FERZAN ÖZPETEK’LE
HAYAT,AŞK,SANAT VE IRKÇILIK ÜZERİNE
Şebnem Soral Teber
T24-25.11.15
Ferzan Özpetek: Ben bazen
kaybettiklerimin yüz ifadelerini buluyorum aynaya baktığımda, hareketlerini
taklit ettiğimi fark ediyorum. Özlemekle ve acıyla kendimize göre başa
çıkıyoruz demek ki, “öldü” demek yerine “gitti” demek gibi..
Filmleri başlangıçtan itibaren
düzeni değiştirecek kadar cesurdu. İlk kitabı İstanbul Kırmızısı’ndan sonra Sen Benim Hayatımsın’la bunun edebiyat hayatı için de geçerli olacağı tescillendi. Bu sohbetin
anahtar cümleleri de kendisi tarafından böylece belirlendi: “Dürüst ol, hayatın
tadını çıkar, yaşadığın her şeyin arkasında cesaretle dur!” Sohbeti başlatan
kişi olarak büyük keyif aldım ve aynısını sana da dileyerek sahneyi Ferzan
Özpetek’e bırakıyorum sevgili okur…
“Omzunda bir
çanta, apartmanın merdivenlerinden koşarak çıkan bir genç geliyor aklıma. Neyi
varsa o çantanın içinde. İşte o genç, benim.” İtalya’daki hayatınızı bu
sözlerle anlatmaya başlıyorsunuz romanda. Bir önceki kitapta sizi İstanbul’da
bırakmıştık, nasıl oldu Roma’ya gidişiniz?
Ben sinema okumak istiyordum.
O zamanlar İtalyan, Fransız ve Amerikan sinemasının yanında en çok Türk
sinemasına meraklıydım. Özellikle geçmişte yapılan Türk filmlerine büyük
hayranlığım vardı. Önce Amerika’ya başvurdum, Los Angeles’a gidip sinema
okuyacaktım. Ama ondan önce aslında “Ya, ben neden İtalya’ya gitmiyorum,” diye
soruyordum kendime. Çünkü Halide Teyze ve annem sürekli İtalya’ya giderlerdi.
Halide Teyze bir akşam yemeğinde İtalya’nın çok güzel bir ülke olduğundan
uzunca bahsetmiş ve ben de çok etkilenmiştim. “Kendine has bir havası var,
ışığı da çok güzel…” diye konuşuyorlarken ben gitmeyi düşünmeye başlamıştım
aslında. İtalyan yönetmenleri de çok beğeniyordum. Ve böylece karar verip
İtalya’ya gittim.
Önce babam çok karşı geldi.
“İtalyanca hiçbir işe yaramayacak bir lisan. Amerika varken, bir dünya ustası
varken İtalya’da ne işin var,”dedi ancak ben deneyeceğimi söyledim. Fakat
gittiğimde 3-4 yılım babam tarafından karşılandı diyebilirim. Bana iyi bir
aylık gönderiyordu.
Tanıdığınız ve karşınıza çıkan
insanlar hayatınız için çok önemli; onlarla kurduğunuz yollar, onların size
verdiği ve sizin onlara verdikleriniz. Benim hayatım da hep “insanlar”la
yürüdü, onların verdikleri ve benim onlara kattıklarımla yürüdü. Bu yüzden de
söz ettiğiniz o cümlenin gerçekleştiği günü ben çok iyi hatırlıyorum. Çünkü
karşılaştığım o kişiyle iki-üç kez görüştük, bir beraberliğimiz oldu. Sadece
hafta sonu onunla kalacağımı düşünürken 38 yıldır aynı binada oturuyorum ben.
Sen Benim Hayatımsın, Ferzan Özpetek, Can Yayınları
Halin ve gazhanenin olduğu, her zaman karışık olan o
mahalle sonra benim Cahil Periler’imle çok meşhur bir mahalle oldu,
fiyatlar arttı. Oyuncular ve tanıdık pek çok insan gelip orada oturmaya
başladı, hâlâ öyle. Ama biraz aşırıya kaçıldı çünkü artık her tarafta pub’lar
ve restoranlar var, hayat sabaha kadar sürüyor. O yanı biraz kötü tabii ama bir
türlü ayrılamadım oradan. Hatta Bir Ömür Yetmez filmimi de o evde
çektim, bırakamadım o mahalleyi.
Peki,
sahiplendiğiniz, ait hissettiğiniz her şeyde böyle misiniz? Peşini bırakmayan
biri...
Evet, öyleyim. Bir de şu var: İki
romanda da bahsettiğim şeylerin ana merkezlerinde oturmak benim çok hoşuma
giden bir şeydi. Aslında bana tam da Collesium’un karşısında bir daire
göstermişlerdi, evi değiştirecektim neredeyse. Ama tam karar aşamasındayken
Valleria Golera diye bir arkadaşımla görüştüm, kız ev arıyordu. “Ferzan, ne
olur ben alayım burayı” dedi, ben de kabul ettim. Ve sonuç olarak ben o evden
yine ayrılamadım. Bazen evime dünya çapında meşhur insanlar geliyorlar. Biraz
şaşırıyorlar bazen. Gerçi buradaki, yani Kuledibi’ndeki evimde de aynı şeyler
oluyor: Önce merdivenleri çıkarken şaşkınlıkla etrafa bakıyorlar, sonra eve
giriyor ve yine şaşırıyorlar, “Bu mahallede böyle ev olur mu?! Ne kadar güzel…”
diyerek. Bence onlar da benim hissettiğim sıcaklığı hissediyorlar ki o da beni
çok besleyen bir şey.
Hayatınıza
giren insanlar için de bu bırakamayış geçerli mi?
Kesinlikle! Mesela benim bütün eski
sevgililerim hâlâ hayatımdadır. Şuna inanıyorum: Özellikle belli bir yaştan,
zamandan sonra hayatından insan çıkarmayacaksın! Tam tersi, insan katacaksın.
Örneğin bir adam ve kadın evleniyorlar. Süresi önemli değil ama uzun yıllar bir
arada kalıyor ve birbirleri için pek çok şeye katlanıyorlar. Gece kusmaları
oluyor, ateşlenmeler oluyor, büyük sevinçler oluyor, cinselliğin en doruk
noktası yaşanıyor, dargınlıklar oluyor… Bütün bunlar oluyor. Ama o insanlar bir
gün birbirlerinden sıkılıyorlar ve içlerinden biri, bir başkasına âşık olup
diğerini bir daha görmüyor. Bu bana tuhaf ve doğaya karşı gibi geliyor. Onu
nasıl olur da bir daha hiç görmezsin? Hayatında dursun o insan, bir dostluğun
olsun. Çünkü bunlar, her ilişkiyi besleyebilecek şeylerdir; en büyük
aşklar ve en büyük dostluklar. En azından ben böyle hareket ediyorum.
Bu
sahiplenme dürtüsüne karşı çıkarak, çok sevdiğiniz İstanbul’u terk edip başka
bir ülkenin insanı olmak kolay mıydı?
İlk zamanlar gerçekten zordu ama şu
an İstanbul o kadar değişti ki… Mesela Kalamış, ben orada doğdum ve 17 yaşıma
kadar da orada yaşadım. Ben 6-7 yaşındayken boynuma havlu alıp mayoyla denize
giderdim. Ve o yaşlarımdayken Kalamış’taki tren hâlâ çalışıyordu. Şimdi kaç
kişi biliyor ya da hatırlıyor ki orada bir tren yolu vardı, askeri bir trendi
ve çalışıyordu? Sonra kapatıldı ve çocukluğumun yarısı o rayların üzerinde
oynayarak geçti. Bahçe içinde evler vardı. Bunlar da önemli değil belki ama
Kalamış’ta ipucu bile bırakmadılar artık, eski Kalamış’la alakalı en ufak bir
ipucu yok. Dolayısıyla ben burada da olsam çocukluğumun özlemini çekeceğim.
Kısacası ben zaten sürekli özlem duygusu içinde biriyim. Bu hem çok zor hem de
bana bir yaratıcılık bahşettiğine inanıyorum. Hem yazarken hem de düşünürken…
Yazarlık
nasıl başladı Ferzan Bey? Aslında sizin gibi senaryolar yazan biri için çok da
sert bir geçiş değil, tahmin edebiliyorum ama edebi metin kurgulamak… Bir de
opera var hatta!
Evet, doğru. Senaryo yazmak zaten
bir başlangıç gibiydi. Ama operada da aynı şeyi yaptım ben; onu da hiç
yapmamış, denememiştim. İlk Aida’yı yaptım ki çok önemliydi. Dünyaca
ünlü Hint asıllı şef Zubin Mehta’nın yönettiği orkestrayla bir Verdi
başyapıtını sahneye koyduk. Önce San Carlo Tiyarosu’nda yapmıştım. San Carlo,
Leyla Gencer’in yıllarca star olduğu bir yer. Leyla Gencer hep orayı seçmiş
kendine ve San Carlo’nun bir numaralı starı olmuş, yıllar boyu hep orada
operalar yapmış. O da çok ilginç bir şey…
Sonrasında Maggio Musicale
Fiorentino’ya geçtik ki burası en prestijli yerlerden birisidir. Operaya
yaklaşımım da belki kitaba yaklaşımım gibi oldu: “Ferzan, sen amatörce ve
içinden geldiği gibi davran. Senin hoşuna giden, sende duygu yaratan şeyleri
yap. Yap ki onları başkalarıyla da paylaşabilesin.”
İkinci operam La Traviata da
görülmemiş bir gişeye ulaştı. Fakat gişeden de güzel bir haber vardı benim
için; hayatında hiç opera izlememiş insanlar oraya geldiler. Ve onlar bir
yıllığına operaya abone oldular. Bir sürü insan bana “Senin sayende operayı
tanıdım ve sevdim” dedi. Bu nasıl güzel bir şey, biliyor musunuz? Bunu, bu
duyguyu paylaşmak çok güzel! Bunun yanı sıra eleştirmenler de çok iyi tepki
verdi. Bunlar bana rüya gibi geliyor ve çok hoşuma gidiyor.
Siz
gerçekten amatör tarafınızı muhafaza ediyorsunuz anlaşılan, bu sadece sözden
ibaret değil…
Öyle olması lazım, hepimizin amatör
yanı canlı kalmalı. Ve zaten bu bence insanın kafa yapısına da bağlı, şaka
değil, ben gerçekten profesyonel olamıyorum.
“Birisiyle
ilişki kurmak için bir password girmeye ihtiyacımız yoktu…” diyorsunuz
romanda. Doğru anlıyorsam, bu şifre girme işi üzerinde konuştuğumuzda sizin
insan ilişkilerine bakışınızı çok net öğreneceğiz?
Aslında hayır, orada çok daha basit
bir şey anlatmaya çalışmıştım. “O zamanlar bilgisayarlar üzerinden birine
ulaşmaya çalışmıyorduk” demek istiyordum.
Çok özür
dilerim, ben bu cümlenin altında çok daha komplike bir şey aramıştım. Ama tek
başıma suçlu olamam çünkü romandaki çoğu cümle aslında öyle…
Çok teşekkür ederim. Ama o cümleyle
sadece şunu söylemek istiyordum: O zamanlar insanlarla direkt
tanışabiliyordunuz. Bir akşam yemeğinde, yolda, bir kahvede, herhangi bir
okazyondaki bir bakışta, bir gülüşte tanışabilirdik. Şimdi insanlar
birbirlerini tanımak için internet, envai çeşit sosyal medya mecrası
kullanıyorlar. Hayat resmen bilgisayar şifresi girerek başlıyor. Ben de bunu
söylüyordum. Ama bunun altını çizmeniz benim için çok güzel bir şey.
Yazdıklarınızı
okurken bazen de kendimi kötü hissettim, itiraf edeyim. “Doğru aşk, doğru
insan” konusunda öyle kendinizden emindiniz ki… Hem çok etkileyici hem de
korkutuyor. Siz nasıl anladınız doğruyu bulduğunuzu?
Ben 41-42 yaşlarıma kadar çok sayıda
farklı kişiyle karşılaştım. Şunu söylemeliyim: Bence sizin o anki kafa
durumunuz, başınıza o ana kadar gelenler çok önemli. Değerlendirme gücünü
bunlardan alıyorsunuz. Belki de o hayalini kurduğum kişi yanımdan çok daha önce
de geçmişti ama ben onu fark edecek halde değildim o an. Bu pek çok kişinin
başına geliyor, mutluluğun elini kolunu sallayarak yanınızdan geçip gitmesine
izin veriyorsunuz öylece. Farkında bile olmuyorsunuz. Hatta bunu Cahil
Periler’de bir replik olarak da kullanmıştım: “Hayat yanımızdan gelip
geçiyor, farkına bile varmıyoruz” derken tam da bundan söz ediyordum.
Tesadüf diyorum, hatta güzel
tesadüf. Bir de tabii şunu biliyorum; bir birliktelikte her şey harika olamaz.
Olmaması lazım, inişli-çıkışlı olmalı. Bu gerçekte olduğunun ispatıdır.
Genelinde ben kendimi çok şanslı
hissediyorum. Hatta bazen de her şeyin bu kadar iyi olmasından korkuyorum,
başımıza bir iş gelir diye… Kitabı da bu yüzden yazdım.
“Anlatırsam
bu tehlike azalır” diye mi düşündünüz yani?
Evet, bu korkudan.
Kaderci bir
bakışa sahip olduğunuzu söyleyebilir miyiz öyleyse?
Kesinlikle.
Okuduğumuz
kadarıyla çok çizgili, çok keyifli, özellikle de sosyal açıdan çok çeşitli,
zengin bir hayatınız olmuş. Beni yadırgamazsınız umarım ama bu tür bir hayattan
kaderciliğin çıkmasını hiç beklemiyordum, biraz şaşkınım.
Ama bazen buna inanmamak elde değil.
Olaylar tamamen kontrolünüzden çıkabiliyor.
Romanda
muazzam betimlemeler var; muhtemelen çoğu kişi Vera’nın avluya girişini
okumaktan öte izlemiştir benim gibi. Arkada duran yönetmenin yazar tarafınıza
büyük avantaj sağladığını söyleyebilir miyiz?
Çok ilginçtir; senin o zamanlar
gördüğün gerçekle hatırladıklarından çıkan gerçek tamamen farklı olabiliyor.
Yani gözlem yeteneği çok da kâr etmeyebiliyor sanırım. Mesela Vera hayattayken
bir filme almışım onu, buldum, izledim kitaptan sonra. Çok şaşırdım,
yazdığımdan, onu hatırladığımdan çok farklı görünüyordu. Ve bu çok hoşuma gitti
çünkü hatıra ve gerçek arasındaki fark büyüleyici bir şey! Ama tabii hatıralar
yani hatırladıklarımız da bir gerçekten hareket ediyor.
Vera gibi
renkli, güçlü, aykırı pek çok kişiyi bir araya getiren, muhteşem bir aileniz
olmuş orada. Onlardan söz ederken “yaşamayı bilen insanlar” diyordunuz romanın
bir yerinde. Yaşamayı bilmek ne demek sizin için?
Çevrenizdeki insanlar ve hayatla
uyum sağlayabilmek. Bence yaşamayı bilmek demek budur. Uyum sağlamaktan da
kimseye zarar vermemeyi, kimsenin yolunu kesmemeyi, yaşam
boyu size yapılan haksızlıklara sert cevap vermeden gülümseyebilmek.
Ve onlar
öyle insanlardı?
Bir şekilde öyleydiler ama Vera
değildi mesela. Ama istisnasız herkes kendini bir diğerine adayabilir,
verebilirdi. Örneğin o gün bir imtihanım var, girdim ve kazanamadım. Bir yemek
hazırlanırdı, herkes sanki imtihanı kazanmışım gibi kutlamalara başlardı. O
zamanlar öğrenciydim, “Kazanmaman çok iyi oldu, zaten o da hiç iyi bir okul
değildi” gibi cümlelerle beni korur, okulu kötülerlerdi. Onlar benim ailem
gibiydiler gerçekten ve çok da farklı bir sevgileri vardı. Çünkü asıl aile
başarısız olduğuna üzülür, onlar ise benim daha fazla üzülmemem için “Bu çok
iyi oldu” gibi bir tavır alır ve üzüntüyü anında silmeye çalışırlardı.
O gruba
kitap boyunca “Mumyalar” diyorsunuz. Neden böyle bir isim seçtiniz?
Hâlâ da öyle diyoruz kendimize.
Çünkü yıllar geçti, yıllardır beraberiz ve hep aynı insanlar. Bir gün içimizden
biri çıktı ve “Halimize bak, mumyalara döndük” dedi. “Mumya sensin,” falan,
atışırken adımız bu kaldı.
Onları ne
kadar çok sevdiğiniz aşikâr ve aranızdan biri gidince ona bir türlü “öldü”
diyemiyorsunuz kitap boyunca. Hep alternatif bir söz ya da ima bulup
yazmışsınız…
Genel olarak da bu böyle, hayatta da
kullanmamaya çalışıyorum. Gitti diyorum sadece.
Kimse için kolay değildir, benim
için de değil. Ben bazen kaybettiklerimin yüz ifadelerini buluyorum aynaya
baktığımda, hareketlerini taklit ettiğimi fark ediyorum. Özlemekle ve acıyla
kendimize göre başa çıkıyoruz demek ki, “öldü” demek
yerine “gitti” demek gibi. Onun gülüşünü ve jestlerini kendi
bedenine alıp, sen yaşadıkça onu da yaşatmaya devam etmek gibi. Hafızayla insan
yaşatmanın sırrı da bu; gidenden bir parçayı kendine kopyalıyorsun.
Vera’nın
küllerini denize dökmek isterken rüzgârın azizliğiyle sizlere savruluşu… Hiç
unutmayacağım bunu sanırım. Gerçekten olmuş bir şey mi bu?
Çok komik bir olaydı ve evet,
gerçekten oldu. Onun nedeni de Vera’yı kıskanan ve bizimle o gün gelen Roberta
adlı bir trans vardı, onun yüzünden oldu. O her yerde öne çıkmaya çalışan
biriydi. Orada ve o anda da bunu yaptı. Külleri kendisi atmak isteyince ve
elimizden çekiştirmeye başlayınca böyle bir kaza oldu. Ben önce çok rahatsız
oldum küllerin bizi sarmasından ama sonra çok hoşlandım ve hatta komik geldi.
En benim
diyen hür düşüncenin bile zaman zaman aşk ile farklı cinsel tercihleri yan yana
koyamadığını görüyoruz. Bu neden böyle?
Bana filmlerimde (ve şimdi
kitaplarım için de) hep eşcinsellik temasını işlediğimi söylüyorlar. Bunun
nedenini sorduklarında benim filmlerimde eşcinselliğin olmadığını söylüyorum.
Ben koymuyorum, başkaları çıkarıyor. Birçok ünlü Türk ve İtalyan yönetmen
tanıyorum: Kendi cinsinden birine (bakın, asla eşcinsel kelimesini kullanmıyorum)
âşık olan yüzlerce insan tanırlar fakat asla filmlerine koymazlar. Yani
hayatlarından çıkarırlar. Ben de diyorum ki ben koymuyorum, zaten var! Benim
yaptığım şey sadece buna sansür uygulamamak.
Bunun da sadece bu ülkede böyle
olduğunu düşünmenizi istemem: Özellikle ilk filmlerimde İngiltere ve
Amerika’daki eleştirmenlerin yazdıklarına çok dikkat ettim; onlarda da böyle
bir fobik durum söz konusu. “Film iyi ama gay filmi” diyen var. Bu
İngiltere’den gelen bir eleştiriydi. Hâlbuki İngiliz ve Amerikalıları biz çok
ileri topluluk olarak görürüz, gelin görün ki onlar ileriliklerini gay
kategorisine koyarak gösteriyorlar. Bunun ilerici bakışla alakası olamaz,
düpedüz gericiliktir! Amerika’ya ya da İngiltere’ye gittiğimde Haman ve Cahil
Periler’i dvd satan bir dükkânda arayıp bulamamıştım. Birine sordum, “Neden
yok burada çıktığı halde,” dedim. “O dvd’ler gay bölümünde” dediler. Bunun adı
ırkçılıktır ve bu korkunç bir şey! Birçok kişide hâlâ var ve devam edecek ama
bunların olması ya da olmaması beni hiç ilgilendirmiyor. Çünkü ben hayatı,
hayatımı anlatıyorum ve hiçbir şeyi değiştirmedim.
Yazar ve
yönetmen olmayan Ferzan Özpetek’e sorularım var: Nasıl bir okursunuz?
Bazen altı ay boyunca hiçbir şey
okumayıp sonra iki ay boyunca onlarca kitap okuyabilen biriyim. Kitap hediye
etmekten de çok zevk alan biri Ferzan. Bazen çok sevdiğim bir kitap olur ve
ondan yirmi tane birden alırım, sevdiğim herkese hediye ediyorum. Evime
geldiğinizde dört-beş tane aynı kitaptan bulabilirsiniz çünkü onlar birisine
hediye edilmek üzere bekliyorlardır.
Peki,
siyasetle aranız nasıl?
Çok yakınım ve her şeyi çok yakından
izliyorum. İtalya’daki siyasilerle çok dostluğum oldu ama bunun basına yansımasının
yanlış olduğunu görüyorum. Çünkü o insanlar tamamen değişebiliyor. Siyaset
insanları çok kirletebiliyor, bozabiliyor. Harika gördüğüm, taptığım
insanlardan bazıları 3-5 yıl içinde gücü ele geçirince değiştiler. Bu yüzden
artık kendimi o cenahtan uzak tutuyorum. Bir de neyin ne olduğunu bilmeden
hareket etmiyorum ki eskiden ederdim.
Ben insana yakın olan, onu kollayan,
iyiliğe teşvik eden bir siyaseti tutuyorum. Gerisinin ne olduğunu da siz
anlayın!