MANALI ŞİİRLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MANALI ŞİİRLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2012 Pazar

DEVLETE İNANMAK* – Bejan Matur

Güllerin bedeninden dikenlerini teker- teker koparırsan
Dikenleri kopardığın yerler teker- teker kanar
Dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filan sanırsan
Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar
Muş-Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
Eşkıyalar kanar kötü donatımda askerler kanar 

Sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
Portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar 

Bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
Padişahlar ve Muşlar kanar, darülbedayiler kanar
Muş-Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
Orada her zaman otlar-otlar, ergenlikler kanar 

El ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
Benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar’ 

*Dağın ardına bakmak
Sayfa 180 den alıntı

28 Mart 2012 Çarşamba

ROBOSKİ KATLİAMINA ŞİİRİN İSYANI

ROBOSKİLİ ERKAN* - İbrahim Şen

adım erkan o iki yaşındayım
anamın adı reyhan
babamın adı Mehmet
kor mamo derler babama
karşı köyde devlete bırakmış gözlerini

tek katlı kerpiç yalnızlıktır evimiz
katırların kişnemesi müjdeler birinin geldiğini
eşiğimizin sadık dertsizleridir köpeklerimiz
ahır buğusunda unuturuz kan ayazı
tek defterde dört derstir okulumuz

emmioğullarım en kalın paltosuyla / at sırtına biner
bazı geceler
heybede bidonları olur
bazı gecelerde duvardaki silahıyla uzarlar karanlığa
gün ışır ışımaz anam kapı sesine irkilir
anladım ki
anam yalnız kapı sesine değil kurşun seslerine de
irkilirmiş

noksanlı gecelerde
yorganın altında tükenen ev ödevleri
babama okunan renkli çocukluk gözleri
ve bize ödül olan büyük kentimiz luna parkımız
televizyon
uçak seslerinden korkan kardeşlerimin ağlamaları da
keserdi televizyon seslerini
sağır ederek uçardı uçaklar
büyük kentler ayrı konuşurdu / anam ayrı

sabahları öğretmenimin Kütahya Türkçesini taklit eder
güldürürdüm babası ölen arkadaşlarımı
anam lokumu dürüm etimi zenginlerdim
beslenmemde
okulda anamı geceleri de kaçağa gidenleri özleyen
 ben
ben erken bitirdim ilkokulu 

ben gitsem de yoksulluğun sınır ötesine
at’a ilk defa altı yaşında dayımın düğününde bindim
yedi renklerle süslenmişti, at
nasılda bacaklıdır atlarımız geme gelmez
sırtlarında kaçak
yüzlerinde geçimlerimizi taşırlar
rahvana bile uzun havada durur
gamlıdırlar 

atlardan korkmadım uçaklardan korktuğum kadar
sesleri
dersleri dizileri bölerdi hep 

babam kör
anam tüm jandarmalara dilsiz
ben on üç yaşındayım
büyüdüm
taziyelere ve düğünlere gittiğimiz kazaya inecektim
okuyup uçak mühendisi olacaktım
kardeşlerimi ağlatmayan dizileri kesmeyen
sessiz uçaklar yapacaktım
olmadı futbolcu olacaktım
çaresizlik bağlıyordu asfalt görmeyen ayakkabılarımı
oysa ne kadar isterdim bisiklet pedalı çevirmeyi
hep televizyonlarda izlerdik bisiklete binen şortlu
çocukları 

ben erkan roboskinin kuran okumuş çocuğuyum
dua almışım anamdan da
cebimde de elli lira katır kirası
büyümüş kocaman adam olmuştum 

içim içime sığmıyordu yarın ilk paramı kazanacaktım
belli mi olur meşin bir top bile alabilirim
biraz daha kazanırsam
bira daha büyürsem babam karanlıktan çıksın
istiyorum
uzayan bir gecem var
ürpertilerimle gün ışıyor 

öğlende  yoksul etekli şu bayırda düşeceğiz yollara
bir kazanca gideceğim
bidonlardan biraz uzunum
kahırlanıyorum “küçüktür gitmesin” diyenlere
kırk katır kırk bağırtı
toplandık meydana
katırların nefesleriyle ısınan o küçük meydan
nasıl da kocaman atlas oluverdi bana
örmelerle sağlama alındı hurçlar
dizildik sıra sıra
paldır küldür döküldük patikaya
büyüklerimiz bir selam çaktı karakola
ilk türkülerimiz karşıladı sıfır noktasını
karşıladılar bizi

türküleri türkülerimiz gibiydi
dilleri dillerimiz gibi
bıyıkları elleri yüzleri
ıslıkları bizim gibiydi
her şeyleri bizim gibiydi
karşılayanların 

petrol karasıyla
doldurduk bidonları
kalbim pıt pıt
hava kararmaya başlasa da
ilk kazancın aydınlığıyla
dolanıyordu elim ayağım
katırlara sardığımız örmelere 

omuzlarım dimdik yüzümde gülücükler
anamın eli değmiş yarım dürüm duruyor çıkınımda
bir kazançla dönüyorum
yoksulluğun bölüşüldüğü evime
benim de yolumu bekleyenlerim var artık
hayallerimle biraz diniyor içimin titremesi
düşüyoruz yola
herkeste ama herkeste katırlarda bile
soğuk bir suskunluk
iniyoruz dönüşün sıfır noktasına
ne de güzel görünüyor köylerin ışıkları 

uçaklar bölüyor suskunluğu
uçaklardan düşen bir iki ışık yakınımızı aydınlatıyor
o sağır eden ses üstümüze üstümüze geliyor
mahşer gümbürtüsüyle çıldırıyor katırlar
bağrış çağrış
ve kaçışmalar
korkudan dizlerim tutmuyor
parçalanıyor taşlar
bağırtılardan duyuyorum bombalanıyormuşuz
dağ taş çığlık
kardeşlerim anam babam
ve gözümün önünde tüm on üç yıl
korkudan unuttum tüm duaları 

kocaman bir taş girdi göğsüme ana
üstüme kazancım olacak mazot akıyor
elim bacağım kopmuş yanıyorum ana 

sınırın en küçük kaçakçısı
şimdi en büyük teröristi
ben erkan
roboskili erken on üç yaşındayım
hala bombalar yağıyor üzerimize
ölüyorum ana
dağdan taştan benden kalanları toplayıp
battaniye sıcağına saracaklar
hepimizi üst üste atıp
bir römorkla sana getirecekler
bakalım tanıyacak mısın beni
ben
ben oğlun erkan
kopmamış avcumda iki küçük taş parçası var
ilk kazancımdan parça parça çoğalarak döndüm ana 

artık bize hiç unutulmayacak bir fakirlik bıraktılar
sesimizde ağıtlarımızda yuvarlanır gider şu bayırda 

*Kumsarısı;İbrahim Şen,Şiir,Fırat Yayınevi

11 Aralık 2011 Pazar

AYRILIK - Birhan Keskin


kaç gecenin çölüdür bu ayrılık
kaç şiirin dölüdür üstüme
örttüğün bu ince sessizlik
kalbim alış artık, kır kendini
kendi duvarında, sesini
kendi duvarına haykır.

tesadüfen birbirine rastlamış
başka başka aşklarsınız siz artık
geceyle gündüz gibi birbirine
ayrılmış. O ki rüzgar, bir zaman
senin çölünde kumlar uçurmuş,
o ki gece ve esmer, görmüyor
sahrayı, sesi içinde karışmış.

her ayrılıkta kendine saplanan bir hançer
kendi sabrını deneyen taş
kendi uykusuzluğunda yatak oldun.
kül koy şimdi yanına korunun
seni kavuran onu da yakmasın.
aşkla besle kendini, gül yetiştir,
sardunya çoğalt.
ki, sen aşktan ve ayrılıktan
başka ne anlıyorsun.



ESKİ AVLUDA - Birhan Keskin

Bir çiçek açtığında
Bir eski avluda
Diyor ki;
Çalıda sarı bir çiğdemim ben
Ve senin çok eski cümlen.
Sen otursan, gitmemiş ki! olsan
Ben sana bir eski Endülüs avlusu
İstersen serin bir Portofino getirsem
Ya da Yedigöllerin yedisini birden.
Bir çiçek açtığında
Bir eski avluda
Diyor ki;
Her şey çok eksik ve neredeyse yok gibiyken
Buldum buluşturdum kendime geldim
Tek eksik sensin! İncecik, çilli bir dille
sen de gelsen.
Ben sana kırmızı kiremitli bir çatı
Begonviller ve bir mavi kapı
Ve illa amansız bir avlu getirsem
Dünya soğur, akşam serinlerken,
Benim sensiz sevinecek bir şeyim yok.
Kılı kırk yardım, altını üstüne getirdim,
Ve işte en gümüş cümlem:
İçimi açtım sana.
İçini açmak için.


3 Aralık 2011 Cumartesi

METİN ALTIOK ŞİİRLERİ*

SONDEYİŞ
Kendine yük haline gelince,
Koru kendini asıl kendinden
Kekik bile kendince kokarken;
Bir tortu kalmıştır geriye,
Ben bildiğin o senden.
Sen de saygılı ol kendine,
Çık yola bir sabah erkenden.
Ya hiçbir yerde görünme,
Ya da geç aynı anda üç yerden.

RÜZGÂRIN YIRTIK YERİ

Saçlarında şimşek parçaları,dilinde kırağı
Sen kimin yetimisin,
Kimi bekliyorsun durduğun yerde?
Sağır bir günün sonunda dilsiz bir gece
Sarıp sarmalıyor seni,
Gökyüzü gıcırtıyla kapanıyor üstüne.
Bak ömrün yarılandı,
Karanlığı kullanmayı öğrenmelisin.
Yazısı akmış ıslak bir sayfa elinde
Yara bere içinde morarıyor şiirlerin
(…)

YOLCU, ACI VE YILAN

-Acı,ey suskun yol arkadaşı anlatsana!
Nerelisin ,oğlun kızın var mı,
Sağ mı annen baban?
Senin de yüreğin kanar mı,
Uzaktayken yakınlarından?

-Bak yolcu bir sır vereyim sana;
Yılan bile arar yavrusunu,eşini.
Ama ben beslenirim ayrılıkla,
Acının gurbetidir memleketi.

-Yılan derler adıma,
Düşman bellemişler beni.
Bir garip sürüngenim dünyada
Acı,ah acı;sokabilseydim seni,
Zehirim bu kadar yük olmazdı sana
(…)
Bir Acıya Kiracı,Bütün Şiirleri,YKY

29 Eylül 2011 Perşembe

GÜVERCİN SEYAHATNAMESİ - KARİN KARAKAŞLI*

Kutsal kitapların sayfalarından
kanat çırpmış da
bugünümüzün acziyetine konmuş
güvercin, kan revan içinde
Simgesi kılındığı barışı
bir palyaçonun gülümseyişi gibi taşır
hüzünlü ve kara mizah bir iğretilikte

Her halini gördüm güvercinin
Bazısı martılara yem oldu
bazısı araba altında bıraktı kuş canını
İzledim kimisinin
bayat ekmekleri keyifle yutuşunu
guru guru dem tutuşunu
sonra insanlığa nispet
havalandılar kanat kanat her şeyin üzerinden
En çok da o zaman acıttılar zaten

Bir fazla olasılıktı güvercinin uçması
Gitmelerin en geniş tamlamasıydı
O yüzden ne zaman bir gitmek düşse içime
güvercin kanatlarını duydum
çırpış çırpış
Son buldu o sesle birlikte
Her türlü kalakalış

Gitme zamanıydı
Gittiğim her yerde
güvercinler izledi beni
şehrin eski zaman köşelerinde
Sürülerleydiler
İlle de tarihi camilerin serin avlularında
rastlaşırdık elden gagaya
mısır bahanesiyle
Sonra delenmiş gibi havalanırdı hepsi bir anda
Bakardım arkalarından
Bir de uçmanın sırrını söyleyeydiler…
Uçtukları yön
Her şeyin üzerine çıkabilme boyutuydu
Bunu anladığım anda artık
yarıçapıydım çizdikleri geniş dairenin
Kendimi kendime tamamlayacaktım
Yola çıkacaktım
Çünkü bazen öyle olur
Bir yokuştan denize inersin de
bir bakmışsın
Sonu gelmiş şehrin
Hiçbir rüzgar deva değil
genzindeki bir sıkımlık yumruya
Üşürsün, güvercinler birbirine sokulur




*Benim Gönlüm Gümüş. Aras Yayınları

27 Eylül 2011 Salı

SÜRGÜN * - PINAR DOĞU

Bedenimde başkalarının çölü
ah şark mahçubu dokunuşlar
aşk ne tür bir vakittir zamanda
hiç bakışlım
ıslık sesli çavlanım
her ışıkta okurdum yüzünü
yüzün ki kelimelerin eskicisi
ağzımda uyuyor gülüşün
öldüğünden beri

şimdi hepimiz ayrı ayrı kederiz
biraraya getirsen kaç kuyu ederiz
ve bilmem ki bu akşam
hangimize ineriz

hangi geçmişten miras kalır Şirin
sevda ki kadınlığın dağıdır
şahikasını arar durur Ferhat
yarasını arar körpe bir irin
bilmem ki kendimizi
yeniden sevebilir miyiz

de ki ayrılık dilde bir il
de ki ayrılığın sürgünüdür yaz
hasreti dileyazdık
aşk her yaz eski bir dil
biz hep o kuyuyu kazdık

ah sevdalarımın şahikası
kalbine düşülmez
kalbine çıkılır
yoksa nasıl yazılır
bir kuyunun hatırası

açılırken gül deneyimli bir acemiliğe
her yaz gecikir zamana
her yazı gecikir yaşama
biraraya getirmez artık bizi hiçbir ayrıntı

ne uzundur uçurum ağıtlarım
ne uzundur bir uçuruma ağıt yakması
dağını bile kurtaramamış bir uçurumuz
kendimize kavuşmamız kimin intiharı

*Şairin Eylül 2011'de yapılan İstanbu lUluslararsı Şiir Festivali'nde okuduğu şiir
.

23 Eylül 2011 Cuma

ACININ TARİHİ –TURGUT UYAR

kalın ve karanlık bir çatı merdiveni gibi
giderilmez eksikliğini tanırım onun
suyun bardakta duruşu gibi
bir öfke usul usul büyürken kuytuda
yemyeşil bir çayır görünümündedir
haziran ortasında bir gümüş lüfer
büyülü bir fotoğraf bir gümüş çerçevede
ve evinde hemen hazır bir silâh
böyle kargaşalı günler döneminde
beşer onar koparılan bir takvim sanki
bahara

bunlar güzel şeyler biliyorum
herkes de biliyor kuşkusuz
ama ne kadar güzel ne kadar güzel
serçenin kış günü yemidir
alnı akıtmalı bir atla düğüne gitmek
ayışığı penceresi, bir güzel insan sesi
ama ne kadar güzel
kırda bir oğlak kadar
kışlada bir türkü kadar
rüzgârda kuruyan tülbent kadar

oysa gece tam yarısıdır bir günün
ve daha güçlüdür gündüzden
ben şimdi diyorum ki bir bak şu alanlara
sokaklara köprülere kiremitsiz damlara
taşlara sopalara aman vermez silâhlara
şehir haritasına trafik lâmbasına kan içinde adamlara
kan içinde adamlara
kan umutsuzluktur
ona kendini hazırla
ne kadar yalnız olduğumuzu hep hatırla
açlıkları yoklukları kırımları
-örneğin sensiz olmak ömrümün bir akşamında-
bir bölgeden birine giden orduları uçaklarla
yalanlar ihanetler karmakarışık limanlar
iki şeyin apansız karşı karşıya geldiği dünyada
ben şimdi diyorum ki
buna inanmak gerek
bir susam gibi boyuna sulamak umutsuzluğu
ve direnmek
hep direnmek devam etmek adına
diyorum ki acılığı eksilmesin ağzımızdan
boyuna tükürmek için
boyuna

28 Ağustos 2011 Pazar

ŞEYH BEDREDDİN İÇİN


Köylü (Numan Dönmez )hazırladı

“Ayağı yer mi basar zülfüne berdar olanın
Şevk u zevk ile verir can u seri döne döne “

( Zülfünün tellerine ayağı takılan yere mi basar!
Senin için zevkle,zevkle verir canını döne döne)
Necati:XVI.yy divan şairi

İzahat:
Nazım'ın meşhur Şeyh Bedrettin Destanı'na konu olan ve Aydın-Karaburun isyanlarında müritleri Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal'in yenilmeleri üzerine yakalanıp XV.yy.ın ilk çeyreğinde Trakya-Serez'de idam edilen Simavne kadısıoğlu Şeyh Bedreddin’in idam edilmesini bir müridinin hissiyatıyla anlatan bu beyit onaltıncı yüzyıl divan şairlerinden Necati’nindir.

BEDREDDİN--Hilmi Yavuz
mübalağa akşam olur
güz, nefti dolaklarını kuşanır da gelir
yaprağın fetrete düştüğü zaman

sen ey yaz günlerini
top top ak çuhaya tebdil eyleyip
ve bir solgun gülümseme olarak
eğnine giyen şaman

buyur otur
şeyhim
samanyollarının ilık sedirine uzan
uzun, görklü ve sof
yüzünü bizden yana döndür
bize buğdayın ateşini
gözlerin tımarını
ve hüznün varidatını anlat

elini elimize dokundurmadan

sen ki öldüğü yere
bir kök sümbül bırakır gibi
usulca sevdalar bırakan
ovaların ve kartalların musahibi
ne zaman diye sorma, ne zaman
yaprağın fetreti gülün kıyamına
gülün kıyamı ağacın isyanına
dönerse iste o zaman

mübalağa akşam olur
güz, nefti dolaklarını çıkarır da gelir

elini elimize dokundurmadan










22 Ağustos 2011 Pazartesi

TURGUT UYAR ŞİİRLERİ

BİR İNTİHAR AKŞAMI ÜSTÜNE
SÖYLENTİ

Her şey bir unutkanlıktı
arada bir deliler gibi kavuştuğumuz
tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında
kısacık yoğun bir akşam
biliyordum bir soğuktu nereye varsam
bir yanımda bir el bir yanda vazgeçilmez bir sancı ve
kısacık yoğun bir akşam.”

FREDERİCO GARCİA LORCA İÇİN
“(…)
Bir halkın gösterişsiz, sessiz cömertliğinde
Ölüm nasıl söylenirse öyle
İspanyol dilinde
ve her dilde...
obra
completas
Artık kat iyen biliyoruz;
Halk adına dökülen kan
Sapı güldalı güzelliğinde bir bıçaktır
Dişlerin arasında...
İspanya da
ve her yerde...

ÇOK ÜŞÜMEK

“Bir Kalır uzun resimlerde anısı sakallarımızın
Urban içinde Üşüyüp Üşüyüp kaldığımızın
Bir Kalır yanık yağlar yataklarda o oteller
Meydanlar heykeller sizin olmadığınız o her yer
O çok yalınç gerçekli gelip gitmeler
Bir Kalır uzun duvarlar ve onların dipleri
Bir Kalır Yılgın Adamların hep "Evet" dedikleri

Çok üşürdük hep üşürdük üşümekti bütün yaşadığımız
Üşürdü ellerimiz aşkımız sonsuz uzun sakallarımız

20 Ağustos 2011 Cumartesi

KÖYLÜ'DEN BİR SÜMBÜLZADE VEHBİ ŞİİRİ

Hayli zemandır uzak kaldığım muhterem karilerimi bi-hudut hürmetlerimle selamlarım.Bu avdetimde , divan şiirimizin fırlama şuarasından Sümbülzade Vehbi'nin ziyadesiyle meşhur bir manzumesini takdim edeceğim.Malumat-ı evvel (ön bilgi):Divan edebiyatında 'rücu' diye bir söz sanatı vardır.Şairin,söylediği sözü,anlamı güçlendirmek için geri alıyormuş gibi yapıp düşüncesini pekiştirmektir.Vehbi'nin RÜCU şiiri bunun güzide misallerinden biridir.Rivayet olunur kim,padişah Vehbi'ye,'Bana öyle bir şiir yaz ki,beyitlerin ilk mısralarında boynunu vurdurmak için celladı çağırayım,ikinci mısralarında ise sana bir kese altın vereyim. Bunun üzerine Sümbülzade Vehbi aşağıdaki şiiri yazar:

Azm-i hammam idelüm, sürtüştürem ben sana
(Hamama gidelim, ben sana sürtüştüreyim)
Kisi ile sabunu, rahat itsin cism ü can
(Kese ile sabunu, bedenin ve ruhun rahatlasın)
Lal-i şarab içirem ve ıslatıp geçirem
(Kırmızı şarap içireyim ve ıslatıp geçireyim )
Parmağına yüzüğü, hatem-i zer dirahşan
(Parmağına yüzüğü,o parlayan altın mührü)
Eğil eğil sokayım, iki tutam az mıdır,
Lale ile sümbülü kakülüne nevcivan (delikanlı)
Diz çökerek önüne ılık ılık akıtam,
Bir gümüş ibrik ile destine ab-ı revan (eline su )
Salınarak giderken arkandan ben sokayım,/
Art eteğin beline, olmasın çamur aman
Kulaklarından tutam,dibine kadar sokam,
Sahtiyandan çizmeyi,olasın yola revan
Öyle bir sokayım ki,kalmasın dışarda hiç,
Düşmanının bağrına hançerimi nagehan (birden)
Herkese vermektesin,bir de bana versene,
Avuç avuç altını,olsun kulun şaduman (sevinçli)
Eğer arzu edersen ben ağzına vereyim,
Yeter ki sen kulundan lokum iste her zaman
Sen her sabah gelesin,ben Vehbi'ye veresin,
Esselamün aleyküm ve aleyküm esselam











15 Ağustos 2011 Pazartesi

YOL - Ayla Pakyüz

Kaldırım kenarında bir siper
gölgesiz yolcuların sığınağıdır
her noktada yeniden başlayan tümceler
sonsuz takiplerimin nesnesi
gölgeme benzer
bir kaçan bir kaybolan
izsiz lekelerdir

ardından yetişemediğim zamanın
kanıtlarını silen güneşin peşinde
bir şey arıyor dünya
ne de düzgün yuvarlanarak

aydınlığı hiçliyor şu barışsız öfke
içkin bir savaşı istemedi hiç
ölüsünden sıyrılıyor üst beden
önce öksüz bırakılıp
gömülüyor tarihe
dimağımıza atılan kurşunlarla
yitirilerek artıyor zaman
sonra ekleniyor süslenerek
satırların sabrına

usumu uyandıran soluksuz karmaşanın
kaybolmuş dehlizlerinde fark ettim
her biri aynı patikaya çıkan kapıları
merakım da olmasa göremezdim
kara bir tünelin ucundan başlayacağını
en tekin yolculuğumun

bir kapı seçtim daldım içine andan
sezgimi örseliyor artık
konuşmak havadan sudan
1999

HAVADAN SUDAN - Ayla Pakyüz


Suya değdirdim ayaklarımı
bulutlara karışırken memleketsiz sisler
bir dalga sesini çığırdım ıslığımla onlara
zamanın ardına itilmiş ıssız kıyıların
şimdi öksüz kayalıklarında

suya değdi ayaklarım
martıların karaya saplanmış gagalarına
dikkatini çekemedim göçmen kuşların
havayı suyu düşündüm bir kez daha
bir tek kendisini göremeyince gözüm
konuştum havadan sudan
kalabalık adalar arasında

vapurlarla yarışmaktan yılmış bir martı
şiirine isim bulamayan bir şair kadar dalgın
dolanıyor damlarda bacalarda
yalnızlığı artık istemeyen bir yalnız gibi seyri
hüzünleriyle konarken gözümün deryasına

suları köpürtse de seferleri vapurların
köpürmüyor eskisi gibi
büyüdükçe küçülen hayaller
ufkun sonsuz tüneline çekildikçe
umutlar gözden yiter
vapurlar küçük artık
değil bir küçük gözdeki gibi

yine de büyümek güzel
her yaşta çocuk olmak
umutsuzken umut
yolcuyken
yol
1999

ŞAİR AYLA PAKYÜZ HAKKINDA

16.09.1970 Üsküdar’da doğdu. Çocukluğu Erenköy'de geçti. Erenköy Kız Lisesi’nde okudu. Marmara Üniv. AEF Resim-İş Eğitimi Bölümü’nden 1995'de mezun oldu. 1990-98 yılları arasında profesyonel olarak manken, oyuncu, reklâm yazarı ve yönetmen yardımcısı olarak çalıştı. Çeşitli sanat dergilerinde estetik ve sanat tarihi içerikli makaleleri, şiirleri yayınlandı. 1997’de Mimar Sinan Üniv. GSF Sinema-TV Bölümü’nde başladığı yüksek lisans eğitiminin ardından Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Sanatı ABD alanında araştırma yaptı. 2000 yılında MEB’na bağlı kadrolu Resim öğretmeni olarak atandı. Yürüttüğü dersler ‘Görsel Sanatlar’, ‘Teknoloji ve Tasarım’ olup, ayrıca vakıf üniversitelerinde ‘Sanat Tarihi’, ‘Çağdaş Sanat ve Tasarım’, ‘Sinema Tarihi’ seminer dersleri vermektedir. Eğitim bağlamının yanı sıra, sanat yönetmenliği, plastik sanatlar dekor tasarım olarak yürüttüğü sanatsal faaliyetlerini azaltarak; "kuramsal tasarım" ekseninden "bilgiden ve kendinden sezgiye geçiş" boyutuna dönüşen bir sürece "yeni"den gönüllü olmuştur.

2 Ağustos 2011 Salı

KEMAL BURKAY ŞİİRLERİ

GÜLÜMSE
isciler iyi calissin, gulumse/Yoksa ben nasıl yenilenirim /Belki şehre bir film gelir/ Bir güzel orman olur yazılarda /İklim değişir,Akdeniz olur,gülümse

Sazlarım vardı,ırmaklarım vardıçok / Çakıl taşlarım vardı benim/ Ama sen başkasın anlıyor musun/Tut ki karnım acıktı;anneme küstüm /Tüm şehir bana küskün / Birkedim bile yok,anlıyor musun ?/ İklim değişir,Akdeniz olur,gülümse”
K.Burkay

DERSİM

Bir eski öyküdür bileceksiniz /Masallardan kalmıştır Dersim / Ülkemin ortasında gizli/ Yanık bir türküdür Dersim

Yıl otuz sekizdi dağlarda /İri ceviz ağaçları ve atım vardı / Belki bir gökyüzü savaşçısıydım / Bir arpa ekmeği kadar sıcaktı / Toprağım karım ve çocuklarım /

Oysa soğuk bir kuştur / Parıldar süngü / Bana niçin uzaksın düşündün mü? / Bu sularda ölüm bile güzel / Sen hiçkurşunların anlamını düşündün mü?

Yıl otuz sekizdi dağlarda/ İri ceviz ağaçları ve atım vardı /Güneş ve sular ülkesinde orda / Orda ki eski bir öyküdür dersim”
K.Burkay

17 Temmuz 2011 Pazar

SEVGİLİ ARKADAŞIM - SÜREYYA BERFE

1.
Gözlerinin rengi gibi
Yüreğinin rengi gibi
saçların da kendi renginde

Ama ben, ellerini gördüm önce
Toplayan, düzelten, onaran ellerini
Dokunduğuna soluk aldıran
Telâşlı, usta, sevecen ellerini

Geç anladım ve inandım
Her gün daha çok inanıyorum
Ellerin, güzel işlerin karıncası
Ellerin, ellerden bıkmış ellerime sığınak

2.
Yüzünün rengi gibi
Dudaklarının rengi gibi
Saçların da kendi renginde

Ama ben, özverini gördüm önce
İçinden çavlan gibi dökülen özverini
Hep koşan, yürümeyi bilmeyen
Hesapsız, gücendirmeyen, saydam özverini
Neye uzansa dirilten
Susan, hüzünlenen, sıcak özverini

Geç anladım ve inandım
Gün gün daha çok inanıyorum
Özverin, güzel işlerin arısı
Özverin, sözcüklerden yılmış kafama barınak

3.
Derinin rengi gibi
Sesinin rengi gibi
Saçların da kendi renginde

Ama ben, seni gördüm önce
Gülen, yaşayan, bilen seni
Körpe bir söğüt dalı gibi çırpınan
Durduğu yere can veren
Gönüllü, duyan, seven seni

Geç anladım ve inandım
Şimdi daha çok inanıyorum
Sen, hayatın ablası
Saf olan her şeyin mayası
Sen, eşyalardan usanmış kalbime dayanak

4.
Sevgili arkadaşım benim
Sana "sevgili arkadaşım" diyorum
Budur, bizim anladığımız sevdanın tanımı
İşte sana bir aşk şiiri
İçinde "sevgilim" sözcüğü geçmiyorsa
Suçun yarısı senin
Çünkü, ben de bize yaraşanların sözcüğünü değil
Kendisini seviyorum senin gibi

6 Temmuz 2011 Çarşamba

KÂĞIDIN AĞIDI –Pınar Doğu

Tenimi büyüten yaz
hurma ve bal bilirdik
acıya kalebent
ve serin bir düşe uzandığımızda
geçmişe derbent
usul usul çoğalırdı yaz
ve başlardı üç kere
dişil sularıyla hemdert
bir nehir akmaya!
Biz kadınlığımızı en çok kimden bilirdik
bütün sevdalara gurbet
ve akarsa sende akar
benim sularıma karışan nedir
böyle acele
böyle ürkek
biz kadınlığımızı en çok nerden bilirdik
müptedi gölgelerimizi
her yaz bir kağıda düşürerek
ve muaşaka bir uçuruma düşerek
yazın kendini en çok anladığı zaman ki
Ey yazı büyüten tenim
bir yazıyı dirilten nedir?
yeniden akmayagörsün nehir
bir sevdayı dirilten nedir?

4 Temmuz 2011 Pazartesi

BİR SÜREYYA BERFE ŞİİRİ*

(…)
“Bari tabutum uzun olsun” diyen cüceye
“Colormatik rica ediyorum” diyen amaya
“Başınızı ağrıttım özür dilerim” diyen dilsize
“Sesini biraz kısar mısınız?” diyen sağıra
benzediğimi hissediyorum bazen.

Korkunç bir kar günü
Tokadı yedim
yüzümü aradım ortalıkta.

Kemiklerim
yorgunluk kazanmaya başladı.
Gidiyor aşklarım, arkadaşlarım.
Baharı donan bir dalım.

Rüzgâr kuytulardan çekildi.
Ben hala buradayım.

En sevdiğim koku gibi
verdim kendimi sana hayat.
Beni bırakamazsın

*Ruhumun;Süreyya Berfe,Yapı Kredi Yayınları

26 Mart 2011 Cumartesi

HİÇSİZLİĞE - Turgut Uyar

Tanrı sen ne kadar güzelsin


bir hiç olarak
ormansın belki bilmiyorum
belki ormanda bir ağaçsın şuncacık
bir pazartesi günüsün
insanları dupduru edemeyen
bütün karayollarında ve demiryollarında
gider gelirim bütün dünyada
ama biliyorum Kırşehir’de mezarsın
bir kilisesin Kapadokya’da
sözgelimi yumurtada zarsın
ustasın sabahları yapmada
akşamüstlerinde biraz gaddarsın
sular ve zamanlar kararırken

ne yapalım
bari bağışlayalım birbirimizi

SEYYİT RIZA -Hüseyin Çetinkaya*

Kırmızı sakal
seyyit ümmi
ve feodal

bir elinde
şavaklı kürt hançeri
öbür elinde
alevi gül demeti

ne promete’den haberi var
ne spartaküs’den
napolyon gibi yakışıklıdır kendisi

halk bir pınar
bu da bir kumar
yürü demiştir bendesi

sesinde yedi dağın
kokusu varken
korumamıştır dağlar onu
tayyareler üstünde uçarken

en son düşü erzincan’a vali olmaktır
en son sözü oğlundan önce asılmaktır

*Su Sesine Vurgun Mekânsız Kuşlar Şiiri
isimli kitaptan

25 Mart 2011 Cuma

B E N - Necip Fazıl

BEN kimsesiz seyyahı meçhuller caddesinin
Ben yankısından kaçan çocuk kendi sesinin

Ben sırtında taşıyan işlenmedik günahı
Allahın körebesi cinlerin padişahı

Ben usanmaz bekçisi yolcu inmez
Ben tükenmez ormanı ısınmaz külhanların.

Ben kutup yelkenlisi buz tutmuş kayalarda
Öksüzün altın bahtı yıldızdan mahyalarda

Ben başı ağır gelmiş boşlukta düşen fikir
Benliğin dolabında kör ve çilekeş beygir

Ben Allah diyenlerin boyunlarında vebal
Ben bugünküne mazi yarınkine istikbal

Ben ben ben haritada deniz görmüş boğulmuş
Dokuz köyün sahibi dokuz köyden kovulmuş

Hep ben ayna ve hayal hep ben pervane ve mum
Ölü ve Münker-Nekir başdönmesi uçurum.
( 1939 )