27 Şubat 2022 Pazar

 

THEODORAKİS


DİNLİYORUM


Hasan Gürkan

Doğu Berlin Aleksandır Plats'da sırım gibi bir göçmen Filistinli. Herkes sarışın bir o, bir de ben esmeriz. Başıyla etrafı kolaçan ederek ilerdeki ulu çınarın dibine işiyor. Sen bakma, insan ne kadar içerse içsin bir yanı ayık kalır. Ufukta iki halk milisi göründü. Sahte pasaportum arka cebimde. Rahatlıyorum.



Oysa Kopenhag'da Theodorakis’i ilk dinlediğim

gece ne kadar gergindim. Gece bitiverecekti. Bense zaman dursun müziğin depremi hiç bitmesin istiyordum. Yüreğim çatlayacaksa aşktan çatlasın. Şimdi bak zaman mıhlanmış yürümüyor. Otobüs hâlâ gelmedi. Tivoli konser salonunu bilir misin? Heyecandan ter içindeyim. Sana mutlaka anlatmış olmalıyım. Hiç bilmediğin bir dilde sınırları, mayın tarlalarını, tel örgüleri, uğruna ölümlere sürüldüğümüz bez parçalarını, derilerimizin rengini, ezan ve çan seslerini havra ve tapınak davetlerini anlamsızlaştıran şarkılardı.

Müzik gözbebeklerimin pınarlarını kamçılıyordu.

İyi ki sular akmıyordu. İyi ki yıkanamadın

Bir karış ötemde bakkaldaki sesinle çok uzaklardasın diye yatağını terk ettim. Köşedeki berberde yeşil ceketlilerden biri dazlak kafasını kazıttırıyor, yılışık küstah gözlerine bulaşmadım Duraktaki aynı böceğin iğrenç ayakları sırtımda ürperiyorum.

Kadın minyon. Çıtı pıtı biri. Uzun kollarıyla havaya silinmez şarkılar nakşeden Theodorakis'in önünde kuş gibi çırpınıyor. Geniş etekleri bacaklarının rüzgarında. Bazuki çalanı kalabalık orkestranın en önünde tek başına oturan efendiden biri. Onun notalarla bir alakası yok. Son düğmesine kadar ilikli yakalı gömleği ve briyantinli saçlarıyla Beyoğlu meyhanelerinde “baharın gülleri açtı / yine mahzundur bu gönlüm “ ü söyleyen romana benziyor. Kasıkları terli kadın şarkı söyleyen erkeğin yörüngesinde hayranlıkla sevgiyle şefkatle ona eşlik ediyordu. Kendi gövdesi dışında cisimleştirdiği sesini uzun kollu adamın büyüsüne dolamıştı.

Şarkılardan soyunarak yanıma sokuldu. Gümrah memeleri, dolgun kalçaları, önünü boydan boya kaplamış kara tüyleriyle kuraklığıma yayılıyor. Susuzluktan çatlamış topraklarıma hazzın şiddetini emziriyor. Sahnenin ortasında binlerce gözün önünde çırılçıplak olduğumuzu fark ediyorum. Utanmam gerektiği geliyor aklıma , ama utanmıyorum. Minyon kadınla ben hiç giyinik olmamıştık. Hep böyle anadan üryan hep böyle etimizin yalazlarında yaşamıştık. Ak dişleri, leylak karışık ter kokan koltuk altları , bana hep ayılmak istemediğim bir sarhoşluğu taşımıştı.

Karlar içinde bata çıka Amager'deki otobüs durağına varıyoruz. 

Bu havada üşütüp hastalanmasından korkuyorum.




26 Şubat 2022 Cumartesi

 

KÖKSÜZ AĞAÇ

TÜLAY GERMAN

Sosyalist, solist,bestekar,yazar,

politik göçmen, enternasyonalist

Canan Maktal


Tülay German, isyanı, öfkesini adaletsizliği haykırır şarkılarında. Gerçek bir sanatçı olarak; sanatıyla, şarkılarıyla 'dur' der haksızlıklara.

Ayrımcılık ve haksızlığa hiçbir zaman tahammül edemeyen,

özgürlüğüne düşkün, müzik tutkunu, doğduğu topraklara hasret, küskün bir aşık.


Tülay German varlıklı bir ailenin kızı olarak 27 Ocak 1935 yılında İstanbul'da dünyaya gelir. Kalamış'taki yazlık evlerinde komşularına şarkılar söyler, güçlü yanık sesiyle onları büyüler. İlk

söylediği parça Yesari Asım'ın 'ayrı düştüm sevdiğimden, Dünya bana dar oldu' şarkısıdır.


İlkokul yıllarında Ankara Radyosu'nda Scuhubert'in Serenad'ını ve Ihlamur Ağacı'nı söyler: İlkokul yılarında da sesinin güzelliğiyle ilgi çeker ve çoğu etkinlikte şarkı söyler.

İlkokulu bitirdiği Ankara Devlet Konservetuarı'na girmeyi hayal eden Tülay baba ve annesinin ısrarı üzerine konservetuar'a gidemez. Eğitimine annesinin ısrarıyla Üsküdar Amerikan Koleji'nde devam etmeye başlar.

                                        Mario Bergaini

    1960 yıllarında Tülay, İtalyan Orkestrası'nın bascısı Mario Bergamini ile konser sonrası tanışır. O gün ona kendi çaldığı piyano eşliğinde 'Summertime' parçasını söyler: Mario kusursuz caz parçası söyleyen Türk kızından çok etkilenir ve inatlaşmayla başlayan bu ilişki kısa sürede aşka dönüşür.Mario'dan evlenme teklf alan Tülay evlenerek aralarındaki sihrin bozulmasını istemediğini söyler.Tülay, Mario'yla beraber İtalya'ya yerleşip hayatlarına orada devam etme kararı aldıklarını ailesine söylediğinde:kızlarının zaten şarkıcı olmasını istemeyen aile, şarkıcı biriyle evlilşk dışı yaşamasını reddeder ve Fikret German'ın yüksek mevkili arkadaşları aracılığıyla Mario ülkeden sınır dışı edilip ülkesi İtalya'ya yollanır.Bu Tülay'ı çok etkiler ve ailesiyle iyice aralarının açılmasına neden olur.


                                     Süreyya Gazinosu


    Tülay 25 yaşındayken arkadaşlarıyla sık sık gittiği Süreyya Gazinosu'ndan teklif alır. Ailesinden gizli, evden kaçıp bu gazinoda ilk defa sahneye çıkıp şarkı söylemeye başlar.Bir gün babasının arkadaşına gazinoda yakalanır. Bunun üzerine babasından tokat yiyip İstanbul'a gönderilir. Bu olaydan sonra ailesiyle arası açılan Tülay, İstanbul Şişli semtinde yeni açılan bir kulüpten iyi bir teklif alıp, sahnelere çıkmaya başlar.



     1962 Haziranında hayatını tümüyle değiştirecek olan kişi Erdem Buri ile yolları kesişir. Erdem Buri sosyalist bir entellektüeldir. Tülay'ı yaptığı 'Yaz Rüzgarı' programına konuk olarak davet eder. Tülay German ve Erdem Buri bu programdan sonra sık sık bir araya gelir. Böylelikle Tülay'ın Erdem uri sayesinde dünyaya bakış açısı, düşünce tarzının da değişeceği yıllar başlamıştır.

Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Atıf Yılmaz, Metin Erksan, Aşık Nesimi, Selahattin Hilav, Fethi Naci, Adnan Cemgil, Kemal Tahir, İlhan Usmanbaş, Muammer Yeşil gibi isimlerin hemen hemen her gece buluştuğu sabahlara kadar edebiyat, siyaset, bilim, müzik, sinema, sosyoloji konuştuğu, beraber şarkılar söylediği bir yerdir Erdem Buri'nin evi ve Tülay için bu ev bir okul görevi görür.


                                         Ruhi Su


Erdem Buri, Tülay'ı Ruhi Su ile tanıştırır ve Tülay Atıf Yılmaz'ın evinde Ruhi Su'dan ders almaya başlar. Moda'daki evde Aşık Nesimi Çimen ve Ali İzzet'le her gece sabahlara kadar şarkılar söyleyip onlardan türküler öğrenir. Türk popüler müzik repertuarını çok genişletir. Bundan sonra yalnız Türkçe şarkılar söylemeye başlar. Politik içerikli türkülerden rahatsız olan mekan sahipleriyle baş etmeye çalışır. Mekan sahipleri repertuardan bazı türkülerin çıkarılmasın istediğinde, reddeder. Toplumun hazır olmadığı bu yeni tarz müziğin kabul görmesi için büyük bir sabır ve çaba gösterir.

1961 yılında 'Milli Orkestra' ile Tanju Okan ve Erol Büyükburç'la beraber Belgrad'da düzenlenen Balkan Melodileri Festivali'ne katılır. Festivalde birinci seçilir ve Yugoslavya'nın Arena Dergisi'ne “Anadolu'nun Tülay'ı” başlığıyla kapak olur.


Tülay'ın bazı parçalarına radyoda ve kulüplerde uygulanan sansür ve Ruhi Su gibi değerli bir sanatçının şarkılarını söyleyecek hiç bir yer bulamamasından dolayı Erdem Buri'nin önerisiyle As Kulüp kurulur. As Kulüp dönemin aydın kişilerinin özgürce şarkılarını söylediği, sohbet ettiği bir yer haline gelir. İktidar tarafından 'solcu yuvası' olarak görülen As Kulüp'ün kısa zamanda yaptığı başarı göze batar. Bir yandan da As Kulüp Ruhi Su ve Tülay'ın isminin yazılı olduğu iskelet resimleri olan tehdit mektupları almaya başlar. İmam Hatip Okulu öğrencilerinin 'yakacağız' diye As Kulüp'e baskın yapacaklarını bildirdiği bir gün Erdem Buri valiyi aramasına rağmen, hiç bir şey yapılmaz. Can güvenliklerinin kalmadığını ve ülkeden gitme vaktinin geldiğini anlarlar. 29 Mart'ı 30 Mart'a bağlayan gece Yılmaz Güney'le sabahlayıp, Fransa'ya doğru yola çıkarlar.

Ünlü söz yazarı ve bestecilerle beraber Fransa'daki ilk çıkacak plağın hazırlıklarına başlar. En verimli çağında , kalbi ülkesinde ve ülkesi için kendi dilinde, şarkı söylemek, üretmek isterken, bilmediği bir ülkede ve bilmediği bir dilde şarkılar söyleyecektir. Fransızcayı iyi bilmediğinden diksiyon dersleri alır ve sözlerini iyi telafuz edebilmek için çok çalışır. Edith Piaf'ın menajeri Lori Barriere menajeri olur. Terzilere, güzellik merkezlerine götürülür. Saçları, kıyafetleri değişir. German soy ismi Almanları hatırlattığı için değiştirilip ' Toulai' olur. Dört parçalık plağı çıktıktan sonra büyük bir ilgiyle karşılaşır. Televizyon ve radyo programlarına çıkıp dur duraksız konserler verir. Diğer Avrupa ülkelerinde bir çok ünlü sanatçıyla sahneye çıkar, fakat onca yoğunluğun arasında mutsuzdur. Her şeyine karışılmasından dolayı bu bilmediği yabancı topraklarda yeteri kasar bilmediği bir dilde, tam olarak derdini anlatamadığı için kendini eksik hisseder. Ülkesine çektiği hasret gün be gün içi de büyür.

1968 yılında Pihilips Plak Şirketi'yle kontrat imzalar. Uzun tartışmalar sonucu 'Kumbaya' parçasını yeni çıkaracağı plağına koymayı kabül ettirir. Plak piyasaya çıktığında 'Kumbaya' çok beğenilir ve durmadan radyolarda çalınır. 1968 Mayıs olayları patlak verdiğinde, Erdem Buri'yle beraber Fransa sokaklarında tarihe tanıklık eder.

1975 yılında İlhan Mimaroğlu'yla beraber 'hayatımın en güzel eseri' diyeceği 'Track' albümünün hazırlıklarına başlar. Albümde Türkçe, Fransızca ve İngilizce şarkılar söyleyip: Bakunin'den, Nazım Hikmet'ten, Jan Baptiste Klament'ten, Bertolt Brecht'ten, Karl Marx'tan, Eugene Pottier'den, Mahir Çayan'dan parçalar, şiirler okur, doğaçlama söyleyebildiği bir albüm yapar. Albüm Amerika'da çıkar ve çok ses getirir .

1979 yılında Francois Rabbath , sesini ve söyleyiş tarzını çok beğendiği Tülay'a plak yapma teklifinde bulunur. Rabbath, bu albümde Tülay'a kontrbasın dışında bir Türk enstürmanıyla eşlik etmek ister ve saz öğrenmeye başlar. Albümde Yunus Emre, Nazım Hikmet, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi nice değerlerin şiirlerinden uyarlamalar yapılırken, Erdem Buri'de bu albümde Nazım Hikmet'in şiirlerinden yaptığı aranjmanlarla yer alır. Doğu-Batı müziğinin başarılı bir karışımı olan bu albüm, 190 yılında Paris'te 'Toulai et François Rabbath' adıyla çıkar ve çok beğenilir. Tülay yabancı topraklarda memleketinin nice değerlerinin sözlerini kendi dilinde haykırır. Bu yılarda Tülay, Zülfü Livaneli'nin yeni çıkacak albümü için kayıt sütüdyosuna girer, 'Günlerimiz' ve 'Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor' parçalarını söyleyip albüme konuk olur.

1981 yılının 'Toulai et Français Rabbath' albümü Fransa'nın en büyük ödülü olan Charles Crod akademi ödülünü alır.

1987 yılında Hollanda'da verdiği konserin son konser olduğunu kimseye söylemez. Sahneyi kendine yakışır biçimde zirvede ve sessiz sedasız bırakır. Tülay müziği niçin bıraktığını Erdem Buri'ye Nazım Hikmet'in dizeleriyle açıklar: “ Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum” diyorum, o kadar.

1992 yılında Erdem buri rahatsızlanıp , hastaneye kaldırılır. Hastanede kaldığı süre içinde Tülay bir dakika bile yalnız bırakmaz; saçını keser, kitap okur, müzik dinletir, elini sımsıkı tutup yanına uzanır. İki kez komada kalıp, bir kez kalp durması yaşamasına rağmen, ona olan sevgisiyle onu dokuz ay yaşatır. Erdem Buri 

 2 Ocak 1992 yılında hayata veda eder.


1992 yılında Bilgi Yayınevi'nden çıkan otobiyografik kitabı 'Erdemli Yıllar'ını yayımlar. Bu kitap daha sonra yeniden düzenlenmiş haliyle 'Düşmemiş bir Uçağın Kara Kutusu' adıyla Çınar Yayınları,2019 yılında ise Alfa yayınları tarafından tekrar basılır. Bu kitap Tülay'ın otuz bir yıllık arkadaşı, eşi, dostu olan Erdem Buri'nin ölümünden sonra, her gün mmezarına gittiği, mezar başında yazdığı yazıların toplamıdır.

Tülay German isyanını, öfkesini, adaletsizliği haykırır şarkılarında. Gerçek bir sanatçı olarak; sanatıyla, şarkılarıyla 'dur' der haksızlıklara. Erdem Buri'nin de dediği gibi sesi ve şarkıları silahı olmuştur. Müzik alanında hep ilklere imza atar ve ne yaşarsa yaşasın onurlu duruşundan asla vaz geçmez.Şu anda hala Paris'te yaşamakta. Bana göre onun hayatını tek kelime ile özetlersek: hasret. Daha önce ülkesine, şimdi Erdem'ine

*Ot Dergisi Şubat 2022 sayısı

19 Şubat 2022 Cumartesi

 

EDİTH PİAF – NON, RİEN DE RİEN

Çeviri: Süha Nizamoğlu


Non, rien de rien

Non, je ne regrette rien
Ni le bien qu'on m'a fait
Ni le mal
Tout ça m'est bien égal



Hayır hiçin hiçi

Hayır hiç pişman değilim

Ne bana yapılmış iyilik

Ne kötülük

Hepsine boş verdim

Hepsi önemsiz


Non, rien de rien -
Non, je ne regrette rien -
C'est payé, balayé, oublié -
Je me fous du passé -

Hayır hiç kere hiç

Hayır hiç pişman değilim

Hepsi ödendi, süpürüldü, unutuldu

Geçmişi ittirettim

Avec mes souvenirs
J'ai allumé le feu
Mes chagrins, mes plaisirs
Je n'ai plus besoin d'eux
Balayé les amours
Avec leurs trémolos

Anılarımla

Ateşi yaktım

Hüzünlerim, zevklerim

Artık onlara ihtiyacım yok

Aşkları süpürdüm

Tıngırtılarıyla


Balayé pour toujours
Je repars à zéro

Non, rien de rien
Non, je ne regrette rien
Ni le bien qu'on m'a fait
Ni le mal
Tout ça m'est bien égal
Non, rien de rien
Non, je ne regrette rien
Car ma vie
Car mes joies
Aujourd'hui
Ça commence avec toi


Sonsuza dek süpürdüm

Sıfırdan başlıyorum.

Hayır hiçin hiçi

Hayır hiç pişman değilim

Ne bana yapılmış iyilik

Ne kötülük

Hepsine boş verdim

Hayır hiç bir şey değil

Hayır hiç pişman değilim

Zira hayatım

Zira neşelerim

Bugün

Seninle başlıyor



17 Şubat 2022 Perşembe

 

AGOP'TAN ARTİN'E SİNEMAMIZIN

ERMENİ KARAKTERLERİ

Rıza Oylum



Sinemacılar, Ermenileri erkekse çoğu zaman yaşlı bir meyhaneci, kadınsa yaşlı ve yalnız bir ev sahibi olarak görmeyi uygun buldu. Ancak bazı spesifik örneklerde olduğu gibi karakter boyutunda sinemada Ermenilere rastlayabildik. Ancak hâlâ Ermenilerin Anadolu’daki zengin üretimleri, yaşadıkları trajediler ve özgün kişileri sinemada karşılık bulmayı bekliyor.

Sinema sektörümüz, başlangıcından gelişime dönemine kadar azınlıkların oldukça yoğun olarak yer aldıkları bir sektördü. Hem oyuncu olarak hem de kamera arkasında çok sayıda azınlık yurttaş, ulusal sinemanın inşa sürecinde benzersiz katkılar yaptılar. Ne var ki azınlıkların sinemaya yaptıkları bu katkı, onların varlıklarını ifade edebildikleri, kamera önünde kimlikleriyle var oldukları bir ortama zemin hazırlamadı. Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler çoğu zaman küçük tiplemeler olarak karşımıza çıktılar. Ancak bazı filmlerin önemli bir noktasında karşımızda belirebiliyorlardı. Üç yazılık bir seri olarak sinemamızda tiplemeden karaktere kadar Rum, Yahudi ve Ermenilerin varlığının izini süreceğim.

İlk olarak bu yazıda sinemada karşımıza çıkan Ermeni karakterleri inceleyeceğim.

Sinemanın henüz emekleme devrinden başlayarak Ermeni tiplemelere rastlamak olasıdır. 1940 yapımı Akasya Palas ve aynı yıl Faruk Kenç’in yönettiği "Yılmaz Ali" filmleri bu duruma örnek sayılabilir. 1949 yapımı "Efsuncu Baba" filmini de bu listeye eklemeliyiz. "Efsuncu Baba" filmini Âgah Özgüç, "Büyücülüğe inanıp define arayan bir babayla, kızına âşık olan bir Ermeni gencinin öyküsü." (1) olarak tanıtır. Film günümüze ulaşmadı ancak Ermeni oyuncu Nubar Terziyan’ın ilk filmi olarak kayıtlara geçti. 1950’llerin ikinci yarısından sonra zamanla kitlesel göçlerin de başlamasıyla, azınlık figürleri giderek tipleme düzeyinin ötesine geçemeyen rollerde karşımıza çıkmaya başladılar. Tüccar, meyhaneci, güzelliğini sergileyen bir kadın ya da yaşı geçkin bir hizmetçi olabiliyorlardı.

MEMDUH ÜN'ÜN ARTİN'İ

                                                 Nubar Terziyan
1950’lerin sonuna gelindiğinde Memduh Ün, "Üç Arkadaş" (1958) filmiyle benzerine az rastlanacak bir yapım ortaya koydu. Üç yoksul gencin İstanbul’da tutunma mücadelesini anlatan yapım, Murat (Fikret Hakan), Mıstık (Semih Sezerli) ve Artin’in (Salih Tozan) kardeşlik düzeyindeki dostluğuyla kozmopolit İstanbul’un olanca zenginliğini gözler önüne serer. Tavşanlara niyet çektiren Murat, fotoğrafçı Artin ve ayakkabı boyacısı Mıstık’ın yoksulluğa yenilmeyen dostluklarının anlatıldığı filmde, yönetmen, Artin karakterinin Ermeniliğine vurgu yapmaz. Ancak Artin karakteri hem kıyafetlerindeki titizliğiyle, arkadaşlarından daha eski bir İstanbullu olduğunu resmeder hem de dilindeki kırık Türkçeyle Ermeni olduğunun izlerini gösterir. Yönetmen 1971’de filmi tekrar çektiğinde de karakter zenginliği aynen korur. Memduh Ün, "Üç Arkadaş" filminin karakterlerinin İstanbul’un gerçek kişilerinden hareketle ortaya çıkardığını belirtir:

"Üç Arkadaş filmindeki fotoğrafçı, benim Kumkapı’da oturduğun evin karşısındaki Nişan Efendi’dir. Babam beni ekmek almak için Çemberlitaş fırınına gönderirdi. Oraya gitmek için bazen Nuriosmaniye Cami’nin avlusundan geçerdim. Orada bir niyetçi vardı. Tavşanları, güvercinleri vardı. Üç Arkadaş’taki niyetçi oradaki niyetçidir. " (2)

KİM GİTSİN: MADAM SİRANUŞ

                                                 Salih Tozan

1959 yapımı Faruk Kenç'in yönettiği "Ölmeyen Aşk" filminde Türk sinemasında yaygın bir konu karşımıza çıkar: Zengin aileye müzik dersi için giden gencin evin genç kızıyla aşk yaşaması. Fakat sınıfsal farklılıklar bu aşka engeldir. Müzisyen Bülent’in (Efgan Efekan) kaldığı pansiyonda kalan Madam Siranuş, filmdeki mizah unsuru olarak yer alır. Kırık Türkçesi, olduğundan daha genç ve güzel görünme çabaları filmin ana konudan bağımsız yan mizah unsurunu oluşturur. İstanbul’sa hikâyeye katkı sağlamaz. Pansiyon sahibinin Madam Siranuş’a olan tahammülsüzlüğü ve "bıktım artık gitsin bu pansiyondan Siranuş" haykırışları az sayıda kalan Ermeni nüfusuna olan tahammülsüzlüğün simgesel bir fotoğrafı gibidir.

                                          Öztürk Serengil

1965 yapımı azınlık karakterin yer aldığı ikinci filmse "Bilen Kazanıyor"’dur. Ufak çaplı dolandırıcılıklar yapan Fıstık (Öztürk Serengil) ve Mıstık’ın (Öztürk Serengil) bir Ermeni kadını kandırmalarının anlatıldığı yapımda; Fıstık, Piliçyan (Mürüvvet Sim) ismindeki Ermeni kadınla Mıstık’ın yardımıyla sahte bir evlilik yapıp birlikte kadının servetini çalarlar.

Aydın Arakon’un yönettiği Özleyiş (1961) filmi midyecilik yaparak geçinen Suna (Belgin Doruk) ve zengin, gözleri görmeyen bestekar Mithat’ın (Muzaffer Tema) aşkını anlatır Film meyhanede başlar. Topladığı midyeleri satmaya çalışan Suna’ya müşterilerin asılmasına engel olan Ermeni meyhaneci Agop (Nubar Terziyan), kesin bir ifade kullanır:

"Agop’un yerinde öyle şey olmaz. "

Agop sadece ismiyle değil kırık Türkçesiyle de filmde Ermeni olduğunun hatırlatır.

  BİR KIRIK BEBEK'İN ARTİN USTASI

Nisan Akman’ın yönettiği Ayşe Kulin’in öyküsünden uyarlanan "Bir Kırık Bebek" (1987), babasının reklam setlerinde ışıkçılık yapmasından ötürü tesadüfen güzelliğiyle keşfedilip kısa sürede giderek meşhur bir mankene dönüşen Gülizar’ın (Hülya Avşar) yaşadığı dönüşümü anlatır. Film Gülizar’ın hikâyesini anlatırken, küçük ama önemli azınlık kültürünü resmeden sahnelerini de izleyicilerine sunar. "Bir Kırık Bebek" (1987), Türk sinemasının az sayıdaki özgün azınlık karakterlerinden biri olan Artin Usta (Orhan Çağman) karakteriyle önemli bir yapımdır.

                                        Hülya Avşar

(...)

RÜZGÂRIN HATIRALARI: BÜTÜN ARAMLARDAN

BİR DEMET

Özcan Alper’in üçüncü uzun metraj filmi "Rüzgârın Hatıraları" (2015), bizi 1940’ların İstanbul’unda başlayan bir hikâyeye götürür. 2. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’deki iktidarın Alman yanlısı olması, sol fikirli aydınların üstünde bir baskı unsuruna dönüşür. Bu durumun yarattığı etkiyle Ermeni ve muhalif gazeteci yazar Aram’ın (Onur Saylak) Varlık Vergisi borcuyla birlikte arananlar listesine dahil olmasından sonra İstanbul’dan Sovyet Gürcistanı’na gitmeye çalışmasını izleriz. Yönetmen filmde birden çok karakter ve olaydan beslenip yeni bir gerçeklik yarattığını söyler:

"Biz Aram diye 1940'lar Türkiye'sinden bir karakterin hikâyesini anlatıyoruz ama bu karakterin şekillenmesinde Walter Benjamin'in de etkisi var mesela. Ya da işte Stefan Zweig bir taraftan ruh hali olarak seni etkiliyor. Çizimlerde mesela Kathe Kollwitz'i örnek aldık. Aram Pehlivanyan diye İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye Komünist Partili bir şair var. Öbür taraftan Aram Kandanyan da var, onun çocukluğundan esinlendik. Sonra, Vedat Türkali'nin özellikle 'Güven' romanı o dönemin benim kafamda daha iyi canlanmasını sağladı.” 

Sinemacılar, Ermenileri erkekse çoğu zaman yaşlı bir meyhaneci, kadınsa yaşlı ve yalnız bir ev sahibi olarak görmeyi uygun buldu. Ancak bazı spesifik örneklerde olduğu gibi karakter boyutunda sinemada Ermenilere rastlayabildik. Ancak hâlâ Ermenilerin Anadolu’daki zengin üretimleri, yaşadıkları trajediler ve özgün kişileri sinemada karşılık bulmayı bekliyor.



3 Şubat 2022 Perşembe

 

EŞBER YAĞMURDERELİ

GÖZLERİ GÖRMEYEN TERÖR ÖRGÜTÜ LİDERİ

Mehmet Altan


'Basın tarihi etrafında ifade özgürlüğü nedeniyle sürekli rastlaştığım Eşber Yağmurdereli’nin yaşamının kısa özeti buydu galiba... Ödüller ve hapislerle dolu bir hayat…'

Basın tarihi aynı zamanda bir zulüm tarihidir.

1990’lı yılları araştırırken konunun hukuksal boyutundan bildiğim bir isme sürekli rastlar olunca, yaşamının çok büyük bir kısmı hapishanede geçen o ismi büyüteç altına aldım: 

Eşber Yağmurdereli. Adım adım gidelim.


Ansiklopedilerde “Türk yazar, senarist, şair, öykü yazarı, aktivist” olarak tanımlanan "Eşber Yağmurdereli 1945 yılında Erzurum - Tortum'da dünyaya geldi.

1955 yılında bir havuz kazasında görme yetisini yitirdi.

1958 yılında lise öğrencisiyken körler okuluna gitti.

Öğrenim görürken arkadaşlarıyla Aydınlığa Doğru adında bir dergi çıkardı

1963'te üniversite seçme sınavlarını üçüncülükle kazanarak Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi.

1972'de Samsun'da avukatlığa başladı. Arkadaşlarıyla Yeni Eylem adında bir dergi çıkardı.

13 Mart 1978'de, 35 yaşındayken THKP-C'nin Acilciler grubu kurucusu ve lideri olduğu iddiasıyla tutuklandı. Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) "Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirme" fiilini düzenleyen 146. maddesinin 1. fıkrası uyarınca Samsun Ağır Ceza Mahkemesi'nce müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Vikipedi’de “Acilciler’’ maddesine baktım…

1975 yılında Engin Erkiner tarafından kaleme alınan ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ isimli broşür, örgütün çevresinde toplandığı görüş hâline geldi ve ‘Acilciler’ olarak anılmaya başlandı” yazıyordu ve ekliyordu:

Broşürün kaleme alındığı aynı yıl, 1975’te grubun önemli üyeleri Malatya Beylerderesi’nde öldürülmüştür.”

Üç yıl sonra, 13 Mart 1978'de Eşber Yağmurdereli'nin "Acilciler grubu kurucusu ve lideri olduğu” iddiasıyla tutuklanıp mahkûm edildiği yazılı…

Ancak bir başka yerde bir kuyumcu soygununa karıştığı iddiasıyla 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanarak 1985 yılında ömür boyu hapis cezasına mahkûm olduğuna rastladım.

Görmüyor ama kuyumcu soygununa karışıyor…

Hapiste sekizinci yılında… 41 yaşındayken… 1986 yılında bir yarışmada “Pek Firaklı Bir Dağ Masalı” adlı öyküsüyle ilk yazarlık ödülünü kazandı.

Çok uzun sürecek hapishane günlerinde kazanacağı birçok ödülün ilkiydi bu.

Gene cezaevi günlerinde yazdığı "Akrep" oyunu Ankara Sanat Tiyatrosu'nda sahneledi.



Akrep, Yağmurdereli'ye iki de ödül getirdi:

1998'de Sanat Kurumu, “bütün zamanların en iyi yazılmış oyunlarından” olduğunu açıkladı.

1999'da “İsmet Kuntay En İyi Oyun Yazarı” ödülünü aldı.

Akrep, Altan Erkekli ve Fikret Kuşkan tarafından bir albüm olarak da yayınlandı.

13.5 yıl sonra 1 Ağustos 1991'de “şartlı tahliye” yasasıyla cezaevinden çıktı. Yağmurdereli, 8 Eylül 1991'de İnsan Hakları Derneği (İHD) mitingindeki konuşması nedeniyle 10 ay hapis cezasına mahkûm oldu.

Karar Yargıtay'da onanınca, daha önce “şartlı tahliye” edildiği için 10 aylık hapis cezası daha önceki cezasının geri kalanıyla birleştirildi ve 1997 yılında 22,5 yıl hapis için tekrar cezaevine konuldu.

Tutuklanması yurt içinde ve dışında tepkilere neden olan Yağmurdereli’nin cezası, 9 Kasım 1997 tarihinde “sağlık durumu” gerekçe gösterilerek bir yıl süreyle ertelendi.

Erteleme kararı “koroner kalp hastalığı, kronik bronşit hastalığı ve tam körlük nedeniyle vücudun iş görme gücünü yüzde 100 oranında kaybetmesi” gerekçesiyle alındı.

Eşber Yağmurdereli, serbest bırakıldıktan sonra, özel affı kabul etmeyeceğini vurguladı ve sağlık raporu almayı reddetti.

Bunun üzerine erteleme kararı Çankırı Cumhuriyet Savcılığı tarafından kaldırıldı ve Yağmurdereli 1 Haziran 1998 tarihinde yeniden cezaevine girdi.

TBMM Genel Kurulu, 28 Ağustos 1999 günü basın yoluyla suç işledikleri gerekçesiyle cezaevinde bulunan ya da haklarında dava açılan gazetecilerin affedilmesine ilişkin 4454 Sayılı Basın ve Yayın Yoluyla işlenen Suçlara ilişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasayı kabul etti.

Yasa 3 Eylül tarihli Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Gazetecilerin yasadan yararlanabilmesi için 3 yıl boyunca yeniden basın yoluyla bir suç işlememesi koşulu getirilirken, suçun tekrarı hâlinde ertelenen cezanın da yeniden devreye girmesi hükme bağlandı.

Yasaya göre “örgüt üyeliği” suçuyla cezaevinde bulunanların dışındaki gazetecilerin cezaları ertelendi.

Cezaevinde bulunanların da serbest bırakılmasını sağlayan bu madde ile soruşturmalar durduruldu.

Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, TBMM Genel Kurul'da yaptığı konuşmada, gazetecilerin sadece basın yayın yoluyla işledikleri suçların affedileceğini belirterek, “Türkiye'nin dünya kamuoyunda, cezaevlerinde gazeteciler, bilim adamları, düşünürler bulunan bir ülke olarak kınanmasına da gerek kalmayacak” dedi.

Davaları devam edenlerle birlikte 50 kişinin bu yasadan yararlanacağını belirten Türk, cezaevinde bulunan gazetecilerden 26'sının örgüt üyesi, birinin tecavüz, birinin de Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası'na muhalefet suçundan ceza aldığını, bunların aftan yararlanamayacağını, bu suçların dışında kalan TCY’nin 312. maddesi gibi maddelerden hüküm giyen gazetecilerin de affedileceğini bildirdi.

Basın yoluyla suç işleyenlerin” serbest bırakılmasını sağlayan yasanın, aynı “suçu” “sözlü” olarak işleyenleri kapsamaması nedeniyle aralarında İHD eski Genel Başkanı Akın Birdal ve Avukat Eşber Yağmurdereli’nin da bulunduğu çok sayıda “düşünce suçlusu” serbest bırakılmadı.

                                            Akın Birdal

Eşber Yağmurdereli, cezaevine girmesine neden olan konuşmasını bir mitingde yapmak yerine radyo veya televizyonda yapmış olsaydı basın affından yararlanabilecekti bu yasaya göre.

Kamuoyunda oluşan büyük tepki sonucunda, 9 Kasım 1997'de, ceza infazı 1 yıl süreyle ertelenerek serbest bırakıldı.

Barış için 1 Milyon imza kampanyası”nın sözcülüğünü yaptı.

Karar, 16 Aralık'ta geri çekilince, sanatçı 1 Haziran 1998'de yeniden tutuklandı ve 18 Ocak 2001'de serbest bırakıldı.

Fransa'nın Bordeaux kentindeki İnsan Hakları Enstitüsü le Avrupalı Avukatlar Derneği'nin verdiği Ludovic Trarieux ödülü 2000'de Yağmurdereli'nin oldu. Aynı ödülü 1985'te Nelson Mandela almıştı…

Pek çok ödül sahibi Yağmurdereli, 8 Temmuz 2001 Görme Engelliler Satranç Turnuvası'nda da beşinciliği kazandı.

Bir broşürle, bir konuşma koca bir yaşamın hapislerde geçmesine neden oldu…

Bir öykü, bir piyes ödüller getirdi…

Hapishanelerde bitmek bilmeyen çilesi Mandela’nın aldığı ödülü almasına neden oldu…

Satranç tutkusu şampiyonlukta derece kazandırdı.

Basın tarihi etrafında ifade özgürlüğü nedeniyle sürekli rastlaştığım Eşber Yağmurdereli’nin yaşamının kısa özeti buydu galiba…

Ödüller ve hapislerle dolu bir hayat… Türkiye’deki bir yazarın hayatı.


2 Şubat 2022 Çarşamba

 CADILAR KATLİAMI


Katalonya'da 'cadılık' gerekçesiyle öldürülen 1000'e yakın kadın resmen 'affedildi'

Katalonya'da yüzlerce yıl önce 'cadılık' iddiasıyla öldürülen 1000'e yakın kadın resmen affedildi. Özerk hükümetin başkanı Aragonès, cadı avlarını 'kurumsallaşmış kadın cinayetleri' diye niteledi.

DUVAR - İspanya'nın özerk bölgesi Katalonya'nın parlamentosu, 15-18'inci yüzyıl arasında 'cadılık' suçlamasıyla idam edilen yüzlerce kadını resmen 'affeden' ve onurlandıran bir kararı kabul etti. Yerel tarih dergisi Sapiens'in girişimiyle kabul edilen kararda, yüzlerce yıl önce 'cadı' oldukları gerekçesiyle işkenceye maruz bırakılan ve asılarak idam edilen 1000'e yakın kadın affedildi.

TARİHÇİLER İSİMLERİNİ ORTAYA ÇIKARDI

Karar, hem 100'den fazla Avrupalı tarihçinin "Onlar cadı değildi, onlar kadındı" başlıklı manifestosunun, hem de İskoçya, İsviçre ve Norveç'te de kabul edilen benzer tasarıların ardından geldi. Katalonya parlamentosunun girişimine ön ayak olan tarihçiler, 15-18'inci yüzyıllar arasında 'cadılık' suçlamasıyla işkence yapılan ve öldürülen 700'den fazla kadının ismini ortaya çıkarmıştı.

'İSİMLERİ SOKAKLARA VERİLSİN' ÇAĞRISI

Katalonya parlamentosunun kadın milletvekillerinden Jenn Diaz, kararın ardından yaptığı açıklamada "Bize eskiden cadı diyorlardı, şimdi 'feminazi' veya 'histerik, cinsel açıdan öfkeli' diyorlar. Geçmişte 'cadı avı'na çıkıyorlardı, biz şimdi bu yaşananlara kadın cinayeti diyoruz" ifadelerini kullandı. Özerk hükümetin başkanı Pere Aragonès ise cadı avlarını 'kurumsallaştırılmış kadın cinayetleri' olarak niteledi. Katalonya'da çeşitli sivil toplum kuruluşları, yeni kararla affedilen kadınların isimlerinin sokaklara verilmesini de talep etti.

KATALONYA, İSPANYA'DA İSTİSNA

Avrupa'da 1580 ile 1630 yılları arasında yüzde 80'i kadın olan yaklaşık 50 bin kişinin 'cadılık' suçlamasıyla öldürüldüğü tahmin ediliyor. Cadı avlarının esasında kuzey Avrupa'da daha yaygın olduğu ve İspanya'da Engizisyon'un 'başka uğraşları' nedeniyle 'cadılığı' kadrajına pek almadığı biliniyor. Ancak İspanyol tarihçilerin bulgularına göre, Katalonya İspanya açısından bir istisna. Zira burası, Avrupa'da 'cadı avlarına' sahne olan ilk bölgelerden biri. Katalonya'da 'cadı avlarının' 18'inci yüzyıla kadar sürdüğü ve bölgenin, 1424 yılında Avrupa'da 'cadılığa' karşı ilk yasayı çıkardığı düşünülüyor. 

BAZI KÖYLERİN ÖZEL 'CADI AVCILARI' VARDI

Barcelona Üniversitesi'nden modern tarih profesörü Pau Castell, 'cadı' addedilen kadınların çocukların ani ölümlerinden, doğal afetlerden veya sorunlu geçen hasat zamanlarının sorumlusu olarak görüldüğünü söyledi. Tarihçi Núria Morelló ise 'cadı' olarak görülen kadınların genellikle geleneksel tıpla uğraştığını veya daha bağımsız kişiler olduğunu belirtti.

Tarihçilere göre, Katalonya'da 'cadılar' Avrupa'nın diğer yerlerine kıyasla yakılarak değil, asılarak öldürülüyordu. Bazı Katalan köylerinin, kendi 'cadı avcıları'nı da tuttuğu belirtiliyor. Buna örnek olarak, Sallent köyündeki Joan Cazabrujas (Cadı Avcısı Joan) tarafından yöneltilen suçlamalar nedeniyle 33 kadının öldürülmesi, Engizisyon'un ise bu kadınların suçsuz olduğunun tespit edilmesi sonrası Cazabrujas'ın yakılarak idam edilmesi emrini vermesi gösteriliyor. (DIŞ HABERLER)