SİZ HİÇ KÜRT OLDUNUZ MU?
MAHMUT ALINAK*
“(…)Peki siz? Siz hiç Kürt oldunuz mu? Değil bir ömür, sadece bir hafta Kürt
olsaydınız acaba ne hissederdiniz?”
Ben yedi yaşında ilkokula başladığım günlerde Kürt oldum. Babam, “Yarın okula başlayacaksın.” dediğinde akşamüzeriydi ve bahardan beri çobanlığını yaptığım dört kuzumu daha yeni ağıla koymuştum.
Sabah güz güneşi köyümüzü ipeksi
ışıkları ile donatıp tatlı bir serinlikle okşarken, elimde saman sarısı bir
defter, ucu bıçakla sivriltilmiş bir kurşun kalem ve bacağımda rengi solmuş
yamalı keten bir pantolonla okulun yolunu tuttum. Bir tavşan sinikliğiyle
gittiğim okulu ürpertici bir ölüm soğukluğu sarmıştı. Hepsi benden kıdemli olan
ablalar, ağabeyler ve akranım olan çocuklar tedirgin bir sessizlikle bahçede ders
zilinin çalmasını bekliyorlardı.
“Okulda Kurmanci konuşmak yasak.”
Dilber ablam üçüncü sınıf
öğrencisiydi, yanına sokulup konuşmak istedim, gözleri korkuyla büyüyerek
ağzımı eliyle sımsıkı kapattı. Ben paniklemiş bir halde ondan kurtulmaya
çalışırken kulağıma fısıldayarak, “Okulda Kurmanci konuşmak yasak. Dedi.
Sözlerim boğazımda düğümlenip kaldı. Zil çalınca sınıfa girdik, boyum kısa
olduğu için Dilber ablam beni öndeki sıralardan birine oturttu. İçeride sinek
uçsa duyulurdu. Nefesimizi tutarak heykel kımıltısızlığıyla öğretmenin
gelmesini bekledik. Bir iki dakika sonra öğretmen geldi. Herkes ayağa kalkınca
ben de kalktım. Öğretmen duvarda asılı olan siyah yazı tahtasının önünde durup
yüksek sesle bir şey söyledi. Sınıf da hep bir ağızdan bağırarak ona cevap
verdi. Öğretmenin, “Günaydın.”dediğini, sınıfın da, “Günaydın.”diye ona
karşılık verdiğini sonradan öğrenecektim.
Öğretmen tek kelimesini bilmediğim
bir dilde sınıfa bir şeyler söylerken, sıraların arasında gezinen delici
bakışları bir an gelip beni buldu. Üstüme dikili o çeliksi bakışların ağırlığı
altında kalbim fırtınaya yakalanan sararmış bir sonbahar yaprağı gibi titredi.
Konuşması bitince yanıma geldi, üstüme eğilerek defterime sağlı sollu bazı
yatay çizgiler çizdi ve el işaretiyle benden aynı şeyleri yapmamı istedi.
Ama ben Kurmanci (Kürtçe) nedir,
Tırki (Türkçe) nedir bilmiyordum ki
Öğle arası eve dönerken Dilber abla,
“Okula başladığına göre artık evde ve sokakta Kurmanci konuşma, sadece Tırki
konuş.” dedi. Ama ben Kurmanci (Kürtçe) nedir, Tırki (Türkçe) nedir bilmiyordum
ki. Evde öğrendiğim, fakat ne olduğunu da bilmediğim bir dille konuşuyordum.
Nedenini sorduğumda, “Öğretmen Kurmancı konuşmayı yasakladı.”dedi. Çocuk aklım
allak bullak oldu. Artık Türkçe konuşacağıma göre, peki şimdiye kadar konuştuğum
o dil neydi? Adını bile bilmediğim o dilde ne vardı ki öğretmenimiz
yasaklamıştı? Dilber ablamın dediği dili bilmiyordum ki konuşayım! Onun evde
neden hep kısık bir sesle konuştuğunu, dışarıda ise neden hep bir mezar taşı
kadar suskun kaldığını ancak şimdi anlayabiliyordum. Eve gidince şaşkın ve
çaresizdim, annemle nasıl konuşacağımı bilmiyordum. Fısıltıyla konuştuğumda
bile bakışlarım korkuyla okulun olduğu tarafa uzanıyordu.
öğretmen de Türkçe konuşmam için sık
sık dayak atıyordu.
Kabuslarla boğuştuğum birkaç gün
sonra bir sabah yataktan kalktığımda hafızamdaki bütün sözcükler silinmişti.
Kaç yıldır konuştuğum kendi dilimi unutmuştum, Türkçe ise tek kelime
bilmiyordum. Bu haftalarca böyle sürdü, dilimin tutulması kimsenin umurunda
olmadı. Aile büyükleri halime gülüp geçerken, öğretmen de Türkçe konuşmam için
sık sık dayak atıyordu
Çubuk tepemde ıslık çalarak kızgın
bir şiş gibi bu elimi de dağladı.
Aylardan herhalde Şubat’tı. Derse daha yeni girmiştik. Öğretmen beni
tahtaya kaldırıp bir kitaptan okuduğu bir cümleyi yazmamı istedi. Anlamadığım o
cümleyi nasıl yazacağımı bilmeden tebeşir tutan elim donup kaldı. Kafamın içi
boşalmıştı sanki, hissettiğim tek şey kulaklarımdaki dizginsiz çınlamalardı.
Yazı tahtasının önünde korkudan kaskatı bir şekilde dururken, öğretmenin
yanaklarıma peş peşe indirdiği hiddetli tokatlarla sendeleyip arkamdaki tahtaya
çaptım. Yüzümü kaplayan ateşin kızgın alevleri dalgalar
halinde ayak parmaklarıma doğru yayılırken, öğretmen hıncını alamayıp elinden
hiç eksik etmediği çubukla rasgele bana vurmaya başladı. Feryatlarım sınıfın
duvarlarında acı acı yankılanırken benden ellerimi açmamı istedi. Tir tir
titreyerek bir elimi açtım. Çubuk hınçla elime inince iliklerime kadar işleyen
keskin bir ağrıyla iki büklüm olup ateş gibi yanan elimi koltuğumun altına
soktum. Öğretmen öfkeyle kükreyerek öteki elimi açmamı istedi. Dayağın
dehşetinden dilim damağıma yapışmış bir halde, nefes nefese soluyarak kalp
çarpıntıları arasında öbür elimi uzattım. Çubuk tepemde ıslık çalarak kızgın bir
şiş gibi bu elimi de dağladı. Sonra ötekini ve böyle sürüp gitti. Küçücük
ellerim onca darbeye nasıl dayandı hala inanamıyorum. Hiç bitmeyecekmiş gibi
gelen korkunç birkaç dakika sonra ellerim kor gibi yanarak iki yanıma
düştüğünde, parmaklarımın ucundan tahta döşemeye yağmur tanecikleri gibi kan
damlıyordu.
O gün talihsiz günümüzdü. Öğretmen
öğleden sonra kuzenim Rahime’ye Atatürk’ün duvardaki resmini gösterip kim
olduğunu sordu. Rahime oturduğu yerden, “Atatürk.” diye cevap verdi. Gel gör ki
Atatürk’ün adını ayağa kalkmadan söylediği için, hatırladıkça hala içimizi
titreten korkunç bir dayak yedi. Kollarında, omuzlarında, sırtında ve
bacaklarında şaklayan çubuk darbeleri altında yürek parçalayan çığlıklarla
cıyak cıyak bağırırken, bir taraftan da Kürtçe öğretmene ve Allah’a
yalvarıyordu. Kürtçe konuşması öğretmeni büsbütün çileden çıkarmıştı. Vurdukça
vuruyordu. Bütün sınıf dehşet içinde bu ürkünç manzarayı seyrederken, Rahime
kapıldığı korku ve çelimsiz bedenini dağlayan darbelerin acısıyla altına kaçırdı.
Tahta döşemeye boşalan sidik yerde derecikler halinde akarken, zavallı çocuk
bir yanardağın ağzından içeri yuvarlanmış gibi acı acı uluyordu.
“Biz Türk değiliz ki, Kürt’üz.”
dedi. Kürt mü? O da ne demekti?
Akşam okuldan çıkıp eve giderken son
sınıf öğrencilerinden komşumuz Yusuf abi yolda kendi kendisi ile konuşur gibi,
“Biz Türk değiliz ki, Kürt’üz.” dedi. Kürt mü? O da ne demekti? Kafamda bu
soruyla soluğu annemin yanında aldım. Annem ahırda Kürtçe ninniler eşliğinde
inek sağıyordu. Şişmiş moraran ellerimi arkama saklayarak kısık bir sesle,
“Anne biz kimiz?” diye sordum. Annem bir şey anlamadan boş gözlerle bana baktı.
“Anne ben kimim, biz neyiz?” diye sorumu tekrarladım. Annem ineğin memelerini
çekiştirmeye devam ederek, “Biz Kürt’üz?” dedi. “Peki ya öğretmen, o nedir?”
Annem, “O Türk’tür, ama hepimiz aynıyız.” dedi beni başından savarcasına.
Annemi ahırda bırakıp dışarı
çıkarken, körpe aklım cevapsız soruların anaforunda debelenip duruyordu.
Annemin dediği gibi hepimiz aynıysak, peki öğretmen dilimizi konuşmayı neden
yasaklamıştı? Öğretmenin kafamıza vura vura öğrettiği dille konuşacaksam,
şimdiye kadar konuştuğum o dil neydi peki? Kim icat etmişti o dili? Babam o
dili konuştuğumda beni dövmemişti. Peki, öğretmen neden dövüyordu?
Ertesi gün okula gitmedim, kaçtım.
Bir hafta kadar samanlıkta saklandım. Gün boyu o buz gibi soğuk samanlıkta
saman yığınının içinde titreyerek okulun dağılmasını bekliyordum. Bu kaçak
halim öğretmenin babama gönderdiği bir yazıyla ortaya çıktı. Babam kulağımdan
tuttuğu gibi beni alıp okula götürdü. O gün de öğretmenden temiz bir dayak
yedim.
Böyle dayak yiye yiye sene sonunu
getirdik. Hiç unutmam, Haziran ayının yağmurlu bir gününde karnelerimizin
verilmesine bir iki gün kala öğretmen beni tahtaya kaldırdı, dayak zoruyla
artık çat pat Türkçe öğrenmiştim.
Öğretmenimizin dilimize uyguladığı
bu alçaltıcı yasak sene sonunda birçok öğrencide davranış bozukluklarına yol
açtı. Bazıları Türklüğe özenip kendilerinden ve dillerinden utanmaya
başladılar. Köyün büyükleri her gün ikindi vakti Kürtçe yayın yapan Revan
(Ermenistan) radyosunun önüne tüneyip Karapeté Xaço, Aramé Dikran, Meryem Xan
gibi sanatçılardan Kürtçe türküler dinlerken, gençler onlara fiyaka yaparcasına
sokakta bağıra çağıra Türkçe konuşuyorlardı. Bazılarımız da köyün arkasındaki
bayırlarda kuzu otlatırken, radyodan öğrendiğimiz Türkçe türküler söylüyorduk.
Böylece büyüklerimize karşı kendimizce üstünlük taslıyorduk. Dilber ablam
zedelenmiş bir ruh haliyle Türkçe tek kelime bilmeyen annemle bir yıl kadar hep
Türkçe konuşmaya çalıştı. Babam muhtar olduğu için memurlar yaz başlarında
yanlarına eşlerini ve çocuklarını alıp bizim eve kuzu yemeye gelirlerdi.
Memurların başları açık, kısa etekli eşleri, entarileri topuklarına kadar inen
başı bağlı kadınlarımızın giyimlerine ve konuşmalarına kahkahalarla gülüp dalga
geçerlerdi. Dilber abla da onları taklit ederek onlar gibi giyinmeye, yürümeye
ve konuşmaya çalışırdı. Biz çocuklar, temiz giyimli, parlak, tombul yanaklı o
memur çocuklarına çok özenirdik.
İlkokulu kış aylarının zemheri
soğuklarında bile her sabah okulun önünde yırtık pırtık keten elbiselerimiz
içinde tir tir titreyip, “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım…”andını tekrarlayarak
bitirdiğimde, çarpım tablosunu hala ezberleyememiştim. Ancak on beş yaşında,
ortaokul son sınıfta iken ezberleyebildim. Sonraları bunun nedenini çok
düşündüm, meğer “kere” sözcüğünün anlamını bilmiyormuşum. Bu sözcüğün yerine
Kürtçe “çar”, Türkçe ise “defa” sözcüğü kullanılsaydı herhalde ilkokulda
ezberleyebilecektim.
Lisede Türk arkadaşlar, “Kıro!” diye
seslenirlerdi bize.
Lisede Türk arkadaşlar, “Kıro!” diye
seslenirlerdi bize. Bu aşağılayıcı söz ruhumuzu örselerdi, ama korkumuzdan bir
şey söyleyemezdik. Kırık Türkçe’mizle dalga geçtiklerinde ise başımızı bir
suçlu gibi utançla öne eğerdik.
Üniversitede bindiğimiz otobüslerde
arkadaşlarla kendi aramızda Kürtçe konuşurken, hem utandığımız, hem de
çekindiğimiz için kulaktan kulağa fısıldayarak konuşurduk.
İlkokulda öğretmenimizin Kürtçe ’ye
uyguladığı yasak 12 Eylül darbesi zamanında kanunla resmileştirildi. Ağır
işkenceler gördüğüm Erzurum Askeri Cezaevi’den serbest bırakılıp eve dönünce,
beni görmeye gelen annem ve ablalarım kapının arkasında biri bizi dinliyormuş
gibi benimle seslerini kısarak konuştular. Sebebini sorduğumda, “Kenan Evren
Kürtçe’ yi yasaklamış.” dediler ürkekçe. Hem ilkokul öğretmenimizin, hem de 12
Eylül cuntacılarının Kürtçe’ ye vurdukları pranganın tarihi geçmişini ancak
sonraları bazı kitaplarda 1925 tarihli Şark Islahat Planı’nı okuyunca
öğrenebildim.
Kürtçe yasağı beynimize öyle korku
salmıştı ki, Türk arkadaşların yanında Kürtçe konuşmaya çekinirdik. 1987’de
milletvekili seçildiğimde beni destekleyen bir Türk arkadaşa, “Acaba
Meclis’teki odamda Kürtçe konuşursam Türk seçmenlerden tepki alır mıyım?” diye
sorma ihtiyacı hissedişim ruh halimizi anlatmaya yeter sanırım.
Bozuk Türkçe’mizle alay edilmesi
daha çocukluğumda bilinçaltımı yaraladı. Bu yara elli yıl geçtiği halde
kapanmadı. Topluluk önünde Türkçe konuşurken hata yaparım diye hala tedirgin
olurum. Yıllarca avukatlık yaptım, mahkemelerde konuşurken hep aynı huzursuzluğu
hissettim. Milletvekilliğinde de bu mengeneden kurtulamadım. Nasıl bir şeyse
Kürtçe düşünüp Türkçe konuşuyorum; cümleleri kafamın içinde Türkçe’ ye
çevirirken sözcükler doğru yerde mi diye hep denetlerim. Bu da kürsüde beni
duraksatır, bacaklarımın titremesine neden olur. Bir gün Meclis’te konuşma
yaparken, o dönemin milletvekillerinden Eyüp Âşık’ın adı geçti konuşmamın
içinde. Milletvekilleri yüzlerinde müstehzi bir gülümsemeyle, “âşık, âşık…”
diye aşağıdan laf başladılar. Şaşkınlıkla onlara bakarken, “Ben de aynı şeyi
söylüyorum” dedim. Eyüp Âşık adını tekrar etmiştim ki, aşağıda alaycı
kahkahalar patladı. Konuşmamı telaş içinde bitirip aşağı indiğimde şaşkınlığım
hala üzerimdeydi. Bana neden güldüklerini anlayamamıştım. Sonra düşününce,
“âşık” sözcüğündeki a’ yı uzatmadan vurguladığımı fark ettim ve kendi halime
güldüm.
Ne hazin şey ki, Kürtçe’ yi de gönül
rahatlığıyla konuşamıyorum. Bilincim gibi dilim de sakatlandı.
Türkçe’de böyle sorunlar yaşarken,
peki Kürtçe ile aram çok mu hoş? Ne hazin şey ki, Kürtçe’ yi de gönül
rahatlığıyla konuşamıyorum. Bilincim gibi dilim de sakatlandı. O şiddetli
asimilasyon altında yıllar yılı Türkçe konuşmak için didinirken, Kürtçe’ den
epey uzaklaştım. Kürtçe’yi ancak sınırlı sözcüklerle konuşabiliyorum. Şimdi
çarmıhta gibiyim; ne kafama sopalarla vurularak öğretilen Türkçe’ yi, ne de ana
dilim Kürtçe’ yi doğru dürüst konuşabiliyorum. Benim bu yaşadıklarımı
milyonlarca Kürt çocuğu yaşadı ve yaşamaya devam ediyor.
Peki siz? Siz hiç Kürt oldunuz mu?
Değil bir ömür, sadece bir hafta Kürt olsaydınız acaba ne hissederdiniz?
*Karakutu-25 Ekim 2012





