25 Haziran 2024 Salı

 

KARANLIK BİR YAĞMUR

Hasan Gürkan


                                 Piraye Nazım ile


Nazım Hikmet, Çankırı hapishanesinden karısı Piraye’ye yazdığı

 mektupta “ (...) karanlık bir yağmur gibi,/ canını sıkarsa yaşamak/ tekrar

 Gazali’yi oku ” diyor. Şiirin o bölümü şöyle:

“Bir akşamüstü/oturup /hapisane kapısında /rubailer okuduk Gazalî'den :Gece

 / büyük lâciverdî bahçe. Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin./ Ve tahta

 kutularda upuzun yatan ölüler. /Bir gün eğer, /benden uzak, /karanlık bir

 yağmur gibi, /canını sıkarsa yaşamak /tekrar Gazalî'yi oku. /Ve Pîrâyende'm

 benim, /ben eminim /sen sadece merhamet duyacaksın /ölümün karşısında

 onun /ümitsiz yalnızlığı /ve muhteşem korkusuna.”



                                                     Gazali

Bu şiirin ‘karanlık bir yağmur gibi canını sıkarsa yaşamak “ bölümü benim iç

 dünyamı çok iyi anlatıyor. Yaşamak hiç durmayan sağnak ve karanlık bir

 yağmur gibi canımı sıkıyor .Gazali, onun ünlü rubaileri umurumda değil,

 bana  bir şey anlatmıyorlar. Beni boğan iç dünyamı ferahlatmıyorlar.


Peki, neden karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak?

Bu sorunun cevabını bulsam, derdi tesbit eder devasını arardım. Yaşadığım

 her şeyi, ama her şeyi manasız bir tekrar olarak yaşıyorum.

70 küsuır yaşındayım, moruklara, goca garılara gıcık oluyorum.

Evet, hayatımın sonbaharındayım, kışın ne zaman ve nasıl geleceğini

 bilmiyorum. Ben altmışımdan beri bu mevsimdeyim. Yani yeni

 değil. İç sıkıntımın, bitmeyen bunalımımın sebebi sonbahar algısı

 değil. Herkesin başına gelen yahut gelecek olan bir şey bu.


Çevrem beni tanır. Dost canlısı, ehli keyf biriyim. Güzel

 meyhaneleri, güzel seyahatleri severim. Güneşin sofrasında

 dostların arasında olurdum sık sık. Bu güzel tatlarımı kaybettim.

Eskiden sıradan can sıkıntılarımda , arkadaş sohbetlerine, dost

 sofralarına sığınırdım. Alkollere kaçardım. Şiirlere, kitaplara,

 kalemime siperlenirdim. Sıkıntıyı kolayca defederdim.

Sıkıntı şart değildi. Keyf için dostlarıma çiçek gibi ziyafet sofraları

 hazırlardım. Şimdi alkol yasak, ağız tadı yasak, keyf almak yasak.

Eskiden ‘yasaklar delinmek içindir ‘ diye nutuk çeker, yasakları

 çiğnerdim. Şimdi cesaretim yok. Ölüm korkusu mu acaba? Hem

 hayat canını sıksın, hem ölümden kork. Saçma bu, saçma, saçma...

Hiç bir şeyden tat almıyorum. Ne yemek, ne gezmek, ne sinema, ne

 kitap...

Bu sabah her günkü gibi iç sıkıntısıyla, çenelerim kasılmış olarak

 kalktım. Geride bıraktığım gece de boktandı zaten. Tatsız rüyaların

 taciziyle yedi sekiz defa uyanmıştım.

İstanbuldaymışım, ama tanımadığım bir İstanbul. Kocaman çok

 büyük bir şehir. Bu kenar semte neden geldim? Evim nerdeydi?

 Yoldan geçenlere soracağım, ama evin bulunduğu semtin adı aklıma

 gelmiyor. Telefon edeyim, kahretsin, telefon bozuk. Başımda ağır

 baskıyla yataktan çıktım.

Kahvaltı: Ekmek, peynir, zeytin, yumurta, çay, tekrar yine.

İnternet, tekrar yine. Kitap karıştırmak, telefonla oynamak, tekrar

 yine. Meydana ineyim. Ne bok yiyeceksin meydanda? Belki biraz

 ferahlarım, çenelerim gevşer, iç sıkıntım azalır. Dün indin meydana,

 n’oldu? Arkadaşlarla, hep aynı arkadaşlarla, çay içtin, sohbete

 katılmaya çalıştın. Mızıklama, sen de katıldın sohbete, rahatladın.

Sonra eve döndün, sıkıntın gene çöreklenmişti içine. Akşam yemeği

, televizyon. Karanlık haberler, her gün daha karanlık zifiri haberler.

 Hiç ışık yok. Bu karanlık sıkıntına tüy dikiyor. Bayat diziler.

Ucuz filmler.Yalaka oturumlar.

Oğlum, ruh hastasısın sen. Anti depresanların kar etmiyor. Ne

 haltedeceğini hiç bilmiyorsun. Önün, arkan, sağın, solun boş,

 bomboş.

Atlayıp uçağa Kopenhag’a gitmiştim. Oğullarım Emek ve Barış bir

 Vietnam restorana götürdüler beni. Rezarvasyon yok. Kokteyl

 salonunda içerdeki masalardan birinin boşalmasını bekliyorsun. Çok

 sevdiğim iki insanla beraberdim. Mesut ve bahtiyardım. İki kadeh

 sert kokteyl. Sonra Vietnam mutfağı, pirinç şarabı. Sonra bar, linie

 snaps.Yalansız sohbet, sımsıcak atmosfer. Kafa çakır, keyf keka!

 Oğullarımla beraberim. Bunalım, sıkıntı, kasıntı hak getire.

 

Sırtımda kamburumun üstünde çok ağır yüküm , iki büklüm

 durmadan yokuşları tırmanıyorum. Hayat arkadaşım, sevgilim

 Meral, derdime çare olmak için beni yükleniyor. Güçlü bir kadın,

 güzel, çok güzel bir insan. Şikayetsiz yaşıyor benimle.

Bunca yakınma, bunca gevezelik size iyi geldi mi Hasan efendi?

Sorunuz cevapsız, cevabı hayır mı bilmiyorum üstat.

Çenelerim kasılıyor . İçim daralıyor.

Karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak.

.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder