26 Kasım 2017 Pazar





WİLLİAM SAROYAN’IN YÜREĞİ
Özgül Üstüner COŞKUN

 









Yıl 1964....
Bitlisli bir Ermeni , Yaşar Kemal , Ara Güler ve Fikret Otyamla ,
Bitlis' teki Ermenileri bulmak için yola düşer....
Amerika' nın Kaliforniya eyaletinden gelmiştir....
Niyeti ,
Ailesinin yaşadığı evi onarıp orada yaşamak ve ölmektir....
Fakat , hayalindeki şehirden çok faklıdır burası....
Bir tek Ermeni kalmamıştır bu şehirde....
Eğilip toprağı öper....
Yolda rastladığı herkese '' Memleketlim...'' der...
Şaşırmış bir çocuk gibi sağa sola koşturur...
Ağaca, taşa , toprağa, hayvanlara sarılır....
Ara Güler' in şöyle bir sözü vardır...
''Hayat , küçük insanların hikayesidir...
İngiltere Kraliçesinin hayatı bi halt değildir....'''
Bitlis' in sokaklarında koşturan,
Edebiyatta Yalınlığın Dehası Koca Bıyıklı Ermeni' nin adı ,
William Saroyan' dır....
Saroyanlar kuşaklar boyu Bitlis' te yaşamışlardır....
Ancak , 20.yüzyılın başında büyükbaba Minas , Anadolu' daki durumu ve olacakları sezerek genç eşi Lusintak' a çocukları da alıp Amerika' ya göç etmelerini söyler....
Saroyan , Amerika' da bir yetimhaneye bırakılır ....Üç yıl boyunca burada kalır....
Sekiz yaşında tekrar ailesine kavuştuğunda Bitlis kültürüyle büyütülür....
Aile terketmek zorunda kaldıkları memleket hikayelerinden yana acılıdır...
Yemeğinden türküsüne , ağacından dalına kadar koparıldığı toprakların herşeyini bilmektedir....Ermenicesine karışan Kürtçe Türkçe kelimeler , onun nereye ait olduğunu ispatlama kaygısı taşımaktadır....
Anneannesi sürekli olarak ,
Kürtçe' nin kalbin dili olduğunu ifade etmektedir....
Türkçe' nin müzik olduğunu....Bir şarap deresi gibi aktığını....
Ama ,
Ermenice ya Ermenice ,
Ermenice , Acı' nın dilidir....
Ölümü tatmış insanların dili....
O yüzden Ermenice ' de nefretin ve acının yükü vardır....
Nefretsiz ama yüklü acılarla ve özlemlerle geldi Bitlis' e William Saroyan....
Aradıklarını bulamadı....
Eski , kesilmiş taşlardan evler yoktu mesela....
Tepesi çanlı kuleleriyle kiliseler....
Kentteki dört Ermeni Mezarlığı....
Hiçbiri yoktu....
Babasının olduğunu tahmin ettiği evi bulduğunda, evin yıkılmış duvarları arasında diz çöktü....Sessiz sessiz ağladı....
Kin duymadı....
Öfke beslemedi....
The Time of Your Life oyunuyla hem Politzer hem de sinema uyarlamasıyla Oscar kazanmış Koca bıyıklı Bitlisli Ermeni ,
Vasiyetinde Bitlis' te gömülmeyi istedi....
Ama , 1980 'in cunta koşullarında bu mümkün değildi....
Yaşamı boyunca ,
Rüyalarının denizi olan Van Gölü kıyısında eğilip su içmeyi hayal eden Saroyan ölmeden önce bu dileğini gerçekleştirdi....
Bir de büyükannelerinin anlattiklarıyla efsaneleşen Bitlis yakınındaki Sapkor Çeşmesi' nde dakikalarca o suyun başında kaldı....
Evet Dostlar ,
Öykülerimizde kimsenin katledilmesine gerek yok....
Böyle derin özlemler duymak için....
Bir ömrü , bir toprağın kokusuyla geçirebilmek için....
Katışıksız öz bir sevgi yeterlidir...
Bazen belleğiniz gider görünse de ,
Hayatı geriye sarıp yaşamaya mecbur edilir....
Çünkü ,
Yüreğiniz koparıldığınız topraklarda kalmıştır....

11 Kasım 2017 Cumartesi






MİLENA*
Hasan Gürkan

*Gece Kitaplığı yayınevi,Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız,kitabımdan

Odaya ayın şavkı vuruyor. Milena ayakta sırtı bana dönük, yüzünü görmüyorum. Duvarın dibindeki tek kişilik yatak,  üzeri kitaplar ve notlarla dolu ahşap çalışma masası,  pencere,  yakın ve uzak evlerin kiremit çatıları,  her şey bir düş dünyası. Sessizlik. Ay ışığıyla birlikte odanın her yanına,  her şeye sinmiş kışkırtıcı,  mutlak bir sessizlik.  Sırtı bana dönük, ellerinin hareketinden düğmelerini çözdüğünü hissediyorum. Elbisesi belli belirsiz bir kumaş hışırtısıyla ayaklarının dibine yığılıyor. Uzun boynu,  çıplak sırtı,  sutyeninin askıları,  kalçası,  sonra yere dişilik güveniyle basan mevzun bacakları. Heyecandan boğazım kuruyor.  Milena diri memeleriyle yatağa giyinik uzanmış adama sokuluyor. “Ne kadar güzelsin! “ diyen erkeğin sesi başka, uzak ve telaşsız bir dünyada. Şiddetin yutulmayı beklediği azgın sulardan eser yok.  Nefesimi tutmuş, öfkeden çıldırmış bir Milena seyrediyorum. Dişiliği zapt edilmez bir isyan gibi ayakta. Sevdanın sağır göğsünü döven yumrukları ve mızmızlığa yabancı gözyaşlarıyla Milena beni sevişmeye çağırıyor. Hazdan ve acıdan titriyorum. Memelerini yırtan kırık vazo,  taze yara ve kan dudaklarıma bulaşıyor. Damarlarımda alevlenen kasıklarının teri dolaşıyor.  Hiçbir kadın benim gövdeme böyle tepeden tırnağa şehvet olarak tırmanmadı. 

 Benim sevdiğim kadınlar Milena, evcilleştirilmiş kibar bir şiddetin kölesiydiler. Etimi yıllardır kavuran çöl,  sana dokundukça yemyeşil bir vahaya koşuyor.  Solgun kilim,  yalansız gümüş,  nadide bir hüzün çiçeği. Esir yüzünü zindanda gördüm. Kollarını nümayişsiz bir şefkatle kızına dolamıştı. Vakarı karşısında, bir ucu ölüme uzanan koridor, utancından elleriyle yüzünü kapatmıştı.  Kederleri şirketlerin bordrolarına tescilli kadınlar, geçmişlerini kendilerinden gizliyorlar. Yamandıkları,  yirmi dört saatlerine yağ lekesi gibi yayılan her günleri,  ayaklarına dolanıyor.

Sevişecek olurduk. Meşguliyetleri yüzünden pestili çıkmış aşk gecelerine serdikleri sarsak çarşaflardan utanırdım. Hayvanlarımı iğdiş edecekler diye ödüm kopardı. Hepsini ne güzel sevdiğim kadınlar uğruna terimi usanmadan bucak bucak kaçtıkları çıplak ayaklarına,  kalçalarına,  jilet değmemiş tüylerine sürdüm. Layık olmadıkları iklimlerin rüzgârlarını doladım saçlarına. Koltukaltlarını öpmek için, incinmiş erkekliğimi ölü bir yılan gibi kasıklarına serdim. Onlar şiddetinden ürktükleri ihtirasımı,  hep hayvani bir açlık olarak okuyorlardı. Çünkü onların gövdelerini ayaklandıran hayvanları hiç olmamıştı. Şimdi Milena,  senin hayvanların benim ormanlarımda geziniyor. Aşk bütün hücrelerimde öleceğim orgazmların müjdecisi. Şimdi senin tahripkâr şiddetinin... Ne güzel şiddetinin! Sana rastlayıncaya kadar gövdemi uyduruk adreslere sürmüşüm. 

  Düşlerimin müsveddesi sığ,  şiirsiz haritalara... Ay ışığı vurmuş odadaki isyanı kaybetmemek için,  yaralı memelerine kilitlenmiş gözlerimi oydum. İki kanlı haykırış fırlattım karanlığa. Sen koynuma sokulduğunda Prag hiç duyulmamış,  belki de hiç yazılmamış bir şiir içindeydi. Yatağa sere serpe uzanmıştın.  Mağaranda karşı durulmaz davetler tomurcuklanıyordu.  Orada kaybolup yok olmak istiyorum.  Gazetede okudum.  Bavyera maden işçileri ayaklanmış. Sevdiğim kadınlara duyduğum açlık,  senin yaşlı Yahudi’nin polis copuyla parçalanmış yüzünü okşayan ellerinde sönüyor. Yüzün kir içinde, gözlerin öfkeden çakmak çakmak. Sana yakın olabilmek için atlı polislerin nalları arasında,  senin yere saçılan notlarını topluyorum. Ölüm,  göğsünden süngülenen madenci çocuğun çığlığı Milena.

 Gözlerim yanıyor.  Saatlerdir hıyar turşusuyla votka içilen bir meyhanedeyim.  Kendimi uyuşturamıyorum. Gövdem durmadan erişemediğim düşlerime ayılıyor. Gece yalnız. Ay ışığı odamda. Prag’da mıyım, İstanbul’da mıyım bilemiyorum.  Rüyadayım sanki. Sahilde yanımda uzanan insansız sarışının ayakları,  birden senin biçimli ayakların oluyor. Bileklerinde daha küçük bir kızken koparıp babanın suratına fırlattığın zincirin yaraları kabuk bağlamış. Yaralarını öpüyorum,  dudaklarım kanıyor.  Yalanlarımdan kurtulsam düşlerim kaybolacak. Bana koyunlarını açan sevgililerime sevinçler,  hazlar,  kahırlar,  hüzünler taşıyamayacağım .

Neden kadınlar senin ellerinle dokunamıyorlar Milena? Geçen gün küçük memeli esmer bir kızla seviştim.  Gövdesinin karmakarışık yollarında bir hazzın ayak izleri çıkıyordu önüme,  bir pişmanlığın aptal şaşkın suratı. Sen morfinden sızmıştın. Franz’ın mezarı üzerinde yatıyordun.  Yalnız servilerin boy verdiği yatağı terk ettim. Seninle daha önce gittiğimiz o meyhaneye koştum. Orada her hangi bir kadına,  her hangi biri olmasın diye “Bana yakışıyorsun!“ dedim.  Duymazdan geldi,  içkisini yudumlamaya devam etti.

”Karafatmalardan biri olma!” diye yalvardım.  Dinlemedi. Çığlığım kalabalığın kirli sularında kayboldu.Dişiliğin bana yakıştığı için seviyorum seni. Franz’ın mezarı başında Milena olup yüzüne eğiliyorum. Gözkapaklarını öpüyorum. Gözlerin sonsuz uykulara dalıyor. Herkes kimliklerini ait oldukları mekânlara yazdırmıştı. Rengârenk balonlar,  bayram macunları,  kır çiçekleri,  şiirler,  sıcak yaz günlerinin sulanmış toprak kokusu,  sevinçli bir oyun,  hoş bir şaka olarak hasret kaldığım hayatı bilmiyorlardı. Ben kimliğimi,  kendi gövdeme zarif bir intihar saldırısı olarak uzanan kendi yamacıma yazmıştım.  Seni Milena, şimdi şurada görmesem,  şimdi şurada herkesin gözü önünde sana sarılmasam ölürüm. Ortalama duyarlılıklar kolay kışkırtılıyor. Bir adresim yok diye,  kendimi herkese acındırıyorum. N’olur sen adresim olma! Gece yarıları çevirdiğim telefonlardaki sesim bana yabancı.  Tökezleyip kapaklanmamak için alkole,  şiire,  şarkılara,  kitaplara siperleniyorum. Yakınlarıma kendim bile inanmadığım yalanlar uyduruyorum.  El içine çıkarken kendime başkalarına bakarak çeki düzen vermeliymişim. Öyle lap diye olmazmış. Siktirsinler. Artık yoruldum. Kendime tırmanırken bacaklarım titriyor.  Şuraya “yalnızlığımı seviyorum!“ gibi dangalakça bir şey yazsam herkes beğenecek.  Yalnızlığı içimde vehmettiğim “zenginliklere” yaslayarak sırtlayamaz oldum.  Dayanaklarım birer birer cüzamlı bir uzuv gibi çürüyor. Çok geç olmadan senin morfinle uyuşmuş dudaklarından öpmek istiyorum; sevdiğim ve seveceğim bütün kadınlarla birlikte.  Artık adını yılardır ucuz bahanelere rehin bıraktığım coğrafyadayım. Mazeret köprülerini yaktım. Özenle yıkandım,  senin sevdiğin kokuyu süründüm.

Gel,  yanıma uzan. Bedenlerimize ukala bir fazlalık olarak yapışmış aklımızı boğalım önce. İçelim,  bir ayin gibi sevişerek sarhoş olalım. Bizi kuşatan duvarları yerle bir edecek edepsizliklere,  doyumlara koşalım.  Gece bitiyor. Ben gene ve hâlâ biletsizim. Prag sisler içinde. Gardan yolcusuz trenlerin sirenleri geliyor. Ruhu ve kalemi erkek güzeli bir adam,  boynuna hasretin kör umuda bulanmış fermanını asmış, kızını ve seni getirecek trenleri bekliyor. Ben çatı katında, sebepsiz hüzünler içindeyim

5 Kasım 2017 Pazar







İlhan Erdost'un kızı Alaz, hiç görmediği babasını anlattı: Hayali bile mis kokuyor
T24 05.11.2017

"Tanımadan özler babasız büyüyen çocuklar babalarını"


 
12 Eylül 1980 darbesinin ardından ağabeyi Muzaffer Erdost ile gözaltına alınarak Mamak Askeri Cezaevi’nde dövülerek öldürülen yayıncı İlhan Erdost’un kızı Alaz Erdost, katledilmesinden 37 yıl sonra hiç tanımadığı babasını anlattı: Babamı kalın kara bıyıklarından, gülen gözlerinden öpüyorum. En azından hayal ediyorum. Hayali bile mis kokuyor.
Alaz Erdost, babası 7 Kasım 1980’de öldürüldüğünde henüz 6 aylıktı, ablası Türküler ise 2,5 yaşında. İki kardeş babalarını tanımadan büyüdüler. Amcaları Muzaffer Erdost onlara hem amca hem baba oldu.

"Sabah kızlarımı öpmeden çıktım, dövmeyin" 
Sol ve Onur yayınları aracılığıyla sol ve sosyalist klasikleri Türkçe’ye kazandıran İlhan Erdost ve ağabeyi Muzaffer Erdost, 12 Eylül darbesinin hemen ardından gözaltına alınarak Mamak Cezaevi’ne götürüldüler. Gözaltı nedenleri, kendi yayınları olan ve hakkında hiçbir kısıtlama kararı olmayan Engels’in “Doğanın Diyalektiği” adlı kitaptı.
Gözaltına alınıp götürüldükleri Mamak Askeri Cezaevi’nde bir bloktan öbür bloğa nakilleri sırasında, özel görevlendirilmiş 4 er tarafından, özel getirilmiş araç içinde “onların anasını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım” talimatı ile dövülerek öldürüldüler. İlhan Erdost kendisini dövenlere, “Sabah kızlarımı öpmeden çıktım, dövmeyin” dedi ama emir “yukarıdan” gelmişti. Ağabeyinin gözleri önünde dövülerek öldürüldü. Kendisi de öldüresiye dövülen Muzaffer Erdost, kardeşinin öldürülmesinden sonra adını Muzaffer İlhan Erdost olarak değiştirdi, her 7 Kasım’da Sol ve Onur yayınlarının kitaplarını yüzde 50 indirimle okurlarıyla buluşturdu.



                           Erdost’un ailesi mezarı başında.
37 yıl sonra 7 Kasım’da da İlhan’la buluşacak ailesi, dostları…

Alaz Erdost, 12 Eylül darbesinin mimarı Kenan Evren’in ölümünün ardından, “Babamın küçük bahçesinden çiçekler fışkırırken, onun mezarı olmayacak. Kanla dolu yattığı yerde çiçekler açmayacak. Ziyarete gelenlere çikolata dağıtılmayacak, çünkü giden olmayacak. Ve o hiç bir zaman ‘kendi mezarında kendi açan bir gül’ olmayacak asla. Bu da bana yeter” ifadelerini kullanmıştı.
Alaz Erdost’la babası öldürülen bir çocuğun neler hissettiğini, babasız büyümeyi, Erdost ailesini, yakınlarını siyasi cinayetlerde kaybeden ailelerin oluşturdukları Toplumsal Bellek Platformu’nu, bugün de devam eden ölümleri, katliamları konuşan halagazeteciyiz.net’ten Sultan Özer’in söyleşisi şöyle:

Baban katledildiğinde henüz 6 aylık bir bebektin ve babasız büyüdün. İlk ne zaman öğrendin babasızlığı, neler hissettin?

Aslında babasızlık diye bir şey yok benim için. Çünkü babamla hiç beraber olamadım. Onu ailemden dinledim, kitaplardan okudum, fotoğraflardan tanıdım, türkülerden dinledim. Bir akşam Arat Dink’le beraberdik. O diyor ki ‘ben daha şanslıyım, babamı tanıdım.’ Ben diyorum ki ‘ben daha şanslıyım, babamı hiç tanımadığım için. Böylece yokluğu daha az acıtıyor.’ Aslında öyle değil tabi. Ben Hrant Dink’e yandığım kadar babama yanıyorum. Babamı özlediğim kadar Hrant Dink’i anıyorum. Ben doğdum babam vardı, büyüdüm babam anlatıldı. Babam her yerde benimle. Tanımadan seviyorum. Tanıyıp kızı olduğum için gurur duyuyorum.

Babanın öldürüldüğünü öğrendiğinde neler yaşadın?

Babamla ilgili bir şeyler anlatırken şunun sıkıntısını yaşıyorum. Onunla bir anım yok, ona dair anılarım da çok az. Bu yüzden anlattıklarım da hep aynı oluyor. Bundan utanıyorum. Ben babamın trafik kazasında öldüğünü zannediyordum, öyle demişlerdi bana. Okumayı sökmüştüm. Evimiz sobalıydı. Soba yanıyordu. Demek ki kıştı. Annemle teyzem battaniye altında koltukta oturuyorlardı. Orta sehpada bir dergi duruyordu. Belki de annemler onu bilerek orada bırakmışlardı bilemiyorum. Kapağında babamın kocaman fotoğrafı vardı. Altında da “İşkencede öldürülen yayıncı İlhan Erdost” yazıyordu. Yüksek sesle okudum. Annemlere baktım, ağlıyorlardı. Battaniye de gizleyemiyordu. Sonra çok soru sorduğumu hatırlıyorum. Ertesi gün okula gittiğimde arkadaşlarıma yalan söylemişim gibi hissetmiştim bir de. Çünkü başka türlü anlatmıştım hikayeyi onlara. Çok utandığımı hatırlıyorum bu yüzden. Utanmak bize doğuştan nasip olmuş.

Babanı ya da babasızlığı nasıl anlatırsın? Babasız büyüyen bir çocuk neler hisseder?

Biz ablamla çok şanslıydık. Kocaman bir aileydik- ki hâlâ öyleyiz çok şükür ki- babasız büyümek gibi bir hissi hiçbir zaman yaşamadık. Amcam, dayım babamızdı. Ama aile ne kadar büyükse yarası da o kadar büyük oluyor. Hep çok gülünen gecelerin sonu ağlamakla bitti. Anılar babamla başladı, türküler babamla devam etti. Kuzenlerim yanımızda babalarına baba demediler. Annemi balık sevmez diye bildim yıllarca. Meğer babam çok severmiş o yüzden yemezmiş. Babamın terlikleri, traş bıçağı, diş fırçası, dolapta kazakları, çekmecede çorapları sanki bizimle hâlâ yaşıyormuş gibi senelerce evde durdu.
Sanıyorum ne kadar bizi korumaya çalışsalar da hüznü bizden uzak tutamadılar. Annemin ağlamadığı bir gün hatırlamam ben çocukluğumdan. “Hasretinle Yandı Gönlüm’ü” ağlamadan dinleyemem örneğin. Tanımadan özler babasız büyüyen çocuklar babalarını.


İlhan Erdost öldürüldüğünde kızı Türküler 2,5 yaşındaydı.

Ablanın babanla fotoğrafı var ama senin yok. Ne düşündün? 

İşte ben buna çok üzülüyorum. O kadar üzülüyorum ki dönüp beraber bir fotoğrafımızın olması için bir çok şey verebilirim. Ben bu hayatta en çok ablamı severim. Her şeyin en güzeli onun olsun isterim. Ama bir tek bu yüzden onu kıskanıyorum. Bir zaman Cumhuriyet Gazetesi bir röportaj yaptığında bizimle, bunu söylemiştim. Ablamla olan bir fotoğrafına beni koymuşlar, bana hediye etmişlerdi. Çok severim o fotoğrafı ben, gerçekmiş gibi severim.

Türküler ile birbirinize çok yakınsınız, babasızlığı konuşuyor muydunuz?

Biz kuzenimizi kaybettik, 4 sene oluyor. Barışta kuzenimiz babamı tanımıştı, çok da iyiymiş ilişkileri anlatıyordu hep. Bir keresinde ablama ‘senin baban benim babam, benim babam senin baban aslında’ demiş. Çünkü babamla o kadar yakınlarmış ki babası gibi görürmüş. Biz de amcamızı öyle gördük. Babam gitti, amcam kaldı. Barışta gitti, biz kaldık. Birbirimizde onlara dair bir şeyler bulup mutlu oluyoruz. Türküler’e bakarsanız babamı görürsünüz bence. Gülüşü benzer, saçının kıvırcığı benzer. Bazı hareketleri benziyormuş, annem öyle diyor. Amcamın da sesi benziyor. Bir de yazısı.

Bugün de çocuklar babasız, anneler evlatsız, eşsiz bırakılıyor. Ölümler durmuyor. Bu tür haberleri de yakından takip ediyorsun? Özellikle siyasi cinayetleri, faili meçhulleri…Neler düşünüyorsun?

Bazen hiçbir şeyin farkında olmayan bir insan olmak istiyorum. Okumayan, sorgulamayan.  Çevremiz o insanlarla dolu. Bu 12 Eylül’ün bir sonucudur elbette. Ama öyle olamıyor. Biz bu acının içine doğduk. Her ölüm bana yara. Her ölüm bana gözyaşı. Bunun başka bir tarafı da var tabi. Zaten ölümlerin içine doğduk derken bir gerçekten bahsediyorum. Benim en yakın arkadaşlarımın babalarını öldürmüşler. Onlar benim, babalarımız öldürülmeden önce arkadaşlarım olmuşlar zaten. Çünkü babalarımız arkadaşmış. Bize düşen bu ölümleri durdurmak için elimizden ne geliyorsa yapmak. Önüne geçemediklerimizin de, geride bıraktıklarına merhem olmak.

Annen, ablan ve sen her anmada yanyanasınız? Bununla ilgili ne dersin?

İyi ki yanyanayız. Hiç ayrılmayalım. Bunu sağlayan annemdir. Annemin birleştirici gücüdür. Sevgisidir. Özverisidir.

Annenin ağlayarak saçını boyattığı bir anı var. Neydi o anlatır mısın?

Babam öldürüldüğünde ben 6 aylıkmışım. Beni büyütecek gücü kalmamış annemin üzüntüden. Teyzem bize taşınmış, bana bakmış. Beni büyüten teyzemdir. Babamın acısı bizim bütün ailede her yerdeydi. Annem saçlarını boyatmaz, kendine hiç bakmazdı. Çok zayıftı. Babamın kazaklarını ve paltolarını giyerdi. Ablamın okulda veli toplantısı olmuş. Ablam annemden utandığı için, okula annemin gitmesini istememişti. O güne kadar annem gibi teyzem de anneannem de saçlarını boyatmayı bırakmışlardı. O akşam birbirlerinin saçlarını boyadılar. Ağlaya ağlaya. Ertesi gün de annem gitti ablamın veli toplantısına.

Babanın annenle türkü söylediği bir ses kaydı var. Dinledin mi? Neler hissettin?

Hiç dinlemez miyim? Kasetleri bulduğum günden beri sürekli onları dinliyorum. Arkadaşlarıma dinletiyorum. Babamlar en yakın arkadaşlarıyla biraraya geldiklerinde seslerini kaydetmişler. Metin Demirtaş, Vahap Erdoğdu, Seyhan Erdoğdu, annem rakı içip türkü söylüyorlar. Metin amca şiirler okuyor. Babam türkülerin sözlerini karıştırıyor, annem babama kızıyor. O kadar güzeller ki. Oradayım sanki. Babamla kadeh tokuşturuyorum sanki. Babamın sesini biliyorum ben o kasetler sayesinde. Amcama benziyormuş. Demiştim ya.

Erdost ailesi olarak, babalarını, yakınlarını siyasal cinayetlerde kaybeden ailelerle Toplumsal Bellek Platformu’nu kurdunuz. Neden ihtiyaç duydunuz böyle bir platforma?

Zaten biz çoğumuz biraradaydık. Çünkü zaten babalarımız da yaşarken beraberlerdi, o yüzden çocukluğumuzdan tanıyorduk birbirimizi. Ya da aynı şekilde öldürülmüşlerdi, ilk gidenin çocuğu- kardeşi, yeni gideninkine desteğe gitti. Acısını acısı bildi. Ya da zaten dava dosyalarımız ortaktı. Dosyalarımızdaki isimler aynıydı. Yaşadıklarımız birdi. Beraber çok güzel olduk. Çok destek olduk, çok güçlendik.


                                  Muzaffer Erdost.

Platform neler yapıyor?

Platform Sabahattin Ali’den başlayıp Hrant Dink’e uzanan süreçte, yakınlarını devlet eliyle ya da devlet ihmaliyle kaybetmiş ailelerin biraraya gelmesinden oluştu. Biz bu geniş ailemizin hiç büyümesini istemedik ama giderek büyüyor ne yazık. Meclise gittik biz birden çok kez. Bir faili meçhuller komisyonu kurulmasını istedik. Zamandan bağımsız, yetkisi sınırsız olsun, gerçekleri ortaya çıkartsın istedik. Kah kendimizle dalga geçtik bu romantik isteklerimiz yüzünden, kah sarıldık, kah çok güldük. Devam eden dosyalarımızın peşinden beraber koştuk. Zamanaşımı kararlarını beraber aldık, zamanın aşmadığının kanıtı olduk. Kardeş olduk biz. Hala da öyleyiz. Yeni bir acıda koşarak gideriz, el tutarız. Belki bir işe yararız diye. Kayıplarımızın ölüm yıldönümlerinde, anmalarında, beraberiz. Elimizden ne gelirse yapmaya hazırız.

Babanı senden kopartan 12 Eylül darbecileri, darbe ortamını yaratanlardı. Bugün de Türkiye bir darbe girişimini atlattı! Bu konuda ne düşünüyorsun?

Darbenin her türlüsüne ne olursa olsun karşıyım elbette. Darbe karşıtı olan herkesin de her darbeye aynı şekilde yaklaşmasını dilerim. 12 Eylül’den hesap sorulmasının önünü açmış gibi yapıp, 28 Şubat’la hesaplaşmak olmaz. Darbeyse, hesabı sorulsun. Hepsinin.

Darbe olmasa da 12 Eylül darbesini bile aşan oranda baskılar, 5 kez uzatılan OHAL, işten atılanlar, cezaevlerine doldurulanlar… Yine karanlık bir tablo… Bugünü 12 Eylül ile kıyaslayabilir miyiz? Ne söylersin?

Bir hukuksuzluğun içinde hayatta kalmaya çalışıyoruz. Onuru için aç kalıyor, doğruyu söylemekten vazgeçmediğimiz için özgürlüğümüzden oluyoruz. Ama yine de biz hukuk diyoruz. Adalet diyoruz. Çünkü başkaca bildiğimiz bir yol yok.

Kenan Evren yargılandı, ceza aldı ama cezası uygulanmadı, kısa süre sonra da öldü? Ölümünü duyduğunda ne hissettin?

Sürekli şunu söylüyorum. Bizim tek bir dileğimiz gerçek oldu hayatta. “Kenan Evren ölmesin”. Ama biz istedik ki ölmesin de yargılansın. Kenan Evren’in yargılanması için Geçici 15. Madde'nin kalkması gerekiyordu. Bu 12 Eylül referandumu ile olanaklı hale geldi. Kalktı, biz ve bizim gibi aileler suç duyurusunda bulundular. Yargılama başladı. Karar çıktı, uygulanmadı. Kenan Evren öldü. Devlet töreni ve apoletleriyle gömüldü. Geçen sene de bize zamanaşımı kararı geldi.
Zaten aslında babamın davası zamanaşımına uğramış. Geçici 15. Maddenin kalkması da, bizim dava açmamız da gereksizmiş. Matematiksel olarak mümkün değilmiş zaten onları suçlu kılmak. Lütfen dilek dilemeyelim. Kenan ölmesin dedik dedik öldürmedik. 100 yaşına kadar yaşadı. Yaşamak denirse tabi ona.
Kenan Evren öldü. Yattığı yere giden yok. Babamın küçük bahçesi çiçekler içerisinde.  Amcam babama bir mektup yazmış; ‘Aralık kalan gözlerinden öpüyorum kardeşim’ demiş. Bu hayatta kardeş sevgisi ne demek tatmış bir insan olarak söylüyorum ki, bir insanın bu cümleyi yazması kadar acı çok az şey vardır. Sebebi olanlara ah ediyorum. Babamı ise kalın kara bıyıklarından, gülen gözlerinden öpüyorum. En azından hayal ediyorum. Hayali bile mis kokuyor.