'KÜÇÜK KARA BALIK’ VE LEYLA
ZANA
Ayşe Hür – Radikal Gazetesi
12 Haziran 2011, 7 Haziran ve 1
Kasım 2015 Genel Seçimleri’nden sonraki yemin törenleri sırasındaki tavrıyla,
son iki seçim arasındaki kanlı olayları durdurmak için açlık grevi çıkışıyla, nihayet
çözüm sürecini yeniden canlandırmak için (?) CB Erdoğan’dan randevu talep
ettiğine ilişkin haberlerle (medya diliyle) defalarca ‘gündeme oturan’ Leyla
Zana’ya dair. Leyla Zana’nın hayatı Kürt sosyal, kültürel ve siyasi tarihinin
modern döneminin izdüşümü olduğu için sizin de ilginizi çeker diye düşündüm.
Yazıyı akademisyen Arzu Yılmaz’ın
kaynakçada künyesini verdiğim yüksek lisans tezinden özetledim. Kürt
Meselesi’ne dair çok önemli yazılarıyla tanıdığım ve büyük saygı duyduğum Arzu
Yılmaz’ın da belirttiği gibi Leyla Zana kendine özgü biri. Öyle ki, kendisi
hakkındaki tek bilimsel çalışmayı yapan Arzu Yılmaz’ın mülakat talebini
reddetmiş bunun yerine kendi seçtiği belgeleri yollamış ona. Bu belgelerden en
önemlisi Leyla Zana’nın 1999’da Ankara Ulucanlar Kapalı Cezaevi’nde kaleme
almaya başladığı anıları. Hapse neden düştüğünü ise hatırlatmaya gerek yok
herhalde. Yine de hikayesini birazdan ayrıntıyla anlatacağım. Başlıktaki Küçük
Kara Balık ise en sonra… Aslında yok.gov.tr adresinden tezi indirip okuyabilirsiniz.
Önce üye olmanız gerekir ama üye olmak çok kolay. Ben sadece konumuzla ilgili
olan bölümlerden yaptığım bir özeti aktaracağım sizlere. Yani bu yazının esas
yazarı Arzu Yılmaz. Ben ‘özetleyen’im. (Bir de okumayı kolaylaştırsın diye
aralara başlıklar ekledim.)
“BUYRUN ÖĞRETMENİM PATATES!”
Evlenmeden önceki soyadıyla Leyla
Dağlı, 1961’de Diyarbakır’ın Silvan ilçesine bağlı Bahçeköy adlı 7-8 haneli bir
mezrada doğmuştur. Dört kız ve bir de erkek kardeşi vardır. Sözü şimdi Leyla
Zana’ya bırakalım:
“Çocuksu heveslerim arasında, okuyup
keşke doktor, eczacı ya da avukat olsam gibi hedefler olmasa da, hemşireliğe
karşı bir ilgi ve sempatim vardı. Çünkü çevremizdeki hastalara iğne yapacak
kimse bulamazdık ve bundan çok etkilenirdim. Elimde eski bir enjektör, fırsat
buldukça yastık, yorgan ve döşeğe iğne yapar, her yanı delik deşik ederdim. Bu
nedenle de öncelikle okumalı ve Türkçe’yi öğrenmeliyim diye köyümüzde okul
olmadığı için komşu köydeki okula yazıldım. Sanırım ilk günlerdi.Tahtaya
patates soğan gibi ürünlerin yer aldığı bir tabela asılmıştı. Öğretmen ‘Bu
nedir?’ diye soruyor ve biz de yüksek sesle ve hep birlikte tekrarlıyorduk.
Derste bir ara öğretmen ‘Çocuklar şimdi kim eve gidip patates getirebilir?’
diye sorunca, ben el kaldırdım. Ve koşarak kaldığım eve gidip soğan getirdim.
Yarım yamalak Türkçemle ‘Buyurun öğretmenim patates’ deyince, öğretmen dahil
herkes kahkahalarla gülmeye başlamıştı. O gün ezilmiş, mahcup olmuştum.
Günlerce okula gitmedim. Sonra öğretmen ve arkadaşlarım gönlümü almaya çalışıp
bir müddet daha okula gitmemi sağladılarsa da, okula devam edemedim ve bir daha
da gitmedim…”
KENTLE İLK BULUŞMA
“Henüz 8-10 yaşlarındaydım. Babam
beni köyden kente (Diyarbakır’a) doktora götürmüştü. Okur yazar olmadığım gibi,
tek kelime Türkçe dahi bilmiyordum. Köyüm dışındaki bir yerleşim yerini ilk kez
görmüştüm. Gördüklerim inanılır gibi değildi: Üst üste yığılmış evler
(apartmanlar), ışıklı tabelalar, renkle reklam panoları, yanıp sönen neonlar,
süslü dükkanlar, vitrinleri mankenli mağazalar görmüştüm. Vitrindeki mankenleri
önceleri canlı sanmış, soluk alıp verişlerini göğüs hareketlerinden izleyerek
hareketsiz duruşlarına anlam vermeye çalışmıştım. İlk kez gittiğim sinemada
filmdeki arabaların üzerime geldiğini, öldürme sahnelerinde kurşunların alnımın
ortasını hedeflediğini sanarak can havliyle babama sarılmıştım. Lokantada ilk
kez kebap yemiş, ilk kez otelde kalmış, ilk kez giysilerimi seçebilmek gibi bir
özgürlüğümün olduğunu görmüştüm...O güne kadar hiç bilmediğim, hayal bile
etmediğim, edemediğim bir yaşamın ilkleriyle tanışmıştım. Köyü bir anda
unutmuştum. Ya da hiç yaşamamıştım. Belki o gün ve o yaşta henüz doğmuş
gibiydim. Belki de bir rüyaydı gördüklerim. Tanımsız duygularla bulutların
üstünde uçar gibiydim. İşimiz bitip, köye dönmek için bindiğimiz otobüs
Diyarbakır’dan uzaklaştıkça hüzün yüklü bir burukluk sarmalıyordu her yanımı.
(…) Bir saatime bakmıştım, bir giysilerime. Bir düne bakmıştım, bir
bugüne. Ne dünden kopabilmiştim, ne de bugünden. Aslında gördüklerim ne pembe
bir rüyaydı, ne de bir başka dünyaya dair olan şeylerdi. Köylü-kentli,
zengin-fakir ve ilkel-modern çelişkilerinin, içsel dünyamda yarattığı depremin
enkazından yeni bir kimlik edinerek sıyrılmaya çalışıyordum sadece.”
TEYZE OĞLU İLE EVLİLİK
“Bir gün babamın pantolon, gömlek ve
şapkasını giyerek köyü baştan aşağı dolaştım. Köy evine camiye giderek
özellikle erkeklere görünmeye çalıştım. Amacım tepkimi bir biçimde yansıtmaktı.
Kimi güldü, kimi küfür etti, kimileri ‘Bu kız bizimkilerin ahlakını bozacak’
diyerek beni kovaladı. Ancak buna rağmen çıkarmadım…” diye devam eder
ancak 1975 yılında, henüz 14 yaşındayken babasının kararıyla evlenmek zorunda
kalır Leyla… Yıldırım Türker’in 18 Kasım 2002 tarihli Radikal gazetesindeki
yazısında şöyle anlatılır karar anı: “Mehdi Zana’nın anasına çay ikram ederken
babası ona dönüp ‘Kızım seni veriyorum. Ne diyorsun?’ diye sordu. Deli kız çay
tepsisini oracığa bırakıp babasını yumruklamaya başladı. Mehdi abisini
tanıyordu elbet. Küçüklüğü onun mahpusluk serüvenini izleyerek geçmişti. Anasının
muhalefetine rağmen babası sözünden dönmedi. Mehdi Zana’yla evlendirildi.”
Mehdi Zana kendisinden 20 yaş büyük
ve babasının teyze oğludur. Evlendikten sonra Diyarbakır’a yerleşirler. Ertesi
yıl 1976’da oğlu Ronay’ı kucağına alır ve başını örter. Mehdi Zana 1978 yılında
bağımsız aday olarak girdiği seçimler ertesinde Diyarbakır Belediye Başkanı
olur, 12 Eylül 1980 darbesinde tutuklanır ve 10 yıl hapiste kalır. O tarihte
Leyla Zana’nın oğlu Ronay beş yaşında, kızı Ruken henüz karnındadır. Ve Türkçe
bilmeyen Leyla Zana için adeta bir işkenceye dönen hapishane ziyaretleri
başlar. Niye mi işkence? Kendisi anlatsın nedenini:
KÜRTÇE KONUŞMAK YASAK!
“Hiç unutmuyorum. 12 Eylül
sonrasıydı. Eşim tutuklanmıştı. İlk görüşmemizde eşim kabine iki güvenlik
görevlisinin yardımıyla getirilmişti. Tanınmayacak bir haldeydi. Ayakta
duramıyordu. Ben Türkçe anlıyor fakat hiç konuşamıyordum. Kürtçe sadece
‘Nasılsın?’ diye sordum. Daha yanıt alamadan bir güvenlik şefinin uyarısıyla
irkildim. ‘Kürtçe konuşmak yasak. Türkçe bilmiyorsan bakışarak konuşursun.’
Bakışarak konuşmaya dahi olanak tanınmadan görüş tamamlanmıştı. Görüştürülmeden
biten görüş beni kendi gerçeğimle yüz yüze getirdi.”
(Leyla Zana bir açlık grevinde,
Diyarbakır, 1990.)
Leyla Zana 1980-90 yılları arasında
yeniden doğar adeta. Başından örtüsünü atar. Çocuklarıyla birlikte okuma-yazma
öğrenir. İlkokul, ortaokul ve lise diplomalarını dışardan sınava girerek alır.
1987 yılında Diyarbakır İHD’nin kurucuları arasında yer alır. 1988’de ise, Yeni
Ülke gazetesinde muhabir olarak çalışmaya başlar. 1991’de ÖSS için Adana’da
kayıt yaptırır. Hedefi Ankara Hukuk Fakültesi’ne girmektir. Ancak o yıl
yapılacak olan genel seçimlerde aday gösterilir…
O sırada İsveç’te sürgünde olan
Mehdi Zana, Leyla Zana’nın milletvekilliğini kendisinin mi arzu ettiğine
ilişkin soruya şöyle yanıt verir: “O Ankara’daydı çocuklarla. Bana geldiler
insanlar burada, Leyla Bacı da yer alsın istiyoruz bu harekette dediler. Leyla
ile oturduk konuştuk. Dedim, bak bu işin bedeli vardır, ölüm vardır cezaevi
vardır.”
KÜLTÜRÜN OTANTİK KADIN İMGESİ
Seçim mitinglerde etek boyu ve
kolları uzun, kırmızı, sarı, yeşil, mavi çiçek desenleri ile bölgenin tipik
kadın kıyafetlerini andıran elbisesi, başında beyaz tülbenti, tülbentin üstünde
sarı-kırmızı-yeşil bandıyla boy gösterir. Hapiste iken ‘Leyla’ya Özgürlük’
kampanyalarında kullanılacak olan bu fotoğraf hakkında şu yorumu aktarıyor Arzu
Yılmaz: “Deniz Kandiyoti’nin kadınların milliyetçi projelere katılmasının
analizini yaparken kavramsallaştırdığı biçimiyle bu fotoğraf, ‘geriliğin
kurbanı’ ve ‘kültürün otantik göstereni’ olarak Leyla Zana’nın siyasal
kimliğini koşullamaktadır. Yani “‘cahil ve köylü’ kadın imgesi, Zana’nın siyasi
bir figür olarak taşıdığı değeri tayin etmektedir. Bu yönüyle Leyla Zana
Kürtlerin ‘mağduriyetinin’ bir sembolü olarak siyasete girmiştir. Üzerinde
taşıdığı elbise ya da tülbent ise kültürel olana yapılan göndermenin yanında
‘doğallığın ve saflığın’ da bir göstergesi niteliğindedir. Bu da mağduriyet
üzerine temellenen ‘dava’nın, dillendirildiği kamusal alanda ‘haklılığı’nın
pekiştirilmesine yardımcı olmaktadır. Bir ‘Kürt’ ve bir ‘kadın’ olarak taşıdığı
tüm dezavantajlara rağmen, Türkiye ve dünya kamuoyunda tanınan bir isim olması
ise sembolik değerini artırmaktadır.”
(1991 Genel Seçimleri,
mitingde konuşma yapıyor.)
45 BİN TERCİH OYUNUN SORUMLULUĞU
Leyla Zana, HEP ve SHP ittifakının
desteğiyle 45 bin tercih oyuyla ilk ‘Kürt kadın milletvekili’ olarak TBMM’ye
girer. Ama işi kolay değildir. Neden mi? Kendisi anlatsın:
“(HEP Genel Başkanı) Fehmi Işıklar
arkadaşlara sürekli bu koalisyon hükümeti mutlaka bir adım atacak ve mutlak bir
çözüm bulacak diyordu. Bir toplantıda yine aynı şeyleri ifade edince ben söz
istedim. Bana söz verilince sözlerime şöyle başladım. ‘Sayın Işıklar siz çok
güzel şeyler söylüyorsunuz. Hepsine katılmak isterdim. Ama benim kafamda soru
işaretleri var beni aydınlatmanı istiyorum’ dedim. Fehmi, ‘Nedir kafanı
kurcalayan?’ dedi. Ben, ‘Şu anda bölgede bir savaş var. SHP bu savaşı
durduracak güçte mi? Bu savaş sürdüğü müddetçe bunların bir adım atacaklarına
ben inanmıyorum. Bu savaş durdurulmadığı taktirde biz orada ezileceğiz. Çünkü
iki seçeneğimiz var ya halkın yanında olacağız ya devletin yanında. Çok basit
bir örnek vereyim, bir mahalle veya sokak kavgasında iki kişi kavga ettiği
zaman araya giren kimse en çok o dayak yer. Korkarım bizim sonumuz da böyle
olur’ dedim. Bir arkadaş hiddetlenerek ‘Leyla sen sesini keser misin...’ dedi.
Ben tekrar söz aldım. ‘Abi sana bu yetkiyi veren halk bana da aynı yetkiyi
vermiş. Üstelik bana daha çok sorumluluk yüklemiş. Oylarıyla bu yükümü daha çok
ağırlaştırmış. Sizler 15-20 veya 30 bin oyla seçildiniz. Ben ise 45 bin tercih
oyuyla seçildim. Üstelik 21 erkeğin arasında ben bir tek kadınım. Anaların yükü
de benim omuzlarımda’ dedim. Arkadaş hemen benden özür diledi, ‘Kusura bakma ne
de olsa feodal bir yapımız var, kadınların konuşmasına tahammül edemiyoruz’
dedi. Toplantı sonrası beni yemeğe davet etti. Beraber yemeğe gittik. Yanımızda
üç arkadaş daha vardı. Bana feodal bir zihniyetle yaklaşmalarını
kabullenemiyordum ama onları da kırmak istemiyordum. Arkadaşın en hassas
noktasını fark etmiştim. Yemek geldi. Yemeğimiz geldiği sırada garsona işaret
ettim. Yemek hesabını bana getirin dedim. Garson şaşırmıştı. ‘Sayın milletvekilim
nasıl olur, Sayın A.T. bana çok kızar’ dedi. Ben, ‘Sen bana getir, sana
kızmasına izin vermem’ dedim. Arkadaşımız belki hayatında ilk defa bir kadının
ısmarladığı yemeği yiyordu. Bırakalım bir kadını kendisinin bulunduğu bir
masada asla bir başkası hesap ödeyemezdi. Bunu kendisine hakaret sayardı.
Ödemeyi yaptım. Kendisi sonra fark etti. A.T. böyle bir şey olmaz diyordu.
Kendisine anlatmaya başladım. ‘Abi benim amacım sana saygısızlık değil. Tam
tersi sana saygım sonsuz, ama sana yardımcı olmak istiyorum. Kadını da bir
insan olarak düşünmeni ve feodal yapını biraz kırmanı rica ediyorum’ dedim.”
VE O YEMİN TÖRENİ
Nihayet, 6 Kasım 1991 günü TBMM’de
yapılan yemin töreni, Leyla Zana’yı hem Türkiye’de hem de dünyada tanınan bir
isim yapar. O günün arka planını ve o gün neler yaşandığını Leyla Zana şöyle
anlatır:
“6 Kasım 1991 günü yemin töreni için
Meclis’teydik.Saat 15:00 civarıydı. Biz arkadaşlarla kulise geçtik. HEP Genel
Başkanı Fehmi Işıklar gelir gelmez arkadaşları yanına çağırarak ‘Kesinlikle
yemin töreni esnasında hiçbir mesaj verilmeyecek’ diyordu. Daha önce
kararlaştırdığımız gibi işler yürümüyordu. Kürtçe mesajı verecek olan Batman
milletvekili A. Kerim Zilan Meclis’e gelmemişti. Fehmi de caydığına göre bu
görevi birileri üstlenmeliydi. Fehmi Bey ısrarla hiçbirimizin törende bir şey
söylemesini istemiyordu. Ben ve Hatip (Dicle) kararımızı verdik. Hatip Türkçe,
ben ise Kürtçe mesaj verecektik. Yemin töreni başlamadan önce ben kırmızı, sarı
ve yeşilden oluşan eşarpları örerek saçlarıma geçirdim. Zaten seçim
çalışmalarında hiç çıkarmamıştım bu renkleri. Diyarbakır’daki toplantıda Fehmi
Işıklar’a gerekçemi belirtmiştim. Meclis’e taşıyacağımı bu bölge halkına
verdiğim sözü tutacağımı, kendisinin bir itirazı olup olmadığını sormuştum.
Fehmi ‘Sen takarsan bizim de takmamız lazım. Tabii eşarp değil de kravat
bulursak takarız’ demişti. Ben de kendisine ‘Ben sizlere hediye edeceğim’
demiştim. Diyarbakır toplantısından sonra bu konuda hiç konuşmamıştık. Yemin
töreninden yarım saat önce ben eşarpları takınca bir-iki arkadaş ‘Bizim
kravatlar nerede?’ dediler. Ben de ‘Mehdi Zana İstanbul’da kravat bulamamış ama
cep mendili yaptırmış’ dedim. Birçok arkadaş mendilleri takarken, aramızda
takmayanlar da oldu.”
NEDEN KIRMIZI-SARI-YEŞİL?
Leyla Zana anlatsın nedenini: “Arkadaşlar
arasında tartışmalar oldu. Kimisi bu renkleri taşımanın gereksiz olduğunu
söylerken, ben ısrarla taşıyacağımı, istemeyenlerin takmayabileceğini
belirttim. Gerekçem gayet açık ve netti. 1989’da özel bir kararname ile bu üç
rengin kullanılmasına izin verilmiyor ve yasaklanıyordu. Çobanlar şalvarında bu
üç renkten oluşan kuşakları bulundurdukları için dünya kadar işkence görmüş ve
bu kuşaklarla dolaştıkları için güvenlik güçleri bir tanesinin boynuna bu
kuşağı geçirip uzun süre yerlerde sürüklemişlerdi. Kamyoncular bu renkleri
arabalarında kullandıkları zaman günlerce kamyonları trafikten men ediliyordu.
En ilginci de seçim çalışmamda tanık olduğum bir düğün idi. Bismil’in bir
köyündeydik. Köyde davul zurnalar çalınıyor. Herkes düğünde eğleniyordu. Ben
konuşmamı bitirip düğün sahiplerine teşekkür etmek için odaya geçtim. Damadın
annesine damat ve gelini tebrik etmek istediğimi bildirdim. Damadın annesi beni
gelinin yanına götürdü. Ben gelini kutladıktan sonra, damadın nerede olduğunu
sordum. Annesi damadın gittiğini söyledi. O tarihlerde gençliğin büyük bir
kesimi gerillaya katılıyordu. Ben de damadın gerillaya katıldığını sanarak
‘Peki bu kızcağızın günahı neydi?’ diye sorduğumda insanlar gülüşmeye başladı.
‘Neden gülüyorsunuz?’ dediğimde oradakilerden biri ‘Damat gerillaya gitmedi ki,
özel tim götürdü’ dedi. Ben şaşkındım. Ne diyeceğimi bilemedim. Annesi hemen bu
üç renkten oluşan eşarpları kendi elleriyle örerek başıma bağladı. Bana dönerek
’Sen bana söz vereceksin. Bu renkleri yasaklayan parlamentoya böyle gideceksin’
dedi. Ben de 'ana’ya söz verdim. Benim hayatıma da mal olsa senin bu isteğini
yerine getireceğim dedim. Çünkü damat bu üç renkten oluşan eşarpları boynunda
taşıdığı için özel timler tarafından göz altına alınmıştı. Bu kadının sitemi, kalbinin
kırıklığı ve hüzünlü bakışı beni o kadar etkilemişti ki; hiçbir güç beni
kararımdan ve verdiğim sözden alıkoyamazdı. Yemin sırası Diyarbakır’a gelmişti.
Hatip çıktı. ‘Ben ve arkadaşlarım bu yemin metnini Anayasa baskısı altında
okuyoruz’ dediğinde birden kıyamet koptu. Bütün Meclis ayaktaydı. Kürsüye
hücumlar başladı. Bütün fanatikler neredeyse Hatip’i parçalayacaklardı. Şoven
duygular kabarmış kontrol kaybolmuştu. Kürt parlamenterleri büyük bir korku
içindeydiler. Tek tek bana geliyorlar ‘Sakın sen bir şey söylemeyesin’
diyorlardı. Çok sevip saydığım bir arkadaş beni kulis bölümüne çağırarak beni
ikna etmeye çalıştıysa da ben ikna olmadım.”
“LEYLA KENDİ KARARINI KENDİ VERİR!”
Öyle arkadaşları araya eşini bile
koyarlar. Leyla Zana şöyle anlatıyor bunu: “Mehdi benim yapımı çok iyi bildiği
için arkadaşa dönerek ‘Leyla kendi kararını kendisi verir. Ben kesinlikle
kendisine karışmam. Ayrıca ben bir mesajın verilmesinden yanayım’ dedi. Ben
tekrar Genel Kurul salonuna döndüm. Yerime geçip oturdum. Kürsüye çıkma sırası
bana geldi. Ben oturduğum yerden gayet soğukkanlı bir şekilde kürsüye yürümeye
başladım. Kürsüye çıkmadan tepkiler gelmeye başladı. Habire bağırıyorlardı.
‘Başının üstündeki bayrağı indir’ diyorlardı. Ben soğukkanlılığımı koruyarak
kürsüye ulaştım. Yemin metnini (Türkçe) okudum. Bitirdikten sonra Kürtçe ‘Ben
bu yemini Kürt ve Türk halklarının kardeşliği için okudum’ dedim. Bir anda
sanki Meclis’in duvarlarına dinamit koymuştum. Başta Demirel olmak üzere diğer
bütün milletvekilleri nasıl da masalara vuruyorlardı. Çoğu saldırmak için
yerinde duramıyor, habire kürsüye çıkmak istiyorlardı. Meclis Başkanı Ali Rıza
Septioğlu dayanamayarak Demirel’e kızdı ‘Niye kızıyorsun? Bir cümle Kürtçe
konuştu da ne oldu?’ diyordu. Aslında fırsat verilseydi aynı mesajı Türkçe de
verecektim. Ama o an kıyamet kopmuştu. Kimse kimseyi duyamıyordu. Beni ikinci
defa kürsüye çıkardılar. Ben yemini tekrar okudum. Ve aynı sözleri tekrar
ettim. Yine karşı çıktılar. Ben üçüncü sefer çıkmak istemiyordum. Israrla
sözlerimizin geri alınması isteniyordu. Ben de buna karşı çıkıyor ve geri
almayacağımı belirtiyordum. Hatip beni ikna etmek için yanıma geldi, ‘Biz iki
adım attık. Bir deyim vardır, iki adım ileri bir adım geri’ dedi. Ben yine
karşı çıktım ‘Olmaz’ dedim. Kendisi çıktı sözlerini geri aldı. Gerçi mesaj
yerini bulmuştu. Daha sonra ben çıktım.Ali Rıza Septioğlu sürekli ‘Kızım,
kızım...’ diyerek, ‘Sözlerimi geri alıyorum de ve yemin metnini oku’ diyordu.
Ben kendisine dönerek ‘Sayın Başkan ben kardeşlikten söz ettim, geri alınması
gereken kardeşlik midir’ dedim. ‘Eğer kardeşlik istenmiyorsa sen de geri al
sözünü’ dedi. Sonuçta sözlerimizi geri alıyoruz dedik.”
KÜRTÇE’NİN DRAMATİK ROLÜ
Günümüzde bile ısrarla “Kürtçe yemin
krizi” diye kodlanan bu olayın aslında, ‘Türkçe yeminde sonra edilen Kürtçe bir
cümle”ten koptuğunun altını bir kez daha çizelim. Sonra devam edelim. Leyla
Zana eşi Mehdi Zana’nın ağzından da kendi iradesinin altını çiziyor ama Arzu
Yılmaz haklı olarak yine de soruyor: “Leyla Zana bu kararı kendi mi verdi yoksa
-yemin törenini izleyen tarihlerde iddia edildiği gibi- PKK lideri Abdullah
Öcalan’ın telkini/emri ile mi hareket etti? Bu sorunun yanıtı, Leyla Zana’nın
politik bir figür olarak eylemlerinin öznesi olup olmadığını örneklemesi
bakımından önemlidir. Zana’nın anılarındaki ayrıntılar -böyle bir telkin/emir
eğer varsa dahi- diğer Kürt milletvekillerinin de benzer bir hazırlık içinde
olduğunu ancak daha sonra bir mesaj vermekten vazgeçtiklerini göstermektedir.
Dolayısıyla Leyla Zana’nın tüm baskılara rağmen kararında ısrarcı olması kendi
iradesiyle hareket ettiğini düşündürmektedir. (…) Sonuçta Leyla Zana’nın
hayatında Kürtçe’nin yeri dramatik bir tesadüfler zincirine işaret etmektedir.
Bir bakıma Kürtçe yüzünden eğitimini tamamlayamayan Zana, yine Kürtçe yüzünden eşiyle
cezaevindeyken konuşamamış ve yine Kürtçe yüzünden bu kez de TBMM’den
uzaklaşmak durumunda kalmıştır. (Ve 10 yıl hapis yatmak zorunda kalacaktır.
A.H.) Bu tesadüfler zincirinin bir başka ifadesi de Leyla Zana’nın Türkiye
Cumhuriyeti devletinin resmen temsil edildiği üç mekanla; okul, cezaevi ve
meclisle ilk temasının her seferinde aynı sonla deneyimlenmiş olmasıdır.”
HAPİSTE BÜYÜMEK
Gerisini hızla anlatalım. Yemin
krizi ile başlayan süreç HEP’in 1993’te kapatılmasıyla ilerledi, 2 Mart 1994’te
ABD’de yaptığı bir konuşma bahane edilerek dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla
derinleşti. Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan ve Selim Sadak 3 Mart 1994’te
TBMM’den ‘yaka paça’ alınıp, tutuklandılar. 8 Aralık 1994 tarihinde DGM’nin
aldığı kararla da 15 yıl hapse mahkum edildiler. Leyla Zana 1994 yılında Ankara
Ulucanlar Kapalı Cezaevi’ne girdi ve burada tam 10 yıl kaldı…
2014 Nevrozunda
Hapishane arkadaşlarında biri “Leyla
Hanım hapiste büyüdü. Ve bu süreçte en çok büyüten kesim dış basın oldu.
Doğrusunu söylemek gerekirse Türkiye’deki hareket Zana’yı doğru dürüst
sahiplenmedi. Kürt kadın hareketi de sahiplenmedi. Dışarıdaki siyaset onları
biraz geride bıraktı. HADEP döneminde yöneticilik yaptım ve biliyorum ki düzgün
bir şekilde bu arkadaşlara giden parti kanallı avukatlarımız olmadı. Bir iki
bizim de onaylamadığımız insanlar onlarla temas kurdu ve cezaevindeki insanlar
onlara kimler dokunuyorsa onlardan dışarıdaki bilgileri alıyorlar. İstediğin
kadar radyo televizyon dinle dışarıdaki yaşam farklı bir şey. Bu buradaki oluşumla
arasına çok önemli bir mesafe koydu. Yalnız bırakılma hissi, onların kaile
alınmadıkları fikri... bizim siyasetimiz o konuda yanlıştı.”
Bir başka hapishane arkadaşı da
benzer şeyler söylüyor: “Zana (hapiste iken) HADEP Kadın Kollarından şikayet
ederdi. İlgisiz olduklarından yakınırdı. Örneğin her gün Avrupa’dan düzinelerce
mektup gelirdi. Bir keresinde ilkokul öğrencisi bir Alman çocuğun kendisine
gönderdiği mektubu göstererek ‘Bak Türkiye’den böyle bir mektup alamıyorum.
Neden?’ diye sordu.”
DANİELLA MİTTERAND’DAN: “SEVGİLİ
KIZIM…”
Gerçekten de kendisiyle aynı kaderi
paylaşan üç arkadaşı daha olmasına rağmen, Leyla Zana’nın ismi özellikle Batı
kamuoyunda daha çok öne çıkmıştı. Dönemin Fransa Cumhurbaşkanı François
Mitterand’ın karısı Daniella Mitterand 5 Eylül 1994 tarihinde Leyla Zana’ya
“Sevgili Kızım” hitabıyla başlayan mektubunda “…senin demokrasiye olan inancın
ve halkının yüz yüze olduğu ciddi problemlere politik çözümler arayışın Batı
demokrasilerindeki kamuoyunda sempati yaratacaktır. Daha şimdiden Avrupa’daki
en popüler Kürt kadını sensin...Türkiye senin aleyhine verdiği hükümle ağır bir
bedel ödeme yükü altına girmiştir ” diye yazmıştı. Paris’te bir sokağa Leyla
Zana’nın adı verildi, 1995 ve 1998 yıllarında Nobel Barış Ödülü’ne aday
gösterildi. Leyla Zana Nobel Barış Ödülü’nü alamadı ancak 1995’te Avrupa
Parlamentosu’nun Sakharov Özgürlük Ödülü’nü aldı. (‘Aldı’ dedim ama ödülü
fiilen alması ancak 9 yıl sonra mümkün olacaktı.) Ödül töreninde yapılan
konuşmada Türkiye ve AB ilişkilerinin gelişmesi için sıralanan şartlardan biri
olarak da, “Leyla Zana ve üç milletvekili arkadaşı hakkında verilen mahkumiyet
kararının düşmesi şartına bağlı olduğu” ilan edilmişti.
İlgi o kadar ısrarlıydı ki,
Avrupa-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu’nun Kasım 2001’deki bir
toplantısında, dönemin Devlet Bakanı Ayfer Yılmaz, Komisyon
Başkanı Cohn Bendit’e “Ne yapacaksınız, dışarı çıkması için bu
kadar uğraşıyorsunuz, evlenecek misiniz?” bile demişti!
“O SÜREÇTEKİ TEK YİĞİT VE NAMUSLU
SES”
Leyla Zana Haziran 2004’de cezaevinden
çıkar çıkmaz yoğun bir siyasi gündemin ortasına düştü. Kendisiyle birlikte 10
yıl hapis yatan arkadaşları Orhan Doğan, Hatip Dicle ve Selim Sadak’la birlikte
Türkiye’nin dört bir tarafını dolaştı. Bu süreçte meydanlarda öne çıkan ve
grubun lideri olarak görülen isim Leyla Zana oldu. Hatta basın onlardan
bahsederken “Leyla Zana ve arkadaşları” demeye başladı sadece Bunun çeşitli
nedenleri vardı elbette ama muhtemelen en önemlisi Abdullah Öcalan’ın
desteğiydi.
Bu destek karşılıklıydı elbette.
Leyla Zana, öteden beri Kürt sorununun çözümüne dönük bir muhatap arayışında
tek ve mutlak lider Abdullah Öcalan’ı işaret etmekteydi. Tutukluluğu süresince,
aralarında ABD ve Avrupa Devlet Başkanlarının da olduğu birçok kişiye yazdığı
mektuplarda bu mesajı açıkça vermişti. Leyla Zana’nın bu çabalarının Abdullah
Öcalan tarafından desteklendiği, daha da ötesinde, Öcalan’ın açıkça Zana’dan
taleplerde bulunduğu görülüyordu. Örneğin “Avrupa’nın niyeti farklı. Avrupa
bizi pazarlamaya çalışıyor. Leyla da bu ödülleri (Sakharov Ödülü) almasın...
Onlara (Avrupalılara) mektup yazmalı, beni kullanarak paçayı kurtarmaya
çalışıyorsunuz demeli,” diyordu. Örneğin “Avrupa iki yüzlüdür. Avrupa’ya şunu
diyecekler. Benim örgüt kimliğim var. Ya terör listesinden çıkaracaksınız, ya
kabul edeceksiniz. Olmazsa ödülünüzü almam. Kürt halkını sattınız desin,”
diyordu. Örneğin “Bu süreçte tek yiğitlik yapan namuslu ses Leyla oldu. Sizin
yaşınızda çocukları var. Görev almayabilir de. Ama siyasi mücadele yap
diyorum. Legal demokratik alanda sözcülüğümü yapsın diyorum,” diye
sesleniyordu. Ama Leyla Zana, bu tavsiyeleri dinlemeyerek Sakhanov
Ödülü’nü almaya gitti ve 14 Ekim 2004 günü Avrupa Parlamentosu’nda
yaptığı konuşmada ‘Türkiye’de işkence yoktur’ demekle kalmadı, ne Abdullah
Öcalan’ın serbest bırakılmasına, ne de Avrupa’nın terör listesinde yer alan
PKK’nın durumuna ilişkin bir tek cümle etti. Onun yerine demokratik ve barışçıl
bir çözüm için kimlerin ne yapması gerektiğini vurgularken, “birlik, dayanışma
ve barış”tan uzak tavırlarını eleştirdiği Kürtleri de çözümsüzlüğün parçası
olarak tarif etti.
ÜMİT FIRAT: “FOTOJENİK DİYE ÖN
PLANDA!”
16 Ekim 2004 tarihli Özgür Politika
Gazetesi’nde okunan şu ifadeleri Leyla Zana’nın bu tavrının bir başka nedenine
işaret ediyordu.
“Politika elbette öç alma işi veya
sanatı değildir. Ama öç almayı akla getirmeyecek, düşmanlarını bile affedecek
bir konuma gelmek için, önce zafer kazanmak gerekiyor. Ortada kazanımlardan söz
edilse de, henüz bir zafer yok. O nedenle sözün doğrusu: ‘Öç almayı unut, ama
Öcalan’ı unutma’ olmalıdır.”
İş burada da kalmadı. Aralık 2004’te
Serbesti Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ümit Fırat’ın başını çektiği bir
grup Avrupa’da bazı basın-yayın organlarında (Le Monde ve Herald Tribune’de)
yayınlanmak üzere bir bildiri hazırlamıştı. Bildiride Kürtlerin bağımsızlık da
dahil birçok talepleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne hitaben duyuruluyordu.
Bildiri Avrupa basınında ilk yayınlandığında altında imzası olanlar arasında
Leyla Zana da vardı. Ancak Zana daha sonra yaptığı açıklamada bu bildiriye imza
atmadığını, olayın “Bir yanlış anlama...”dan kaynaklandığını açıkladı. Tepkiler
gecikmedi.
Bildirinin mimarlarından Ümit Fırat
“Leyla Zana’nın adıyla birlikte anılmaktan rahatsızım. Leyla, güçlü politik
formasyona sahip değil. Eğitim şartları, geldiği ortam buna elverişli değil. Ne
öğrendiyse, 10 yıllık hapishane sürecinde öğrendi. Leyla, kadın olmasaydı, bu
konumda olmazdı. Ne bugün ne de geçmişte. Leyla, fotoğraflarda güzel görünüyor.
Fotojenik diye ön planda. Nedir Leyla’nın formasyonu, neyi hak etmiş, neyi
söylüyor, neyi istiyor, bunlar tartışılmıyor. Leyla okuyup imzaladığı metnin
içeriğini kavrayabilmiş değil. Tartışma çıkınca, ‘yokum’ dedi. Bu metin
tartışma değil, imza metnidir. İmzalarsın ya da imzalamazsın. Leyla Zana
1994’te Saharov Barış Ödülü’nü alması Avrupa’nın iki yüzlülüğünün sonucudur.
Halbuki ondan daha ağır durumda olanlar vardı. Leyla Zana’nın adının bu kadar
ön planda olması, metne imza atan 200 kişiye haksızlık. Çünkü hepsi, önemli
birer şahsiyet. Bu konudaki görüşlerimi, Serbesti Dergisi’nin yeni sayısında
ayrıntıyla yazdım,” diyerek Leyla Zana’ya antipatisini en kaba şekilde ifade
edecekti…
SUSKUNLUK DÖNEMİ
Muhtemelen bütün bunların sonucu
olarak, 2005’te Öcalan’ın da uzun süredir “misyonunu tam anlamıyla yerine
getirmemekle” suçladığı DEHAP (1994’te kapatılan DEP’in yerine kurulmuştu) fesh
edilerek yerine DTP kurulduğunda, kadınlara yüzde 40 kota uygulamayı zorunlu
kılan parti tüzüğü uyarınca partinin kadın eşbaşkanı, beklendiği gibi Leyla
Zana değil, Aysel Tuğluk oldu. Hatta Leyla Zana partide görev bile almadı.
Bunun nedeni hakkında hâlâ süren siyasi yasaklar olarak gösterildi.
Leyla Zana bu tarihten sonra adeta
ortadan kaybolarak, bu siyasi yasakların ötesine geçen bir suskunluğa gömüldü.
Hem yurt dışından, hem de Türkiye’den kendisiyle görüşmek isteyenlerin yoğun
taleplerinin hiçbirine yanıt vermedi. Bu tutum sonucu merak edilenlerin yanıtı
hep başkalarının söylediklerinde arandı. Bu durum örneğin Ali Atıf Bir’in Tempo
Dergisi’nin 24 Şubat 2006 tarihli sayısındaki sayfasına şöyle yansıdı:
KİMDİR BU LEYLA ZANA?
“Ortalıkta lider figürü olarak Leyla
Zana var ama Leyla Zana ile ilgili de o kadar bilinmedik şey var ki! Eğer
bilsem söylentilere inanmayacağım. Kim bu Leyla Zana, ne yer ne içer? İnsan
olarak nasıl biridir? Nasıl yaşar? Neye kızar? Çocukları ile arası nasıldır?
Hapiste nasıl acılar çekmiştir? Bu acılar, aile yaşantısına nasıl yansımıştır?
Arkadan birileri mi ittirmektedir? Kadın olmasının aşıladığı 'mağduriyet'
duygusundan yararlanmak isteyen birileri mi vardır? Eğer partinin başına
geçerse, hep 'barıştan' yana mı olacaktır? Kürt kimliğini, Türk kimliği ile
nasıl örtüştürmektedir? 'Barış' çağrısı içeride bir yerlerden mi gelmektedir,
yoksa hâlâ kalbinde 'nefreti' taşımakta mıdır? Merak ediyorum bu soruların
yanıtlarını. Ama o, bu konularda 'sır' vermeyen bir tavır içinde... Leyla Zana
ortaya çıkıp, kendini şeffaflaştırmadığı sürece, onun Zana'nın sadece kadın
olduğu için öne itilen bir figür iddiasına inanmaktan başka yapacak bir şey
yok. 'Kürt hareketi' demokratik bir platforma sağlıklı bir şekilde akmak,
siyasi mücadeleye girmek istiyorsa, önce Leyla Zana'yı şeffaflaştırmak zorunda.
Bunu yapmadığı sürece, Leyla Zana'nın bir piyon olarak görülme olasılığı çok
yüksek.”
Leyla Zana’nın 2011 Genel
Seçimleri’nde Diyarbakır’dan bağımsız milletvekili adayı olmasına kadar süren
bu suskunluk döneminde hakkındaki haberler bile kendi ağzından değil, Mehdi
Zana’nın ağzından yayınlandı. Mehdi Zana on yılı aşkın bir sürenin ardından,
Leyla Zana cezaevinden çıktıktan sonra Türkiye’ye dönmüştü. Nursun Erel’le
yaptığı röportajda Diyarbakır’da bir ev tuttuklarını ve yıllardır ayrı kalan
aile fertlerinin artık bu evde birlikte yaşayacaklarını açıklamıştı.
Anlamışsınızdır muhakkak, Mehdi Zana Leyla Zana’nın hem siyasi hem de özel
yaşamında en kritik role sahip kişilerden biridir. Ama Mehdi Zana aralıklarla
16 yıl, Leyla Zana 10 yıl hapiste kaldığı için 30 yıllık evlilikleri boyunca
sadece 5 yıl beraber yaşayabilmişlerdir. Mehdi Zana 2006’daki bir röportajında
“Gerçeği konuşmak gerekirse evlenmemem gerekirdi. Önümde cezaevinin olduğunu
kendisi de biliyordu… TC’den çok çekti. Çocuklarının çocukluğunu görmedi
mesela. Ben de görmedim. Ronay 5 yaşındayken ben cezaevine girdim. 6 ay sonra
Ruken dünyaya geldi. Çocuklar yalnız başlarına büyümek zorunda kaldılar. Mesela
Leyla tam on senedir oğlumuz Ronay’ı görmemiş. Birkaç senedir Ruken annesini
Ankara’da ziyaret edebiliyordu.”
Ancak çiftin yıllar sonra biraraya
gelmesi en üst seviyeden eleştirilir. Öcalan’ın “...kocasıyla ilişkisini
dondursun. O adamı kullanmak istiyorlar. ABD’ye gitti. Bir gün Fransa’da, bir
gün İsveç’te. Ajan demiyorum ama ne yaptığı belli değil,” dediği yansır gazetelere.
Mehdi Zana Tercüman gazetesine verdiği röportajda gayet nazikçe cevaplar bu
sert müdahaleyi: “Abdullah’ın İmralı’dan karışmaması lazım.Talimat vermemesi
lazım. Bir parti eğer cezaevlerinden, şuradan buradan talimat alıyorsa, parti
değil başka bir şeydir. Leyla da böyle düşünüyor.”
TERCİH Mİ ZORUNLULUK MU?
Arzu Yılmaz burada da şu soruyu
soruyor: “Leyla Zana’ya ilişkin özellikle son iki yıldaki gelişmeleri izleyen
herkesin sorduğu soruların hala yanıtsız kalması akla iki şeyi getirmektedir:
Birincisi Leyla Zana’nın zaten varolan bilgiler üzerinden şekillenen imajını
onayladığı, ikincisi ise bu merakın nedeni olarak ortaya çıkan ‘liderlik’
konumundan uzak durmayı tercih ettiğidir. Peki bu tespitlerden hangisi doğru?”
Arzu Yılmaz’ın görüştüğü bazı kişilerin
cevapları şöyle: “Kürt Hareketi’nin söyleminin dışarıya duyurulması konusunda
Leyla Zana isminin çok etkili olduğu biliniyor. Bu etki sıradan köylü kadınlara
ulaşma açısından da önemli. Örneğin Zana’yı gören kadınlar o da bizim gibi
Türkçe okuma yazması yoktu…. diyerek; o başardıysa biz de başarabiliriz
diyorlar. Leyla Zana köylü kadınların da örgütlenebileceğinin iyi bir
örneğidir. Ancak Kürt kadın hareketi için bir temsil yeteneği yoktur. Daha önce
herkes için bir semboldü. Ama bugün örgütlü kadın için dağdakilerin ne
söylediği Zana’nın söylediklerinden daha önemli.”
“Cezaevinde çıkınca siyasette aktif
rol almak istemediğinden bahsediyordu. Yani mücadele içinde yer alacağını ancak
ön planda olmak istemediğini söylüyordu.Başkan Avrupa’dan sorumlu olmasını
istedi ama kabul etmedi. Ama Avrupa da kolay değil tabii. Zaten Avrupa
Parlamentosu’nda ‘Türkiye’de işkence yoktur’ demekle büyük bir gaf yaptı. Bu da
ona ders oldu. Ayağını yere daha sağlam basması ne söyleyeceği konusunda daha
hazırlıklı olması gerektiğini gördü ve geri çekildi.”
“Leyla Zana’nın bundan sonra temsil
yeteneğinin kalmadığını düşünüyorum. O rüya bitti. Ancak barış için bir çaba
harcarsa bilmem ama… zaten kendi isteği de yok, böyle bir arzusu heyecanı
olduğunu sanmıyorum. Ancak kendi isteğiyle bu işten vazgeçti de denilemez. İşin
ne kadar zor olduğunu, ne kadar ona bağlı olmadığını gördü. Kürtler çok
genişledi, genişlediği oranda da çeşitlendi. Kürt hareketi lidere bağlı bir
hareket bu lider de Öcalan ama öte yandan da bilinç öyle bir düzeye geldi ki,
kimse lidere de tahammül edemiyor…”
CESUR MU CESUR, KARARLI MI KARARLI
Gelelim başlıktaki küçük kara
balığa…
“… Küçük Kara Balık çelimsiz, sığ ve
ancak kar sularıyla beslenen ırmak balığıdır. Tutucu, kıskanç ve bağnaz
çevresinin tüm baskılarına karşın, denizi bulmak üzere yola çıkar ve minik
cüssesine aldırmadan, kocaman yüreğiyle dalar suların derinliğine. Nice
tuzaklar, girdaplar, şelaleler aşar… Nice engellere, baskılara göğüs
gerer...Direnir ve direndikçe sığmaz olur engin sulara. Eyvah her şey bitti
derken kertenkelenin, kurbağanın, salyangozun, ceylanın dostluklarıyla
umutlanır bir anda. Kaşıkçı kuşu yutsa da onu, denize olan özlemi ve özgürlüğe
olan sevdasıyla kurtulur kaşıkçının torbasından. Testere balıkları, yılanlar,
yengeçler, karabataklar ve onu bir lokmada yutmaya hazır soydaşlar, türdeşler…
Hiç beklemediği yer ve zamanlarda gelen ağır darbeler...Her yanı yara, bere,
kan revan içinde. Ama o yine kararlı, yine dirençli ve biliyor ki, asla geri
dönüşü yoktur bu yolun (...) İsyan etmiştir bir kere. Üstelik pişman da
değildir. Her şeye rağmen ve her şeye inat, can pahasına da olsa gitmeli,
gitmeli, gitmeliyim der ve gider. Küçük Kara Balık, ne filozof, ne bilge, ve ne
de zamane çocuğu. Hele hele, akıl yitirenlerden, akıl bozanlardan hiç değil.
Aksine inançlı mı inançlı. Cesur mu cesur. Kurnaz mı kurnaz ve kararlıdır
ayrıca. Aykırı ve kabına sığmayandır. Akarsuların, ırmakların, nehirlerin
değil, denizlerin sonsuzluğundadır artık. Nesilden nesle anlatılır. Dilden dile
dolaşır. Kırmızı, sarı, yeşil, mavi, turuncu ve beyaz renk renk balık izindedir
küçük kara efsanenin. Çünkü, o özgür bir dünya için, küçücük dünyaları ve her
şeyden önce kendi dünyasını darmadağın ve yerle bir etmiştir.”
Bu satırlar, Leyla Zana’ya ait.
Tezine, Özgür Gündem Gazetesi’nin 13 Aralık 1997 tarihli sayısında yayımlanan
bu metaforik anlatıyla başlayan Arzu Yılmaz’a göre Leyla Zana’nın İran Şahı
Rıza Pehlevi’nin muhalifi yazar Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık adlı
masalından yola çıkarak kaleme aldığı yukarıdaki metinde, ‘küçük kara balık’a
ilişkin her ayrıntı, adeta Leyla Zana’nın kişisel tarihinin bir yansıması
niteliğindedir: “Öncelikle esmer ve minyon bir fiziğe sahip Zana’nın, ‘küçük,
kara ve çelimsiz’ olarak tasvir ettiği masal kahramanıyla kendini
özdeşleştirdiği görülüyor. Öte yandan ‘tutucu, kıskanç ve bağnaz’ sözcükleri
bir ırmağı tasvir etmekten çok Zana’nın yaşadığı çevreyi anlatıyor. ‘...tüm
baskılara karşı, denizi bulmak için yola çıkar’ satırları, Zana’nın evinden ve
köyünden kopup daha geniş bir çevreye, dünyaya açılmasına işaret ediyor. ‘Küçük
kara balık’ın önüne çıkan ‘…testere balıkları, yılanlar, karabataklar’ ise
girdiği yeni çevrede karşılaştığı zorluklara bir gönderme niteliği taşıyor. Bu
noktada en dikkat çekici olanı, ‘...onu bir lokmada yutmaya çalışan soydaşlar,
türdeşler’ satırlarıdır. Bu satırlar Zana’nın mücadelesinde, ait olduğu Kürt
toplumundan ve ‘türdeş’i kadınlardan destek bulamadığını gösteriyor. Ancak bu
tablonun ‘mağdur’ karakteri, masal kahramanına yakışır bir biçimde ‘inançlı ve
cesur’ olarak resmediliyor. Çünkü o, ‘aykırı ve kabına sığmayan, sığ sulardan
denizlere doğru’ yola çıkan biridir. Zana, bütün engellere rağmen idealini
gerçekleştiren masal kahramanını ‘nesilden nesle, dilden dile dolaşan’, zamanın
ve mekanın boyutlarını aşan biri olarak konumlandırma yoluyla da
ödüllendiriyor. ‘Küçük Kara Balık’ın sonu, Leyla Zana’nın bir politikacı olarak
kendine biçtiği rol hakkında da bize fikir veriyor. Örneğin ‘kırmızı, sarı,
yeşil... çeşit çeşit balık izindedir küçük kara efsanenin’ sözlerinin ilk akla
getirdiği Kürt hareketinin simgeleşen renkleridir. Bu anlatımda balıklar,
Kürtler’i; peşinden gittikleri ‘küçük kara efsane’ ise Leyla Zana’yı işaret
ediyor.” “Bu masalda ‘Nice tuzaklar, girdaplar, şelaleler aşan, nice engellere,
baskılara göğüs geren, direnen ve direndikçe engin sulara sığmayan’ kara
efsanenin çabalarının ödülü ‘nesilden nesle, dilden dile anlatılan’ bir efsane
olmaktır. Leyla Zana gerek Kürtler arasında, gerekse dünyada ulaştığı ünle bir
anlamda bu ödülü çoktan almış görünmektedir. Geriye ise sadece bu ünü korumak,
ya da başka bir ifadeyle riske atacak mücadeleler içine girmemek kalmaktadır.”
Kaynak: Arzu Yılmaz, “Siyaset
ve Kadın Kimliği: Leyla Zana”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal
Bilimler Enstitüsü, 2006.











