin istedi ancak o güne kadar okulu kapatmak için elinden geleni yapan hükümet, Lozan Barış Antlaşması, diğer ikili anlaşmalar açısından ve “mütekabiliyet ilkesi” açısından bunun mümkün olmadığını ileri sürerek, bu talebi kabul etmedi. Bugün bir tek öğrencisi olmadığı halde Milli Eğitim Bakanlığı’nca atanan okulun Türk yöneticisi her gün göreve gitmekte. Patrikhane de okulu açık tutmak için masraf yapmaya devam etmekte.
» 1985-1990 arasında PKK’ya karşı korucu olmayı reddettikleri için topraklarına el konularak yerlerinden edilen “Melek Tavusa Tapan” Yezidiler kitlesel olarak Batı ülkelerine göç etmek zorunda kaldı.
» 2000’li yıllarda Milli Güvenlik Kurulu toplantılarının önde gelen konularından biri “Misyonerlikle mücadele” idi.
» 15 Kasım 2003, Şişli’deki Beth İsrail Sinagogu ile Galata’daki Neve Şalom Sinagogu’na iki Müslüman Türk teröristi tarafından intihar saldırısı yapıldı, eylemciler de dâhil 25 kişi öldü, 300’den fazla kişi yaralandı.» 5 Şubat 2006, Trabzon’daki Santa Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andrea Santoro 16 yaşında bir genç tarafından bıçaklanarak öldürüldü.
» 19 Ocak 2007’de, AGOS’un başyazarı Hrant Dink öldürüldü.
» 18 Nisan 2007, Malatya’da yedi “milliyetçi” genç Hıristiyanlıkla ilgili yayın yapan Zirve Yayınevi’ni basarak üç büro çalışanını vahşice öldürdüler.
Şimdi bu tarihçeye bakınca Hrant Dink Davası’ndan çıkan karara şaşırılır mı? Sizi bilmem ama başta da dediğim gibi ben şaşırmadım.

22 Ocak 2012 Pazar

SULAR AKMIYORDU-Hasan Gürkan

1. 

uzun, tüketici bir düşten uyandım.
yarın gidiyorum.
2.
gövdemin uslanmaz hayvanı/
kendime tırmanan yolları ıslak karanlığında yutan
ormanlarım/
etimin dizlerimi kanattığım uçurumları/
varoluş sebebimle dalaştığım yüreğimin bakir kuytuları
her şey ama her şey neden hala beni acıtıyor

3.
düşmemek için,düşüp kapaklanmamak için insan dayanıklılığımın sınırlarına dayandığım  iklimlerden geliyorum.taraftım .mağlupların öfkesinden uzağım.içimi ezen -  neden hala- ağır bir boşluk duygusu,tepkisiz,tembel bir uyuşukluk,hepsi bu.

4.
şehir uykuda. amager’de bir otobüs durağındayım. kar, soğuk ve telaşsız yağıyor. aşklı aşksız fark etmez bütün evlerin suları akıyor. otobüs bir gelse /gelirse gelsin /eve gidip uykuya sığınacağım. ister misin gecenin bu saatinde sarhoş bir yeşil ceketli ırkçı sırf canı sıkılıyor diye/iğrenç bir böceğin ürpertisi kuyruk sokumumu yokluyor. sen yatağa çıplak yüzükoyun uzandığında kuyruk sokumunun incecik tüyleri kalçana ulanırdı. geçen yüzyıldan beri bu insansız durağa bakan karşımdaki bu  bina yalnızlığımı,korkularımı,azgın hasretimi bilmiyor.pencerelerinde tek tük ışıklar – İstanbul’ da senin ışıkların da böyle geç saatlere kadar- uykusuz gövdelerimizi teslim olduğun tedirginliğin sarp kayalarına sürerdin.

5.
birilerinin uykusu kaçmış olmalı.yahut alışılmış bedenlerinde heyecanın çoktan terk ettiği bıkkın doyumlar peşindeler. işer gibi porno şehvetle sevişen adam  boşalınca kadına sırtını dönüp horlamaya başlıyor.adamla alakasız hazlara kızışan kadın.yarı yolda bırakılmış çiçeğini telaşla okşayarak işini bitirme derdinde.bacaklarının arasına beni alsa ısınırdım. 

6.
sırım gibi bir göçmen. filistinli. herkes sarışın bir o, bir de ben esmeriz.başıyla etrafı kolaçan ederek ilerdeki ulu çınarın dibine işiyor.sen bakma,insan ne kadar içerse içsin bir yanı ayık kalır.ufukta iki halk milisi göründü.sahte pasaportum arka cebimde.rahatlıyorum.oysa teodorakis’i ilk dinlediğim gece ne kadar gergindim.gece bitiverecekti.bense zaman dursun müziğin depremi hiç bitmesin istiyordum.yüreğim çatlıycaksa  aşktan çatlasın .şimdi bak zaman mıhlanmış yürümüyor.otobüs hala gelmedi.

7.
tivoli konser salonunu bilir misin? heyecandan ter içindeyim.sana mutlaka anlatmış olmalıyım.Hiç bilmediğin bir dilde sınırları,mayın tarlalarını,tel örgüleri,uğruna ölümlere sürüldüğümüz bez parçalarını,derilerimizin rengini,ezan ve çan seslerini havra ve  tapınak  davetlerini anlamsızlaştıran şarkılardı.müzik gözbebeklerimin pınarlarını kamçılıyordu. 

8.
otobüs gecenin karanlığını yararak ilerliyor.duraklar bomboş berlin’in yıldızları söndü.fıskiyeli havuzda sular akmıyor .grek şarkıları karanlığın sıvandığı dilsiz pencerelerde geri dönülmez pişmanlıklar yaşıyor.ben bir kelime bile almanca bilmiyorum.sesin ki bana kadınlığını ilan edilmemiş mağaralarını uzatırdı/
kendi bulanık sularında kayboldu.
avuçlarım terli.oysa ben it gibi titriyorum.yanımdan yok oldun.öyle aniden.kendime acındırsam  salya sümük yalvarsam bile,başını piaf’tan  kaldırıp boynuma atılma.

9.
aptal umutlar peşindeyim,eprimiş pişmanlıklar,cürmün olan kibarlıklar.ama suları akıtmayacağını düşünmüyorum.geçmişimiz ağzı açık boş bir bavul ayaklarımın dibinde.telefonun teline neden hala bastığımda mahalle bakkalına götürdüğün sesin ortalıklarda yoktu.kadınlığının unutmaya sürgün lezzeti neden hala bir hazzı büyütüyor.ne aptalım.bir hazzı










19 Ocak 2012 Perşembe

TC’NİN GENETİĞİ VEYA VİCDANI KİRLENMİŞ TOPLUM – Fikret Başkaya*.

*Özgür Üniversite sitesinden alındı

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olarak varoldu. Tevatür edildiği gibi bir “kopuş” söz konusu değildi. Osmanlı İmparatorluğunda devlet kutsaldır. Elbette bu sadece Osmanlı’ya mahsus bir “ özellik” veya “orijinallik” değildi. Bu, premodern dönemin Eski Rejimlerinin genel durumuydu. Devletin kutsal sayılması demek, devlet dışında hiç bir şeyin bir önemi ve değeri olmaması demektir. Mevzubahis olan devletse, gerisi teferruattır ve orada kendi başına bir değeri, kıymet-i harbiyesi olan başka hiç bir şey yoktur. Devlet çıkarı her şeyi mübâh kılar. Devletin çıkarı ve bekâsı için her türlü cinayet, katliam, suikast, komplo, hile, yalan... gerekli ve meşru sayılır. Bırakın halktan insanları, devletin çıkarı için padişah ailesi mensuplarının katli de son derece olağan bir şeydir. Kardeş, çocuk, ana, baba, hepsi devlet çıkarı için katledilebilir. Başka türlü ifade edersek, Osmanlı İmparatorluğu’nun da dahil olduğu “Eski Devletler ailesinde’ devletin bekâsı, aile içi temizliği varsayar ve başka türlü yapması mümkün değildir. Zaten herkes padişahın kuludur. Kulun hakkı yoktur, sadece kulluk yükümlülüğü vardır. Dolayısıyla ilişki yönetenden yönetilene, efendiden kula ve tebaya doğru ve tek yönlüdür.

Kaldı ki, Osmanlı İmparatorluğu ve benzerleri “savaş devletleridir”. Bu tür devletler varlıklarını savaşa borçludurlar. Varlıkları düşmanın varlığına bağlıdır. Düşmanın da iç-düşman veya dış-düşman olmasının bir önemi yoktur. Bu tür devletler savaş yetenekleri aşındığında tarih sahnesinden silinirler... Savaşla fethedilen yerler yağmalanır, talan edilir, birikmiş hazinelere el konur ve egemenlik altına alınan topluluk bir haraç ödemeye zorlanır. Fakat “büyüme-yayılma ” paradoksunun bir sonucu olarak, bir zaman sonra, üretici sınıf olan köylüden alınan haraç ihtiyacı karşılayamaz hale gelir. Bu durum hem köylü kitlesi [toplum] üzerindeki baskının artmasını hem de yeni savaşları dayatır. Devlet kendi iç çelişkileri sonucu zayıflar ve çöker. Osmanlı İmparatorluğunun tarih sahnesine çıkışının, aynı zamanda kapitalizmin de tarih sahnesine çıktığı tarihsel döneme rastlaması, imparatorluğun evrimi üzerinde etkili oldu. Kapitalist üretim süreci kendi dışındaki sosyal formasyonları “biçimlendirme, biçimsizleştirme, şartlandırma, kendi mantığıyla uyumlandırma” dinamiğine sahiptir. Bu dinamiğin bir sonucu olarak, Osmanlı sosyal formasyonundaki aşınma derinleştikçe, yönetici elit, varlığını sürdürmek için kapitalist dünyadan bir dizi kurum, kural, teknik, yöntem, tarz, vb. ithal etme yoluna gitti. Bu “ona benzeyerek kendini koruma”, devleti yaşatma refleksiydi... Batıdakinden farklı olarak, Osmanlı yenilikleri yeninin, yeniyi yaratmanın değil, eskiyi korumanın ve sürdürmenin hizmetindeydi. Dolayısıyla yenilik denilenler eskinin üstündeki yamaydı... Yeni ve yenilik denilen düzenlemelerin, kurumların, söylemlerin bir temeli yoktu. Batı’da yenilikler Eski Rejimle ve onun geleneksel ideolojisiyle bir hesaplaşmanın araçları ve sonuçlarıyken, bizde “eskiyi nasıl yaşatabiliriz ” sorusunun cevabı olarak varoldu... Dolayısıyla, eski rejimle ve onun geleneksel ideolojisiyle gerçek bir hesaplaşma ve eskiyi aşma-yeniyi yaratma girişimi hiç bir zaman söz konusu olmadı... Başka türlü söylersek, Cumhuriyet döneminde de devlet Osmanlı İmparatorluğundaki gibi kutsal sayılmaya devam etti. Devletin kutsandığı bir rejimin modernliği de tabii bir retorik olmanın ötesine geçemeyecekti ve geçemedi... Velhasıl retorikle realite arasında bâriz bir uyumsuzluk varlığını sürdürmeye devam etti.
Devletin kutsal sayıldığı yerde “gerisi teferruat” sayılacağına göre, kullanılan modernist dilin de bir karşılığı olması mümkün değildi. Devletin kutsal sayıldığı yerde yurttaş olmaz. Devlet ricâlinin insanlara ‘yurttaşmış’ gibi davranması, öyle bir söylemin varlığı, insanların da kendini ‘yurttaş’ sanmasının reel bir karşılığı yoktur... Orada söz konusu olan ikiyüzlülüğün içselleştirilmesinden başka bir şey değildir... “Yurttaşlık durumu” ancak bir mücadele ile kazanılabilir ve korunabilir... Birileri size: “artık bundan sonra yurttaşsınız” dedi diye yurttaş olunmaz. Zira yurttaşlık, yurttaş bilincini var sayar... İmparatorluğun reayası 1923 de yurttaş olmadı. O zamana kadar ‘padişahın kulu’ olan halk kitlesi, 1923’den sonra artık “vatanın kulu” olacaktı ki, garp cephesinde yeni bir şey yoktu... Vatanın ne olduğu, sahibinin kim olduğu da bilindiğine göre... Lâkin “eskiyi” yeniymiş gibi sunmayı, daha doğrusu dayatmayı başardılar. Bu işi de esas itibariyle okul ve öğretmen, velhasıl eğitim sistemi sayesinde kotardılar... Dolayısıyla, TC’nin yaklaşık doksan yıldır kolaylıkla irili ufaklı katliamlar yapabilme ve siyasî cinayetler işleyebilme rahatlığını anlamak, sözünü ettiğim geri planı dikkate almadan mümkün değildir. Son on-onbeş yılda, son otuz kırk yılda yapılan katliamları, işlenen siyasî cinayetleri bir hatırlayın, ne demek istediğimi anlayacaksınız... Bu durum, dünün reayasının ve kulunun] bu günün yurttaşı olamayışıyla açıklanabilir. İnsanlar seçimlerde oy kullanmayı matah bir şey sanıyorlar... Seçimlerin bir aldatmaca olduğunun farkında değiller. Seçim oyunu aslında insanları oyuna getirmek için oynanıyor... Oyun kurucular da mâlûm olduğuna göre...
Hırsızın kabahati...
Bir ülkede yaşayan insanların yurttaş bilincinden yoksun oluşu, hak, özgürlük, eşitlik ve adalet bilincinin yetersizliği, devletin katliamlar yapma, insanlık suçu işleme konusunda hareket alanını genişletiyor. İnsanlar yapılan her katliam veya işlenen her siyasi cinayet karşısında sessiz ve tepkisiz kaldıklarında, hem gelecek katilamlara ve cinayetlere ‘onay’ vermiş oluyorlar hem de her katliam ve siyasi cinayetle vicdanları kirleniyor... Bu vesileyle vicdan kirletmeye memur edilmiş, vicdanları en çok kirlenmiş politikacı, akademisyen, gazeteci, yazar, “konunun uzmanı” denilenlerin pis misyonunu da hatırlamamak olmaz. Bu kesim, yapılan her katliamı, her siyasi cinayeti “haklı” ve “gerekli” göstermek için seferber oluyor... Son Uludere katliamında ortalama insanın, ortalama tavrı utanç vericiydi. En utanç verici olanı da her halde bir kısım ‘pişkin politikacı, hükümet erkanı, televizyonlarda boy gösteren “yorumcu” ve gazete köşelerine çöreklenmiş akl-ı evvellerdi... Söylediklerinin özeti şuydu: “Devlet katliam yapmaz... Benim devletim katliam yapmaz. Benim atalarım katliam yapmaz...” Bu bir kazadır, böyle şeyler olur, zaten her yerde oluyor... ABD bunu her zaman yapıyor... Eğer bütün bu katliamları, sizin devletiniz yapmadıysa, eğer tüm bu cinayetleri sizin devletiniz işlemediyse o zaman bunlar kimin eseridir? Fransa parlamentosunda ‘Ermeni katliamı olmadı’ diyenin cezalandırılmasıyla ilgili yasa teklifi gündeme geldiğinde, başbakan Erdoğan: “ Ben atalarıma katliam yaptı dedirtmem, asıl Fransızlar Cezayir bağımsızlık savaşı sırasında yaptıkları katliamın hesabını versinler” demişti. Başbakanın bu sözleri bana bir şey hatırlatmıştı. 1967 yılında, Pariste, Albert Chatelet öğrenci restoranında, yemek masasında karşımda oturan iki öğrenciyle sağdan soldan konuşurken, bana hangi ülkeden olduğumu sordular, Türkiyeliyim deyince, “biz Cezayirliyiz ve size kırgınız” demişlerdi... “hayırdır, bu da nerden çıktı” dediğimde, “sizin hükümetiniz Birleşmiş Milletler’de Cezayir’in bağımsızlığının oylandığı oturumda Fransa lehinde oy kullandı” karşılığını verince, ben de “kırgın olmakta haklısınız, lâkin o ayıpta benim bir dahlim yok” karşılığını vermiştim. Sonra isimleri Muhammed ve Abdu olan bu iki sevimli Cezayirliyle yıllarca sürecek dostluğumuz başlamıştı... Eğer Fransızlar Cezayir’de katliam yaptıysalar, Türk hükümeti Fransa’nın tarafını tuttuğunda o katliamı onaylamış, insanlık suçuna ortak olmuş olmuyor muydu? Fakat bu bir istisna değildir. Ne zaman mazlum halklar emperyalizme, koloniyalizme karşı ayaklansalar, özgürlük, bağımsızlık ve haysiyet mücadelesine girişseler, TC yöneticileri tartışmasız kolonyalistlerin, emperyalistlerin safında yer aldı. Neden aldığının, neden almak zorunda olduğunun tahliline burada girmeyeceğim...

Uludere katliamını haklı göstermek için büyük çaba gösteren akl-ı evveller “ sınırın ötesinde işleri neydi” diyorlar. Bu kuş beyinlilerden bir teki o sınırları kimin çizdiğini sorun ediyor mu dersiniz? Asıl insanlık suçu bizzat o sınırın varlığı değil miydi? Bir aileyi, bir topluluğu ikiye bölen bir sınırın ne gibi bir kıymet-i harbiyesi olabilir? İnsanı yaşam araçlarından mahrum eden, açlığa mahkûm eden bir sınırın meşruiyeti olur mu? Kaldı ki, hiç bir gerekçe hiç bir katliamı haklı göstermeye yetmez. Adı üstünde insanlık suçunun gerekçesi olur mu? İnsanlık suçunu gerekçelendirmek ne nemem bir küstahlık ve alçaklıktır? Bu vahşeti ‘haklı’ göstermek için seferber olanlar, vicdanları en çok kirlenmiş olanlardır. Kirlenmiş vicdanlılar toplumun vicdanını da kirletmeyi şimdilik başarıyorlar... Lâkin bu dünyada her şey sonludur... Katliam ve siyasî cinayet TC için istisna değil, kuraldır ve rejimin genlerinde mündemiçtir... Osmanlıda en büyük katliamları yapanlar devlet katında en yükseğe çıkanlardı... Maalesef bu “gelenek”, Cumhuriyet döneminde de geçerli olmaya devam etti... Lâkin şimdilerde bir yenilik de söz konusu... Artık katliamın yolu ‘insansız hava araçlarından’ geçiyor ve bu “yenilik” “çağdaş” Türkiye’ye ne kadar da yakışıyor... İnsansız araçlar insanlara kimin katledileceğini gösteriyor. Bundan âlâ modernlik, kalkınmışlık mı olur! Artık Türkiye’yi yönetenler “muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıktıklarından” emin olabilirler... Şu utanç verici manzaraya bir bakın. Toplum ne hallere düşmüş... Görünen o ki, bu kepazelik, bu utanç verici durum, TC bir operasyonla [devrimle] temizleninceye kadar devam edecek... Kimse kendini aldatmasın, “hukuk devleti” mavalına aldanmasın... Zaten bu işleri kotarmak için işte böyle bir “hukuk devleti” gerekiyor... Hukuk devletinin ne olduğunu merak edenler Hrant Dink davasına baksınlar... Siz ‘hukuk devleti’ denileni ne sanıyorsunuz? Bütün mesele işlenen cinayetlerin, yapılan katliamların üstünü örtmekten ibaret değil mi? Bundan âlâ hukuk devleti mi olur? Sevsinler hukuk devletinizi... Devlet tarafından yapılan katliamların, işlenen siyasi cinayetlerin üstünü örtmeye çalışanlar insanlık suçu işleyenlerdir ve bu vicdanı kirlenmişlerin iflah olmaları da, islah olmaları da mümkün değildir...

16 Ocak 2012 Pazartesi

HASAN GÜRKAN BEŞ R’Lİ ERRRRRKEK ÖDÜLÜ

*Bu ödül 1997 baharında İstanbul Nurtepe’de düzenlendi. Şeddeli bir maço ödüle layık görüldü. 

AÇIKLAMA
Yedi iklim dört köşede, kadınların, bilhassa genç kızların,bu arada taze gelinlerin,dulların gündüz hayallerini,gece rüyalarını süsleyen;
bedenindeki arka ve ön engebelerle,çıkıntılarla erkek estetiğinin post modern timsali; 
şiir delisi,arkadaş delisi,aşk delisi,her soydan ve her boydan cinsi latifin güzelliklerini keşfetme ve methetme üstadı olduğu için kimi hasetlerin yalakalık iftirasına,kimi muhataplarının kasıntılarına kahramanca göğüs germiş;
eşsiz insan,büyük beyin,büyük yürek,koca kafa,hepimizin dostu arkadaşı sevgilisi; 
şu anda büyük bir fedakarlıkla,bizlere aramızda bulunma şeref ve bahtiyarlığı bahşeden muhterem Hasan Gürkan’ın yeryüzünde  sevgi ve aşk yaşadıkça yaşayacak olan ölümsüz  ism-i alisi için,
her yıl “Bahara Merhaba” partisinde verilmek üzere HASAN GÜRKAN BEŞ R’Lİ ERRRRRKEK ÖDÜLÜ konmuştur.
 Ödüle adını veren hasan gürkan R’siz erkektir.
İSİM
Ödül,necip erkek milletinin derin  kültürünü göstermek,dış mihraklı hatunlar arasında küçük düşmemek için,yabancı medyada “BONDE RøV PRİS"olarak tanıtılmaktadır.
Bonde røv Danimarka dilinde köylü götü
manasındadır ve erkekleri övmek için kullanılmaktadır. Yani beş R’li tam errrrrkek demektir.
AMAÇ
Ödülün amacı cenabı-ı Allahın bahşettiği az miktarda fazlalık  sebebiyle hak ettikleri  iktidarı beş bin yıldır büyük bir adalet ve liyakatle sürdüren erkek milletinin bölünmez bütünlüğünü cümle aleme bu vesileyle beyan ve ilan etmektir
Burada Allahın bahşettiği fazlalıktan kasıt kemale ermemiş çük olup halk arasında bülük, dümbül, pipi gibi çeşitli adlarla anılmaktadır.
JURİ
Ödül jürisi o sene bahar sofrasına oturan zevattan müteşekkildir.Dedikoduya meydan vermemek için cins ayrımı yapılmayacak,kızlar,karı bayanları bile erkekler gibi bir oy hakkına sahip olacaktır.

ADAYLIK

Bahar sofrasına oturan her erkek,şahsındaki R’lerin miktarına bakılmaksızın ödülün doğal adayıdır.Ödülün kurucusu büyük bir yüksekgönüllülükle gönüllü olarak seçim dışı kalmaktadır.
OY KULLANMA
Herkes kendine göre en  beş R’li errrrrkek gördüğü bir adayın adını oy pusulasına yazacaktır.Seçimler gizli oy-açık tasnif prensibine uygun olarak yapılacaktır.İki adayın eşit oy alması durumunda kazanan açık  alkış kuvvetine göre belirlenecektir.
ÖDÜL TÖRENİ
Ödül** kazananı belli olana kadar sırdır.Kazanana ödülünü pek muhterem Hasan Gürkan,o zatı iki yanağından kalbinde herhangi bir kötülük olmaksızın iki yanağından kuvvetle öperek verecektir.

** O senenin ödülü pazardan alınmış beş x larç dantelli kırmızı don ve sütyendi. Kazanana törenle giydirildi.










12 Ocak 2012 Perşembe

AÇLIK – hasan gürkan

12 Eylül faşist darbe dönemi hatıraları

 Dokuz yaşındayken  bizimle kaçaklığın bütün sıkıntılarını şikayetsiz paylaşan oğlum Emek’e sevgiyle.
Darbeden beri kaçak yaşıyoruz.1982 yılı sonbaharı olmalı..Bahçeli Ünverdi Sineması yakınında bir apartman dairesinde oturuyoruz.Para çok sınırlı.Barış Kütahya’da babamlarda, Emek bizimle.Patates,makarna,pilav temel besinlerimiz, o da bulursak.Ben sigarada  ‘tükenmez’ icat ettim.İzmariti atmıyor kağıdından çıkarıp küçük bir ilaç şişesinde saklıyorum.Tütün birikince ince bir yabancı gazete kağıdına sarıp sigara yapıyorum.Bir nefes çektin mi iflahını kesiyor.
Çay demliyoruz.Çay posasını atmıyoruz.Aynı posadan yeniden çay demliyoruz.Caferin abdest suyu gibi tatsız tutsuz bir şey oluyor, ama başka çare yok.İllegalite tasarrufu!
 Aysel,perakende aldığımız ıslak odunu çok idareli kullanıyor.Bir iki odun.Tıs,tıs,soba kendini bile zor ısıtıyor.Emek söyleniyor.”Her gün böyle üşüyeceğimize,bir kere çok odun at,ısınalım.Sonra üşüyelim.” Elimizdeki para tamamen suyunu çekti. Operasyon olduğu için partiyle temasımız yok.
Aysel evvelki sabah parti dışı çevrelerden para aramak için İzmit’e gitti. Bugün üçüncü gün. Ses yok. Ve Emek’le ben iki gündür açız.”Annem gelmedi,Ne yapacağız,Açım baba” diyor Emek.Cevabım yok.Belki yakalandı Aysel.
Knut Hamson’un Açlık romanı geliyor aklıma. Açlığını bastıracak kadar yorup uyutmalıyım çocuğumu.”Hadi “diyorum Emek’e “dışarı çıkıyoruz. “Ekmek, simit mi alacağız, yoksa pastaneye mi gideceğiz? ” diye umutlanıyor.Bahçelinin ara sokaklarında elinden tutup deli gibi koşturuyorum.Eve geldiğimizde bacaklarım titriyor.Kanepeye yarı baygın uzanıyor çocuk.Yorgunluktan sızıyor..Bir iki saat  sonra kapı  zili şifreli çalınıyor.Aysel bu.Heyecanlanıyorum.Yakalanmamış ,çok iyi.Para da getirmiştir.Kapıyı açıyorum.Bir  şey söylemeden eli boş geldiğini suratından anlıyorum.Ben de hiçbir şey demeden evden fırlıyorum.Yakalanmak umurumda değil.Nereye gittiğimi bilmiyorum.
Bir süre sonra Aksaray’da buluyorum kendimi. Kaldırımda Barış Pirhasan’’ı görüyorum. O beni görmezden geliyor. Parti talimatı var. Tanıdık partililere rastlayınca konuşmak, görüşmek yasak. İkimizden birinin peşinde sivil polis olabilir. Barış yürüyor.Arkasından adımlarımı hızlandırıyorum.Yanına gelince yavaşça  “ üzerinde ne kadar para varsa ver bana” diyorum.Cüzdanını çıkarıp bir miktar parayı veriyor,uzaklaşıyor.Oldukça iyi bir para.Bir kilo pirzola,bir kilo muz,dört paket birinci sigarası,üç paket çay,bir kilo şeker ve ekmek alıyorum.Dolmuşa atlayıp sevinç içinde eve geliyorum.Elimdekileri görünce suratı asılıyor Aysel’in .”Buna hakkın yok.Bunlara harcadığın parayla bir hafta geçinebilirdik biz ” diyor.Sesimi çıkartmıyorum.Emek sevinçten  çıldıracak.”Bak size soruyorum.Kızmak yok ama.Bu muzun hepsini yiyebilir miyim?” “Yiyebilirsin.” “Bak kızmak yok ama.”  diyor.”Yemekten önce yiyeceğim,tamam mı?” “Tamam, ye’ ”
“Hiçbir günün yarını yok”  diyorum Aysel’e. “Yarın ne olacağımız belli değil. Bugün böyle lüks(!) içinde geçsin.”

10 Ocak 2012 Salı

KÜRT MESELESİNDE BARIŞIN VE SAĞDUYUNUN SESİ AYSEL TUĞLUK'UN MEKTUBU

Kurtuluş Bey,
Silvan olayı nasıl ki devlet ve siyasal iktidar açısından bir "kırılma" olarak değerlendirilmiş ve uzun zamandır hazırlığı yapılmış olan entegre stratejiyi devreye koymaya bahane edilmişe; aynı düzeyde Roboski Katliamı da Kürtler ve Kürt siyaseti için bir kırılma anlamındadır.
Kırılmanın ana özü şudur: "birlikte çözüm" arayışının, kararının ve iradesinin sorgulanmasıdır. Bazıları "zaten esas gündemleri buydu" önyargısı ve art niyetiyle sahne alabilir. Ancak demokratik Kürt siyaseti olarak son yıllarda ve her vesileyle en başta bu kırılmanın yaşanabileceğine dair kaygı dolu uyarılarımızı yapıyorduk. "kötü şeyler olacak" derken dahi işaret edilen hissiyatı ve öngörüyü değil, sözün kastedilmemiş çağrışımlarını anlamakta ısrar edildi. Oysa yaşanan sürecin, yapılan tartışmaların, biriken umutsuzluk ve öfkenin yarattığı gerilime dikkat çekmiştik. Her olay, her ölüm, her tutuklama, her hakaret, her baskı, her ayrımcılık, her adaletsizlik, her oyalama, her "tek millet, tek dil" ısrarı Kürtlerle Türklerin arasına biraz daha mesafe biraz daha ayrılık, biraz daha uzaklık yerleştiriyordu.
KÖTÜ ŞEYLER OLUYOR FARKINDA MISINIZ
O gün için anlamamakta ısrar edenlere sözümü güncelleyip yeniden söylüyorum; kötü şeyler oluyor, farkında mısınız?..
Devlet ve siyasi iktidar elbette ki esas sorumlusudur bu sürecin. Ancak Öcalan'ın çabalarını ayrı tutarak belirtmeliyim ki, demokratik Kürt siyasetinin ve Kürt hareketinin yanlışlıkları da oldu. Sorumluluğu herkes- hepimiz paylaşmak durumundayız. Sadece siyaset kurumu değil, meslek etiğini, vicdanını, ilkelerini, bağımsızlığını, cesaretini yitirmiş ve özellikle de operasyon kışkırtıcısı, Emniyet bülteni düzeyine düşmüş şehzade medya da sorumludur ve iktidarın siyasi ve ekonomik "cazibesine" angaje olmuş ya da bir şekilde kendini işlevsizleştirmiş STK'lar da imza almak dışında bir risk, bir rol üstlenmeyen aydını da, Ergenekon ve Silivri dışında bir gündemi olmayan muhalefeti de KCK denilen siyasi ve nokta-askeri operasyonlarla bu toplumsal meseleyi halledebileceğini düşünen ve bunu pahalıya satan strateji kurumları da, paralel devlet hayalinin mucidi Emniyet'i de yeni stratejinin entegre kurumu bağımlı yargısı da 1000 yıllık birlikteliğini omurga kemiğinden çatlattık sonunda vaziyet harika!
Kurtuluş Bey,
1000 YILLIK KARDEŞLİK EDEBİYATI
Uzun süredir hem şahsım hem de demokratik Kürt siyasetinin diğer sözcüleri Kürt-Türk ilişkisinin demokratik, eşit ve özgür bir hukuk ile tarihsel karakterine ve ruhuna uygun olarak yeniden tanımlanması gerektiğinden söz ediyoruz. Bunun yapılmaması halinde bu ilişkinin sorgulanacağı, dahası bu ilişki demokrasi, özgürlük, adalet değerleriyle yeniden sistematize edilmezse "1000 yıllık kardeşlik" edebiyatını dayanarak bunun sürdürülemez olacağını pekâlâ farklı öneri ve seçeneklerin varedilebileceğini endişe ile ifade ediyorduk. Zira bu ilişki bu denli eşitsiz, bu denli gerilimli-çatışmalı, bu denli dengesiz bir arada tutulamazdır.
KOPUŞ SİYASİ BİR DÜZEYDE AKMAYA BAŞLADI
Söz konusu ettiğim kırılma bir süredir duygu zemininde yaşanıyordu. Son Roboski Katliamı'ndan sonra "kopuş" giderek zihinsel ve siyasal bir düzeyde akmaya başladı. Ve daha kritik bir hal aldı. Ayrılık söylemleri ve tartışmaları gitgide yaygınlaşıyor. Ki, entegre strateji dedikleri "yok edici" yeni dönem uygulamalarıyla bu kaçınılmaz olarak gündeme gelecekti.
Devlet ve siyasi iktidar şiddetin en dehşet verici biçimini Kürtlere yöneltirse, herkesi en hukuksuz en siyasi biçimde tutuklarsa, tehdit ve baskı ortamını her gün biraz daha dozu artan düzeyde hâkim kılarsa; her türlü haksızlığı, adaletsizliği, eşitsizliği, demokrasisizliği otoriter biçimde sürdürürse –ki tümü şu an uygulamadadır. Bir de üstüne yazılı ve görsel medyada aşağılamanın nefretin diliyle onur kırıcı propaganda militarist biçimde tuz-biber olursa, Kütler de kendisine reva görülen ölüm- tutsaklık- teslimiyet dışında onurlu bir yaşam ve gelecek arayışına yönelecektir. Bunun olmaması eşyanın tabiatına da, insanın gerçeğine de aykırıdır. Nitekim Kürt coğrafyasında ve siyasetinde güncel gündem bu tartışma ekseninde şekillenmektedir.
SİYASİ İKTİDAR GEMİLERİ YAKIYOR
Siyasi iktidar yeni stratejiyle Kürt meselesinde kıyıya yaklaştığını düşünüyor ve gemileri yakıyor. Olmayacağını biliyoruz. Ya geri dönüş nasıl mümkün olacak?.. BDP'nin büyük görevinin tam burada olduğunu düşünmenin zamanıdır. Yeniden...
Sayın Tayiz,
Roboski Katliamı üzerine birçok yorum-analiz yapılıyor. O masum "hata"nın BDP'ye ve PKK'ye yarayacağını düşünüp yeni stratejinin yara aldığını söyleyip kahrolanlar da var, komplo teorilerine sarılıp faili Ergenekon'a bağlayanlar da... bu minvaldeki değerlendirmeleri geçiyorum. "Hata, kusur, yanlış" vs. taktiksel-teknik kavramlar etrafında daha "naif" değerlendirme yapanlara şu hakikati hatırlatmakta fayda var:
Kürtlere dönük askeri, siyasi, hukuki, psikolojik tüm operasyonlar bir devlet stratejisi olarak devreye konulmaktadır. Siyasi iktidarlar bunun farklı söylem ve imajla yürütücüsüdürler sadece. Zorunlu ya da heveskâr hiç farketmiyor. Sonuç itibariyle bunun hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. AKP iktidarı için fazladan birkaç söz söylenebilir. Egemenliğin, bir şeyler yapıyormuş ya da yapmak istiyormuş haline indirgenmiş başka bir veçhesidir. Özgünlüğü bu noktada su yüzüne çıkar.
ÖZÜR DİLENMEMESİ DE ÇOK ŞEYE İŞARET EDER
Daha açık ifade etmek istiyorum. Kürtlere dönük her türlü şiddet daima bir strateji meselesi olarak ele alınmıştır. Biraz tarih bilinci, biraz siyaset aklı olan herkes bu sonuca ulaşabilir. Kürtlere dönük bu uygulama amaçlıdır, ideolojiktir ve operasyoneldir. Öyle 34 Kürdün öldürülmesinde çokça söylendiği gibi bilmem "hataymış, kusurmuş, istihbarat yanlışlığıymış, işaret fişeği atılmışmış" türü argümanlar uyduruk ve ciddiyetsiz gerekçelerdir, geçersizdir! Özür dahi dilenmemesi çok şeye işaret eder ama anlayana. Siyasi operasyonlardan yargı kararlarına, parti kapatmaktan N.Ç. kararına kadar; depremden sonra Van halkının aç ve açıkta, donarak-yanarak ölüme terk edilmesinden, çocuk döven, sokakta gençleri infaz eden polislerin aklanmasına kadar herşey bir devlet stratejisi dâhilindedir. Geçmişten bu güne 1924'ten 2012'ye kadar bu böyledir. Devletin Kürt meselesine dönük yaklaşımı hep stratejik işleyiş dâhilindedir. AKP'nin bunu değiştirmeye niyeti görünmemektedir.
Dolayısıyla "geçmiş iktidarlar yapmış, bu iktidar yapmaz" vs. propagandalar da aynı stratejinin bir parçası olarak değerlendirilmektedir. 2002'den bu güne "ihlaller" skalasına bakmak bile yeterlidir olup biteni anlamak için.
KÜRTLER ARTIK BU KADERE RAZI OLMAYACAK
Tam bu bağlamda yeni strateji denilen şey, yöntemlerin- tekniğin- söylemin- siyasetin güncellenip zamana ve koşullara uyarlanmasından başka bir şey değildir. Toplumda 90 yıllık devlet stratejisinin farklı taktiklerle sürdürülmesidir. Hepsi bu. Ve strateji, bugüne kadar ne sonuç elde ettiyse bundan sonra da varacağı düzey odur ayırt edici tek özelliği, Kürtlerin bu kanlı, katliam dolu, ölümlü, baskı, hakaret, ayrımcılık ve adaletsizlik yüklü "kader"e artık razı olmayacağı gerçeğidir! Eşit, özgür, demokratik ilişki ve birlikte yaşam talep edilen, tercih edilendir. Ama mevcut durum devam ederse, olmazsa olmaz da değildir. Kürtlerin psikolojisindeki yeni fay hattı tam buradan kırılmaya başlamıştır.
Kurtuluş Bey,
Kürtlerin duygu, zihin dünyasında nasıl ki bir kırılma yaşanıyorsa, buna koşut olarak Türkiye siyasetinde Roboski Katliamı'ndan sonra bazı çatışmalar, kırılmalar, yeniden düzenlemeler söz konusu olacaktır. Kürt meselesi kapsamında şimdiden bu tespitleri yapabiliriz.
1- Yeni entegre stratejinin siyasi, ideolojik ve askeri konsepti (enstrümanları) çökmüştür. Sürdürülmesi mümkün değildir. Zaten meşruiyeti yoktu. Sonuç alıcılığı da kalmamıştır, ısrarla, inatla sürdürme gayretleri kopuşu büyütecektir.
a) KCK adıyla başlanan siyasi operasyonlarla hedeflenen baskılama dinamik Kürt siyaseti ve kitlesini pasif konumda tutup mobilize olmaktan çıkarma, psikolojik inisiyatifi ele geçirip kentlere, alanlara hâkim olma gayretinin etkili olmadığı anlaşılmıştır. Son yılların en kitlesel, en sert ve en hızlı organize olabilen eylemsellikleri günlerce sürmüştür. Bundan sonra da devam edecektir.
b) Askeri operasyonlarda kamuoyuna sunulduğu gibi (abartılı rakamlarla) sonuç elde edilmemektedir. Kış koşullarının sağladığı tek taraflı avantajlar değerlendirilmeye çalışılmaktadır.
2- Birlikte yaşama ve ortak gelecek iradesi gitgide zayıflamaktadır. Kürt-Türk birlikteliği sorgulanır hale gelmiş-getirilmiştir. Neredeyse zoraki birlikteliğe dönüştürülmüştür. Acilen demokratik adımlara ihtiyaç duyulmaktadır.
ÖCALAN'A UYGULANAN TECRİDİN DEVAMI HALİNDE..
Öcalan'a uygulanan tecridin devamı ve aleyhine düzenlenmesi düşünülen yasa ile iyice zayıflamış olan barış-çözüm umudu ve inancı dibe vuracaktır.
Karamsar ya da umutsuzluk içinde değilim ancak vaziyette hiç iç açıcı değil. Demokratik ve özgür birlikteliğe inanan, bunun için siyaset yapan ve mücadele eden biriyim. Çözüm sanıldığı kadar uzak değil.
2002 yılından beri Türkiye siyaseti tarihsel bir açmaza saplanmıştır. 2012'de bu zaman iyice derinleşecektir. Ufukta "çözüm" yok. Ancak çıkışın tek yolu da Kürt meselesinin çözüm zeminine taşınmasıdır. Burada karar verecek irade olan irade yüzde 50 oy almış AKP iktidarı ve pek tabii Başbakan Erdoğan'dır.
Hatırlatmak isterim ki; tarihsel bir şahsiyet olarak bu ülkede Kürdüyle Türküyle herkesin cumhurbaşkanı olarak seçilmek gibi eşsiz bir fırsata sahiptir Sayın Erdoğan. Bu fırsatı kendisine ve tüm ülkeye sunan yegâne husus, Kürt meselesinin çözümüne dair ortaya koyacağı iradedir.
OTORİTER BİR CUMHURİYETİN AKP'Lİ CUMHURBAŞKANI OLACAK
Ya mevcut strateji ve uygulamalarla Kürt meselesini daha da içinden çıkılmaz hale getirecek ve birlikte yaşamanın bütün dinamiklerini ortadan kaldırmış otoriter bir cumhuriyetin AKP'li cumhurbaşkanı olacak.
Ya da bu meseleyi çatışma zemininden çıkarıp, siyasi ve demokratik sürece taşıyarak barışçıl çözümü geri dönüşsüz bir biçimde sağlamış demokratik cumhuriyetin cumhurbaşkanı olacak.
100 yılda bir oluşan bir oluşan bu fırsatı başta Erdoğan olmak üzere hep birlikte değerlendirmek demokratik Kürt siyaseti olarak çözüm için ortaya konulacak iradeye her türlü desteği vermek kadar, herkesin cumhurbaşkanı olma idealine de büyük katkı sunacağımızı ifade etmek isterim. Türklerin, Kürtlerin ve kültürlerin birlikte eşit, özgür ve demokratik bir şekilde yaşadığı bir ülkenin ilanını gururla yapma fırsatı birkaç aylığına Erdoğan'ın önündedir.Unutmayalım ki;
ERBAKAN VE ECEVİT ÜRKEK DAVRANDI
Özal çözerek tarihselleşmek istedi, vesayetçiler canını aldılar. Çiller yok ederek tarihselleşmek istedi, şimdilerde katillerle ve çetelerle anılıp yargılanmayı beklemektedir. Erbakan ve Ecevit ürkek davrandılar, ülke ve toplum olarak tarihsel fırsatlar kaçırdık.
Şimdi Hasan Cemal'in dediği gibi "tarihin eli Başbakan'ın omuzlarında", çözebilecek güce, imkânlara ve deneyimlere, kudrete sahiptir. Bir karar yeter...Son sözlerimi söyleyip bitirmek istiyorum.
2012 yılının bir çözüm yılı olacağına, olması gerektiğine inanıyorum. Çözüm devletin ve siyasi iktidarın karar almasına bakar. TMK-TCK ve antidemokratik yasaların değiştirilmesi çözümün başlangıcı, hatta yarısıdır. Vatandaşlık, yerel yönetim hakkı ve anadilde eğitimin anayasal güvencesi diğer yarısıdır. Barış için ise, Öcalan ve PKK'lileri kapsayan toplumsal uzlaşı yasasına ihtiyacımız var. Bunun için diyalog ve müzakere şarttır. Herkes özveri göstermeye riskleri üstlenmeye hazır olmalıdır. Demokratik Kürt siyaseti ve Kürt hareketi adil ve onurlu barış için sorumluluk üstlenmeye hazır olduğunu belirtmektedir.
Zor değil, yeni sürece başlamak adına PKK elindeki askerleri bırakmalı, devlet ve siyasi iktidar da bir rehine olarak tuttuğu Kürt siyasetçileri serbest bırakmalıdır. Bunun illa imzayla, resmiyetle olması gerekmiyor. Zımnen, karşılıklı jest biçiminde gerçekleşebilir. Bu adım öl-öldür dönemi yerine, yaşa-yaşat sürecini başlatacak kadar önemli olacaktır.
Yeni yılda tek temennim Kurtuluş Bey, her ne olacaksa demokratik bir süreçle olmasıdır.
Saygılarımla. Kolaylık ve başarılar diliyorum.
*Bu mektubu Kurtuluş Tayiz  10 0cakta Taraf Gazetesinde yayınladı


8 Ocak 2012 Pazar

MİLENA - hasan gürkan

Ayakta sırtı bana dönük, yüzünü görmüyorum. Odaya ayın şavkı vuruyor.Duvarın dibindeki tek kişilik yatak,üzeri kitaplar ve notlarla dolu ahşap çalışma masası,pencere,yakın ve uzak evlerin kiremit çatıları,her şey bir düş dünyası.Sessizlik.Ay ışığıyla birlikte odanın her yanına,her şeye sinmiş kışkırtıcı,mutlak bir sessizlik.

Sırtı bana dönük,ellerinin hareketinden düğmelerini çözdüğünü hissediyorum.Elbisesi belli belirsiz bir kumaş hışırtısıyla ayaklarının dibine yığılıyor.Uzun boynu,çıplak sırtı,sutyeninin askıları,kalçası,sonra yere  dişilik güveniyle basan mevzun bacakları.Heyecandan boğazım kuruyor.

Milena diri memeleriyle yatağa giyinik uzanmış adama sokuluyor. “Ne kadar güzelsin “ diyen erkeğin sesi başka, uzak ve telaşsız bir dünyada. Şiddetin yutulmayı beklediği azgın sulardan eser yok. Nefesimi tutmuş öfkeden çıldırmış bir Milena seyrediyorum. Dişiliği zapt edilmez bir isyan gibi ayakta. Sevdanın sağır göğsünü döven yumrukları ve mızmızlığa yabancı gözyaşlarıyla Milena beni sevişmeye çağırıyor. Hazdan ve acıdan titriyorum. Memelerini yırtan kırık vazo, taze yara ve kan dudaklarıma bulaşıyor. Damarlarımda alevlenen kasıklarının teri dolaşıyor. 

Hiçbir kadın benim gövdeme böyle tepeden tırnağa şehvet olarak tırmanmadı. Benim sevdiğim kadınlar Milena, evcilleştirilmiş kibar bir şiddetin kölesiydiler. Etimi yıllardır kavuran çöl, sana dokundukça yemyeşil bir vahaya koşuyor. 

Solgun kilim, yalansız gümüş, nadide bir hüzün çiçeği. Esir yüzünü zındanda gördüm. Kollarını nümayişsiz bir şefkatle kızına dolamıştı. Vakarı karşısında, bir ucu ölüme uzanan koridor, utancından elleriyle yüzünü kapatmıştı. 

Kederleri şirketlerin bordrolarına tescilli kadınlar, geçmişlerini kendilerinden gizliyorlar. Yamandıkları, yirmi dört saatlerine yağ lekesi gibi yayılan her günleri, ayaklarına dolanıyor. Sevişecek olurduk. Meşguliyetleri yüzünden pestili çıkmış aşk gecelerine serdikleri sarsak çarşaflardan utanırdım. Hayvanlarımı iğdiş edecekler diye ödüm kopardı. Hepsini ne güzel sevdiğim kadınlar uğruna terimi usanmadan bucak bucak kaçtıkları çıplak ayaklarına, kalçalarına, jilet değmemiş tüylerine sürdüm. Layık olmadıkları iklimlerin rüzgârlarını doladım saçlarına. Koltukaltlarını öpmek için ,incinmiş erkekliğimi ölü bir yılan gibi kasıklarına serdim.Onlar şiddetinden ürktükleri ihtirasımı,hep hayvani bir açlık olarak okuyorlardı.Çünkü onların gövdelerini ayaklandıran hayvanları hiç olmamıştı.Şimdi Milena,senin hayvanların benim ormanlarımda  geziniyor.Aşk bütün hücrelerimde şiddetin müjdecisi.Şimdi senin tahripkar şiddetinin.Ne güzel şiddetinin! 

Sana rastlayıncaya kadar gövdemi uyduruk adreslere sürmüşüm.Düşlerimin müsveddesi sığ,şiirsiz haritalara.Ay ışığı vurmuş odadaki isyanı kaybetmemek için,yaralı memelerine kilitlenmiş gözlerimi oydum.İki kanlı haykırış fırlattım karanlığa.Sen koynuma sokulduğunda Prag hiç duyulmamış,belki de hiç yazılmamış bir şiir içindeydi.Yatağa sere serpe uzanmıştın. Mağaranda  karşı durulmaz davetler tomurcuklanıyor. Orada kaybolup yok olmak istiyorum. 

Gazetede okudum. Bavyera maden işçileri ayaklanmış. Sevdiğim kadınlara duyduğum açlık,senin yaşlı yahudinin polis copuyla parçalanmış yüzünü okşayan ellerinde  sönüyor.Yüzün kir içinde ,gözlerin öfkeden çakmak çakmak.Sana yakın olabilmek için   atlı polislerin nalları arasında,senin yere saçılan notlarını topluyorum.Ölüm,göğsünden süngülenen madenci  çocuğun çığlığı Milena.Gözlerim yanıyor. 

Saatlerdir hıyar turşusuyla votka içilen bir meyhanedeyim. Kendimi uyuşturamıyorum. Gövdem durmadan erişemediğim düşlerime  ayılıyor. Gece yalnız.Ay ışığı odamda.Prag’da mıyım ,İstanbul’da mıyım bilmiyorum. 

Çalışma masamda aptal bir porno dergiye bakıyorum..Rüyadayım sanki.Dergideki insansız sarışın senin biçimli ayakların oluyor.Bileklerinde daha küçük bir kızken koparıp babanın suratına fırlattığın zincirin yaraları kabuk bağlamış.Yaralarını öpüyorum,dudaklarım kanıyor. 

Geçen gün Prag’da  seni gördüm. Morfinden sızmıştın. Franz’ın  mezarı üzerinde yatıyordun. Esmer kız benimle sevişirken giydiği  beyaz külotundan utanıyordu. Yalnız servilerin boy verdiği yatağı terk ettim. Seninle daha önce gittiğimiz o meyhaneye koştum.Orada her hangi bir kadına,her hangi biri olmasın diye “Bana yakışıyorsun! “ dedim. Duymazdan geldi,içkisini yudumlamaya devam etti.” Karafatmalardan biri olma!” diye yalvardım. Dinlemedi. Çığlığım kalabalığın kirli sularında kayboldu. 

Dişiliğin bana yakıştığı için seviyorum seni.Franz’ın mezarı başında Milena olup yüzüne eğiliyorum.Gözkapaklarını öpüyorum.Gözlerin sonsuz uykulara dalıyor.Herkes kimliklerini ait oldukları mekanlara yazdırmıştı.Rengarenk balonlar,bayram macunları,kır çiçekleri,şiirler,sıcak yaz günlerinin sulanmış toprak kokusu,sevinçli bir oyun,hoş bir şaka olarak hasret kaldığım hayatı bilmiyorlardı.Ben kimliğimi,kendi gövdeme zarif bir intihar saldırısı olarak uzanan kendi yamacıma yazmıştım. 

Seni Milena ,şimdi şurada görmesem,şimdi şurada her kesin gözü önünde seninle sevişmesem ölürüm.Ortalama duyarlılıklar kolay kışkırtılıyor.Bir adresim yok diye,kendimi herkese acındırıyorum.N’olur sen adresim olma! 

Tökezleyip kapaklanmamak için alkole,şiire,şarkılara,kitaplara siperleniyorum.Yakınlarıma kendim bile inanmadığım yalanlar uyduruyorum. 

El içine çıkarken kendime  - başkalarına  bakarak –çeki düzen vermeliymişim.Öyle lap diye olmazmış.Siktirsinler.Artık yoruldum.Kendime tırmanırken bacaklarım titriyor. Şuraya “yalnızlığımı seviyorum “ gibi dangalakça bir şey yazsam herkes beğenecek. Yalnızlığı içimde vehmettiğim ‘zenginliklere’ yaslayarak sırtlayamaz oldum. Dayanaklarım birer birer cüzamlı bir uzuv gibi çürüyor.Çok geç olmadan senin morfinle uyuşmuş dudaklarından öpmek istiyorum;sevdiğim ve seveceğim bütün kadınlarla birlikte. 

Artık.adını yılardır ucuz bahanelere rehin bıraktığım coğrafyadayım.Mazeret köprülerini yaktım.Özenle yıkandım,senin sevdiğin kokuyu süründüm.Gel,yanıma uzan.Bedenlerimize ukala bir fazlalık olarak yapışmış aklımızı boğalım önce.İçelim,bir ayin gibi sevişerek sarhoş olalım.Bizi kuşatan duvarları yerle bir edecek edepsizliklere,doyumlara koşalım. 

Gece bitiyor. Ben gene ve hala biletsizim.Prag sisler içinde.Gardan yolcusuz trenlerin sirenleri geliyor.Ruhu  ve kalemi erkek güzeli bir adam,boynuna hasretin kör umuda bulanmış fermanını asmış kızını ve seni getirecek trenleri bekliyor.Ben çatı katındayım.Sebepsiz hüzünler içindeyim. 

Nisan 96 Beşiktaş






5 Ocak 2012 Perşembe

ARAF’TA - hasan gürkan

Bir de bakıyorsun; hayatına anlam verdiğini sandığın her şey yer çekiminden kurtulmuş nesneler gibi boşlukta. Çalışmak, yemek, içmek okumak, tartışmak, otuzbir çekmek, sinemaya, tiyatroya gitmek, seyahate çıkmak, bir kadın düşlemek, sevişmek, parti,örgüt,ideoloji.

Sabahlar,öğleler,ikindiler,akşamlar,gece yarıları,en çok da gece yarıları. 

Karmakarışık değil. Karmaşıklık kabul edilmiş bir düzenliliğe uyumsuzluğu anlatıyor; bir durumun  başka bir duruma göre tarifini veriyor. Ad koymak, ille de bir tarif gerekmez. Saçmalık, boşluk, belki neye olduğunu bilmediğin bir doyumsuzluk gibi bir şey. Belki hiçbir  şeye,hiçbir yere,hiçbir hedefe,hiçbir manaya ait olmama hali.

Herkes aynı boku yiyor:Yaşamakta olduğun hayattan tırtıkladığın küçük küçük şeylere  mana  yükleme hali.Kendini kandırma teşebbüsünün her defasında bozguna uğraması.Her defasında daha büyük,daha çetin,daha dayanılmaz bir manasızlığın içine yuvarlanman.Kendi varoluşunu  bir türlü adlandıramadığın,nasıl halledeceğini bilmediğin bir fazlalık,bir yük olarak hissetmen. 

Marks’ın hayalini kurduğu “insanlığın miladı”nın çok uzak olduğunu bile bile,barındıkları için,giyindikleri için,eşek gibi çalıştıkları için,seviştikleri için,tıkındıkları için sevinenler,sırıtanlar,mutlu mesut olanlarla birlikte,şöyle ya da böyle onlara benzeyerek yaşamak.

-Hayat da zaten böyle bir şey!
Aptallık etme. Sen de bunlara tutun diye,seni gece gündüz bütün araçlarıyla iyilik bombardımanına tutanları dinlemek mi hayat !

Aynaya baktığında tiksindiğin bir karafatmanın gözlerini  sana diktiğini görüyorsun.Bütün bunların içinde sen ters çevrilmiş bir karafatma, yahut hamam böceği olarak gövdeni alkole,yaratmadığın kitaplara,olmayan düş kadınlarının apış aralarına sürüyorsun.Ve her defasında kader (!) seni başa, nesnelerin yerçekiminden kurtulduğu yere savuruyor.
-Hey arkadaş! Sesim hiçbir yere çarpmadığı halde nasıl yankılanıp bana dönüyor?

Sevindiğinde, üzüldüğünde, öfkelendiğinde falan bütün bu  duygu halleri gövdenin ve dahi ruhunun hayatın karşısında “taraf” olduğunu anlatıyor.

Ya senin gövden,ya senin ruhun,artık ben taraf değilim diyorsa; mat,renksiz,öncesiz ve sonrasız bir Araf’ta lök gibi çöküp kalmışsa;piyasadan yani işportadan ödünç aldığın hiçbir  teselli onu yerinden kıpırdatamıyorsa ne halt edersin?Ne bok yersin?

04 aralık 1996