31 Ekim 2015 Cumartesi



SİZ HİÇ KÜRT OLDUNUZ MU?
MAHMUT ALINAK*


“(…)Peki siz? Siz hiç Kürt oldunuz mu? Değil bir ömür, sadece bir hafta Kürt olsaydınız acaba ne hissederdiniz?”


Ben yedi yaşında ilkokula başladığım günlerde Kürt oldum. Babam, “Yarın okula başlayacaksın.” dediğinde akşamüzeriydi ve bahardan beri çobanlığını yaptığım dört kuzumu daha yeni ağıla koymuştum.
Sabah güz güneşi köyümüzü ipeksi ışıkları ile donatıp tatlı bir serinlikle okşarken, elimde saman sarısı bir defter, ucu bıçakla sivriltilmiş bir kurşun kalem ve bacağımda rengi solmuş yamalı keten bir pantolonla okulun yolunu tuttum. Bir tavşan sinikliğiyle gittiğim okulu ürpertici bir ölüm soğukluğu sarmıştı. Hepsi benden kıdemli olan ablalar, ağabeyler ve akranım olan çocuklar tedirgin bir sessizlikle bahçede ders zilinin çalmasını bekliyorlardı.

“Okulda Kurmanci konuşmak yasak.”
Dilber ablam üçüncü sınıf öğrencisiydi, yanına sokulup konuşmak istedim, gözleri korkuyla büyüyerek ağzımı eliyle sımsıkı kapattı. Ben paniklemiş bir halde ondan kurtulmaya çalışırken kulağıma fısıldayarak, “Okulda Kurmanci konuşmak yasak. Dedi. Sözlerim boğazımda düğümlenip kaldı. Zil çalınca sınıfa girdik, boyum kısa olduğu için Dilber ablam beni öndeki sıralardan birine oturttu. İçeride sinek uçsa duyulurdu. Nefesimizi tutarak heykel kımıltısızlığıyla öğretmenin gelmesini bekledik. Bir iki dakika sonra öğretmen geldi. Herkes ayağa kalkınca ben de kalktım. Öğretmen duvarda asılı olan siyah yazı tahtasının önünde durup yüksek sesle bir şey söyledi. Sınıf da hep bir ağızdan bağırarak ona cevap verdi. Öğretmenin, “Günaydın.”dediğini, sınıfın da, “Günaydın.”diye ona karşılık verdiğini sonradan öğrenecektim.
Öğretmen tek kelimesini bilmediğim bir dilde sınıfa bir şeyler söylerken, sıraların arasında gezinen delici bakışları bir an gelip beni buldu. Üstüme dikili o çeliksi bakışların ağırlığı altında kalbim fırtınaya yakalanan sararmış bir sonbahar yaprağı gibi titredi. Konuşması bitince yanıma geldi, üstüme eğilerek defterime sağlı sollu bazı yatay çizgiler çizdi ve el işaretiyle benden aynı şeyleri yapmamı istedi.

Ama ben Kurmanci (Kürtçe) nedir, Tırki (Türkçe) nedir bilmiyordum ki
Öğle arası eve dönerken Dilber abla, “Okula başladığına göre artık evde ve sokakta Kurmanci konuşma, sadece Tırki konuş.” dedi. Ama ben Kurmanci (Kürtçe) nedir, Tırki (Türkçe) nedir bilmiyordum ki. Evde öğrendiğim, fakat ne olduğunu da bilmediğim bir dille konuşuyordum. Nedenini sorduğumda, “Öğretmen Kurmancı konuşmayı yasakladı.”dedi. Çocuk aklım allak bullak oldu. Artık Türkçe konuşacağıma göre, peki şimdiye kadar konuştuğum o dil neydi? Adını bile bilmediğim o dilde ne vardı ki öğretmenimiz yasaklamıştı? Dilber ablamın dediği dili bilmiyordum ki konuşayım! Onun evde neden hep kısık bir sesle konuştuğunu, dışarıda ise neden hep bir mezar taşı kadar suskun kaldığını ancak şimdi anlayabiliyordum. Eve gidince şaşkın ve çaresizdim, annemle nasıl konuşacağımı bilmiyordum. Fısıltıyla konuştuğumda bile bakışlarım korkuyla okulun olduğu tarafa uzanıyordu.

öğretmen de Türkçe konuşmam için sık sık dayak atıyordu.

Kabuslarla boğuştuğum birkaç gün sonra bir sabah yataktan kalktığımda hafızamdaki bütün sözcükler silinmişti. Kaç yıldır konuştuğum kendi dilimi unutmuştum, Türkçe ise tek kelime bilmiyordum. Bu haftalarca böyle sürdü, dilimin tutulması kimsenin umurunda olmadı. Aile büyükleri halime gülüp geçerken, öğretmen de Türkçe konuşmam için sık sık dayak atıyordu


Çubuk tepemde ıslık çalarak kızgın bir şiş gibi bu elimi de dağladı.
Aylardan herhalde Şubat’tı. Derse daha yeni girmiştik. Öğretmen beni tahtaya kaldırıp bir kitaptan okuduğu bir cümleyi yazmamı istedi. Anlamadığım o cümleyi nasıl yazacağımı bilmeden tebeşir tutan elim donup kaldı. Kafamın içi boşalmıştı sanki, hissettiğim tek şey kulaklarımdaki dizginsiz çınlamalardı. Yazı tahtasının önünde korkudan kaskatı bir şekilde dururken, öğretmenin yanaklarıma peş peşe indirdiği hiddetli tokatlarla sendeleyip arkamdaki tahtaya çaptım. Yüzümü kaplayan ateşin kızgın alevleri dalgalar halinde ayak parmaklarıma doğru yayılırken, öğretmen hıncını alamayıp elinden hiç eksik etmediği çubukla rasgele bana vurmaya başladı. Feryatlarım sınıfın duvarlarında acı acı yankılanırken benden ellerimi açmamı istedi. Tir tir titreyerek bir elimi açtım. Çubuk hınçla elime inince iliklerime kadar işleyen keskin bir ağrıyla iki büklüm olup ateş gibi yanan elimi koltuğumun altına soktum. Öğretmen öfkeyle kükreyerek öteki elimi açmamı istedi. Dayağın dehşetinden dilim damağıma yapışmış bir halde, nefes nefese soluyarak kalp çarpıntıları arasında öbür elimi uzattım. Çubuk tepemde ıslık çalarak kızgın bir şiş gibi bu elimi de dağladı. Sonra ötekini ve böyle sürüp gitti. Küçücük ellerim onca darbeye nasıl dayandı hala inanamıyorum. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen korkunç birkaç dakika sonra ellerim kor gibi yanarak iki yanıma düştüğünde, parmaklarımın ucundan tahta döşemeye yağmur tanecikleri gibi kan damlıyordu.

O gün talihsiz günümüzdü. Öğretmen öğleden sonra kuzenim Rahime’ye Atatürk’ün duvardaki resmini gösterip kim olduğunu sordu. Rahime oturduğu yerden, “Atatürk.” diye cevap verdi. Gel gör ki Atatürk’ün adını ayağa kalkmadan söylediği için, hatırladıkça hala içimizi titreten korkunç bir dayak yedi. Kollarında, omuzlarında, sırtında ve bacaklarında şaklayan çubuk darbeleri altında yürek parçalayan çığlıklarla cıyak cıyak bağırırken, bir taraftan da Kürtçe öğretmene ve Allah’a yalvarıyordu. Kürtçe konuşması öğretmeni büsbütün çileden çıkarmıştı. Vurdukça vuruyordu. Bütün sınıf dehşet içinde bu ürkünç manzarayı seyrederken, Rahime kapıldığı korku ve çelimsiz bedenini dağlayan darbelerin acısıyla altına kaçırdı. Tahta döşemeye boşalan sidik yerde derecikler halinde akarken, zavallı çocuk bir yanardağın ağzından içeri yuvarlanmış gibi acı acı uluyordu.

“Biz Türk değiliz ki, Kürt’üz.” dedi. Kürt mü? O da ne demekti?
Akşam okuldan çıkıp eve giderken son sınıf öğrencilerinden komşumuz Yusuf abi yolda kendi kendisi ile konuşur gibi, “Biz Türk değiliz ki, Kürt’üz.” dedi. Kürt mü? O da ne demekti? Kafamda bu soruyla soluğu annemin yanında aldım. Annem ahırda Kürtçe ninniler eşliğinde inek sağıyordu. Şişmiş moraran ellerimi arkama saklayarak kısık bir sesle, “Anne biz kimiz?” diye sordum. Annem bir şey anlamadan boş gözlerle bana baktı. “Anne ben kimim, biz neyiz?” diye sorumu tekrarladım. Annem ineğin memelerini çekiştirmeye devam ederek, “Biz Kürt’üz?” dedi. “Peki ya öğretmen, o nedir?” Annem, “O Türk’tür, ama hepimiz aynıyız.” dedi beni başından savarcasına.
Annemi ahırda bırakıp dışarı çıkarken, körpe aklım cevapsız soruların anaforunda debelenip duruyordu. Annemin dediği gibi hepimiz aynıysak, peki öğretmen dilimizi konuşmayı neden yasaklamıştı? Öğretmenin kafamıza vura vura öğrettiği dille konuşacaksam, şimdiye kadar konuştuğum o dil neydi peki? Kim icat etmişti o dili? Babam o dili konuştuğumda beni dövmemişti. Peki, öğretmen neden dövüyordu?
Ertesi gün okula gitmedim, kaçtım. Bir hafta kadar samanlıkta saklandım. Gün boyu o buz gibi soğuk samanlıkta saman yığınının içinde titreyerek okulun dağılmasını bekliyordum. Bu kaçak halim öğretmenin babama gönderdiği bir yazıyla ortaya çıktı. Babam kulağımdan tuttuğu gibi beni alıp okula götürdü. O gün de öğretmenden temiz bir dayak yedim.
Böyle dayak yiye yiye sene sonunu getirdik. Hiç unutmam, Haziran ayının yağmurlu bir gününde karnelerimizin verilmesine bir iki gün kala öğretmen beni tahtaya kaldırdı, dayak zoruyla artık çat pat Türkçe öğrenmiştim.
Öğretmenimizin dilimize uyguladığı bu alçaltıcı yasak sene sonunda birçok öğrencide davranış bozukluklarına yol açtı. Bazıları Türklüğe özenip kendilerinden ve dillerinden utanmaya başladılar. Köyün büyükleri her gün ikindi vakti Kürtçe yayın yapan Revan (Ermenistan) radyosunun önüne tüneyip Karapeté Xaço, Aramé Dikran, Meryem Xan gibi sanatçılardan Kürtçe türküler dinlerken, gençler onlara fiyaka yaparcasına sokakta bağıra çağıra Türkçe konuşuyorlardı. Bazılarımız da köyün arkasındaki bayırlarda kuzu otlatırken, radyodan öğrendiğimiz Türkçe türküler söylüyorduk. Böylece büyüklerimize karşı kendimizce üstünlük taslıyorduk. Dilber ablam zedelenmiş bir ruh haliyle Türkçe tek kelime bilmeyen annemle bir yıl kadar hep Türkçe konuşmaya çalıştı. Babam muhtar olduğu için memurlar yaz başlarında yanlarına eşlerini ve çocuklarını alıp bizim eve kuzu yemeye gelirlerdi. Memurların başları açık, kısa etekli eşleri, entarileri topuklarına kadar inen başı bağlı kadınlarımızın giyimlerine ve konuşmalarına kahkahalarla gülüp dalga geçerlerdi. Dilber abla da onları taklit ederek onlar gibi giyinmeye, yürümeye ve konuşmaya çalışırdı. Biz çocuklar, temiz giyimli, parlak, tombul yanaklı o memur çocuklarına çok özenirdik.
İlkokulu kış aylarının zemheri soğuklarında bile her sabah okulun önünde yırtık pırtık keten elbiselerimiz içinde tir tir titreyip, “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım…”andını tekrarlayarak bitirdiğimde, çarpım tablosunu hala ezberleyememiştim. Ancak on beş yaşında, ortaokul son sınıfta iken ezberleyebildim. Sonraları bunun nedenini çok düşündüm, meğer “kere” sözcüğünün anlamını bilmiyormuşum. Bu sözcüğün yerine Kürtçe “çar”, Türkçe ise “defa” sözcüğü kullanılsaydı herhalde ilkokulda ezberleyebilecektim.

Lisede Türk arkadaşlar, “Kıro!” diye seslenirlerdi bize.
Lisede Türk arkadaşlar, “Kıro!” diye seslenirlerdi bize. Bu aşağılayıcı söz ruhumuzu örselerdi, ama korkumuzdan bir şey söyleyemezdik. Kırık Türkçe’mizle dalga geçtiklerinde ise başımızı bir suçlu gibi utançla öne eğerdik.
Üniversitede bindiğimiz otobüslerde arkadaşlarla kendi aramızda Kürtçe konuşurken, hem utandığımız, hem de çekindiğimiz için kulaktan kulağa fısıldayarak konuşurduk.
İlkokulda öğretmenimizin Kürtçe ’ye uyguladığı yasak 12 Eylül darbesi zamanında kanunla resmileştirildi. Ağır işkenceler gördüğüm Erzurum Askeri Cezaevi’den serbest bırakılıp eve dönünce, beni görmeye gelen annem ve ablalarım kapının arkasında biri bizi dinliyormuş gibi benimle seslerini kısarak konuştular. Sebebini sorduğumda, “Kenan Evren Kürtçe’ yi yasaklamış.” dediler ürkekçe. Hem ilkokul öğretmenimizin, hem de 12 Eylül cuntacılarının Kürtçe’ ye vurdukları pranganın tarihi geçmişini ancak sonraları bazı kitaplarda 1925 tarihli Şark Islahat Planı’nı okuyunca öğrenebildim.
Kürtçe yasağı beynimize öyle korku salmıştı ki, Türk arkadaşların yanında Kürtçe konuşmaya çekinirdik. 1987’de milletvekili seçildiğimde beni destekleyen bir Türk arkadaşa, “Acaba Meclis’teki odamda Kürtçe konuşursam Türk seçmenlerden tepki alır mıyım?” diye sorma ihtiyacı hissedişim ruh halimizi anlatmaya yeter sanırım.
Bozuk Türkçe’mizle alay edilmesi daha çocukluğumda bilinçaltımı yaraladı. Bu yara elli yıl geçtiği halde kapanmadı. Topluluk önünde Türkçe konuşurken hata yaparım diye hala tedirgin olurum. Yıllarca avukatlık yaptım, mahkemelerde konuşurken hep aynı huzursuzluğu hissettim. Milletvekilliğinde de bu mengeneden kurtulamadım. Nasıl bir şeyse Kürtçe düşünüp Türkçe konuşuyorum; cümleleri kafamın içinde Türkçe’ ye çevirirken sözcükler doğru yerde mi diye hep denetlerim. Bu da kürsüde beni duraksatır, bacaklarımın titremesine neden olur. Bir gün Meclis’te konuşma yaparken, o dönemin milletvekillerinden Eyüp Âşık’ın adı geçti konuşmamın içinde. Milletvekilleri yüzlerinde müstehzi bir gülümsemeyle, “âşık, âşık…” diye aşağıdan laf başladılar. Şaşkınlıkla onlara bakarken, “Ben de aynı şeyi söylüyorum” dedim. Eyüp Âşık adını tekrar etmiştim ki, aşağıda alaycı kahkahalar patladı. Konuşmamı telaş içinde bitirip aşağı indiğimde şaşkınlığım hala üzerimdeydi. Bana neden güldüklerini anlayamamıştım. Sonra düşününce, “âşık” sözcüğündeki a’ yı uzatmadan vurguladığımı fark ettim ve kendi halime güldüm.

Ne hazin şey ki, Kürtçe’ yi de gönül rahatlığıyla konuşamıyorum. Bilincim gibi dilim de sakatlandı.

Türkçe’de böyle sorunlar yaşarken, peki Kürtçe ile aram çok mu hoş? Ne hazin şey ki, Kürtçe’ yi de gönül rahatlığıyla konuşamıyorum. Bilincim gibi dilim de sakatlandı. O şiddetli asimilasyon altında yıllar yılı Türkçe konuşmak için didinirken, Kürtçe’ den epey uzaklaştım. Kürtçe’yi ancak sınırlı sözcüklerle konuşabiliyorum. Şimdi çarmıhta gibiyim; ne kafama sopalarla vurularak öğretilen Türkçe’ yi, ne de ana dilim Kürtçe’ yi doğru dürüst konuşabiliyorum. Benim bu yaşadıklarımı milyonlarca Kürt çocuğu yaşadı ve yaşamaya devam ediyor.
Peki siz? Siz hiç Kürt oldunuz mu? Değil bir ömür, sadece bir hafta Kürt olsaydınız acaba ne hissederdiniz?
*Karakutu-25 Ekim 2012
Formun Altı

30 Ekim 2015 Cuma




DEMİRTAŞ BİZE BİRKAÇ NUMARA
BÜYÜK MÜ GELDİ?

Oya Baydar*



Yazıya, “1 Kasım’da oyum Demirtaş HDP’sine” başlığını atacaktım ama, “kim ne der” kaygısına teslim olmadan düşündüklerimi daha açık paylaşmayı yeğledim. Evet, oyum Halkların Demokratik Partisi’ne; çevreme de gücüm yettiğince neden HDP’ye oy verilmesi gerektiğini, HDP’nin siyaset sahnesinde ve Meclis’te olmasının Türkiye için önemini anlatmaya çalışıyorum.
Demirtaş HDP’si derken bir çizgiyi, bir anlayışı, bir vizyonu kastediyorum. HDP, herkesin bildiği gibi çok bileşenli bir siyasal yapı. Kökleri Kürt hareketinde olsa da Türk sol/sosyalist parti ve örgütlerinden bir bölümünü, İslamî kesimden barışçıları, Alevileri, çevrecileri, demokrat aydınları, vb. barındırıyor. Sadece bu parçalı yapısıyla bile alışılmadık, yeni, kimileri için yadırgatıcı bir oluşum. Farklı düşünceler, farklı kökenler, farklı bakışlar olsa da, HDP’liler (en azından şimdilik) bir ortak paydada buluşuyor: Ortak vatanda, eşit yurttaşlık temelinde, kadın-erkek herkesin barış içinde; dilini, dinini, kültürünü özgürce geliştirerek yaşayacağı demokratik bir Türkiye.
HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın bu vizyonu ve umudu iyi temsil ettiğini, şahsında ete kemiğe büründürdüğünü, çoğulculuğun ve barışın dilini zorlamayla değil kendiliğinden kurduğunu ve savunduğu ilkelere yürekten, gerçekten inandığını düşünüyorum. Tarihte ve siyasal yapılarda kişinin rolünün önemini gözardı etmezsek, Demirtaş sadece düşünceleriyle değil gençliğiyle, tarzıyla, güven veren üslûbuyla, kişiliğiyle de yarının Türkiye partisi olmaya aday bir hareketi taşıyabilecek bir siyasal aktör.
Kürt silahlı hareketinden kimi şahinlerin, Kürt hareketinin içinden ya da çeperinden Demirtaş’ın çizgisini fazla barışçı, az devrimci bulanların hoşuna gitmese de, Haziran seçimlerinde HDP’nin Batı’dan aldığı oylar kadar Kürtlerden aldığı oyların bir bölümü de Demirtaş’ın temsil ettiği çizgiye ve onun tarzına verilmişti. Erdoğan’ın ve AKP’nin hedefe Demirtaş’ı koymalarının nedeni de bu zaten.
Demirtaş’ı kurda kuşa yem etmeyelim
1 Kasım öncesinde HDP Eşbaşkanı Demirtaş’ı özel programlarda ekranlarda göremeyince, önce iktidardan kaynaklanan bir ambargoyla karşı karşıya olduğunu düşündüm, ancak bütün ana akım televizyonlar kendisini davet ettiklerini ama ekrana çıkmak istemediğini açıkladılar. Günümüzde televizyonun önemini anlatmaya gerek yok, hele de seçim kampanyalarında. Bunu HDP’liler benden daha iyi bilirler.
7 Haziran seçimlerinin hemen öncesinde, yurtdışında Kürt hareketinin önemli adlarından biriyle konuşma fırsatım olmuştu. Yaşıma ve kadın halime sığınarak fikirlerimi sansürlemeden söyleme alışkanlığımla, “Karizmatik lider kadroları fazla sivrilen, kendilerini aşma potansiyeli taşıyan kişilerden hoşlanmazlar, Selahattin Demirtaş için de korkuyorum” demiştim. “Hiç korkmayın, bizde böyle şeyler olmaz” demişti muhatabım. Kendim de örgütlerden geldiğim için örgütlerin işleyişini, insan malzemesini, insan ruhunu biraz bildiğimden, “Her yerde; Kürt hareketinde de olur” diye üstelemiştim.
Şimdi acaba haklı mı çıktım diye soruyorum kendime. Önce Kandil’den, KCK kanadından seçimlerden hemen sonra, daha bismillah denmeden, daha Meclis toplanamadan HDP’ye yöneltilen, “80 milletvekilin var da ne yaptın” tarzındaki eleştiriler, 80 milletvekilinin başlı başına başarı olduğunu gözardı eden, “Ne başarınız var ki” söylemleri, daha sonra Kürt silahlı hareketinin Erdoğan’ın HDP’yi şeytanlaştırma, terörle ilişkilendirme planlarına yağ süren, savunma ile açıklanamayacak şiddet eylemleri, ardından sivil halkı kırıp geçiren devlet terörü, Kürt siyasal hareketinin militan kadrolarının, belediye başkanlarının tutuklanması… Bütün bunların HDP’ye yara aldırmadığını, özellikle de Demirtaş çizgisinin inandırıcılığını zedelemediğini söylemek güç. Batı’da ise; HDP’nin oylarının özellikle gençlerden gelen bölümü ile, barış ve huzur isteyen, ortak vatan vurgusunu önemseyen sağduyulu Türk seçmenin oylarının Demirtaş’ın vaad ettiği Türkiye umuduna verildiğini biliyoruz.
Demirtaş bir eşbaşkandan ibaret değil, Kürt hareketinin barışçı ve birleştirici çizgisinin temsilcisi. İşte bu yüzden Demirtaş’ı yıpratmamak, köstek olmamak, onun barış ve kardeşlik dilini törpülemeye çalışmamak gerekiyor. Bu çizgi Kürt hareketinin şahinlerine bol gelmiş olabilir. Öte yandan zaten oluşumunu tamamlamamış, yol aldıkça değişip gelişecek bir siyasal hareketten sıkı solculuk bekleyen devrimbaz solu da kesmeyebilir. Ancak, Türkiye’nin yaşamakta olduğumuz şu karabasandan çıkması isteniyorsa; Kürt sorununun çözümü, silahların susması, barış ve ortak yaşam, Türklerle Kürtlerin birbirlerine güvenlerinin yeniden inşaı ve pekiştirilmesi amaçlanıyorsa Demirtaş çizgisinin yanında durmak ve bu çizgiyi güçlendirmek gerekiyor.
Ortak vatan üzerinde özgür ve özerk bir yaşamdan başka planları olanlar, çözümü başka yerlerde arayanlar varsa bilemem. Demirtaş’ın da ifade ettiği gibi, kanlı ellerle, şiddetle, devlet terörüyle barışa varılmaz. HDP’nin güçlenmesi sadece Kürt hareketine değil, karşısında yer alanlara, HDP’yi yok etmeye çalışanlara, bütün Türkiye’ye lazım.
Bu yüzden 1 Kasım’da oyum HDP’ye. Demirtaş HDP’sine.
*T24 29 Ekim

27 Ekim 2015 Salı




EY SOLCU!
EY TC LEVHALI SOLCU !
EY AKP’Lİ SABIK SOLCU!
Hasan Gürkan



Bilmeden, düşünmeden, ceremesini çekmeden alnına astığın o levha solculuk, sayısız devrimcinin işkencede, idam sehpalarında, zındanda, yargısız infazlarda,polisle,askerle çatışmalarda can verdiği,sakatlandığı,yaralandığı bir geleneğin, halen sürmekte olan hayat tarzının adıdır.
Bu ismi devlet sembolü TC’yle, resmi ideoloji Atatürkçülükle, yani Kemalizm’le lekeleme! Bu ismi AKP’lilikle lekeleme!
Dün küçük büyük, herhangi bir sol mezhebin azasıydın. Şefinin nutukları ve örgüt yayınıyla şuurlandın. Marksizm-Leninizm-Troçkizm-Maoizm-Anarşizm vb. bunları sadece slogan olarak ezberledin. Değişmez “doğru”ların vardı. Senin doğrularına benzemeyen doğruları olan  solcuları revizyonist, reformist, goşist vb. suçladın.Onlarla çatıştın, cinayetler işledin.Bir araya gelip  düzene karşı mücadeleyi beceremedin.
Şimdi bu doğruların değişmezliği resmi ideolojiye doğru kaydı. Şimdi utanmadan hem Kemalist, hem de devrimci oldun. Artık bize bulaşma.

Senden daha beteri de var.Adam solcu olduğu için ,12 Eylül faşist darbesinde Diyarbakır’da, yahut Mamak’ta yıllarca hapis yatmış.İşkence görmüş,sağlığı bozulmuş.Şimdi devletin bütün araçlarıyla Kürtlere,demokratlara,devrimcilere saldırdığı,operasyonların,ölümün kol gezdiği ortamda  “serbest entel”lerin kuyruğuna takılıp AKP’li olmuş.Burası bizim için sözün bittiği yerdir.
Biliyorsun demokratik Kürt hareketi, Türkiye sosyalist, demokrat güçleriyle,ezilen bütün kesimlerle HDP çatısı altında birleşerek ülkenin en güçlü muhalefeti haline geldi.AKP iktidarı bu yüzden 7 Haziran hezimetinden sonra HDP’ye karşı savaş başlattı.
Şimdi bizim solcu olarak birinci görevimiz, laga luga yapmadan, bütün gücümüzle 1 Kasım seçimlerinde partimiz HDP için çalışmaktır.