13 Mayıs 2024 Pazartesi

 

ACILARIN

KIRALİÇESİ

FRİDA KAHLO

                                           Frida Kahlo

 Ünlü ressam Frida Kahlo, 6 Temmuz 1907 yılında Meksika’nın başkenti Mexico City’nin güney bölgesinde bulunan Coyoacan’da doğdu. Meksika’nın en tanınmış ressamlarından biri olan Frida Kahlo, devrimci ve feminist yönüyle de bilinirlik kazanan biriydi.

                                      Frida Kahlo

Öyle ki, 6 Temmuz 1907 yılında dünyaya gözlerini açmasına rağmen doğum tarihinin, Meksika Devrimini’nin gerçekleştiği tarih olan 7 Temmuz 1910 olarak anılmasını istemiştir.

Eserlerinde otoportre ve doğa resimlerinin yanı sıra Meksika popüler kültüründen de esinlendiği görülen Frida, Meksika toplumundaki dönemin güncel konu, kavram ve sorunlarına sıkça değinmiştir. Meksika toplumundaki kimlik, post-sömürgecilik, cinsiyet, sınıf ve ırk ayrım sorunlarını eserlerinde sıkça dile getiren Frida Kahlo, herkesin anlayacağı mütevazi bir sanat stiline sahipti.

Resimlerine baktığımızda Frida’nın sıklıkla fantezi stilini gerçeklikle harmanladığını ve bu iki dünya arasındaki karmaşayı ele aldığını görürüz.

Babası Alman ve annesi Meksika’nın yerlilerinden olan Frida, çocukluk ve yetişkinlik dönemini Coyoacan’daki aile evinde geçirmiştir. Aile evi La Casa Azul olarak bilinen bir bölgededir. Şimdilerde bu ev her yıl sayısız ziyaretçiyi bir araya toplayan bir müze haline getirilmiştir.

6 yaşında çocuk felci geçiren yetenekli Frida, bir bacağından yana bir engel yaşar. Bu yüzdendir ona “Tahta Bacak Frida” lakabı takılmıştır. Ancak ne var ki bu Frida’ya gerçek anlamda bir engel teşkil etmemiş.

Genç kızlık yaşlarında zamanının en iyi okullarından birine gitmiş ve güçlü kişiliğiyle dikkatleri daha o yaştan üzerine çekmeyi başarmıştır. Okul döneminde anarşist edebiyat grubuna dahil olan Kahlo, gelecekte Meksika’nın en güçlü isimleri arasında anılacak Alejandro Gomez Arias, Jose Gomez Robleda ve Alfonso Villa yakın arkadaşlık kurmuştur.

Çektiği çocuk felci acısı ne yazık ki Frida’nın tek büyük sınavı değildi. 18 yaşında, gençliğinin en taze zamanında bir otobüsten inip başka bir otobüse binmesi gibi basit denebilecek bir olay yüzünden tüm yaşamı değişecektir.

 Sonradan bindiği otobüsün tramvayla kaza yapıp sayısız insanın can verdiği faciada, Frida’nın leğen kemiğine tramvaydan kopan demir çubuklar saplanır. Bu olay yüzünden felç geçiren genç Frida, zaman içerisinde 32 defa ameliyat görür ve nihai olarak çocuk felci nedeniyle sakat kalan bacağının tümünü kangren nedeniyle kaybeder.

Genç Frida’nın kariyeri de tam bu noktada başlayacaktır. Kazanın ardından ailesinin teşviki ile kendini resme adayan Kahlo, yatağının tavanındaki aynaya bakarak otoportreler yapmaya başlar.. İlk otoportresi, 1926 yılında yaptığı “Kadife Elbiseli Otoportre” adlı eseri olarak biliniyor.

                       Kadife Elbiseli Otoportre

Frida Kahlo’nun hayatına baktığımızda, aşklarının da oldukça popüler olduğunu görüyoruz. Frida Kahlo’nun ilk gözdesi Nickolas Muray’dı diyebiliriz. 1892’de Macaristan’da doğan Muray, litografi, ve renk üzerine eğitimler aldı. İlk fotoğraf sergisiyle dikkatleri üzerine çeken Nickolas Muray; Elizabeth Taylor, Marilyn Monroe ve Martha Graham gibi dönemin pek çok ünlü yıldızını fotoğraflamayı başardı.

                              Nickolas Muray Frida ile

1931’de arkadaşını görmek üzere gittiği Meksika’da Frida ile tanıştı ve her şey o yıl başlamış oldu. Şöhretin doruklarını keşfeden Muray, aradığı sıcak elektriği Frida’da bulmuş olsa gerek.

Ancak işin içinde çok büyük bir engel de vardı. Pek çok kişinin “hastalıklı” olarak nitelendirdiği Frida-Diego aşkı…


                          Diego Rivera Frida ile

Frida’nın Diego Rivera’ya karşı beslediği yoğun duygular ve hayranlık; Nickolas Muray ve Diego Rivera arasında devamlı bir kıyaslama yapmasına sebebiyet verecekti. Sayısız kez aldatılan Frida Kahlo, bu olaylara rağmen bir türlü Diego’dan kopamıyordu. Nickolas Muray ve Frida Kahlo arasındaki bu tutku ve sarsıntı dolu aşk gelgitleri tamı tamına 10 yıl sürecekti.

Bu aşkın en sanatsal yanı kuşkusuz Frida’nın Nickolas’a yazdığı aşk mektuplarıydı. Ayrıyeten bir mektubunda Diego’nun ve Nickolas’ın aynı anda kalbinde olduğunu açık açık dile getirdiği bile görülüyor. Ancak en nihayetinde bu aşk Frida’nın tercihini Dieoga’dan yana kullanmasıyla sona erdi ve Frida Nickolas Muray’ın son mektubunu hiçbir zaman yanıtlamadı.

13 Temmuz 1954 yılında akciğer embolisi nedeniyle yaşamını yitiren Frida Kahlo, çok genç bir yaş olan 47 yaşında dünyaya gözlerini yumdu. Son eseri olan “Yaşasın Yaşam” adlı natürmordu ise dünyaya bıraktığı son izdi. Günümüzde “Mavi Ev” adlı yerde külleri bulunan Kahlo, yaşamını tüm acı ve engellere rağmen spontane ve asi yaşayan kendine has bir sanatçı olarak adını Dünya Tarihine yazdırdı.



12 Mayıs 2024 Pazar

 

EDİP CANSEVER

-Güle güle demiyorsun ya, gülmek bir halk

gülüyorsa gülmektir

-İnsan sevdi miydi buna bir çare düşünmeli

-Seni sevmeyi dünyanın en güzel şiiri yapacağım.

-Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

-Bir plak gibi dönüyor gökte mavilik. 

Sesi aşağıda çok aşağıda

-Evlerin saati beş olma hali. Ben yorgunum anlamaktan. 

Bir duvar, bir tebeşir gibi yazmaktan, yazılmaktan.

-Bırakıp gidiyor anılarımı rüzgar. Denize bırakılmış

çöpler gibi. Yol kenarlarında birikmiş gereksiz

eşyalar gibi geri veriyor ve çekip gidiyor. Bulanık

bir havuzun yanında buluyorum kendimi.

11 Mayıs 2024 Cumartesi

 

KARADUTUM

ÇATALKARAM

ÇİNGENEM...

Sedat Kaya

                                   Mari Gerekmezyan

"Adı, MARİ Gerekmezyan'dı...Türkiye'nin ilk kadın heykeltraşlarından biriydi...Ermeni asıllıydı...Güzel Sanatlar Akademisi'nde misafir öğrenciydi...Çok başarılıydı...Okulda bir asistana aşık oldu...Asistan ünlü bir ressam ve şairdi...



Üstelik de evliydi.. Delice sevdiler birbirlerini...Dillere düştüler...Sevdiği adamın büstünü yaptı.. Ünlü ressam da onun portrelerini çizdi...Günlerce aylarca büyük bir aşk yaşadılar...

                             Bedri Rahmi - Mari gerekmezyan

Birbirlerine serenat yaptılar. Mari'nin kaşı kara, gözü kara, bahtı da karaydı...

Ailesi ve Ermeni toplumu onu terk etti...İtinayla yalnızlaştırıldı...Dönemin basını, Ermeni olduğu için Ankara’daki Resim Heykel sergilerinde üst üste aldığı ödüllerde adını bile geçirmedi.

Buna rağmen sevgilisini hiç terk etmedi...Ta ki hastalanana kadar...1947 yılında tüberküloza yakalandı...İstanbul Alman Hastanesi’ne yatırıldı...Durumu ağırdı...Antibiyotik gerekiyordu...Ama dünya savaşı yeni bitmişti...Ülkede ilaç yoktu...Ünlü ressam sevgilisini kurtarmak için tablolarını sattı...İlaç için her yolu denedi...Şiirler karaladı...

Ama olmadı...Mari Gerekmezyan 1947 yılının 12 Ekiminde 37 yaşında hayata gözlerini yumdu...

*. *. *

Aradan 2 yıl geçmişti...1949 yılının bir ilkbahar günüydü...

İstanbul Büyük Kulüp'te bir toplantı vardı...O gece Büyük Kulüp'tekiler özel konuk olan Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan bir şiir okumasını istediler...Bedri Rahmi ayağa kalktı...

Şiiri okumaya başladı...Ama gözyaşlarını tutamadı...

Bir yandan mısraları söylüyor, bir yandan sular seller ağlıyordu.

Gözyaşlarına mendil yetmiyordu...

*. *. *

"Karadutum, çatal karam, çingenem...

Nar tanem, nur tanem, bir tanem...

Ağaç isem dalımsın salkım saçak...

Petek isem balımsın ağulum...

Günahımsın, vebalimsin.

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan...

Yoluna bir can koyduğum...

Gökte ararken yerde bulduğum...

Karadutum, çatal karam, çingenem...

Daha nem olacaktın bir tanem...

Gülen ayvam, ağlayan narımsın...

Kadınım, kısrağım, karımsın.

Sigara paketlerine resmini çizdiğim,

Körpe fidanlara adını yazdığım,

Karam, karam

Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam.

Sıla kokar, arzu tüter,

Ilgıt ılgıt buram buram.

Ben beyzade, kişizade,

Her türlü dertten top yekun azade...

Hani şu ekmeği elden suyu gölden.

Durup dururken yorulan

Kibrit çöpü gibi kırılan

Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan

Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan

Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum

Netmiş, neylemiş, nolmuşum

Cömert ırmaklar gibi gürül gürül

Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.

Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum

Karam, karam

Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam...

Sensiz bana canım dünya haram olsun."

*. *. *


                                        Eren Eyüboğlu

Bedri Rahmi'nin hemen yanında eşi Eren Eyüboğlu oturuyordu...Ama hiç tepki vermiyordu...O da herkes gibi bu şiiri ona yazmadığını biliyordu...

Bedri Rahmi'nin "Karadutum, çatal karam, çingenem" diye seslendiği kadın, 2 yıl önce ölen Mari Gerekmezyan'dı...

Mari öldükten sonra Bedri Rahmi'ye dünya haram olmuştu...

Öyle ki...Yıkılmışlığını dizelere dökmüştü...

"Türküler bitti,

Halaylar durdu,

Horonlar durdu...

Hüzün geldi başköşeye kuruldu,

Yoruldu yüreğim, yoruldu."

Bedri Rahmi Eyüpoğlu 1975 yılında öldü...

Ölene kadar "Canım Cebişim" dediği Mari'yi hiç unutmadı...

Cebiş, Anadolu'da yeni doğan keçi yavrularına denirdi."

sevgiyle...

Not: Eren Eyüboğlu her şeye rağmen Bedri Rahmi'yi yanına kabul etmiş ve beraberlikleri devam etmiştir.

** Sedat Kaya **


10 Mayıs 2024 Cuma

 

DEMİRTAŞ'IN 'RÖGAR

KOMŞUSU'

HAPİS İÇİNDE HAPİS

TECRİT İÇİNDENTECRİT


Selahattin Demirtaş’la hücre komşusu olan tutuklulardan biri tahliye oldu, Demirtaş’ın ‘rögar komşuluğu ’nu anlattı: "Zaten insanlık dışı olan F tipi cezaevinde onlar çok daha beterini yaşıyor."



DİĞER MAHKUMLARIN DEMİRTAŞ’I, DEMİRTAŞ’IN DİĞER MAHKUMLARI GÖRMESİ İMKANSIZ

Elbette anlattıkları, sadece tanıklığı ile sınırlıydı. Zira cezaevindeki mahkumlar için Demirtaş’ı görmek imkansızdı. Çünkü cezaevindeki diğer mahkumların Demirtaş’ı, Demirtaş’ın da diğer mahkumları görmemesi için olağanüstü önlemler alınıyordu. 

                  Demirtaş hücre komşusu Selçuk Mızraklı ile

Çeşitli kaygılarla isminin açıklanmasını istemeyen eski tutuklu, Demirtaş’ı görünmez kılan önlemleri şöyle anlattı: “Onun koridoruna ondan başka kimse giremiyor, ayrı bir koridoru var. Herhangi bir sebeple mesela revir için, resim atölyesi için çıkması gerektiğinde tüm koridor boşaltılıyor. Demirtaş’ın koridorlarda herhangi bir tutsağı görmesi mümkün değil.”

DEMİRTAŞ GEÇERKEN MAHKUMLARA ‘ARKANIZI DÖNÜN’ TALİMATI

Nadir de olsa koridorun boşaltılamadığı durumlar olduğunu, bunlardan birisine kendisinin de tanıklık ettiğini söyleyen eski hükümlü, bu tanıklığını şöyle anlattı: “Bir gün ben telefon saati için koridordaydım. 10 dakikalık telefon hakkımı kullanırken birden gardiyan bana ve diğer mahkuma ‘arkanızı dönün’ dedi.

Döndüm ama ne olduğunu da anlamaya çalıştım. Hızlıca dönüp baktığımda koridorun ta öbür ucunda Demirtaş’ın çıkarıldığını gördüm. Bir hayli uzak bir noktada olmamıza rağmen arkamızı dönmemizi istediler. Biz koridorun en başındayız o en sonunda. Bizi görmesine bile tahammülleri yoktu.”

DEMİRTAŞ VE MIZRAKLI, TECRİT İÇİNDE TECRİTTELER’

Demirtaş’a ve hücre arkadaşı Selçuk Mızraklı’ya yönelik çok ağır bir tecrit uygulandığını söyleyen eski tutuklu, “Edirne, yüksek güvenlikli bir F tipi cezaevi. Yani en ağır suçlular bu cezaevinde. İletişim olanakları tüm mahkumlar için olabildiğince sınırlı. Ama Demirtaş ve Mızraklı için daha da sınırlı. Onlar hapis içinde hapisteler, tecrit içinde tecritteler” dedi.  

DEMİRTAŞ RESİM ATÖLYESİNE GİTTİĞİNDE ATÖLYE BOŞALTILIYOR’

Tutuklu ve hükümlülerin haftada bir saat sohbet, spor, etkinlik hakları bulunduğunu kendisiyle birlikte bir grup mahkumun bu hak karşılığında haftada bir saat halı sahaya çıktığını anlatan eski tutuklu, “Biz Demirtaş resim kursuna gittiği için bu hakkımızı orada kullanmak istedik. Halı saha yerine resim kursuna gidersek onunla karşılaşabileceğimizi düşündük. Ama öğrendik ki Demirtaş resim atölyesine gittiği gün atölye boşaltılıyormuş. O ve Selçuk Başkan dışında kimse gidemiyormuş o gün atölyeye” diye konuştu.

DEMİRTAŞ VE MIZRAKLI BİRBİRLERİNDEN BAŞKA KİMSEYİ GÖRMÜYOR’

Demirtaş hangi faaliyete çıkıyorsa sadece Selçuk Başkan’la çıkıyor. Birbirlerinden başka hiç kimseyi görmüyorlar” diyen eski tutuklu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bizler mesela revire giderken pek çok kişiyi görüp selamlaşıyoruz. Kısa sürelerde sohbet ediyoruz. Cezaevinde bu tip iletişimler çok önemlidir. Ama onlar hiç kimseyi göremiyor. Belki Selahattin Başkan kendi durumuna çok dikkat çekmemek için detaylı anlatmıyor ama zaten insanlık dışı olan F tipi cezaevinde onlar çok daha beterini yaşıyor” ifadelerini kullandı.


8 Mayıs 2024 Çarşamba

 

DİDEM MADAK ŞİİRLERİ 

Ah'lar Ağacı: Kalbimin En doğusunda -Pulbiber Mahallesi Tarihi

Ahlar Ağacı

Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım

Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca

Acının ortasında acısız olmayı,

Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.

Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.

Aşk diyorsunuz ya,

İşte orda durun bayım

Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım

Kendimin ucunda

Öyle ıslak,

Öyle kötü kokan,

Yırtık ve perişan.

Siz aşkı ne bilirsiniz bayım

Aşkı aşk bilir yalnız!


Kalbimin En Doğusunda

Aşkın kanununu tahsil etmiştim kalbimin en doğusunda
İçimde yağmur duasına çıkmış birkaç köy
Birkaç köy sular altında.
Kalbimin doğusu,
Her resme güneş çizen bir çocuktu.
Gam yükünün kervanları yürürdü dudaklarımda
Kavruk ve çatlaktı dudaklarımın toprakları.
Ölümün ötesinde bir köy vardı
Orda, uzakta, kalbimin en doğusunda
Şimdi bana yalnızca
Dertli türkülere duyduğum karşılıksız aşk kaldı.

Güzel beyaz bir tay doğururdu her sene hafızam
Yorgundu oysa
Durmadan, durmadan hatırlamaya koşmaktan.

Kalbimin doğusunda bir yalan dünya vardı.
Okyanusları mavi olmayan.
Benim için hayat,
Kalbi kalpazanlıktan kırk sene yatmış çıkmış bir adamdı.
Geçmişim acıyor şimdi, yalnız benim değil
Benim ülkemin geçmişi de acıyor mesela.
Bilirdim oysa ilk badem ağaçları çiçek açar baharda.
Bilirdim çiçek satan çingene kızlarını
Onlar bütün şimdileri, bütün zamanlara
Bir gül parasına satardı.
Oğlan kıza bir gül alsa
Bilirdim odur en kırmızı zaman.
Adına aşk diyorlardı
Kalbimin en doğusunda bir yalan dünya vardı.

Kim bir şairi kırsa
Şair gider uzun bir dizeyi kırar mesela
Bilirim kim dokunsa şiire
Eline bir kıymık saplanacak.
Bilirim kırılmış dizeleri tamir etmez zaman
Yorgunum oysa
Durmadan kendime bir tunç uyak aramaktan.

Aşkın kanununu tahsil etmiştim kalbimin en doğusunda
Boş salıncaklar gibi gıcırdayarak konuştum karanlıkla
Kediler gibi mırıldanarak.
Alkolden bir denize bıraktım kalbimi
Kırmızı bir sandal gibi,
Arka sokaklarda sarhoş konuştum karanlıkla.
Avuçlarımla konuştum,
Allah büyüktür diyen insanlar gibi.
Kedi dili bisküvilerinin bir pastayla konuşması gibi
Yumuşak ve kremalı konuştum onunla.
Baharda leylaklar açardı boynumda
Mor ve pembe konuştum karanlıkla
Gece açılıp gündüz kapanan bir parantezdim,
Sözler vardı içimde işe yaramayan
Sözlerle konuştum karanlıkla...
Önce söz yoktu kalbimin en doğusunda
Sözler...
Bir yağlı urgandı acıyı boğmaya yarayan.



Pulbiber Mahallesi Tarihi

Mahallemizde fazla aşk, fazla kediyi, fazla kedi fazla felaketi kovalardı.

Havaya ateş eden tabancalardı isli binalar.

Herkes şiir kişisiydi, Zeyna şiir kedisi

Gözleri fotoğraflarda kırmızı çıkan bir albino

Herkesin badiresi vardı, herkesin felaketi

Alışverişlerde bir badireye iki felaket trampa.

Bir deliydi mahallemiz ilaçlarını içmeyi unutmuş

Mahallenin sapığı mantosunun önünü açıp

Düşlerinin pul pul dökülen derisini gösterdi Leman’a

Minör hayatların majör depresyonu,

Eklem yerlerinde iyileşmezdi egzama.

Ay sedefe yakalanmış yüzüyle

Saklanırdı bulutların arasında

Aniden açılan bir bavuldan

Sokağın ortasına, tekerlenerek çıkardı sonra.

Fazla sıkmaktan kopmuş diş teller sarkardı ağzımızdan

Dükkân çoktan senindi bizde ahenk kalmış olsa.

Komşulaar… Komşular! Yetişin ritmimi bozdular.

Sus kıııızz somyanın yayı mı fırladı bir tarafına…”

Mahallemizde her şey grafiti sanatına hizmet ediyordu

Sprey boya kusardı duvarlarımız sabahları

Çöp tenikesini orozpu karı gibi gezdirme lan”

Şiir şiir olalı böyle şiirsizlik görmemişti.

Acılarınızın karnı bahar olmuş madam dedi Zeyna!

Kelimeler içimde film çeviriyorlardı

Karnımdan şarkılar çıkacak Zeyna dedim

Karnımdan ışıklar…

Karnım otuz yedi ekran bir televizyona dönüşecek

Ve izlenme oranı yüksek bir paranoyak gibi,

Güneş sisteminden uzaklaşan bir gezegen gibi

Karnımdan çıkan şiirleri yazacağım.

Ve sonra göbek deliğime basıp şiiri kapatacağım.

Bu son derece acıklı durum için ne yapabiliriz Zeyna?

Elleri titreyen Türkan Şoray için ne yapabiliriz,

Leğende çırpınıp duran balıklar için?

Ay böyle tencere kapağı gibi yuvarlanırken sokakta

Ortalığa çeki düzen verecek bir kadın lazım

Önce acısını almak,

Şerit şerit soymak, sonra bekletmek biraz tuzlu suda…

Kara sularını akıtmak lazım.

Bunlar bizim tariflerimiz, mahallemizin

Kim koklasa hayat pişirmiş bu kızları der.

Dünyaya bir kadın eli değse Zeyna!

Şöyle ağır bir hali gibi çırpılsa

Tozlar havalansa… 

(Pulbiber Mahallesi)


7 Mayıs 2024 Salı

 

TERAZİYİ DEĞİŞTİRME”

ZAMANI...

Fikret Başkaya

                                     Fikret Başkaya

Karl Marx: “Radikal olmak sorunları kökeninde ele almaktır, insan için bu köken insanın kendisidir…”


                                             Karl Marx

Faust: “Bana hedefi göster ama beni oraya ulaştıracak yolu da göster…”


                                              Goethe

Aslında yazının başlığı ‘perspektifi ve paradigmayı değiştirmeden asla…’ da olabilirdi. Perspektifi ve paradigmayı değiştirmek, düşünce tarzımızı, üretim tarzımızı, tüketim tarzımızı ve yaşam tarzımızı değiştirmeden mümkün değil… Başka türlü söylersek, vakitlice düşünsel-entelektüel bir kopuşa ihtiyaç var… Zira, verili düşünce tarzıyla şeylerin seyrini değiştirmek mümkün değil… Artık şeyleri adıyla çağırma zamanı gelmiş olmalıdır… Boşuna şeyleri adıyla çağırmamak bir yalan söyle yöntemidir denmemiştir…


İnsanlar ‘geleceğin güzel günleriyle’ oyalanıyor… Lakin o güzel günler bir türlü gelmiyor, ufukta bir çizgi gibi hep uzaklara kayıyor. Tam tersi söz konusu. Her geçen gün insanların geleceği kararmaya devam ediyor… İnsanlar ilerleme, ekonomik büyüme, kalkınma yalanıyla oyalanıyor…


Sahte bir ‘demokrasi oyunu’ sergileniyor. Aslında seçimler hiçbir şeyi değiştirmiyor… Hep aynı kumaştan kaşarlanmış burjuva siyasetçileri yönetiyor… Siyaset iki şeye yarıyor: Kitleleri aldatmak-oyalamak ve siyasetçi erbabı da dahil, mülk sahibi sınıfları zenginleştirmek…


Bizde oldum olası siyaset, bütçeyi, hazineyi ve müşterekleri (herkesin olanı, olması gerekeni) yağmalamanın talan etmenin aracıdır… Fakat geride kalan yüz yılda 20 yıllık dinci AKP iktidarında olduğu gibi bir sömürü, yağma ve talan görülmedi… Ülkenin varı-yoğu utanmazca yağmalandı, talan edildi… Eğer bu yağma ve talan vakitlice durdurulamazsa, geriye kurtarılacak bir şey kalmayacak…


Temsilî demokrasi denilenin demokrasiyle gerçek bir ilgisi yok… Esasen bidayette ‘temsilî demokrasi’ gerçek demokrasinin önünü kesmek amacıyla peydahlanmıştı… Seçilenler seçenleri temsil etmiyor… Kimi temsil ettikleri de bir sır değil…


Siz hiç kapitalizmi ağzına alan bir siyasetçi tanıdınız mı? Kapitalizmi yok sayarak bu dünyada bir şeyleri başarmak, şeylerin seyrini değiştirmek mümkün müdür? Yüz yüze geldiğimiz tüm sorunların, sosyal kötülüklerin (işsizlik, yoksulluk, açlık, sefalet, aşağılanma…), iklim krizinin ve ekolojik yıkımın (türlerin yok olması-ekosit) gerisinde insana, topuma, doğaya, canlıya düşman şu lânet olası kapitalizm yok mu?


Ne ile cebelleştiğini bilmek önemlidir denmiştir… Beş yılda bir sergilenen seçim oyunu, beş yıl süreyle kitleleri aldatmaya, oyalamaya imkân veriyor… Ve beş yıllar birbirini izliyor… Türkiye’de (askeri darbe dönemleri hariç) yaklaşık 80 yıldır bir ‘demokrasi oyunu’ oynanıyor… Gide gide şimdilerde dinci AKP’nin tek adam rejimine ulaşıldığına bakılırsa, ‘oyunun başarıyla oynandığını’ teslim etmek gerekir…


Artık hiçbir şey eskisi değil ve olmayacak… Müesses Nizamın muhalefetinin taşı yerinden oynatması mümkün değil. Olmayacak duaya âmin demenin de bir alemi yok… Zira, paradigmayı değiştirme zamanı gelip çattı… Artık yönetenleri değil, sistemi değiştirmenin gerekli olduğu bir zamandayız…


                        Recep Tayyip Erdoğan


Bir zamanlar köyün birinde yaşlı bir bakkal varmış. İşini bir çırak yardımıyla yürütürmüş… Köylüler “az helva veriyor” diye çırağı bakkala şikâyet ederlermiş, bakkal da çırağı değiştirirmiş, yeni çırağı da şikâyet ederlermiş, onu da değiştirirmiş, şikâyetler sürüp girermiş… Sonunda terazinin bozuk olduğu anlaşılmış, terazi değiştirilmiş ve şikayetler sonlanmış…


Kapitalizm varlığını büyümeye borçludur Şimdilerde artık yeteri kadar büyüyemiyor, ama büyürse de sosyal kötülükleri (açlığı, işsizliği, yoksulluğu, sefaleti, manevi yozlaşmayı…) derinleştiriyor; iklim krizini ve ekolojik yıkımı, ekositi (canlı türlerin yok olması) azdırıyor…


Aslında bu durum, ‘boşa koysan dolmaz, doluya koysan almaz’ halidir… İnsanlığın yüzleşmek zorunda olduğu kötülükler, sadece ekonomik kriz, finansal kriz, iklim krizi, ekolojik yıkım, sosyal kriz, politik ve jeopolitik, kriz, etik krizi… değil, bunların tamamı veya aynı anlama gelmek üzere bir uygarlık krizi… Daha da ötede şimdilerde antroposen (anthropocene) denilen bir ‘jeolojik çağ dönüşümü’ zamanı…


Geçerli eğilimler ve süreçler insanlığı ve uygarlığı hızla ‘geri dönüşü olmayan’ bir eşiğe doğru sürüklüyor ve bu durum oligarşik yağma ve talandan kaynaklanıyor… Dolayısıyla geçerli kapitalist üretim, tüketim ve yaşam tarzı dahilinde artık bir gelecek olmadığının bilinmesi gerekiyor… Bir taraftaki açlığa, yoksulluğa, çaresizliğe, doğa tahribatına (ekolojik yıkıma ve iklim krizi), diğer tarafta küresel oligarşinin şımarık üretimi ve tüketimi eşlik ediyor…


İşte yüz yüze geldiğimiz sürdürülemezlik tablosu bu temelli olumsuzluktan kaynaklanıyor. O halde emperyalist Batı’da (şimdierde Global Nord, diyorlar) üretimin ve tüketimin radikal olarak kısılması gerekiyor… Azgelişmiş Güney’deyse (ki ona da ‘Global South’ diyorlar) temel ihtiyaçlara cevap veren şeylerin üretiminin artırılması gerekiyor…


Kapitalizm dahilinde bir gelecek yok… Radikal olarak kapitalizmden çıkma perspektifine ve programına sahip olmayan hiçbir siyasi öznenin, hiçbir muhalefetin taşı yerinden oynatması mümkün değil… Velhasıl, vakitlice paradigmayı değiştirmek gerekiyor… Aksi halde geriye kurtarılacak bir şey kalmayacak…


Araç bozuksa tamir edilir, tamir edilebilir değilse yenisini üretilir… Fakat kapitalizm reforme edilebilir, insafa gelebilir bir sistem değildir… Esasen hiçbir üretim tarzı reforme edilemez… Her üretim tarzı belirli-verili bir mantığa göre işler ve mantığın dışına çıkınca da sistem olmaktan çıkar… Velhasıl ne ile cebelleştiğini bilmek önemlidir denecektir…


6 Mayıs 2024 Pazartesi

 

MEŞHUR KÖR AGOP MEYHANESİ

Yervant Şalvarcıoğlu

                      Yervant Şalvarcıoğlu


Kör Agop Restaurant, olarak da anılan Kör Agop'un Meyhanesi Kumkapı'da bulunuyor. Meyhanenin ünlü müdavimleri arasında ise; Hrant Dink, Mehmet Ali Birand ve gibi isimler bulunuyordu.

Ünlü şarkıcı Suavi'nin de "Agop'un Meyhanesi" adını taşıyan bir eseri var.


1938'DEN BU YANA KUMKAPI'DA

- Dedesi "Kör Agop"tan devraldığı meyhanesi işletmeye devam eden Daniel İnciyan mekanı şöyle anlatıyor;

                                   Süavi

Dedem Kör Agop 1938 yılında ilk meyhanesini açmadan önce babası ve dedesi gibi balıkçılık yapar, karaya her çıktığında soluğu meyhanede alırdı. Rakıya ve balığa düşkünlüğü ile tanınan Agop artık dışarda içki içmenin pahalı olması nedeiyle ilk meyhanesini Kumkapı sahilinde üç dört tane tahta masa ve taştan yaptığı soğuk su havuzuyla derme çatma bir şekilde açtı. O yıllarda buzdolabı olmadığı için tuttuğu balıkların yanına domatesini salatalığını ve illa ki rakısını havuzun içine atarak soğuturdu. Zaman içinde bu ufacık meyhane akşamcıların uğrak yeri olunca eşi Marta ile beraber daha büyük bir yere geçme ihtiyacı hissettiler. Adı bile olmayan bu ilk meyhanenin ardından yine Kumkapı sahilinde o zamanki iskele kazıklarının üzerindeki ikinci meyhanelerini kurdular.

                              Hrant Dink
Agop ve Marta 1938 yılından itibaren 43 yıl boyunca tam 16 farklı dükkanda her gece misafirlerini ağırladı. Yetmişli yılların sonunda ise kendi gibi meyhaneci olmasını istemediği için Fransa’daki akrabalarının yanına gönderdikleri oğlu Hayko’nun ani bir kararla geri dönmesiyle bütün aile meyhanede çalışmaya başladı. 1981 yılında Kumkapı’da bugünkü son yerine taşındı Kör Agop. Son adreslerine kadar çok dükkan değiştiren Agop’un en büyük hayali yüksek tavanlı ferah bir dükkandı. Kumkapı’daki eski Fransız gümrük binası o dönem Yordan ve Argiri’nin bakkal dükkanıydı. Agop, dükkanı onlardan satın alıp meyhaneye çevrdi ve bir Kumkapi yakın kültür mirası böylece iyice sağlamlaşmış oldu. Kör Agop ilerleyen yaşı ve rahatsızlığı nedeniyle meyhanenin sadece alt katının açılışını getirildiği tekerlekli sandalyesinde görebildi ve yıllarca hayalini kurduğu dükkanda bir kadeh rakı içemeden 1982 yılında hayata gözlerini yumdu.

69 yaşında bu dünyadan gittiğinde ardında hayalini kurduğu meyhanesini, ismini ve bir kültürü bıraktı dedem Kör Agop..

Kör Agop’un bir de vasiyeti vardı: mezarının başında saz çalınsın, rakı içilsin. Babasının kaybetmeden önce zaten işleri çoktan devralan oğlu Hayko bir gün babasının vasiyetini aynen yerine de getiriyor. Balıklı Ermeni Mezarlığındaki mezarın başında sazlar çalınıyor rakılar içiliyor Agop’un canına.

1978 yılından 1994 yılına kadar Hayko babasından aldığı bayrağı taşıyor. Babası gibi o da içkiye ve müziğe düşkün. O yıllara kadar plaktan dinlenilen müzik yerini Hayko’nun döneminde canlı sazlara bırakıyor ve Kumkapı’daki meyhane artık son şeklini alıyor.

1994 yılında Hayko’nun zamansız vefatının ardından bu sefer de görevi Agop, Marta ve Hayko’nun devam ettirdiği kültürle yoğrulmuş üçüncü kuşak devralıyor.

Meyhane bir kültür işi. Denizden çıkan balıkla şişedeki rakıyı sohbetinize katıp servis edersiniz. Marta’nın seksen sene once yaptığı balık çorbasını masaya koyar .

69 yaşında ölümünden sonra Kör Agop'un masalarından kimler geçmedi ki; Yaşar Kemal, Zeki Müren, İslam Çupi, Ali Şen, Müzeyyen Senar ilk akla gelen isimlerdi...

Ne diyordu Yaşar Kemal 'Deniz Küstü' romanında "Kör Agop, bu dünyaya şu pezevenklere salt balık pişirmeye, içki sunmaya gelmemiştir. O sohbete, sıcaklığa, dostluğa gelmiştir. Eğerkim dostluk yoksa, çekiver şu dünyanın kuyruğunu gitsin..."