30 Haziran 2024 Pazar

TC'Yİ NASIL BİLİRSİNİZ!

Fikret Başkaya


“ Amicus Plato, sed magis amica veritas” (‘Eflatun’u severim ama, gerçeği daha çok severim’) anlamına gelen Latin atasözü…

“Siyasal iktidar denen şey, bir sınıfın başka bir sınıfı ezmekte kullandığı örgütlü güçten başka bir şey değildir”.

                    Friedrich Engels


T.C . Osmanlı İmparatorluğu’nun doğrudan devamıdır. Rivayet edildiği gibi Cumhuriyet bir kopuş değildi... Kendi iç çelişkileri ve kapitalizmin aşındırması sonucu varlığı tehlikeye giren imparatorluğu yaşatmak için önce Osmanlı tebâsına mensup milletler (etnik, dinî, mezhepsel, kültürel, vb. kimlikler) arasında bir eşitlik sağlayacak ittihad-ı anasır veya bir Osmanlı Milleti oluşturma projesi gündeme geldi. Aslında ittihad-ı anasır paradigması, daha çok Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünün korunmasında çıkarı olan dönemin hegemonik gücü Britanya ve onun en önemli rakibi durumundaki Fransa’nın önerisiydi… Dolayısıyla, söz konusu tercih, Osmanlı yönetici sınıfının özgün bir “çözüm arayışı” değildi…

Aslında farklı kimlikler arasında yatay eşitlik yaratarak imparatorluğun varlığını koruyup-ömrünü uzatma, bu amaçla da hukuk sistemini yenilemeyi esas alan ittihad- anasır paradigması, beklenenin aksi yönünde sonuçlar doğurdu… Osmanlı ‘ailesine’ mensup farklı etnik, dinî, mezhepsel, kültürel, vb. kimlikler arasında dayanışma ve iş birliği sağlamak yerine imparatorluğun dokusunu çatlattı…

Daha sonra Padişah II’inci Abdülhamit döneminde ittihad-ı anasır paradigmasının yerini, Batılılar tarafından Panislamizm olarak adlandırılacak olan Tevhid-i İslam paradigması alacaktı… İmparatorluk dahilinde ve haricindeki tüm Müslüman halkları kapsayacak bir birlik oluşturma söylemi, her zaman kesin ve açık bir tarzda olmasa da Balkan Harbi bozgununa kadar yaklaşık otuz yıllık bir sürede geçerli olacaktı…

Tevdid- İslam projesinin de işe yaramadığı anlaşılınca, İttihatçılar (‘İttihat ve Terakki Fırkası’) ırk temeline dayalı, panturanizmi esas alan yeni bir yaklaşım benimsediler… Jön Türkler (İttihatçılar), ne olduğu pek açık olmayan Osmanlılık ideolojisinden hareketle, devlet nasıl kurtulur sorusuna cevap arıyorlardı… Ama söylemlerinde asıl özgürlüğe, demokrasiye, sosyal eşitliğe ihtiyacı olan emekçi halk kitlelerine gönderme yapmıyorlardı… Onlara göre halk hiçbir şey yapamazdı… Öyleyse halkı kurtarma misyonu ‘halkın yararını’ bilen despotların eseri olabilirdi… Aslında mutlaka gözden kaçmaması gereken önemli husus, yenilikçi-Batıcı Jön Türklerin halktan bahsettikleri zaman bile asıl kastettikleri, bir fetiş haline getirdikleri kutsal devletleriydi… Halkın demokratik yönetime hazır olmadığını düşünüyorlardı. Öyleyse o işi, halk adına bir ‘siyasal önderlik’ üstlenmeliydi. Bu iş için en uygun durumda olanın da kendileri olduğuna inanmışlardı… Esasen bu mantık köklü ve yaygın bir anlayışı temsil ediyor: Halk henüz demokrasiye hazır değil, eğitilmesi gerekiyor. Eğitecek olan da kendileri olduğuna göre, buradan halkın hiçbir zaman demokrasiye hazır olmayacağı sonucu çıkar… Oysa, daha Jön Türkler bu dünyada yok iken bir Alman düşünürü ve devrimcisi asıl “eğitenlerin eğitilmeye ihtiyacı vardır” demişti… Bu, o kadar köklü, iflah olmaz bir hastalıktır ki, Jön Türklerin macerasından yaklaşık yarım yüzyıl sonra, 1961 Anayasası için yapılan referandum öncesinde, asgari lise mezunu olmayanların oy kullanmaması gerektiği tartışılabiliyordu…

Eğer, yegane çıkış yolu, ırk temeline dayalı milliyetçilik ise, öncelikle öyle bir projenin önünde duran engellerin bertaraf edilmesi gerekirdi… Türk ırkına dayalı bir milliyetçilik için sorun yaratabilecek unsurlar, Anadolu’nun otantik halkları olan Ermeniler, Anadolu ve Pontus Rumları, Asuriler, Keldaniler… Harb-i Umumi‘den Cumhuriyetin ilanına giden süreçte soykırım, katliam ve sürgünlerle tasfiye edildiler… Bidayette Kürtler “temizlik hareketi” dışında tutuldu. Müslüman olduklarına göre asimile edilebilecekleri düşünülüyordu… Fakat hesap tutmayacaktı… Kürtler asimilasyona izin vermediler… Bidayetten itibaren direndiler… Yüzyıldır da direnmeye devam ediyorlar… Esasen kimliği, haysiyeti, özgürlüğü için mücadelede kararlı hiçbir halkı dize getirmek mümkün değildir…

Aslında Millî Mücadele’de ve Cumhuriyetin ilanına giden süreçte kitlelerin dahli son derecede sınırlıydı… Cumhuriyet bir darbeyle kurulmuştu, 1923 sonrası rejim de zaten adı konmamış II. İttihatçı iktidarıydı… Cumhuriyeti ilan eden kadro, II. Meşrutiyet darbesini yapan kadroydu. O kadronun ideolojik dağarcığı, kapitalizmin ve ‘modernitenin’ yanlış, değilse eksik kavranışına dayanıyordu. Onlar için gerçek dünyada olup-bitenler, “biçimlerden’, “görüntülerden”, kimi “çağdaş” denilen kurumlardan ve söylemlerden ibaretti… Biçimlerin, görüntülerin, kurumların geresindeki asıl belirleyici dinamikleri ve harekete geçirici temel dinamikleri ve unsurları anlamaktan acizdiler… Sonuçları nedenler gibi görüyorlardı… Aslından ‘kurtuluştan’ kastettikleri kutsal devletlerinin kurtuluşuydu…

Türkiye’de ‘biçimsel anlamada’ bile bir cumhuriyet ne kelimenin Latince anlamında (res publica), ne Yunanca anlamında (demos kratos), ne de Arapçadaki anlamda (cumhuriyet) hiçbir zaman geçerli olmadığı halde insanlar Türkiye’deki rejimin 1923’de beri cumhuriyet olduğuna inanıyor… Oysa cumhuriyet demek halkın kendi kaderini ‘belirler durumda olması demektir… Bir cumhuriyette ilişkinin yönü halktan devlete doğrudur. Bizde hep devletten halka doğruydu… Kitleler politik sürecin öznesi değil, hammaddesi olmaya devam etti… Geride kalan dönemde emekçi halk kitlelerinin politik süreç üzerinde etkili olmasına izin verilmedi. ‘Padişahın kulu’ ‘vatanın kulu’ oldu ama maalesef demokratik bir cumhuriyetin ‘yurttaşı’ olamadı… Bu rejim oldum olası halk tarafından gelen hiçbir talebe olumlu cevap vermez… O yol açılırsa kutsal devletlerinin ‘sırrının çözüleceğini düşünürler… Kategorik olarak özgürlük, demokrasi ve temel insan haklarının tanınmasını varlıkları için büyük tehlike sayarlar…

Esasen bizde siyaset kaşarlanmış profesyonel politikacıların korunmuş alanıdır… Bütçenin, hazinenin ve müştereklerin (herkese ait olan, olması gereken, ‘ortak zenginliğin)’ yağma ve talanı için yapılan bir şey… Yağma ve talanın hızı, yoğunluğu ve kapsamı dinci AKP iktidarında skandal boyutlara ulaştı… Yağmalanmamış, talan edilmemiş bir şey bırakmadılar… Herhalde geride kalan dönemin hiçbir iktidarı o konuda dinci AKP ile yarışamazdı…

Siyaset profesyonel politikacıların işi olmaya devam ettikçe, emekçi kitlelerin sürece etkin müdahalesi olmadan, çöküş derinleşmeye devam edecektir… O halde yapılması gereken bir sır değil: Radikal bir perspektif ve paradigma değişikliğini vakitlice ete-kemiğe büründürecek politik özneyi yaratmak… 

29 Haziran 2024 Cumartesi

 

ZİNCİRE VURULMUŞ BİR

DİLİN USTASI DREJ MEHMED

Hasan Gürkan

                                 

                              Drej Mehmed

Sürgün. Evvela yabancı bir dilde dayatılan isminde . Sonra ana dilinin

 şarkılarının, küfürlerinin yasaklandığı eğitim dilinde. ”türküm

 doğruyum,çalışkanım ” diye her sabah bağırtıldığı okul sıralarında. İlk

 gençliğinden ellili yaşlarına kadar ülkesine çok uzak bir İskandinav

 ülkesinde, İsveç’te .

“Her mili bahride dostum ve düşmanım var”

O benim bir kere bile karşılaşmadığım, sesini duymadığım, yüzünü

 fotoğraflarından tanıdığım dostlarımdan. Pablo Neruda, Luis Aragon,

 (Başkan Babamızın Son Baharı) gibi sevdiğim, saydığım, hayran olduğum

 bir usta.

Zincire vurulmuş dilini. Kürtçe’yi Anka kuşu gibi küllerinden yarattı. 12

 eylül faşizminde Diyarbakır zındanında mahpustu. Yirmi dört yaşında

 İsveç’te siyasi mülteci. Şimdi romanları, denemeleri, incelemeleriyle dünya

 çapında bir yazar.

                                         Diyarbakır Zindanı

“Başkaldırının estetiği” diyor Camus günlüklerinde, ”yüce üslup ve güzel

 biçim, en şiddetli başkaldırının anlatım biçimleridir.”

“Yazarlığımı bir tür başkaldırı olarak duyumsadım hep, yüce üslup ve güzel

 biçimle yaratılmaya çalışılan şiddetli bir başkaldırı “ (1)

Ruhun Gökkuşağı’nın sunuşunda “Binbir güçlükle ve derin bir acıyla

 yaratılan bu öykünün, yani yaşam ve yazarlık öykümün, her basamağında her

 sütununda birçok insanın emeği , katkısı var. Ama özellikle birkaçının katkısı

 çok belirleyici. Onlar olmasaydı, büyük olasılıkla, ne bu öykü böyle olacaktı

 ne de bu başkaldırı.(…)”

Ferit Uzun (kucağında henüz bir yaşındaki kızı, 22 Kasım 1978’de evinin

 önünde öldürüldü)


                                              Ferit Uzun


Necmettin Büyükkaya (22 Ocak 1984’de Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde

 işkenceyle öldürüldü.

                                            Necmettin Büyükkaya

Musa Anter (20 Eylül 1992’de , bir gece yarısı, 76 yaşında karanlık bir

 sokakta öldürüldü.

                                                          Musa Anter

Johannes Edfeld (28 ağustos 1997’de, İsveç’in Skane bölgesinde öldü.)”(2)


Ey okur,sen!

Mehmed Uzun’u tanıyor musun, okudun mu?

------------------------------

MEHMED UZUN

1953 Siverek doğumlu. 1977 den bu yana avrupada İsveç’te yaşıyordu . Bu

 sene ülkesine döndü Kürtçe, İsveççe, Türkçe yazıyor. Romanları başta

 Türkçe olmak üzere pek çok dile çevriliyor. Yakalandığı mide kanseri nedeniyle

 uzun süre tedavi gören Uzun, 11 Ekim 2007 günü Diyarbakır'da yaşamını

 yitirdi. 13 Ekim günü Diyarbakır Ulu Camii'nde kılınan cenaze namazı

 ardından, cami önündeki kalabalığa sırasıyla  Yaşar Kemal,  Şerafettin Elçi

, Ahmet Türk ve  Osman Baydemir'in yaptığı konuşmaların ardından

 Mardinkapı Mezarlığı'na defnedildi.

ESERLERİ

TU (Sen), Roman 1985

Mirina Kalekt Rind (Yaşlı Rindin Ölümü), Roman, 1987

Siya Evine (Yitik Bir Aşkın Gölgesinde), Roman, 1989

Rojek Ji Rojen Evdale Zeynike (Evdale Zeynike’nin Günlerinden Bir Gün)

roman 1991

Destpeke Edebiyata Kurdi (Kürt Edebiyatına Giriş), İnceleme, 1992

Hez  ü Bedewiya Penuse (Kalemin Gücü ve Görkemi), Denemeler, 1993

Mirina Egideki (Bir Yiğidin Destanı) Destan-Ağıt, 1993

Varlden i Sverige (Tüm Dünya İsveç’te), Edebiyat Antolojisi, M.Grive ile birlikte, 1995

 Antolojiya Edebiyata Kurdi (Kürt Edebiyat Antolojisi), Antoloji, iki cilt,1995

Bira Qedere (Kader Kuyusu), Roman, 1995

Nar Çiçekleri, Deneme, 1996

Ziman ü Roman (Dil ve Roman), Söyleşiler, 1997

Bir Dil Yaratmak, Söyleşiler, 1997

Dengbejlerim, Deneme, 1998

Roni Mina Evine-Tari Mira Mirine (Aşk Gibi Aydınlık-Ölüm Gibi Karanlık), Roman, 1998

Zincirlenmiş Zamanlar Zincirlenmiş Sözcükler, Deneme, 2002

Dicle’nin Sesi I, Hawara Dicleye (Dicle’nin Yakarışı), Roman, 2002

Dicle’nin Sesi II-Dicle’nin Sürgünleri, Roman,2003

 

 

ALDIĞI ÖDÜLLER 

-Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü

-Berlin Kürt Enstitüsü’nün Edebiyat Ödülü, Roman sanatına belirleyici katkılarından dolayı.

-Torgny Segerstedt Özgürlük Kalemi Ödülü, yarattığı edebiyat ve sözün özgürlüğüne ilişkin duruşundan dolayı.

-İsveç Akademisi’nin Erik Lunderberg  Ödülü, İsveç kültür yaşamına sunduğu değerli katkılarından dolayı (3)

 

(l)Ruhun Gökkuşağı, Mehmed Uzun, İthaki Yayınları,anlatı

(2) a.g.e

(3) a.g.e

1

28 Haziran 2024 Cuma

 

BAŞI ÖNE EĞİLMEYEN ÇOCUK

KAZIM KOYUNCU

Şevval Sam


Canım Kardeşim…

Gittiğinde sen benden 1 yaş büyüktün, şimdi ben 9 yaş büyüğüm senden. Saçlarının ne kadar beyazlayacağını, hayatın seni nasıl demleyeceğini, şarkılarını, sözlerini ne renklere boyayacağını hiç bir zaman bilemeyeceğiz. Gidiverdin vakitsiz..

                      Şevval Sam-Kazım Koyuncu

Biz işte öyle… Devam… Hala yaşamın bir yerlerinden tutunmaya çalışıyoruz. Alan olmadı mı vermek kolay değil bu nefesi. Direnmek faydasız, dersini alıp ezber etmeden bırakmıyor hayat. Eh! Benim de payıma az düşmedi; çarpa çarpa, hayatın sistemini anlamaya çalışıyorum hala... Eskisinden daha çok ihtiyacım var anlamaya zira... 40’lar biraz böyle; sen bilmezsin.

                            Kazım Koyuncu

GARİP BİR MATEMATİK VAR BURADA

Bu dünya cennet mi cehennem mi bilemedim. Garip bir matematik var burada. Babaların günahlarını çocukları ödüyor ve babaların günahları bitmek bilmiyor. Ödeyecek çok bedelimiz var gibi... Bir taraftan da, ne kadar acı çekersen o kadar büyüyorsun, öğreniyorsun. Her acı, içinde bir bilgiyi de saklıyor. Garip bir paradoks; ancak, hayatın derinliklerini keskin bir farkındalıkla gören ve kafasını çeviremeyen biri olarak geldiysen buraya, geçmiş olsun. Evet burası bir cehennem…


Kalbinden gören insanlar için kaçınılmaz bir gerçek bu. Ama ne kadar zor böyle yaşamak. Sen bir ağacın, hayvanın, çocuğun, kadının ya da bir halkın acısını görürdün mesela. Kimbilir nasıl da acı çektin yaşadığın kısacık süre boyunca. Aslında ne kadar da güçlüydün. Varlığınla Karadeniz’in sarp dağları gibiydin -inatla direnişin, devrimciliğin bundandı- kalbinse hemen yağıveren bulutlarıydı o heybetli dağların...

Çaresizliğin katlanılmazlığını şarkı söyleyerek unuturdun. Sahneden başka hiç bir yere ait hissetmezdin kendini... Belki de sadece sahnedeyken affedebilirdin o acı veren ya da acı çeken insanları. Hepsi bir arada olabiliyorlar çünkü.Aynı evde, aynı sofrada, aynı şehirde aynı ülkede, aynı konserde… Onları da iyileştiriyordun, çünkü hepsibu lanet ettiğin sistemde birer kurbandı belki de…

LİNÇ TABURLARI TÜREDİ

Bilmiyorum sanırım eskiden de öyleydi ama şimdi galiba insanlar birbirlerinden biraz daha uzaklaştılar. Bir arada ama uzak. Sen, Lazca söylerken tüm Anadolu halklarını kucaklayan; dünyada bir yerdeyim deyip, aynı gökyüzü altında sınırların anlamsızlığından dem vuran, ateşten suya, kendini barışa adamış bir ruhsun…

Ah! Bir bilsen şu sıralar herkesin, nasıl birbirinin gözünü oymak için beklediğini; bir adıma ne sınırlar çizdiğini; o sınıra yan bakanla ne savaşlar verdiğini… Tartışsan, tartışacak bir mantık zemini bulamıyorsun. Sesini, ne dediğini duyan dinleyen pek azaldı. Barış diyorsun, linç… Adalet diyorsun, linç. Hadi düşünmeni, söylemeni yasaklamaya çalışıyorlar da... Evladını kaybetmiş bir annenin yüreğindeki yangıyı hissettiği için birine insan olmayı yasaklayabilir misin?

Linç demişken… Sen gideli internet epey ilerledi. Bu arada da şahane(!) linç taburları türedi. “Sosyal medyada linç edilmek” diye bir kavram girdi hayatımıza… Twitter’dan, Facebook’tan her fırsatta hakaret, boykot, küfür kıyamet.. İlk uğradıklarından biri de benim. Her canlı bir gün linci tadacaktır dediydim de… Şimdi memlekette herkes payına düşenden tadıyor. (Gelsene linç çok güzel!!) Yakında “linç arsızı olmak” diye bir tabir gelişebilir.Sana bile yapabilirler miydi acaba?



TELEVİZYONU UCUZ BULURDUN

Hatırlıyorum da, sen televizyon vesilesiyle tanındığına çok kızıyordun. Dizi ile değil, müzikle buluşmak istiyordun kalpdaşlarınla… Televizyonu ucuz bulurdun. Haklıydın da. Hal bu ki; son zamanlarda nelerin izlendiğinigörseydin, iç bulantısından ekrana bakamazdın. Bizim masum aşkları anlattığımız dönem geçmiş çoktan. Şimdi insanlar birbirine hasetle bağırıp çağırdıkça reytinglerin tavan yaptığı, insanların nefret üzerinden kazanç sağladığı bir dönem bu.


Garibim. Senin gidişinin suçunu nasıl da çaya yüklediydik... Rusya geçen, sattığımız çilekleri geri yolladı, onlar da el altından iç piyasaya sürdüler. Manav bile malını satarken sevdiği birine, “abi onu yeme, ondan alma boşver” diyorsa; Akkuyu’ya karşı gelmişsin, gelmemişsin...Zehrin sofranda, çocuğunun beslenme çantasında.

BELKİ ORADAKİ ÇOCUKLARLA TANIŞMIŞSINDIR

Ah bir bilsen nasıl kesiyorlar ağaçlarımızı. Ruhumuzu ayrı, bedenimizi ayrı nefessiz bırakıyorlar. Ama Gezi döneminde olmanı isterdim. En çok da sen gurur duyardın oradaki çocuklarla. Dünyayı cennete çevirebilecek yürekte çocukların,o umudun, paylaşımın, senin gözlerini nasıl parlatacağını tahayyül edebiliyorum. Orada hep senin şarkılarını söylediler biliyor musun? Hep ve hala da rehberlerisin onların. Hiç bilmiyorum ki.. Belki oradaki çocuklarla tanışmışsındır bile; Ali İsmail, Abdocan, Ethem... Bir de ufaklığımız vardı, Berkin... O zaten çok küçüktü. Hep küçük kalacak... Onun da boyunun ne kadar uzayacağını, nasıl bir delikanlı olacağını, nasıl aşık olacağını hiç bir zaman bilemeyeceğiz. Bedenini bir yaşta bırakıp gidenler gibi… Senin gibi…

Ah!Kazım’cığım… Gittin işte... Arkanı da dönmedin, şikayet de etmedin. Üzerinden 10 koca yıl bile geçti.Sen o yaşta kaldın. Ben her sene senden bir yaş daha uzaklaşacağım. Her sene anlatacaklarım daha da birikecek. Zaman burada bizi daha da değiştirip dönüştürecek belki…Belki kendine hapsedecek. Ne garip, burada zaman diye bir şey var değil mi? Farkettim de; sen buradayken de zamansızmışsın canım kardeşim. Bizse...

Biz işte öyle... Devam... Hala yaşamın bir yerlerinden tutunmaya çalışıyoruz. Dedim ya, alan olmadı mı vermek kolay değil bu nefesi...Bu beden hapishanesinden azat olduğumuzda, bir zaman, bir biçim buluşsak keşke.Sevgi bağı beden tanımaz,canım kardeşim. Hasretle...


27 Haziran 2024 Perşembe

 

İŞKENCEDEN KURTULMA GÜNÜ

26 Haziran BM'nin Uluslararası İşkenceden

Kurtulanlar Günü

 ️

                    İnge Genefke Dıgnty başkanı


Hüseyin Duygu

 

İşkencenin mutlak yasağı vardır. Çünkü insanı fiziki ve psikolojik olarak çökertir. İşkenceden kaynaklanan tedavi edilmeyen travma ebeveynlerden çocuklara geçebilir. İşkence mağdurlarına ve ailelerine zamanında destek ve tedavi sağlanması bu nedenle çok önemlidir.



Bugün, işkenceden sağ kurtulanları yeniden ayağa kalkma cesaretleri ve güçleri için anıyoruz.

30 Ekim 1982'de, dört Danimarkalı doktor Kopenhag'da

 bir apartman dairesinde bir araya gelerek ve şimdiki

 DİGNITY olan İşkence Kurbanları Rehabilitasyon

 Merkezi'ni kurdu.

Dört doktorun hepsi, Uluslararası Af Örgütü'nün

 Danimarka Tıp Grubu'nda çalışmış ve işkenceye karşı

 konuşmanın ve sonuçlarını açıklamanın yeterli

 olmadığının farkına varmışlardı. Ayrıca travma

 geçirmiş kurbanları için bir yardım ve tedavi merkezine

 ihtiyacı vardı.

Bu nedenle, işkenceden kurtulanlar için muhtemelen

dünyanın ilk özel tedavi merkezini kurdular. İlk birkaç

yıl boyunca, dört doktordan biri olan İnge Genefke

çalışmaları ve sonuçlarıyla Danimarka'da ve uluslararası

 alanda hızla tanınan merkezin başındaydı.

Bugün hala, Danimarka'da kamu tarafından finanse

 edilen sağlık sisteminin bir parçası olarak, işkenceden

 kurtulanların ve diğer travmatize olmuş mültecilerin her

 gün sarı sağlık kartlarıyla geldikleri ve tedaviye

 katıldıkları bir tedavi merkezidir Dignity.

100'den fazla çalışanı, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki

 ülke ofisleri ve 20'den fazla ülkede ortakları ile

 projeleri olan uluslararası bir kalkınma organizasyonu

 olan Dignity travma hastalarına her alanda profesyonel

 destek veriyor.

Aynı zamanda BM İşkence Sözleşmesi uyarınca

 Danimarka'da hapsedilen ve zorla hastaneye kaldırılan

 kişilerle ilgili resmi izleme mekanizmasının bir parçası

 durumunda.

Bu merkezin her yıl yaptığı araştırmacılar, işkencenin

 sonuçları, işkenceden kurtulanlara hayatta en iyi şekilde

 nasıl yardımcı olabileceği ve işkenceyi en iyi nasıl

 önleyebileceği konusunda yeni, şaşırtıcı sonuçlar

 veriyor.

Burada çalışan uzmanlar, işkenceyle mücadele ve

işkenceyi önlemeye yönelik uluslararası çalışmalarda

 BM ve Avrupa Konseyi'nde önemli görevlerde

 bulunuyorlar.

Danimarka hapishanelerinde ve psikiyatri hastanelerinde

travma geçirmiş mültecilerin koşullarını savunmak ve

 temel insan haklarına riayet etmek için verilen

 mücadele söz konusu olduğunda, tartışmalara aktif

 olarak müdahale ediyor. Bu, hem medyadaki tartışma

 makaleleri hem de hükümetin yasa tasarısına verilen

 istişare yanıtları için de geçerlidir.

DIGNITY, her yıl savaş, kaçış ve işkence sonrası travma yaşayan mültecileri ve ailelerini tedavi ediyor. İşkence hikayeleri genellikle serttir, ancak hayatta kalan bireyin travmanın üstesinden gelme yeteneği ilham vericidir.

İşkenceye karşı verilen bilinçli ve bilimsel mücadelede hep birlikte daha güçlü olur. İşkence bir insanlık suçudur.


25 Haziran 2024 Salı

 

KARANLIK BİR YAĞMUR

Hasan Gürkan


                                 Piraye Nazım ile


Nazım Hikmet, Çankırı hapishanesinden karısı Piraye’ye yazdığı

 mektupta “ (...) karanlık bir yağmur gibi,/ canını sıkarsa yaşamak/ tekrar

 Gazali’yi oku ” diyor. Şiirin o bölümü şöyle:

“Bir akşamüstü/oturup /hapisane kapısında /rubailer okuduk Gazalî'den :Gece

 / büyük lâciverdî bahçe. Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin./ Ve tahta

 kutularda upuzun yatan ölüler. /Bir gün eğer, /benden uzak, /karanlık bir

 yağmur gibi, /canını sıkarsa yaşamak /tekrar Gazalî'yi oku. /Ve Pîrâyende'm

 benim, /ben eminim /sen sadece merhamet duyacaksın /ölümün karşısında

 onun /ümitsiz yalnızlığı /ve muhteşem korkusuna.”



                                                     Gazali

Bu şiirin ‘karanlık bir yağmur gibi canını sıkarsa yaşamak “ bölümü benim iç

 dünyamı çok iyi anlatıyor. Yaşamak hiç durmayan sağnak ve karanlık bir

 yağmur gibi canımı sıkıyor .Gazali, onun ünlü rubaileri umurumda değil,

 bana  bir şey anlatmıyorlar. Beni boğan iç dünyamı ferahlatmıyorlar.


Peki, neden karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak?

Bu sorunun cevabını bulsam, derdi tesbit eder devasını arardım. Yaşadığım

 her şeyi, ama her şeyi manasız bir tekrar olarak yaşıyorum.

70 küsuır yaşındayım, moruklara, goca garılara gıcık oluyorum.

Evet, hayatımın sonbaharındayım, kışın ne zaman ve nasıl geleceğini

 bilmiyorum. Ben altmışımdan beri bu mevsimdeyim. Yani yeni

 değil. İç sıkıntımın, bitmeyen bunalımımın sebebi sonbahar algısı

 değil. Herkesin başına gelen yahut gelecek olan bir şey bu.


Çevrem beni tanır. Dost canlısı, ehli keyf biriyim. Güzel

 meyhaneleri, güzel seyahatleri severim. Güneşin sofrasında

 dostların arasında olurdum sık sık. Bu güzel tatlarımı kaybettim.

Eskiden sıradan can sıkıntılarımda , arkadaş sohbetlerine, dost

 sofralarına sığınırdım. Alkollere kaçardım. Şiirlere, kitaplara,

 kalemime siperlenirdim. Sıkıntıyı kolayca defederdim.

Sıkıntı şart değildi. Keyf için dostlarıma çiçek gibi ziyafet sofraları

 hazırlardım. Şimdi alkol yasak, ağız tadı yasak, keyf almak yasak.

Eskiden ‘yasaklar delinmek içindir ‘ diye nutuk çeker, yasakları

 çiğnerdim. Şimdi cesaretim yok. Ölüm korkusu mu acaba? Hem

 hayat canını sıksın, hem ölümden kork. Saçma bu, saçma, saçma...

Hiç bir şeyden tat almıyorum. Ne yemek, ne gezmek, ne sinema, ne

 kitap...

Bu sabah her günkü gibi iç sıkıntısıyla, çenelerim kasılmış olarak

 kalktım. Geride bıraktığım gece de boktandı zaten. Tatsız rüyaların

 taciziyle yedi sekiz defa uyanmıştım.

İstanbuldaymışım, ama tanımadığım bir İstanbul. Kocaman çok

 büyük bir şehir. Bu kenar semte neden geldim? Evim nerdeydi?

 Yoldan geçenlere soracağım, ama evin bulunduğu semtin adı aklıma

 gelmiyor. Telefon edeyim, kahretsin, telefon bozuk. Başımda ağır

 baskıyla yataktan çıktım.

Kahvaltı: Ekmek, peynir, zeytin, yumurta, çay, tekrar yine.

İnternet, tekrar yine. Kitap karıştırmak, telefonla oynamak, tekrar

 yine. Meydana ineyim. Ne bok yiyeceksin meydanda? Belki biraz

 ferahlarım, çenelerim gevşer, iç sıkıntım azalır. Dün indin meydana,

 n’oldu? Arkadaşlarla, hep aynı arkadaşlarla, çay içtin, sohbete

 katılmaya çalıştın. Mızıklama, sen de katıldın sohbete, rahatladın.

Sonra eve döndün, sıkıntın gene çöreklenmişti içine. Akşam yemeği

, televizyon. Karanlık haberler, her gün daha karanlık zifiri haberler.

 Hiç ışık yok. Bu karanlık sıkıntına tüy dikiyor. Bayat diziler.

Ucuz filmler.Yalaka oturumlar.

Oğlum, ruh hastasısın sen. Anti depresanların kar etmiyor. Ne

 haltedeceğini hiç bilmiyorsun. Önün, arkan, sağın, solun boş,

 bomboş.

Atlayıp uçağa Kopenhag’a gitmiştim. Oğullarım Emek ve Barış bir

 Vietnam restorana götürdüler beni. Rezarvasyon yok. Kokteyl

 salonunda içerdeki masalardan birinin boşalmasını bekliyorsun. Çok

 sevdiğim iki insanla beraberdim. Mesut ve bahtiyardım. İki kadeh

 sert kokteyl. Sonra Vietnam mutfağı, pirinç şarabı. Sonra bar, linie

 snaps.Yalansız sohbet, sımsıcak atmosfer. Kafa çakır, keyf keka!

 Oğullarımla beraberim. Bunalım, sıkıntı, kasıntı hak getire.

 

Sırtımda kamburumun üstünde çok ağır yüküm , iki büklüm

 durmadan yokuşları tırmanıyorum. Hayat arkadaşım, sevgilim

 Meral, derdime çare olmak için beni yükleniyor. Güçlü bir kadın,

 güzel, çok güzel bir insan. Şikayetsiz yaşıyor benimle.

Bunca yakınma, bunca gevezelik size iyi geldi mi Hasan efendi?

Sorunuz cevapsız, cevabı hayır mı bilmiyorum üstat.

Çenelerim kasılıyor . İçim daralıyor.

Karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak.

.


24 Haziran 2024 Pazartesi

 

VİZE – BİR ÖLÜMCÜL HATA

Nils Hav Çeviri: Hüseyin Duygu


VİZE


Umarım bir açıklama yapılır

Allah ve onun hukukçuları:

Ne oluyor?

Bir plan var mı?

Zengin fakirden çaldığında

buna siyaset ve ticaret denir.

Fakirler aynısını yaptığında

bunun adı terör ve şiddet.

Avrupa, Çin ve ABD'den bizim gibi insanlar

elinde bir içkiyle Afrika'ya uçuyor.

Afrikalılar Akdeniz'i geçiyor

Eski gemilerle hayatlarını riske atarak.

Havaalanında bize kolaylık sağlayan kişiler

personel ve çalışanlar olarak adlandırılıyor.

Yoksullara yardım edenlere

insan tacirleri deniliyor

Temel strateji tamamen bir bilmece,

Allah ve hukukçularının huzurunda.

vize için sırada beklediğimiz o günde

umarım birileri bu konuda bir açıklama yapar.

© Niels Hav

Türkçesi: Hüseyin Duygu


BİR ÖLÜMCÜL HATA

İnsanın hayal gücünde ölümcül bir hata var,

birbirimizin felaketleriyle hayatta kalamayız.

Bu kusurumuz zihinsel olarak hayatta kalmak içindir, -

duygusuz fıkralar üretmek için değil

başkalarının talihsizliği üstüne.

Mizah, kendini savunma şeklidir

ama ironik alayın, burada yeri olamaz

tanklar saldırdığında, insancıl yaratıkların et ve kanları

ağaçlardan damlar.

Kimileri söz hakkımızın olmadığını savunuyor

savunduğumuz düşüncelerin olmadığı yerlerde -

hatta kendisi bir kırık kol ile beklemeyi bilmeden

ya da elinde dağıtılmış bir beyinle beklemeden.

Zaten biz önceden beri korku

ve acımasızlık fuhuşu içindeyiz.

İstifa etmek bir seçenektir.

Ama bizim kayıtsız kalma hakkımız yok

dünyadaki kötülüklere, ne kadar yalnız olsak da

şans eseri şişkin bir gettoda bulduk kendimizi.

Sekiz milyardan fazla insan var şimdi

yerkürede; her biri eşsizlik ile donatılmış

bireyler, saygı talep ediyor.

Sadece basit bir bilgi ya da fiziksel bellek üstüne

kendi ince derimiz başkaların tahlisizliği

ile yarışmamalı, ironi imkansız bir kaçış yoludur.

Bir gün kendimizi sokakta ya da bir hastanede

acı çığlıklar içinde bulduğumuzda,

iç savunma sistemimiz çökecek.

İşte o zaman iş ciddi.

© Niels Hav

Türkçesi: Hüseyin Duygu

23 Haziran 2024 Pazar

 

SABAH KEYFİ

JACQUES PREVERT

Çeviri: Oktay Rifat Horozcu


                         Jacques Prevert



Müthiştir müthiş

Çinko tezgahın üstünde kırılan

Katı yumurtanın çıtırtısı

Müthiştir müthiş

Aç adamın kafasınında çıtırdadığı zaman

Aç adamın kafası müth,iştir müthiş

Sabahın saat altısında

Bakkalın camında

Daldığı zaman kendi kendine

Toz rengi bir kafadır bu

Halbuki kafasından adama ne

Kafasına boşverir adam bakkalın vitrininde

Düşünmez bile

Düşündüğü başka bir kafa

Hayal ettiği bir başk kelledir

mesela mesela aklına bir koyun kellesi gelir

Şöyle nar gibi kızarmış

Yahut yenilebilecek bir başka baş

Çenelerini oynatır adam yavaş yavaş

Usul usul dişlerini gıcırtatır

Çünkü alem kendi havasındadır

Eldense bir şey gelmez el aleme karşı

Parmaklarını sayar adam bir iki üç

Bir iki üç

Tamam üç gün bugün kursağına bir şey girmeyeli

Sökmez bu böyle deyip durmuştur

Ama buz gib sökmüştür işte

Aç

Üç gün üç gece

Ve camların ardında

Ezmeler,konserveler şişeler

Ölü balıklar kutular içinde

Kutular camlar içinde

Camlar polis içinde

Açlar korku içinde

Amma da barikat üç beş balık için be

Ötede kahve vardır

Kahvede ay çöreği sülü kahve

Adam sallanır

Kafasında bir sürü kelime

Sardalya balığı

Katı yumurta,sütlü kahve

Sütlü kahve

Sütlü kahve

Konyaklı kahve

Kanlı konyaklı kahve

Mahalllede pek sayın bir bay

Güpegündüz boğulmuştur

Serseri katil bu pek sayın baydan

İki frank vurmuştur

Yani bir kahve parası

Yetmiş santim

Yani iki dilim yağlı ekmek parası

Yirmibeş santim

Yani garson parası

Müthiştir müthiş

Çinko tezgahın üstünde kırılan

Katı yumurtanın çıtırtısı

Katı yumurtanın çıtırtısı

Müthiştir müthiş

Aç adamın kafasında çınladığı zaman